• 364 syf.
    ·4 günde·7/10
    Amerikalı Varisler serisinin birinci kitabı olan bu roman, Sophia'nın annesi ile Amerika'dan Londra'ya gelerek burada kendisine yüksek kademeden birisini bulup evlenmek istemesi üzerine kurulu bir hikayedir. Ancak tabii ki kızımız tam bir Amerikalı'dır. İngiliz görgü kurallarından bi haberdir ve Amerika'nın temsili gibi özgürlükçüdür. Kitap 1881 yılında geçiyor ve Viktoria Dönemi İngilteresini görebiliyorsunuz. Kadın hareketleri 1840 yıllarında başlamış olsa da hâlâ Ortaçağ Avrupasının kadın düşüncesinin izleri fazlasıyla mevcuttur. Kitap da özellikle Sophia'ya sık sık vurgulanan kadının ve bir düşesin görevini yerine getirmesi gerektiği vurguları Viktoria dönemine ait düşüncelerden biridir. Bu dönemde kadın yönetici Kraliçe Viktoria olmasına rağmen kadının erkek tarafından yönetilmesi gerektiği ve en büyük sorumluluğu kocasına karşı görevini yerine getirmesidir. John Ruşkin bununla ilgili gerçek bir eş, kocasının evinde hizmetkâr, kalbinde kraliçe olmalıdır demektedir. Kitap yine dönemin ahlak anlayışını da yansıtmaktadır. Viktoria dönemi anlaki olarak çok kısıtlanmış bir dönemdir. Hem kadın hem erkek için. Hikayenin ilerleyişinde bunu fark edebilirsiniz. Ah Sophia tatlım sadece bir Düşes değil, o dönemin herhangi bir kadını böyle açık sözlü olmamalıdır. Aynı zaman kadın ve erkeğin alanları birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kadının ve erkeğin görevi, yapabilecekleri belirlenmiştir. Kadın bu dönemde bir erkeğin eşi, kızı, kardeşi olarak anılmaktadır. Kendi adı yoktur ve yine Sophia İngiliz kurallarına karşı gelerek Dük ile ilk tanıştıklarında direk onunla ilgili ve kardeşleri ile ilgili soru soruyor ve bu durum karşısında uyarılıyor. Kadına daima susması gerektiği söylenir. Nezaketsizlik yapamaz. Bu yüzden direk soru soramazsınız, kardeşiniz iyi mi? yerine umarım kardeşiniz iyidir? şeklinde bir konuşma biçimi oluşmuştur. Bu kitapta da bunların hepsini net bir şekilde görebilirsiniz.
    Hikaye romantik bir kitap olmakla çok hızlı okunuyor. Ben okurken eğlendim ancak Lily'nin hikayesi yarım kaldı. Bu kadar ani kesilmesini beklemiyordum. Dinlenmek için okuyabileceğiniz, güzel bir hikayeydi.

    NOT: Viktoria dönemi Florence Nightingale gibi başarılı kadınların da dönemidir. Bu dönemde sağlık alanında gelişmeler olmuştur. Kadınların doğum anında çektikleri acının azaltılması için bir ilaç bulunmuş ancak Kraliçe Viktoria kadının acı çekmesi gerektiğini, bunun Tanrı tarafından verilen, çekilmesi gereken bir ceza olduğunu söylediği için gerçekleştirilmemiştir. Bu İncil ve Tevrat'ta olan ilk günahı işleyen kadının dünya da bunun bedeli olarak doğum acısı verilmiş olduğu inancından gelir.
  • Sınırsız iyiliğine sığınarak, şunu da bil ki:
    Taçla süslenen başlarımızın üstünde
    Bir damımız bile yok;
    Aslanın, ayının ve her şeyin damı olan
    Gökyüzü dışında.
  • 214 syf.
    ·4 günde
    CENTURIA Yüz Küçük Irmak Roman

    Değerlendirme:
    Birer sayfalık yüz "roman" nın yer aldığı evren, daha başka kitaplarda, içinde onun eğretilmeler şabbatının zincirlerinden boşandığı evrenle aynıdır. İtalo Calvino'nun önsözünden (syf 12-13)
    Centuria "olağanüstü bir kitap" imgesini sonuna kadar işlemiş sayfa derinliklerine. Kitapta bir ortak nokta var tüm küçük romanlar arasında, o da hepsinin merkezinde onları var eden şeyin; bir "insan psikolojisini"nin varlığıdır. Bu psikoloji çok ilgiç demekle dememek arasında kaldığımız "karakterler koleksiyonu"yla dışa vurur kendini...

    Yazar ironi yüklü ama sade bir anlatımla okuyucuyu kendi dünyasına alıp "kendi dünyası"nı sorgulamasını sağlıyor. "Yüz Küçük Irmak Roman" da anlatılanları beğenmekle beraber, teker teker yüz küçük romandan etkiledim ve okudukça tekrar tekrar okumak istedim. Anlatılanlar üzerinde düşünmeyi sağlar nitelikte okuyunca çoğu kez "Çevremizde gerçekten bu tür insanlar var ya da ben de aynen böyleyim" diye söyleten Yüz Küçük Irmak Roman'ı çok sevdim. Aşağıda da birazcık "hayat arayışımla" uygun olduğunu düşündüğüm birkaç küçük romana yer verdim, işte onlar:

    Birinci: Mektubu yazan kişi sarhoşluğunun ortaya çıkmasının etkisiyle yalnızca yazmakta vazgeçebilirdi. Ancak, yazmaktan vazgeçse o zaman sarhoşluğun ayırıcı özelliği olan akıl dışı nitelemenin akla uygun bir yorumunu verirdi; demek ki, o, yazarlık tahtından ancak kendini ayık ve sarhoşkenki halinin canlandırması taklitçisi olarak kabul ettiği ölçüde vazgeçebilecektir.
    Ama çok tuhaftır ki sarhoşluğunun farkına vardığı andan itibaren bundan vazgeçmeyi istemez. Sözcüklerin öfkesine rağmen yazmak ister. Yazar ilk olarak burada "kendi yazma" serüveninin psikolojik altyapısını açıklamaya başlamış.

