• 64 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitaptaki her konuya bu incelemede değinilmemiştir.

    Gençleri bozdu gerekçesiyle mahkemede yargılanan ve oy konusunda kaybeden Sokrates
    habsediliyor,daha sonra kendisine zorla baldıran zehri içirilip öldürülüyor.
    Sokrates eski Yunan medeniyyetinden günümüze kadar mevcudiyyetini korumayı başaran bir şaysiyyetdir.Bu kadar popüler olmasının sebebi düşüncelerinin günümüzünde halen güncel olan konuları kapsıyor olmasıdır.Sokrates Konfüçyus,Budda gibi insanların döneminde yaşamıştır.Sokrates savunmasında kendisine yönelik suçlamaların eskiden beri olduğunu, Meletos ve arkadaşlarının suçlamalarından önce bunlara yer vermesi gerektiğini söyledi...
    Onun arkadaşlarından birisi tanrı sözcüsüne "Sokratesten daha bilge biri var mıdır?" diye sormuş ve "Ondan daha bilge birisi yok" cevabını almıştır.Sokrates bunun üzerine Tanrının sözünün yanlış olduğunu kanııtlamak "Ey tanrılar,bakın benden daha bilge birini buldum" diyebilmek için yollara düşer.Sokrates başkalarının ona bilge diye yüklediği sıfatın herkeste bulunabileceğini gerçekte hiç bir şey bilmediğine inanır.Bilge olduğu kişilerin gerçekte bilge olmadığını görür.İlk önce şairleri sorguya çekeye karar verir.
    Şairlerin şiirlerinden gerçekten de beyendiği satırları seçerek,ne demek istediklerini soruyor,cevaplarının basit bir insanın dillendirebileceği şeyler olduğundan daha da emin oluyordu.Sanatkarlar,ustaların da yanına yanına da uğrar ve onların,kendisinin bilmediği bir çok şeyi bildiğini ama esasında bunların da şairlerde olan sorunlara sahip olduğunu görür.
    Bu adamlara bilgisizliklerini anlatması,ona bir çok düşman kazandırmıştır.
    Biliyor göründükleri şeyler konusunda cahil kimseler bu gerçeğin yüzlerine söylenmesinden hoşlanmaz.Sokrates ise gerçek bilgeliğin Tanrıya mahsus olduğunu,insanları gerçekte hiçbir şey bilmediğine inanmaya başlar.
    Sokrates'den bize ulaşan bilgilerin bu kadar kısıtlı olmasında,onun kendi deyimiyle "sorguya çekme" metodu esas rol oynar.
    Pazarda önüne çıkanı sorguya çeken adamdan bahsediyoruz.Esasında kitap
    yazarın kendi cümlelerini sistematik ve toplu bir şekilde bir araya getirdiyi bir şey olmakla beraber,cahil okuyucuların öğrendikleri cevaptan sonra kendi sorularının yanıtını hemen alamadığı ve onları yoran bir yöne sahiptir.Sokrates ise kendini bilge addeden insanları sorguya çeker ve onlara hayatın anlamını ve s. sorular sorar.Bu metod dinleyeni kitaptan hızlı sonuca ulaştıra bildiği için Sokrates muhtemelen bu yolu tercih etmiştir.
    Eski bilgeler açısından hayat hep değersiz olmuştur.
    Sokrates de her insanın içinde bulunan canavara,yani nefse inanmıştır.
    Sokakta bir adam onun karşısına geçip "sen canavarsın" derken,Sokrates karçılığında "çok doğru söyledin der." Onun inancı da insan ilmini küçük görür,hükümdara ve yasaya karşı gelmez.
    Onun amacı insanların,paraya değil ruha ve ahlaksal değerlere önem vermesini sağlamak, onları uyarmaktı.
    O yeni toplumda kendi vazgeçilmezliğini anlatmak için dürtülmek isteyen atı misal verir ve kendisini sineğe benzetir.Sokrates sonrası yunan bilgelerinin kendi felsefelerini üretme arzusu Diyojen gibi düşünürlerin sınırı aşıp ahlak ve inanç kafesinden dışarı çıkarak hayvani kişiliğe bürünmesi,sınırsızlık teorileri ve "herkesin kendi inancı" felsefesinin sonuçlarının yok olan kavimlerin azgınlığına dönüşmesi uzun sürmemiştir."Yahudileri zulmet,helenizmi dayat" siyaseti "Kuldarlığın suyunu sıkmacalar" masalı gibi tarih,"Lut kavmini aratmayan cinsten gelenekler" ve ve yok edilen bazıları.Kendi değerini anlatabilmek icin çok uğraşır Sokrates,insanlara doğruyu öğretmekten vazgeçmeyeceğini bildirir.Onları kendi samimiyyetine inandırmak için çok çabalar.Sonuna kadar adaletli ve dürüst bir şekilde savunmasını sürdürür.
