• Eylemi değilse de, insanlığı örnek olsun diye paylaşıyoruz:
    F U R K A N C E L E P İntihar Etti...
    Ayasofya camisinden,
    Oruç Reis gemisinden,
    Bahçeli'nin geviş getiren şom ağzından,
    Giresun felaketine kürsüden çay fırlatandan,
    Selman Öğüt'ün küfürbaz ikinci barosundan,
    Taze damatlığıyla Başsavcının el pençe saray ziyaretinden,
    Yüksek yargıçlara bisikletle gezme yasağı koyan Soylu'dan,
    Muharrem İnce'nin A Haber'lik umarsız seferinden,
    Damat Bakan'ın komik dahi sayılmayacak Türkiye tahlillerinden,
    Ziya Selçuk'un çökmüş EBA'sından,
    Turkuaz tablo önünde burnu uzayan Fahrettin Koca'dan,
    Topu topu beş aileye parsel parsel peşkeş çekilmiş taş/toprak/börtü böcekten,
    Kılıçdaroğlu'nun mahalle kahvesinde açtığı sıfır deste kağıtlardan şöyle başımızı uzatalım..
    Artık aramızda olmayan bir gencin bize yazdığı mektubu, memleketin gerçek gündemini okuyalım..
    *********************************************
    Dün gece saatlerinde Kocaeli Darıca'da 18 yaşındaki kargo işçisi FURKAN CELEP'in yaşamına son vermeden önce yazdığı intihar mektubu..
    📌Sözlerime başlamadan önce bir içki, uyuşturucu veya bir madde etkisinde olmadığımı belirtmek istiyorum. Bunalımda veya depresyonda değilim. Bu üzerine haftalarca hatta aylarca düşündüğüm ve sonucunda bu karara vardığım bir durum. Bu zaman diliminde birçok kişiyle dolaylı yoldan konuştum. Durumu bu kadar ciddi ve derinlemesine anlatmak istemedim. Paniğe kapılmalarını, bu konuya kafa yormalarını, saatlerini vermelerini, psikolojilerini ve yaşantılarını etkilemek istemedim. Olabildiğince yumuşattım ve gerektiğinde durdum. Kendi içimde kendi sorunumu çözmeye çalıştım. Vardığım sonuç ise bu.
    📌Hassas kalpli diyebileceğiniz insanlardan birisiyim. Şu zamana kadar hep doğru olanı yapmaya çalıştım. Yalan söylememeye, küfür etmemeye ve argo kullanmamaya çalıştım. İnsanları incitmemeye özen gösterdim, onlara sürekli olarak elimden geldiğince yardımcı oldum, değerli hissetmelerini sağladım, verebildiğim kadar değer verdim. Çokça empati yaptım duygularını hissetmeye, onları anlamaya büyük özen gösterdim. Çok yönlü olabilmek için her kafa yapısına uygun şarkı dinledim, kitap okudum, araştırma yaptım. Herkesin görüşünü değerlendirdim, onlara saygı gösterdim.
    📌Kendimi geliştirmek için spora gittim, yabancı dil öğrenmeye çalıştım. Herkese ve her şeye karşı merhametli oldum. Karıncayı bile ezmemeye özen gösterdim. Evde bir arı veya böcek olsa bile onu öldürmek yerine bardakla alıp özgür bıraktım, yemekten arta kalanları çatıya kuşların aç kalmaması için attım.
    📌Zorbalıktan kaçındım, kimseye bulaşmadım, zorda kalanlara yardım ettim. Paraya ihtiyacı olana para, ilgiye ihtiyaçları olana ilgi verdim. Hayvanları sevdim onlara ilgi gösterdim, besledim. Doğayı kirletmemeye çalıştım. Uzayı, doğayı, ormanları, gökyüzünü ve hayvanalar için plastiklerimi çöp yerine istifleyip geri dönüşüme bile atmaya çalıştım. Daha iyi bir dünya için elimden geleni yaptım.
    📌Ailevi duygulardan yoksun büyüdüm, hiçbir zaman babamla veya abimle doğru dürüst dertleşemedim, onlardan değer görmedim. (Bunun için onları suçlamıyorum sadece biraz değer, biraz şefkat görmek isterdim, sanırım bu iyi gelebilirdi.)
    📌Kendi özümü, yeteneğimi öğrenemedim. Bunun için çok uğraştım ve çaba gösterdim. Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne olmak istediğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum, bunu dahi bilmiyorum. Benim yaşımdaki insanlarla aramda uçurum var, her konuda benden daha üstünler.
    📌Zaman geçtikçe kendi kişiliğimden ayrılmaya başladığımı hissediyorum. Gittikçe yalan söylemeye, argo hatta küfür kullanmaya başladım. İnsanlardan uzaklaşmaya onları önemsememeye, doğaya ve hayvanlara zaman ayıramamaya başladım. Kendimi zamanla duygusuz bir insana dönüşüyormuşum gibi hissediyorum. Bunlar bana göre değil, ben böyle olmak, hayatımın geri kalanına duygusuz bir insan olarak devam etmek istemiyorum. Sorumluluk almak istemiyorum. Bir araba, bir ev veya herhangi bir şey uğruna yıllarımı, aylarımı harcamak istemiyorum. İş hayatı bana çok yorucu geliyor. Hem içten hem de dıştan yıpranıyorum. Bir şeyler uğruna bunca sorun yaşamak bana mantıklı gelmiyor. Bunun yerine her şeyi arkada bırakıp gitmek, her şeyi kapatmak daha mantıklı geliyor.
    📌Aslında hiçbir şey için yaşamıyorum. Yaşamak için bir nedenim bir amacım yok. İnsanların yoluma sürekli taş koyup beni yoracaklarını biliyorum, bunun için çabalamak istemiyorum.
    📌Burada kalmamı sağlayan birkaç şey vardı. Şarkılar, kitaplar, filmler, doğa, gökyüzü (özellikle bulutlar ve gün batımı) ve birkaç tane de dost. Bunlar benim bir süreliğine burada kalmamı sağladı, bunun için minnettarım.
    📌Belki de bu kadar derin, bu kadar hassas bir insan olmamalıydım. Keşke tanrı beni böyle yaratmasaydı, deyip duruyorum kendime. Birisi en ufak hakaret bile etse buna üzülüyorum. Biraz üzülünce boğazımın yanıyor, sözcükler çıkamıyor boğazımdan. Merak ediyorum neden kimse bana değerli olduğumu hissettirmiyor? Neden kimse beni sevmiyor? Milyarlarca insan olmasına rağmen neden kendimi bu dünyada yalnız ve değersiz hissediyorum? Biraz daha eğlenceli, daha yakışıklı, daha çalışkan mı olmam gerek? Hayat bunları istiyor. Benim bunları karşılayacak ne gücüm ne de umudum var.
    📌Daha iyi görünmek için, insanların beni sevmelerini sağlamak için kendimi yormak, yıpratmak, ruhumu bedenimi kirletmek istemiyorum. Neden beni böyle sevmiyorlar ki? Düşüncelerimi, fikirlerimi, değer verdiğim her şeyi sırf dış görünüşüm biraz kötü diye kestirip atıyorlar. Bu konuda önemseyeceğim birisini bulmaya çalıştım. (Değer vermek istedim, değer görmek istedim, özel hissetmek istedim.) Ama her seferinde ters tepti, dostluklar arkadaşlıklar kurmaya çalıştım olmadı.
    📌Çok sevdiğim, uğruna her şeyimi verebileceğim iki dostumu bu konuda üzdüğüm için özür diliyorum. Benimle geçirdikleri vakitler için, her şeylerini benimle paylaştıkları için, bana karşı nazik ve iyi kalpli oldukları için, benimle yıllarca birlikte oldukları için ve bana kattıkları her şey için çok teşekkür ediyorum. Onlara buradan bir kucak dolusu kalp yolluyorum.
    📌Her şeye rağmen bugünün geleceğini biliyordum, hiçbir zaman yaşlanmayacağımı, düzgün bir hayat yaşamayacağımı biliyordum. Sadece bana bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum.
    📌Bu dünya yaşamak için çok kötü bir yer, bunu istemiyorum. Son kez bugüne kadar birisini üzdüysem veya kalbini kırdıysam bunun için üzgünüm, özür dilerim. Belki burada bulamadığım huzuru gökyüzünde bulurum. Huzurlu, mutlu ve umut dolu hayatlar sürmeniz dileği ile hoşçakalın…
    #FurkanCelep
  • 104 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Daha önce okumaya başladığım birkaç felsefe kitabını çok karışık bulduğum için yarım bırakmış ve uzun zaman da felsefi bir kitap almamıştım . Bir kez daha şansımı denemek istedim ve bu kitabı okudum , iyi ki okumuşum . Son derece yalın bir dili var . Yazar düşüncelerini kısa ve öz şekilde ifade etmiş . Verdiği mesajlar çok doğru ve etkileyici . Herkese tavsiye ederim :)
  • 408 syf.
    ·4 günde·4/10
    “Ve bu hayatta ne olduğumuz -en derinlerde, özümüzde nasıl biri olduğumuz- bir sonraki seviyede geleceğimiz konumu belirler.”