    Üçüncü: Titiz adam ertesi güne üç randevu vermiştir. Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna. Bu romanda çok çarpıcı açıklamalar yer almaktadır.; gerçekte bu insanlar onun yaşamında önem taşımazdı eğer diğerlerinin de yeri olmasaydı. Karşılıklı olarak birbirleri için gerekli olan bu üç kişi aynı zamanda karşılıklı olarak birbirleyle bağdaşamaz. İki kadın da dosta sempati duymazlar çinkü ikisi de adamın hayatını ve aklını kurtarmamıştır. Onların davranışları dostun müdahalesini gerektirir. Adam bunlara aslında randevu vererek onlarsız yaşamasının olanaksız olacağını anlatmak ister. Adam o randevuya gitmez. Çünkü bu üç bağdaşamaz ve birbirlerine gerekli olan üç kişinin girişi dar olan adamı yok edecektir. Burada kimsenin kimse için gerekli olmadığı eğer kendi içlerinde bir tutarsızlıkları varsa ki bu kişiiler zaten "bağdaşmayan" kişiler olarak anlatılmış o zaman bu kimselerin dördüncü kişi için yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir özellik göstereceklerdir.

    Onuncu: İstasyona tren beklemek için gelen adamlar bekleme sırasında ölürler. Çok sakin bir ölümdür bu. Bunlardan bazılar peşlerinden sevdiklerini onurlu biçimde nasıl ölünebileceğini öğrensinler diye getirir. Gerçekte şöyle genel bir kanı vardır: Eğer buraya gelmemiş olsalardı çok önce ölmüş olacaklardı. Bazıları da hiç doğmamış olurdu. Bu istasyona üç tren farklı yerden gelip farklı yerlere giderler. Bazıları hiç durmazlar... Tren hızlanır, gözden kaybolduğundaysa, tümü de siyah elbiseli olan ölüleri kaldırmaya gelirler.
    Burada anlatılan roman ilgimi çektiği için yer vermek istedim. Hiç durmayan o "öbürleri" kimdir? Ölülerin tümü neden siyah elbiselidir?..

    On üçüncü: Burada Din Şehidi üzerinden bir ironi yapılmakta. Adam elinde kesik başıyla karşıdan karşıya geçerken bir Din Şehini olduğunu bildiğini fark eder. Tam da başka bir mesleğe başlayacakken kesik başı ellerinin arasından kayıverir. Çocukluğunda kurallarına uygun olarak yetiştirildiği bir dinin üstünlüğü yaşayan adama bakın ne oldu. Tek bir Tanrı'ya İNANMAK belki de yeterli olmamıştı kim bilir.

    On sekizinci: Bir killer'in meslek bilinci ele alınmıştır. killer çok önceden katil(Killer) olmak istemiş ve büyüdüğünde yaşadığı, gördüğü hiçbir şey onun kararını değiştirmemiştir. Killer'in az ama özel şeylere ihtiyacı vardır bunlar: bir silaha, kusursuz bir hedefe, kendisine görev veren birine ve de öldürülecek birine ihtiyacı vardır. Ayrıca ona bu görevi verecek olanın kini, çıkarı ve bir de çok parası olmalıdır. İşte bunlar sağlandığında da eğer bu durum karmaşık ve olasılıktan uzak görünürse gerçekleşmez. Burada "kaderciliğe" işeret edilmiştir. Çok düşünür varsayımlar elde eder. Bir insanı paradan başka bir şey için öldürmek boş, gereksiz bir teşhirciliktir diye düşünür. Önünde tek bir çözüm kalmaktadır: kendini hedef olarak alacaktır. Eğer hata yaparsa, kurtulacak ama killer olma niteliğini kaybedecektir; eğer isabet ettirirse bu kez kendisi ölmüş olacaktır. Uzun süre karasız kalır. Ama biz, onun mesleki bilincinin sonunda ağır basacağını biliyoruz.

    Otuz dokuzcu: Habercinin acelesi vardır, elindeki zarfı subaya vermek zorundadır... Komutan zarfı yırtar, katlı mektubu açar ve okur. "Ne demek bu?" diye sorar. "Savaş bitti, komutanım," dite doğrular haberci. "Üç dakika önce bitti" der. Komutan öfkelenir...... Demek savaş bitmiş ha diye düşünür komutan. Doğal ölüme dönüyoruz...Savaş her yerde bitmiştir,..Şu şarkı söyleyen adamlara kim bilir kaç kez nişan almışlardı öldürmek amacıyla?... Çünkü savaş şiddete dayalı ölümü yasal sayar. Peki ya şimdi? Komutanın yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Gerçek değildir bu: Derhal, savaşın bitemeyeceğini insanların kafasına sokmak gerekir kesin olarak. Ağır ağır, güçlükle silahını kaldırır ve orada şarkı söyleyen, gülen, kucaklaşan adamlara, barışa kavuşmuş düşmanlara nişan alır. Bu küçük romanda "savaş" ın ne demek olduğu az ve öz bir şekilde anlatılmıştır. Bir oyun misali başlatılır ve bitirilir cellatlar tarafından.