    Onu kötülükten sakındıran iç sesi,insanları rahatsız eden "çirkinliğinin"altında yatan gerçekleri,yoksulluğunu,yasaya hürmetini,yokluğunun korkunçluğunu insanlarının faydası için anlatması sırasında onu engellemiyor ve onun dürüstlüğünü ve insanların seslerinden biri olma özelliğini ona kanıtlıyor.Lakin cahil ve azgın zihniyyetli düşünce onun idealini mağlup ediyor,değişen düzende ona yer bulunamayacağını,ilk savunmasını kaybederken anlıyor.Artık öleceğini ve görevini bitirdiğini anlıyor.
  • Denizaltı reaktör kazaları arasında iki kaza öne çıkıyor. 4 Temmuz 1961 tarihinde Sovyet balistik füze denizaltısı K-19'da reaktörün soğutma sisteminde ciddi bir kaçak meydana gelerek soğutucu pompaların tamamen arızalanmasına neden oldu. Reaksiyonu nötrleştirmek için çekirdeğe kontrol çubukları sokulmuş olsa da bozunma ısısı ( enerji kaybederken ısı oluşturan radyoaktif izotopların bozunma süreci - Dünya'nın çekirdeğindeki ısıya önemli katkıda bulunan şeyin aynısı ) içerdeki sıcaklığı 800°C'ye kadar yükseltti. İnşaat sırasında, bir kaynakçı soğutucu borulardan birinin üzerine lehim parçası düşürerek mikroskobik bir çatlağa neden olmuştu. Bir eğitim çalışması sırasında, bu çatlak basınç altında patlayarak açıldı. Kaptan Nikolai Zateyev, havalandırma vanalarından birini kesip bunun üstüne su borusu kaynaklayarak reaktör için geçici bir soğutma sistemi yapmaktan başka seçeneği olmadığını fark etti. Mürettebattan Alexander Fateyev daha sonra, "Bir Çernobil yaşamış olabilirdik, sadece 30 yıl öncesinde" diye anlatacaktı. Bu acil durum çözümü işe yaradı; ancak borular üzerinde çalışmak üzere reaktör kompartımanına giren altı cesur adam haftalar içinde radyasyon zehirlenmesinden dolayı hayatlarını kaybettiler.
  • 160 syf.
    Kitabı, kendisiyle hiçbir ilgisi olmayan bir haksızlığa sessiz kalamadığı için işinden olan ve memleketini terk edip, ailesinden kalan İstanbul'daki eve yerleşen Ali Rıza beyin ağzından okuyoruz. Onurlu bir hayat için her şeyi göze alabilen bir adama çocuklarının yaşattığı hayal kırıklıklarını, her birini teker teker kaybederken, bunları yaprak dökümü olarak adlandırmasını adeta dinledim. Sıcak ve duygusal bir kitaptı.
  • Ben... ben sadece bir şeyi anlamıyorum, nasıl... nasıl bir insan bunu yapabiliyor, o anlarda nasıl onunla birlikte ölmeden durabiliyor... nasıl oluyor da ertesi sabah bir uykudan uyanabiliyor ve dişlerini fırçalayabiliyor ve bir kravat takabiliyor...
  • 64 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Öykü o kadar güzel ki, o kadar güzel anlatılmış ki birini kaybederken hissedilenler, okurken oturduğum yere sabitlendim sanki. Bir insana duyulabilecek tutkunun boyutunu da o kadar hoş anlatmış ki Stefan Zweig, eğer bunları gerçekten yaşayıp yazmadıysa iyice takdir edilesi. Keyifli okumalar.
  • 384 syf.
    ·10 günde
    Sporu, futbolu severim, spor kültürünü de severim, haliyle spor kitaplarını da okurum. Fakat spor kitapları konusunda ülkemizde, spora olan ilgiyle orantılarsak çok fazla eksiklik var. O nedenle öncelikle böyle bir kitap yazdığı için, sonra da bana hediye ettiği için kitabın yazarı Mehmet Bey'e teşekkür ederim.