    Londra’da sadece toplumun elit kabul ettiği kesimin oturabildiği kocaman, tarihi bir apartman hayal edin. Her yeri hatıralarla dolu, eski ama asil bir yapı. Annesiyle beraber fakir sayılabilecek bir hayat yaşayan Apryl’ın hayatında bir kez bile olsun içeriye adım atamayacağını düşündüğü bir yerdi. Ta ki, seneler önce annesiyle yollarını ayırmış ve öldüğü sanılan Lillian teyzesinin vefat ettiğini ve teyzesinden o elit apartmandan kendilerine bir daire kaldığını öğrenene dek. Apryl orada yaşayabilecek paraları olmadığından Londra’ya gittiğinde aklından geçenler sadece şunlardı:
    “Lillian teyzenin burada yaşadığına inanamıyorum!”
    “Daireyi sattığımızda hayatımızın sonuna kadar çalışmamamızı sağlayacak kadar paramız olabilir!”
    Ancak Apryl’ın bu düşünceleri, tarihi binanın koridorlarında dolaşan karanlık sırları fark ettiğinde tamamen değişti.
    Bu karanlık sırları fark eden tek kişi de o değildi. Binada gece nöbetine gelen ressam Seth de o karanlığı fark etmişti. Apryl ve Seth farklı yollardan geçerek o karanlığın peşinden gittiklerinde karşılarında sadece tek bir kapı vardı: Daire 16.