    Kırk dördüncü: Yıllardır bodrumda yaşayan bir adam, bulunduğu yerdeki "din savaşı" sırasında kendi ülkesine dönecek durumda değildi; çünkü orada da "bilim savaşı" sürmekteydi. İşin ilginç tarafı adam itiraf etmese de özellikle "din savaşı"nın olduğu yerde kalmak ister. Çünkü burada kendisinin yabancı olduğu bir savaş sürmektedir. Bu savaşın içinde bir oyuncu değil, bir haber vericidir.
    Burada bu adam üzerinden "din savaşı"na yabancı olup ama bir "bilim savaşı" içinde oöan bir nevi günümüz insanınn bir kısmına işaret etmekter de diyebiliriz. Ama bu her zaman devam etmiştir. Toplumlarda hep bir "savaş" sadece "önündeki isim" değişerek devam etmiştir ne yazık ki.

    Elli birinci: Bir apartmanın üçüncü katında oturan kişi "yok-kişidir". Burada apartman boş değil içinde oturan oturan kişinin var olmadığı söylenmek istenmiştir. Daha önce o dairede "aşık" bir adam varmış. Çevredekiler tarafından kusurlu- can sıkıcı bir adam olarak görülmektedir bu adam... İnsanlar yok-kişi hakkında varsayımlarda bulunmaya başlarlar. Biri yeni adamla aşık adam arasında bir ilişki var mıdır? der. Biri de derki; var olmayan kişinin aşık adamdan başkası olmadığı söyler...
    Zamanla ideal kiracı olan bu yeni adam orada oturan sakin ve saygın kişilerin huzurunu kaçırmaya başlar. Aslında bu huzur kaçırma işi koca bir "kıskanmadır". Sonrasında da hiçliğin laubali kaçamaklı yetkinliğini çekilmez bulacaklardır. Burada insanlara hiçbir zararı olmamasına rapmen insanlar tarafından hep "saldırıya" maruz kalan sürüden olmayan insanlara toplumun hangi gözle baktığın aişaret edilmiştir. En çok da "kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, tutunamayanlara" ve toplumun bu tür insanlara olan tutumuna bir göndermedir bu küçük roman.

    Elli üçüncü: Bazı kimselerin "insanların var olmadıklarına inandıkları" ve bu tür kimseler insanların var olduklarına inan insanların alt sınıftan olduğunu düşünür. Onlara göre eski ve saçma, boş bir inançtır bu. Çocuklar da insanların var olduğuna inanmaktadırlar. Bu durum kahramanları insanlar olan bir masallar bütününün doğmasına yol açar. Bu masallarda insanlar gülünç ama yine de kendi tarzlarında korkunç şeyler yapar. İnsanların bu geleneği çevresinde doğmuş olan en canlı ve tuhaf sanayi; maske ve kukla sanayisidir. Maskeler ve kuklalar yalnız çocuklar için değil, süsleme aracı ve insanların var olduğuna inanmayan kimselerin bile evlerinde bulunur. İnsanlar kuklalar yaparken müthiş bir hayal gücüne başvurur. En çok "hasta" insanları canlandıran kuklalar beğenilmektedir. Her ne kadar "hayal dünyası hastalıklarını" hayal etmek güçse de. Kimileri insanların ölümsüz olduğunu sanır: bu maskelere saygı gösterirler; onların kusurlu ya da saygısız olduklarına karar verirlerse o zaman acıyarak, dindarca yakarlar onları. Burada aslında biraz ahiret inancına gönderme olmuş insanların kötü olduklarına karar verdikleri anda "dindarca" onları yakmaları bir nevi dünyada olsaydı yapacakları şeyin benzerini yaparlar o tür kimselere. Bunu da "din" için yaptıklarını söylerler.

    Elli beşinci: "Halüsinasyon" olarak tanımlanan bir adamın güçtendüşmüş üç kişiye halüsinasyon etmekte. Bunlardan biri dul bir adam, fersefi içebakışa yönelimli, ara sıra şu ya da bu dini benimseme girişimlerinde bulunan biridir. Onunla seçkin sözcükler; dünya, iyilik, kötülük ve Tanrı üstüne konuşur. İkinci kişi Gerçek'e ve Aşk'a özlem duyan melankolik bir kadındır. Halüsinasyonun görevi kadının yalnız bu iki şeye layık olmakla kalmadığına, kozmos karşısında alacaklı olduğuna ikna etmektir. Bu kadın Tanrı'dan asla söz etmez çünkü son derece dünyaya bağlı biridir. Üçüncü kişi en zor olanıdır. Sinirli ve önsezilere eğilimi olan biridir bu adam. Adam dramatik mizaçtadır. Sonun yaklaştığını sezinlediğinden beri, kendini tanımak istemekte; kendine dönme arayışı içinde olur. Ve bunu ancak kendisiyle son derece kabaca, sevgisizce konuşarak, ölüm ve kendini anlamaktan oluşan çifte kurtuluşa doğru kendini izleyerek başarabileceğini düşünür. Bu adama hakaret etmek halüsinasyona çok ağır gelir. Halüsinasyon, onu alaya alıp kaba davradığında içinin derinliklerinde sessiz sessiz onun ölümüne gözyaşı dökmektedir.

    Altmış üçüncü: Tanrıtanımaz olan ünlü bir çan yapımcısına bir gün iki adam gelerek Son Yargı'da kullanacakları bir çan yapmasını isterler. İstenilen bayuttaki çamı usta daha önce hiç yapmamıştı ve daha önce kullanmadığı metallerin alaşımından bir çam yapmasını isterler... Usta, Son Yargı asla olmayacak der iki adama, ama ne olursa olsun kendisinin çanı istenilen biçimde ve zamanında yapacağını söyler... Ki öyle de olur. Çan artık hazırdır. İki adam çana hayranlıkla, aynı zamanda derin bir melankoliyle bakar. İki adamdan otoriter olanı ustaya dönerek utanarak ve alçak bir sesle şöyle der: "Siz haklıydınız, üstadım; Son Yargı asla olmayacak, ne bugün, ne de yarın. Korkunç bir yanlışlık oldu." Usta da iki adama iyi niyetli ve melankolik havayla bakarak: "Çok geç, Beyler,"dedi, ve eliyle ipi çekti...Ve sonra olması gereken oldu, gökler yarılıverdi.