    Bu kitabın neden yazıldığını ve de yazılması gerektiğini aslında en güzel kitaptaki şu cümle anlatıyor.
    "Tarihi efsaneler üretir çoğu zaman. Tarihi anlamlı ve çekici kılan bu olgudur. Eğer bir efsaneniz yoksa kayda değer bir tarihiniz de yok demektir. Efsaneler anlatıldıkça köklenir maziniz. Unutulmazlar arasına girer yaşadıklarınız. Futbol kulüpleri için de bu durum aynen geçerlidir. Tarihleri kültürleridir takımların. Bir diğer deyişle, mazisi olan kulüp, kültürü olan kulüp demektir."
    Futbol sadece bir oyun değildir, aynı zamanda bir kültürdür. Samsunspor'da ülkemizin güzide, mazisi olan, kültürü olan bir takımı. Ve bu maziyi, kültürü şimdiki ve gelecek kuşaklara anlatmak adına böyle bir kitap yazılmış Kitabı okumaya başladığımda kronolojik bir sırayla giden Samsunspor'un tarihini anlatan bir kitap sandım, bir yandan sevindim ama ilerledikçe sıkacağını düşündüm. Fakat biraz ilerleyince gördüm ki safi bir araştırma-inceleme kitabı değil. Samsunspor ile ilişiği olan ve taraftarları olan yazarların anı formatından yazıları da var kitapta. Bu kısmı çok duygusal açıkçası, tanınmış spor yazarları, Samsun tribünün bilinen tanınan kişilerinin bu anılarını okudukça tribün geçmişi olan biri olarak ben şahsen duygulandım. Duygu demişken Samsunspor'un tarihi duygusal zaten, Samsunspor dendiğinde insanda bir burukluk oluyor. Tabi en başta gelen 89 senesindeki kaza ve vefat eden hocası ve oyuncuları. Güzel şeylerden de bahsetmek lazım. Mesele Samsunspor'un başarıları Tanju'su, Serkan Aykut'u, Celil'i, Ertuğrul Sağlam'ı.. Bu arada Samsunspor'un tarihine geçmiş olan bu futbolcuların hepsiyle yapılan röportajlarda var kitapta. Sadece oyuncular değil, efsane başkan İsmail Uyanık, Taraftar Grubu başkanları, kimi ararsanız yani... Gerçekten üzerinde çok çalışılmış, emek harcanmış bir kitap, kesinlikle oturulduğu yerden yazılan bir kitap değil. Samsunspor'da ve kitapta beni en çok etkileyen Samsunspor taraftarlığı, ama "Sadece Samsunspor" taraftarlığı, yanında eşantiyon olarak sözde büyükler yok. Samsun'luların bu şehrine takımına sevgisi çok hoşuma gitti ve mutlu etti beni, zira ben de öyle birisiyim. Hatta bunla ilgili bir yazı yazabilirim şu incelemenin altına. Ama önce incelemeyi bitireyim. Kitap gerçekten çok hoşuma gitti, dediğim gibi Türkiye'de pek spor, futbol kitabı yok. Olanlarında içeriği malesef iyi değil. Şöyle ki bazısı sadece anılardan oluşuyor, bazısı sadece kronolojik tarih anlatımından, bazısı da sadece röportaj. Mesela Alex'in çıkan kitabı, heyecanla alıp okumuştum ama sadece röportaj olması beni çok sıkmıştı. Bu kitapta ise herşeyden var abartılmadan, eksiltmeden, çoğaltmadan. E bide buna Samsunspor'un film gibi mazisi eklenince çok hoş bir kitap olmuş, yazarın kalemine sağlık. Herkesin ilgisini çekmez ama sporla ilgisi olanlar okusun derim, hele ki Samsunlular ve Samsunspor'lular muhakkak okusun..




    Yazının bundan sonrası memleketçilik ve şehir takımlarının tutulması gerektiği üzerine şahsi anılarım ve fikirlerimden oluuyor. Kitapla ilgili değil. Dileyen okumayı bırakabilir. Konu ilgisini çeken buyursun...