    Bence kitap...

    Türk korku filmleri gibiydi. Dabbe ve Siccin’de görebileceğimiz pis görüntülerin tasvirleriyle doluydu. Korkutmak yerine sadece rahatsız ediyordu. Biraz bile gerilmedim ama ufak tefek tiksinti krizleri geçirdim...

    Öyle çok tasvirle doluydu ki, yüzüncü sayfaya geldiğimde sıkıntıdan patlayacaktım. Kitabı bırakmayı düşünüyordum. Başkaları kitapla ilgili neler düşünmüş diye 1000kitap’taki incelemelere baktığımda herkes ilk yüz sayfadan sonra akıcılaştığını ve son yüz sayfada da çok korkunç olduğunu yazmıştı. Ben de “Aa madem yüz sayfa okudum, bırakmadan devam edeyim.” dedim. İncelemeler bence hem haklı hem de haksızdı.
    Haklısı şöyleydi: Yüz sayfadan sonra gerçekten kitap akıcılaştı. Daha gizemli, daha merak uyandırıcı bir hâle geldi. O sayfaları okurken araştırma heyecanıyla dolmuştum.
    Haksızı da şöyle: Son yüz sayfa korkunç değildi yahu. Gece okuyordum daha aksiyonlu olsun diye ama okurken uyuyakalmışım...

    Uyuyakalmanın ve sıkılmalarımın sebebi karakterlerdi. Until Dawn karakteri gibiydiler. (Until Dawn, hikayeyi oyuncunun seçimleriyle yönlendirdiği bir korku oyunu. İçinde bir sürü farklı karakter var ve hepsiyle, onları tanımaya ve onlarla bağ kurmaya fırsat kalmadan birtakım olayların içine giriyorsunuz. Isınamadığınız, doğru düzgün tanıyamadığınız karakterlerinizi seçimlerinizle finale kadar sağ tutabilir, aralarından bazılarının veya hepsinin farklı farklı şekillerde oyun sonuna kadar ölmesine sebep olabilirsiniz.) Seth ve Apryl cidden onlar gibiydiler. Geçmişleriyle alakalı bir şeyler anlatılıyor ama onları gerçekten tanıyamıyoruz. Çok ruhsuzlardı. Keşke yazar mutfakta masanın üstünde, bir tepsinin içinde duran porselen çay bardağının desenlerini anlatmaya ayıracağı zamanı ve kelimeleri karakterlere harcasaymış. Çok hayalkırıklığıydı bu kitap, çok!

    Kitabı hiç beğenmedim ama iki yıldız verdim. Çünküüü... Resimlerle, ressamlarla ilgilenen biriyseniz veya ilgilenmeseniz bile denk geldikçe bir şeylere bakmaktan hoşlanıyorsanız birazcık bile olsa hoşunuza gidebilecek bir kitap. Ben bir tek o gizemli araştırma havasını ve resimlerden bahsedilen kısımlarını sevdim kitabın.

    Yine de, bana birkaç sene önce Daire 16’yı hediye eden arkadaşıma çok teşekkür ederim! Belki o zamanlar okusaydım daha çok beğenebilirdim. Ama şimdi olmadı.

    ig: @kedimleokuyorum
  • 377 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Kitapla ilgili ipucu vermiyorum, ikinci paragrafta bahsettiğim olaylar kitabın ana hatlarıdır. Rahatlıkla okuyabilirsiniz.