    Yetmiş yedinci: Bir sokakta Katil, Hırsız, Aşık ve Kraliçe oturmaktadır. Katil en sevdiği mesleği yapıyor olmasaydı eğer iyi niyetli ve dost biri olabilirdi. Hiç kimseyi öldürmemiştir ama gğnleri tümüyle cinayet projeleri yapmakla geçmekte...Evi silahla doludur ama hiçbirini kullanmayı bilmez. Katillik mesleği ona, başka türlü ulaşamayavçcağı birtakım deneyimler sağlar.
    Yaşamını sürdürmek için Hırsız'ın cömertliğine güvenir; Hırsız bir şey çalmamıştır, ama Katil'in kendisinden istediği bütün siparişleri sağlamaya hazırdır. Hırsız yalan söylemeyi bilirama yalan söylemez... Hiç kimse onun Hırsız olma mutlulupunu çalamayacaktır. Aşık sever; ama seveceği kadın yoktur. İçini çeker, şiirler yazar ve bunları kulağı titme karşı hassas olna Hırsız'a okur. Mutsuzdur ve buna sevinir. Akşamlar bazen üçüde bir masanın etrafıbda toplanır Kraliçe'den söz eder. Tümi de, hiç kimsenin görmediği Kraliöe'ye karşı büyük saygı göstermektedir. Onun görünmezliğini büyük bir soyluluk belirtisi olarak görürler. Bazen Kraliçe'nin ölmüş olabileceğinden kuşkuya düşerler, bu "daha da soylu" bir durumdur, ya da hiç var olamamış olduğunu düşünürler, ki bu da "kusursuz bir soyluluk"olacaktır. Sonrasında üçü kendini yararsız hisseder ve susar.
    Burada aslında "kafamızda soylu"olarak imgelediğim insanların aslında gerçete böyle olmadığı "ulaşılmaz olmanın" soyluluk demek olmadığı, ki burda aslında Katil, Hırsız ve Aşık Kraliçe'den sadece yaptıkları işi sevmeleri açısından bile bakılırsa daha soylulardır.

    Seksen sekizinci: Yarı yarıya terk edilmiş, veba ve tarih tarafından kırılıp geçirilmiş olan kentte sürekli konut değiştiren birkaç kişi yaşamaktadır.
    Kentin uğursuz tarihi bu insanların soyut ve düşündürücü davranışlara yönelmelerini ister. Herkes kendi mizacına, arayışına uygun bir konut arar.
    Artık yaşamayan bir kralın aşçısı olmuş bir adam beş katlı bir sarayda yaşamayı sever; tarihle ilgilendiği zaman birinci katta, Tanrı'nın inayeti üstüne düşündüğü zaman ikinci katta, kendi rüyalarını ve geçmişini yeniden oluşturup yorumlar üçüncü katta, metafizikle dördüncü katta, çilecilikle debeşinci katta ilgilenir.
    Bir adam da küçük odaları olan berbat konut ve kulubeler arasında; içlerine yeni yeni bölmeler yaparak bunların boyutlarını daha da küçültür; adam fısıltılara, iç çekmelere meraklı biridir, bunları dar alanlarda daha iyi duyar. İç çekmeler üstüne büyük bir yapıt için notlar alır; iç çekmelerin durmadığından emin olmak için, özenle bir mutsuzluğu besler....
    Burada aslında insanın biliçaltına attığı çok şeyin olduğunu yeri ve zamanı geldiğinde bunları teker teker yaşayacağı anlatılmak istenmiştir. Herkesin oturduğu yer edindiği mekanlar tüm nitelikleriyle orada yaşayan kimsenin hayat arayışı ve mizacı hakkında ipucu vermektedir.
  • 320 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10
    Yazarın, Netflix dizisinde yayınlanan Zima Mavisi ve Aquila Yarığı’nın Ötesi adlı öykülerinin çok iyi olmasıyla kitaptan beklentim üst seviyelerdeydi. Beklentimi karşılayıp karşılamadığı konusunda kararsızım. Çünkü bazı öyküler anlaşılması güç ve çok karmaşıktı. Bazı öyküler ise akıcı ve anlaşılır derecede olağanüstüydü. Bu nedenle bazı öyküleri daha sonra tekrar ve tekrar okumayı düşünüyorum. Bu kararımın en büyük nedeni ise Reynolds’un çok yeni ve özgün fikirleri olması. Öyküleri ve hangilerinin karmaşık hangilerinin okuması kolay olduğunu yazımın sonunda belirteceğim. Belki bu listeye göre bir okuma sırası yapabilirsiniz. Ama buna ek her öykünün sonunda yer alan yazara ait öykülerine dair fikirlerini belirtmesi öyküleri anlamanızda biraz fayfalı oluyor.

    Kitabın çevirisi hakkında pek bir bilgim yok. Sanki bazı yerler tuhaf geldi gibi. Yanlış çeviri mi yoksa yayınevinin bir hatası mı bilemiyorum. Diğer yandan editöryal kısımda İndie’nin çok dikkatsiz davrandığını ve kitabı gelişi güzel bastığını düşünüyorum. Bolca harf ve kelime hatası mevcut. Bu konuda 6:45’in eline su dökemez ama yine de idare eder diyebilirim.