    Geçmişten korkmamak lazım, geçmişten kaçmamak lazım aksine geçmişle yüzleşmek ders çıkarmak gerek. Bunu neden söylüyorum. Birazdan anlatacağım geçmişimden dolayı. Beni bilenler bilir, bilmeyenlerde bilsin Akhisarspor aşığı, memleket takımı sevdalısı ve memleket takımı tutmanın gerekliliğini şiddetle savunan biriyim. Fakat bende eskiden sözde büyüklerden bir takım tutuyordum. Hatta 16-17 me kadar fanatik olarak 22-23 üme kadar taraftar olarak. İlk cümleyi kurma nedenimi anladınız şimdi dimi. Dİyeceksiniz ki arkadaş sen eskiden zaten böyleymişsin, şimdi bize diyorsun. İşte fikir değiştirmek bu yüzden çok zordur. Fikir değiştirenleri kimse sevmez ne oraya yaranabilirsin, ne de buraya ama aslında fikir değiştiren insan cesurdur, hatta kendince doğru yolu bulmuştur, hatta fikir değiştirenlere karşı bakışın böyle olduğu bir ülkede fikir değiştirecek kadar göze aldıysa bunu, o adamı dinlemek lazım, ne diyor bu adam diye. Hatta yeni geçtiği fikirdeki insanlar -ki onlarda eleştirir- daha çok dinlemeli. "Arkadaş biz bu fikirin içinde doğduk ama adam aramış kendi bulmuş itikadı daha sağlam olur." demeleri lazım. O yüzden de mesela ben Necip Fazıl'ı çok severim. Arkadaş adam kumarın, kadının, hayatın bütün şehevi zevklerini tatmış. Onun yanlış olduğunu anlamış nefsine galip gelip onları bırakıp gelebilmiş. Ben ne zaman Necip Fazıl'dan bahsetsem önüme kumar resimleri, Kadın Bacakları şiirini falan atıyor bazı arkadaşlar, beni kızdırmak için. Bense aksine bunları gördükçe daha da mutlu oluyorum nereden gelmiş diyerek. Neyse konuyu çok dağıttım, kusura bakmayın kendime döneyim.
    Fenerbahçe benim ilk tuttuğum takım neden tutuyordum onu bilmiyorum. İki tahminim var birisi babam Galatasaray'lı diye olabilir, diğeri de benim aklımın başına ermeye başladıı yıllarda (1995-2000) Galatasaray hegomonyası vardı bende hep ezilenden, zayıftan yana olurum ya ondan olabilir. İlk okulda futbolcu çıkartmaları vardı benim en sevdiğim topçu Fenerli Ogün'dü evet Ogün Temizkanoğlu defans, herkes forvet sever mahalle maçında kendine forvet ismi verir ben kendime Ogün derdim. Ve Ogün futbolcu çıkarmasını bana getirene iki kart verirdim 200-300 tane Ogün'üm vardı benim. Ortaokulda maçlarını hiç kaçırmaz, hergün spor gazetesi alır Fenerbahçe haberlerini keser gazete arşivime koyardım. Lisede keza öyle 2008'de ilk kez İstanbula geldiğimde -lise gezisi- ulan bir daha İstanbul'a ne zaman gelicem deyip, gezi konvoyundan kaçıp ilk Fener maçıma hem de Saraçoğlu'nda gittim. İşe bak üniversiteyi İstanbul kazandım, Marmara hemde.. Kadıköyde yaşadım 5 yıl, 5 yılda 2 ke şampiyon oldu Fener 2 Şampiyonluk kutlamasında da staddaydım. Hatta birinde malum herif, benim bulunduğum tribüne dönüp "pavalı köpeklev" demişti. Neyse ona gelicem yine. Alex'in heykeli açılırken 5 metre ilerisindeydim, onunla beraber gözlerim doldu, yine havaalanından onu uğurlarkende öyle. Son maçta Galatasaray'a şampiyonluk kaybederken stadın oradaydım içerde olmasamda, o trajediyi yaşadım, Keza Bursa'ya şampiyonluk kaybettiğimiz günde de, hatta o günün gündüzünde maçtan önce Fener formasıyla Beşiktaş'a gittiğim için (hala böyle bir hatayı nasıl yaptım sorguluyorum, heralde 18 yaşında olmamdan) Beşiktaş taraftarı beni denize atıyordu. Lefterin cenazesine gittim mezarına toprak attım.. Falan filan işte Böyle bir Fenerliydim. Ama neden Fenerliydim. Sorsanıza bana Akhisar'ın köyünde yaşıyorsun Feneri tutuyorsun? İşte tam da o yüzden ben Akhisar'a ayda yılda bir giderdim. Akhisarspor diye bir takım olduğunu öğrenemeden medya sözde büyükleri soktu hayatıma, televizyonda onlar, okulda onlar, büyüklerimiz onları tutuyor, cipsten sporcu kartından onların oyuncuları çıkıyor. Naparsın? Bizim elimizden tutup Akhisar maçına götüren olmadı ki küçükken.