    Öyküler;

    Kül Melekleri; Din ve Teknoloji’nin harmanlandığı bir öykü sanırım. Çok karmaşık bir öykü idi.

    Sprey ve Kraliçe; Yayınevinin göz göre göre yaptığı bir hata öykünün başlığı ve başlıkta yer alan Sprey’in içerikte sürekli Spirey olarak yazılması. Her neyse, karışık diyebileceğim diğer bir öykü olan Sprey ve Kraliçe hakkında diyebilecek bir şeyim yok. Pek bir şey anladım çünkü.

    Uzay ve Zamanı Anlamak; Öyküler arasında en sevdiğim ikinci öykü. Dünya’dan ayrılarak Mars’a yerleşen bir ekibi ve onların sonunu ve daha çok tüm insanlığın sonunu anlatan harika bir öykü. Kısa özetime bakmayın biraz yavan oldu ama mükemmel bir öyküdür.

    Dijitalden Analoga; Anlaması zor diğer bir öykü. Müzik, telefon konuşmaları vs kısacası tüm seslerin içerisinde bulunan virüslerin uzaylılar olduğunu varsayan bir öykü diyebilirim. Umarım yanlış değildir.

    Ebedi; Paralel Evrenleri ve Ölümsüzlüğü konu alan müthiş bir öykü. Artık favorilemden birisi.

    Zima Mavisi; Söylenecek pek bir şey yok. Kitaptaki favori öyküm. Dizide çok sevmiştim. Öyküsü de müthiş.

    Enola; Bu öyküyü açıklamakta zorluk çekiyorum açıkçası. Ama dilim döndükçe yazacağım.

    İnsanların yarattığı teknoloji uzaylılarla distopik bir savaşa girerken insanlar yeryüzünden çekilir. Yıllar sonra savaşın sona ermesiyle insanlar yeryüzüne çıkınca ataların yaptıklarını unuturlar ve robotları da başka bir uygarlık olarak anmaya başlarlar.

    Gerçek Hikâye; Kitapta en çok sıkıldığim öykü. Biran önce bitsin diye yalvaracaktım az kalsın. Ama öykünün sonu tatmin etti diyebilirim.
    Öyküde Zima Mavisi’nde de olan gazeteci Carrie Clay var. Zima Mavisindeki gibi bu öyküde de olaylar baş kahramanımız tarafından anlatılıyor.

    Çoklu kişilik bozukluğu hastalığını bilimkurguyla harmanlayan yazar iyi bir iş başarmış.

    Sonuç olarak; Birinci, ikinci ve dördünce öyküleri sona bırakabilirsiniz. Diğer öyküler kitabı bitirebilmeniz için sizi ikna edecektir.
  • “İtalyan dilinde düzyazının temelini atan yazardır. Yazı dili olarak Latincenin kullanıldığı on dördüncü yüzyıl İtalya'sında, Boccaccio başyapıtı Decameron'u yazmış, ve bir çağın günlük yaşama biçiminden gerçekçi gözlemler aktarmıştır. Boccaccio'nun 1348-1351 yılları arasında yazdığı başyapıtı Decameron on gün boyunca anlatılan yüz öyküden oluşur. Günde on öykü anlatılır. Her günü bir kral ya da kraliçe yönetir.
    Yazar Decameron'un önsözünde kitabın özelliklerini açıklar, sevenlerin, özellikle de seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını belirtir. Floransa burjuvazisinin, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşünü beklemekle ömür tüketen kadınlar içindir!..
    Veba salgınından kaçmak için bir araya gelen yedi genç kadınla üç erkek 'gönüllerince yaşayarak gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek' amacıyla, önce Fiesole dolaylarında bir evde, sonra da bir şatoda konaklarlar.
    Her gün (cumartesi ile Pazar dışında) öğleden sonra, her biri bir öykü anlatır. Öykünün konusunu günün yöneticisi (kral ya da kraliçe) belirler. Birinci ve dokuzuncu günde ise, herkes istediği öyküyü anlatır.
    Böylece yüz öykü anlatılmış olur. Mutluluklar, gönül yaraları, kadın erkek ilişkileri, yerinde verilen yanıtlar, çıkar peşinde koşan din adamları öykülerin başlıca konularını oluşturur.
    Her günün bitiminde yemek yenir, şarkı söylenir, dans edilir."
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter serilerine ilham olduğu söylenilen kitap sekiz adet öyküden oluşuyor. Sekiz adet öykünün hepsi de farklı farklı ejderhaların hikayesini anlatıyor. Genel olarak baktığımızda başarılı bir çocuk kitabı olarak görüyorum. Ejderha seven ve çocuk kalan yetişkinlerin de okumasında sakınca yok. Hitap ettiği kitle düşünülürse kapağın biraz ağır kaldığını düşünüyorum.

    Öyküler:
    1. Canavarlar Kitabı: Büyük büyük büyük büyük büyük… babası kral olan bir çocuğun büyük büyük büyük büyük… babasının ölmesi üzerine kral olmasının hikayesi anlatılıyor. Kral olduktan sonra büyük büyük - neyse bu faslı geçiyorum- babasının çok kitap okuduğunu öğrenen çocuk kral bu kitaplara bakma aşkıyla yanıp tutuşur ve karşısına Canavarlar Kitabı çıkar fakat bu kitap yüzünden başına bir sürü iş açılır.

    2. James Dayı: Dünyanın çorba gibi döndüğü zamanlarda bir talihsizlik sonucu ters yöne dönmeye başlayan bir çamur kütlesinin oluşturduğu Rotundia ülkesini konu alıyor. Tabii bu talihsizlik sonucunda hayvanların boyutları da bilindiğinden daha farklıdır. Akıllı Tom ve prenses Mary Ann burada çok iyi arkadaştırlar. Bir gün Rotundia ülkesine mor bir ejderha gelir. Bu arada bu ülkedeki herkes inanılmaz kibar ve iyi yüreklidir; bir kişi hariç.

    3. Ülkenin Kurtarıcıları: Bir gün küçük bir kız olan Effie’nin sürekli olduğu gibi gözüne bir şey kaçar. Bilimle uğraşan babası gözündeki şeyi çıkartıp dikkatli bakınca yeni bir türle karşılaşır. Effie’nin gözünden çıkan minicik bir ejderhadır. Buna çok heyecanlanır fakat kısa süre sonra ülkenin her yerini irili ufaklı ejderhalar kaplar. O kadar çok ejderha olur ki ülke bir kaosa sürüklenir. Birilerinin ülkeyi kurtarması gerekmektedir.

    4. Buz Ejderhası: Aralık ayının on birinci günün iki çocuk ailelerinin yapmamalarını istedikleri bir şeyi yapmaya karar verdiklerinde hikaye başlar. Bu iki çocuk kuzey ışıklarını merak ederek nasıl oluştuklarını merak eder ve bu yolda ilerledikçe bir kaydırak bulurlar. Kaydıraktan kayarken birkaç kişiyle karşılaşırlar fakat geri dönmek mümkün olmadığından kaymaya devam ederler. Sonunda kuzey ışıklarına ulaştıklarında garip bir manzarayla karşılaşırlar. Buzdan bir ejderha kaydırağın sonunda onları beklemektedir.

    5. Dokuz Girdaplı Ada: Bu ülkede kraliçeler ve krallar çocuk istediklerinde Cadı’ya gitmek zorundadırlar. Kraliçelerden birisi bu istekle Cadı’nın mağarasına ulaşır. Çocuk sahibi olabilmek için varını yoğunu Cadı’ya verir. Cadı eve gittiğinde çocuğunu sarayda bulacağını, keder yılları geldiğinde ise kendisini ziyaret etmesini söyler. Kraliçe saraya gittiğinde tatlı bir kız çocuğu ile karşılaşır fakat bundan hoşnut değildir. Prenses büyüdüğünde aynı zamanda büyücü olan kral, prensesi bir adadaki kuleye hapseder. “Benim büyülerimden daha iyi yapan ve benden daha zeki olan birisi çıkınca prensesle evlenebilir.” der. Kraliçe kahrolur ve Cadı’ya gider.

    6. Ejderha Terbiyecileri: Düzenbaz bir kralın ülkesinde, şehre çok az uzak bir kasabada yaşayan demirci John ve ailesi bir gün ne kadar inkar etseler de zindandan gelen sesi duyarlar. Zindana indiğinde ise vahşi ejderhanın kendisini beklediğini ve zırhını perçinlemesi karşısında John’u en son yutacağını söyler. John durumu idare etmeye çalışır fakat ejderhayı bağlaması karşılığında bebeğini de ona rehin olarak bırakır. Yaşanan birtakım olaylar sonunda vahşi ejderha gittikçe evcilleşir.

    7. Öfkeli Ejderha: Yalancı ve güvenilmez bir krala sarayını kaptıran prensesin ejderha geçirmez bir kuledeki yaşantısının hikayesi. Bir gün prenses kuledeyken ormanın sınırında bir ejderha görür. Düzenbaz kral ejderhayı yakalamak için ava çıkar. İlk önce başarılı olamaz ve canını zor kurtarır fakat aynı gece bir domuzları olan bir adama rastlar. Son olarak onu da kandırarak ejderhayı yakalamayı başardığını düşünür fakat yanılıyordur.

    8. Nazik, Minik Edmund: Öğrenmeyi çok seven fakat bunu okulda değil de deneyimlemeyi benimsemiş bir çocuk Edmund. Evdeki saatleri, tarakları vb. şeyleri sökerek nasıl işlediklerini öğrenmekten keyif alır. Okulu sürekli asan Edmund son derece nazik olmasının yanında çok soru sormaktadır. Bir gün kasabanın asla gitmediği, garip gürültülerin geldiği tarafa doğru gitmeye karar verir çünkü orada ne olduğunu merak etmektedir.
  • 539 syf.
    ·8 günde
    Mübarek, bilge, bayan, Üm el Müminin; ki bu lakabı taşıyan son kişi Muhammet Peygamber'in karısı Ayşe'ymiş... Sitte, Arapça'da "hanım"... Hepsi de Gertrude L. Bell...

    Arkeolog, yazar, gezgin, dağcı, coğrafyacı, ajan ve Çöl Kraliçesi. O bir İngiliz ama "Iraklıyım" da diyor. En son, Mezopotamya'da "El Hatun" dendiğinde ilk ve/veya sadece o akla geliyordu...

    Onun için "Erkek beyni taşıyan son derece zeki bir kadın" diyorlar. Belki de, kendi sözleri "Bir cins için fazla kadınsıyım, öteki cins için fazla erkeksi," de erkek dünyanın tespitini tamamlıyor.

    Amerikalı yazar Janet Wallach 1996'da "Desert Quinn" adıyla yayımlanan, Türkçe'si de 2004 yılında Can Yayınları'ndan çıkan Çöl Kraliçesi adlı çalışmasında Bell'in Red Cars'da başlayan Bağdat'ta sona eren 57 yıllık yaşamının izini sürüyor.