    Şimdi oraya geleyim Akhisarspor. İlk orta okulda duydum, liseye giderken gördüm. O zamanlar 3. Ligdeyiz Şehir stadında yapıyoruz maçları tamamen amatör biletler 2 lira çakma birşey. Haftasonları dersaneyi kırıp maçlara gitmeye başladım. İlk Akhisarpor sevgim o zaman başladı. (Fener99/Akhisar1) Bi yandan Feneri destekliyoruz yine ama sorgulamıyoruz arkadaş şehrimizin takımı varken biz neden hiç görmediğimiz maçına gitmediğimiz kilometrelerce uzakta bir takımı tutuyoruz, çocukluk işte. Sonra maçlara gittikçe, sevgi arttı. Akhisar'da yükselişe geçti 2008'de ilk kez 3. Lig şampiyonu olup tarihinde ilk kez 2. Lige çıktı. Şampiyonluğu sahada futbolcularla kutladım. Taraftar arttı, bütün maçlara gider olduk. (Fener75/Akhisar25). Tam biz Akhisarlı olucaz Üniversiteye başladık Marmara Hukuk. Kadıköy. Stada 10 dk ev. Hayat bizi Fenerbahçe'ye attı yine. Fakat Akhisar'ım durur mu peşimden geldi. İlk sene sadece Güngören deplasmanı vardı İstanbul'da kşa koşa gittim. Sonra 2010'da 2. Lig Şampiyonluğu ve 1. Lige çıktı yine tarihinde ilk kez. Maçlar tv'de yayınlanmaya başladı, ben her hafta izliyorum birde Kartalspor, Güngörenspor deplasmanı yapıyorum. Derken o sene 2012, 1. Lig şampiyonluğu ve ilçem Süper Lig'de önce Beşiktaş deplasmanı. Tabi ben Fener formasıyla gittiğimden daha önce tedirginim biraz Akhisar formasıyla binlerce Beşiktaşlı arasından İnönüye yürüyorum. Arkadan biri "hiştt" demez mi? Eyvah dedim yine mi ya. Dedi ki Akhisardan mı geliyon "Evet" dedim. "Hoşgeldin" dedi yırttık bu sefer. Sonra Galatasaray deplasmanı, Kasımpaşa deplasmanı ve nihayet Fenerbahçe deplasmanı. Hiç düşünmedim, daha önce defalarca Fener formasıyla gittiğim Saraçoğlu'na Akhisar formamı giyip deplasman tribününe girdim bu sefer. Yenildik ama olsun eğlendik, tezahürat yaptık, fenere küfrettik. (Fener49/Akhisar51).
    O gün maçtan sonra düşündüm, yaşta olmuş ya 21-22 artım düşünebiliyoruz. Oğlum dedim ne Feneri, Galatasarayı, Beşiktaşı ya, senin doğduğun, büyüdüğün, ekmeğini yediğin, çocukluğunun geçtiği, geçmişinin, sülalenin bulunduğu şehir varken sen hala niye iki takımı birden destekliyorsun. Ama hemen öyle bırakılmıyor tabi. Çoğu insan hayatında bu takımların hiç maçına gitmemiş görmemiş. Fanatik bir şekilde bu takımları tutuyor. Eşi dostuyla kavga ediyor bu takımlar için. Ee bizim biraz geçmişimiz var yine. O gün fark ettim artık benim birinci takımım Akhisarspor, Fener arkada kalmış ama var hala. Tabi o süreçte Fener'de bana çok yardımcı oldu şike muhabbeti, Aziz'in tribünde bize sarması, Alex'in ayrılışı, Akhisarspor sayesinde Anadolu takımlarını nasıl ezdiklerini, haksızlık yapıldığını görmem de bana çok yardımcı oldu. Sonraki birkaç yıl Akhisardaki Fener maçlarının ekseriyetine gittim, bildiğiniz üzere de Feneri sürekli yendik, benim Akhisarlı damarım da kabardıkça kabardı. Ama şampiyonluk yarışında, İstanbul takımlarının kendi aralarındaki rekabette hala Fenerbahçeyi destekliyorum. (Fener25/Akhisar75)
    Ve o sene geçen sene Fenerbahçe'yi iki maçtada yenmişiz Şampiyonluktan etmişiz, Türkiye Kupasında tarihimizde ilk kez finale kalmışız bil bakalım rakip kim? Kim olacak Fenerbahçe. Atladım uçağa hemen Diyarbakıra. Biz orda 300-500 Akhisarlı Fenerbahçe taraftarı 15000 kişi maç başlar başlamaz bunlar başladı Akhisar kümeye demeye. Tabi bizim sesimiz çıkmıyor adamlar bizden 30 kat kalabalık. Neyseki takım sesimiz oldu Fenere 3 tane atıp bütün Fenerlileri susturdu, ağlaya ağlaya çıktılar staddan. (Fener1/Akhisar99)
    İşte o gün bugündür tamamen Akhisarsporluyum. Fenerbahçeyi sadece Avrupada desteklerim, diğer Türk takımlarını olduğu gibi, maçlarını izlemem. Galatasaray ya da Beşiktaşla yapıyorsa kazansın isterim ama pek de umrumda değil varsa yoksa Akhisar. Başarıyla orantılı olduğunu söyler çevrem dönüşümün, ama kimseye kanıtlamak zorunda değilim. Küme düşsek de ki düşecek gibiyiz bundan sonra benim için tek takım Akhisar, çocuğum olursa giydiricem Akhisar formasını götürücem maça, götürülen olmadık, götüren olaalım.
    Aslında bu değişimi benim gibi çoğu Akhisarlı yaşadı 170.000 nüfuslu şehir her hafta 10.000 kişi maça gidiyor bu da yüzde 6 falan yapar İstanbul'da her hafta 1 milyon kişinin maça gitmesi gibi. Açtığımız pankartlardan da anlaşılıyor. Bir Fener maçında "Doğduk burda yaşıyoruz, Şehrimizi satmıyoruz." bi Galatasaray maçında "Sizinkisi aşk, bizimkisi Memleket meselesi" pankartı açtık boydan boya kocaman. Bu iki pankart Akhisarsporlunun ve şehrinin takımını tutanların duygularını çok güzel ifade ediyor.Samsunsporlu arkadaşlarda bu durumu kitapta çok güzel ifade etmiş. Bir kaç alntıyla sonlandırayım incelememi. Öyle içimden geldi yazdım kafanızı şişirdiysem affola.

    "Biz Samsunspor'un Samsunspor gibi tutulması gerektiğine inanıyoruz; yanında eşantiyonu olmaz!"

    "Benim nazarımda İstanbul takımlarının hazır başarılarını alkışlayarak mutlu olmaya çalışan milyonlarca insan bir yana; şehrinin takımını iyi günde kötü günde ve her yerde sahip çıkanlar bir yana.."

    "Samsunspor varken İstanbul'un gönüllü yalakalığını yapmanın bir anlamı olmadığını gösteren. Ama çoğunluk yine bunlarda. Güce tapanlar, kolayı seçenler... Bu yüzden ben tatillerde İstanbul'dan memleketime geldiğimde hep igrendim bu tiplerden. Kraldan çok kralcı, İstanbulludan çok İstanbulcu olanlardan. Şuan yine Samsun'dayım ve halen televizyonun başına formalarla geçip tezahürat yapan tipleri zavallı buluyorum. Sözde büyük takımları tutmakla büyük adam olunduğunu, hayattaki başarısızlıklarını kapatacaklarını sanan, hazır başarılara konmaya çalışan zavallılar hepsi değilse de mühimce bir kısmı."

    "Velhasıl, Türkiye'deki futbol sistemini bilen biliyor, hatta bu üç İstanbul takımının taraftarı da biliyor. Çoğunluk düzenin parçası olma kolaylığına kaçıyor, sonra da bunun adına renk aşkı diyorlar. Lakin bence bunun adı güce tapıcılıktan başka birşey değil. Anadolu'da yaşadığı halde İstanbul takımı tutanlar; o yaldızlı camialara özenen, milyonlarca dolarlık transferlere, şatafata ortak olmaya çalışan zavallılardır. Sanki bizler "malum üç takımdan birini tutuyorum" dediğimiz anda bunu yapamaz mıyız? Yapmıyoruz, bu iğrençlikleri görüyoruz çünkü ve yüreğimiz el vermiyor. Şehrimizin takımı var, mazisi var, gelecekten umudumuz var. Şu çok açıktır ki, Türkiye'de bugünün ortamında şehrinin takımını destekleme erdemini gösterebilen idealist insanlardır. Zordur çünkü bir Anadolu takımına gönül vermek."