    Wallach, çölde bedevilerle buluşuyor, İngiltere, Kahire, Şam, Kudüs, Amman ve Bağdat'ta arkeologlar, diplomatlar, yazar ve tarihçilerle görüşüyor; onu ailesinden, dostlarından dinlemiş düzinelerce kişiyle konuşuyor. Elimize ulaşan hayatı çok yönlü okumalarla yorumlamanın yollarını okura açıyor.

    "Biri" olmak!

    Mesela, Bell Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında çöllerde deve sırtında dolaşan, Ortadoğu'nun kaderini çizenlerden "biri", Irak'ı, Irak'ın ilk kralı Faysal'ı yaratan kişi mi?

    Burada, "biri" sözcüğü önemli, çünkü o hep, "biri" olmaya çalıştı ve önce Ortadoğu'da, sonra doğduğu ülkede "biri" oldu.

    Yoksa, erkek dünyada sürekli onlardan "biri" olduğunu kanıtlamaya çalışan yalnız bir kadın mı?

    Bir not bile bırakamadan

    Yalnızdı; 11 Temmuz 1926'da, 58. doğum gününden üç gün önce, anne babasına yazdığı mektubu bitiremeyecek, hatta bir not bile bırakamayacak kadar yorgundu.

    Yardımcısına sabah altıda uyandırılmak istediğini bildirdi. Elini uyku haplarına uzattı, bolca aldı, lambayı söndürdü ve bir daha uyanmadığı derin bir uykuya daldı.

    Entelektüel ve zengin bir ailenin içine doğmuştu. Kraliçe Viktorya döneminin İngiltere'sinde 1868'de tarih okumak üzereOxford'a girdiğinde yüzlerce erkeğin arasındaki birkaç genç kadından biriydi ve bu durumdan çok hoşnuttu.

    Kendi sınıfından genç kızlar gibi en az iki yabancı dil - Fransızca, Almanca- öğrenecek, piyano çalacak, edebiyattan anlayacak, zarif elleriyle resim yapacak, bir müzik aleti çalacaktı; ki iyi bir eş ve anne böyle olunurdu..

    Babası izin vermeyince

    O bu hedefleri aştı, çok iyi Arapça öğrendi, Hayyam'ın Rubailerini Farsça'dan çevirdi. Hedefler tamamdı; iyi bir eş ve anne olmak dışında. Çünkü o hiç evlenmedi, evlenemedi, yani "eş" olamadığı için, "iyi bir eş" de olamadı...

    Bir keresinde, kadın olarak bir yere giremeyeceği söylendiğinde, "Ben resmi bir görevliyim dolayısıyla cinsiyetsizim," diyecekti.

    Tahran onun için Bay Cadogan anlamına geldi; aşık oldu. Babası izin vermeyince evlenmedi. 31 yaşında, Alplere tırmandı, 2 bin 800 metrelikEngelhorn'u bir uçtan bir uca kat etti, geride "Gertrude Zirvesi"ni bıraktı.

    New York Times'da yazılan, "İngiltere'nin kadınları gerçekten şaşırtıcı. Belki de dünyanın geleneklere en bağlı köleleri, ama zinciri bir kez kırdılar mı, bunu öyle bir şiddetle yapıyorlar ki, onları tutabilene aşk olsun!" değerlendirmesi çarpıcıydı.

    Kadınlar yönetemez!

    "Bu zinciri kırmak", Ortadoğu'nun, daha doğrusu Nawal El Saadawi'nin "neye göre Ortadoğu" sorusunu takiben dediği gibi Batı Asya'nın sınırlarını birlikte cetvelle çizdikleri söylenen bir başka İngiliz Arabistanlı Lawrence'in (Thomas Edward Lawrence) Gerty dediği kadın için kadın hakları, "delice, iblisçe çılgınlık... Kraliçeyi kendinden geçirecek kadar sinirlendiren bir konu..." idi.

    Bell, o kadar kadın haklarına karşıydı ki; kadınların seçme ve seçilme hakları için mücadele eden Sufrajet hareketine katılmadığı gibi Sufrajet Karşıtı Kadınlar Birliği'nin onursal genel sekreteri de olmuştu.

    Çünkü; ona göre kadınlar yerel yönetimlerde görev alabilirlerdi ama ülkeyi yönetecek donanımdan yoksunlardı. Kadınlar çocuk doğurmak, erkeklerse ülkeyi yönetmek için yaratılmışlardı.

    Öyle çok mektup yazdı ki

    İkinci aşkı İngiltere'nin Konya maslahatgüzarıRichard Dought-Wylie oldu; yine evlenemedi, çünkü erkek evliydi. Böylece Türkiye ile ilgili haberler alıyor, "Türklerin Adana'daki Ermeni kıyımını" önlemek için Richard'ın gösterdiği "kahramanca çabayı" kutluyordu.

    Birbirlerine sürekli yazıyorlardı; zaten Bell'in bugün hayatının bunca yakından bilinmesinin başlıca kaynağı babasına, babasının eşine, ailesine yazdığı mektuplardı. O mektup yazmayı seviyordu.

    Richard Dought-Wylie de yazdığı mektupları Dick diye imzalıyordu. Wallach, kitapta, bu ilişkiyi; "Kırk beş yaşındaydı; bir kocanın, çocukların özlemini çeken bir kız kurusuydu. Dick ise varlıklı, toplumda yeri olan bir kadınla evliydi. Durum olanaksız görünüyordu; hayaletlerle ve suçluluk duygusuyla kuşatılmıştı. Öte yandan, durumun umutsuzluğu erkeğin cinsel arzusunu daha da kamçılar gibiydi," sözleriyle anlatıyor.

    Savaşta Kızılhaç görevlisi

    Birinci dünya savaşında savaşa katkıda bulunmak için Fransa'ya giderek gönüllü Kızılhaç görevlisi oldu... Aynı savaşta, sevgilisi 1915 Martında Çanakkale'de öldü.

    Hindistan'a gitti; Singapur, Şanghay, Tokyoderken, Pasifik'i geçti; Vancouver'e geçti, ve aşağıya, Amerika Birleşik Devletleri'ne indi,Chicago'da bunaldı.

    Bu arada Çöl ve Tohum kitabı yayınlandı; Arkeoloji dergilerine yazdığı yazılarla da gezginliği meşruluk kazanmıştı.

    The Times edebiyat eki, onu "büyüleyici"buluyor ekliyordu: "Belki de en iyi gezginler kadınlar... kadınların ayrıntıları gözlemleme yeteneği, izlenimleri algılama hızı tartışılmaz...."

    Arap ayaklanmasında

    1916 yazında Arap ayaklanması başladı. David Hogarth daha sonra, Arap ayaklanmasının başarısını büyük oranda Gertrude Bell'e bağlayacaktı: "Lawrance 1917 ve 1918'deki Arap seferberliklerini, Bayan Bell'in raporlarına dayanarak örgütledi."

    Kerbela, Necef, Babil derken Bağdat'taki Dicle kıyısındaki çalışma odasına döndü.

    Ellisine yaklaşıyordu. "Bu yaştaki kadınların çoğuna musallat olan sıkıntıları yaşamaktaydı. Akıl danışacağı tek bir kadın arkadaşı olmadığı için, ona neler olduğunu anlayamıyordu."

    Yani, Gertrude Bell menopozu da bilemeden taşıyordu ve babasına "asıl gereksindiğim şey bir eş" diye yazdı.

    Ve hudutları çizdi

    "Savaş Bakanlığı sınırların açık seçik belirlenmesini isteyince, Gertrude 1918 baharında Mezopotamya ve İran haritalarını önüne çekti, haftalarca durup dinlenmeden çalıştı, yaşamsal önemi olana hudut çizgilerini oluşturdu."

    Bell, "Doğu sekreteriydi. Sir Percy Cox sivil komiserlik görevini A.T Wilson'a bıraktığında "beyninden vurulmuşa döndü".

    Kadınların eğitimi onun için önemliydi. Yeni devlet kurulurken, Bell'in derdi "Müslüman kızlardı".

    Kızlar okusun!

    "Gayri Müslimlere tanınan haklardan yararlanan, İngilizce, Arapça, İbranice ve Fransızca öğrenen Yahudi kızlara karşın Müslümanlar eğitim göremiyorlardı."

    "Gertrude'un yorumları göz ardı edilmedi; Bowman tarafından Irak'ta oluşturulan ve Arap dünyasında hala en iyisi olan eğitim sistemi, topluma kadınların eğitilme kavramını dayatan, radikal, birleştirici güç oldu. "

    Kahire Konferansı'nın kadını

    El Ezher Üniversitesi'ndeki din öğrencilerinin İngiliz karşıtı sloganları arasında Mart 1921'de Churchill'in başkanlığında toplanan Kahire Konferansı'nda yine tek kadındı.

    Churchill Kuzey Irak'ta Kürtler için özerklik önerdiğinde karşı çıktı; kuzey sadece petrol kaynağı değil, tahıl ambarı olarak Irak'ın bütünü için "ekmek sepeti"ydi de.

    "Hiçbir halk sürekli bir başka halk tarafından yönetilmekten hoşlanmaz" derken de uyarıyordu.

    Kralın sırdaşı

    Faysal sonunda Irak kralı oldu; Bell de onun en yakın dostu; sırdaşı... Birlikte piknik yapıyor, tenis oynuyor, yarışları izliyor, yüzüyor, çay içiyorlardı. 

    Son işi "Arkeoloji Dairesi onursal başkanı"olarak Bağdat müzesi oldu; hazırladığıArkeolojik Kazı Yasası, Irak'ın eski eserlerinin soyulmasını önleyecekti....

    Ve son aşkı Kinahan Cornwallis, Kahire İrtibat Bürosu şefi... Aralarında hayli yaş farkı vardı, olmadı.

    Ölünce, "Kemikleri arzu ettiği yerde, Irak topraklarında dinlenmeye bırakıldı.

    Bell kadın haklarına karşı çıktı, kadınların ancak yerel yönetimlerde olabileceğini savundu. O kendine göre farklıydı ama ona da onun başka kadınlara baktığı gibi baktılar. Kurulması için hayatını verdiği Irak'ta ona bir iş yoktu; babasına "elde var sıfır" diye yazmak zorunda kaldı.

    Sadece yok sayılmakla kalmadı; meslektaşları, hepsi erkektiler elbette, onu mesela duvarlarla çevrili evine "bekaret kemeri" adını takmakta bile beis görmediler.

    İngiltere, ona bir nişan bile vermedi... Çöl Kraliçesi, ve tabii ki Bell'in hayatı, yine Saadawi gibi söyleyelim Batı Asya'nın tarihi, hele de Irak açısından bugünü çok daha iyi anlamayı sağlıyor; hatta yer yer de sanki bugün gibi...

    Püren Özgören'in çevirisi ise sahiden çok başarılı, okura orijinalinden okuyor duygusu veriyor.

    Bir notla; Can yayınları, acaba kitabin orijinalindeki dipnotları, kaynakçayı neden çıkarmış; Türkçe okuyanların böyle ciddi şeylerle ilgilenmediği tespitinin kaynağı ne ola ki! Baskısı çok özensiz de olsa fotoğrafların da aynı akıbete uğramamış olması insanı sevindiriyor doğrusu. ( Sevgili Nadire Mater'in kaleminden)