    Her ne kadar çok inceleme yazmasam da, konu Orhan Kemal olunca akan sular duruyor. İncelemeye başlamadan önce size birkaç şey söylemek istiyorum. Abilerim, ablalarım, arkadaşlarım; Orhan Kemal’i lütfen okuyun. Anasayfamda gezdiğimde bir Orhan Kemal kitabı göreyim artık. Bu kadar değerli yazarımızın diğerlerine kıyasla altta kaldığını görmek insanı üzüyor. Bazen kitap aramaya çıktığımda profilinizde en çok okunan yazarlarda hiçbirinizde ilk 30’da görmüyorum. Artık her yerde görmem lazım. Tolstoy’u, Sabahattin Ali’yi yine okursunuz ama erteleyin azıcık. Bereketli Topraklar Üzerinde , Eskici ve Oğulları , 72. Koğuş başlamak için ideal kitaplar. Yeterince Orhan Kemal dilenciliği yaptığıma göre incelemeye geçebiliriz.

    Romanımız, her zamanki gibi fabrika işçilerimizin hayatına değiniyor. Bu kitapta farklı olarak işçilerin özel hayatında yaşadıklarıyla daha içli dışlı oluyoruz. Anti-karakterimiz Topal Nuri’nin sahtekarlığından mı namussuzluğundan mı olduğunu anlamadığım şekilde insanların hayatıyla oynamasını işliyoruz. Saf işçileri, ağaları, kadınları elinde oynatması da ayrı mesele. Her seferinde yok artık bu kadar da olmaz diyoruz. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bu roman oldukça tempolu işlenmiş ki kurgusuyla, yazım şekliyle hiç sıkmayacak oldukça akıcı bir kitaptı. İnsanların sırf çıkarını düşündüğünün, iyi niyetli adamın adam yerine konulmadığını anlatması açısından başyapıt denilebilecek bir kitap olduğu muhakkak.

    Halkımızı tanımanın iki yolu vardır: ya onlarla yaşarsınız, ya onları okursunuz. Ben bu kitapla halkımı bir kez daha okudum. Bilinçsiz halkımızı, işçilerimizi bir kez daha tanıdım. Keşke bilinçli bir işçi sınıfımız olsaydı, her şey çok farklı olabilirdi. Bu ülke ancak şükretmek yerine hakkımızın aranması gerektiğini fark ettiği vakit ileri gider. Yine de edelim bakalım mücadele, kim için, ne için?

    Keyifli okumalar!

    Şuraya da bir iki alıntı bırakayım:

    #85442092


    #85400650
  • 224 syf.
    Kemal Sayar'ın "Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez" kitabını okuduktan sonra başka kitaplarına geçmek istememiştim. Bu kitabı okumak da aklımda hiç yoktu, birkaç kez karşıma çıktı en son başka bir kitabı araştırırken tekrar "oku lan artık beni" dercesine karşımdaydı "aga sakin, tamam" dedim ve indirip okudum. :D

    Kundera'nin Yavaşlık kitabını okuyorum bu ara, buna da M. Serdar Kuzuloğlu'nun "zihnimin kıvrımları" isimli videolarının birinde bir alıntı paylaşmıştı:
    "Düşünmek yavaşlatır." diye oradan geldim :)
    birebir aynı alıntıyı bulamadım henüz.
    En yakın alıntı şu:

    "Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."

    Yav bu kız ne anlatıyor demeden devam edeyim. :D
    Sayar da kitabının bir yerinde Yavaşlık kitabına atıf yapıyor. :D (müptelasıyım böyle olayların)

    O da şu:

    “Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı
    Kundera, Yavaşlık adlı romanında, “kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.”
    ...
    Kitap dört bölümden oluşmaktadır bunlar:
    1. Bölüm Yaşamak Güzeldir
    2. Bölüm Modern Mutsuzluk
    3. Bölüm Modern Zamanlarda Aile
    4. Bölüm Benliğin ve Toplumun Krizi

    Yaşamak Güzel Midir?
    Her insana göre cevabı değişecek olan soru. Kimi şu bu olsa daha güzel olabilir, kimileri yaşıyoruz işte bu da bir şey diyor. Bana göre her şeye rağmen yaşamak güzel. Bütün kayıplarına, terk edilişlere, hayal kırıklıklarına, incinmişliklere rağmen.. Bunları okuyunca hakikaten güzel tarafı yokmuş gibi görünüyor. Var var..
    Mesela sabah erken vakitte uyanınca kuş sesleri duymak, onlara eşlik eden köpek, kedi,horoz seslerinin muazzam orkestrası ile günü selamlamak!
    Yaşamın güzel olması için güzel bakmak gerek, durup etrafına bakmak "içine çektiğinin gökyüzü" olduğunu bilmek. Yavaşla Dostum!

    Ne ulan bu modern mutsuzluk?
    Her şeye yetişmeye çalışırken hayata yetişememek. Ne diyor ya bu?
    Günlük hayatımızda rollerimiz o kadar kalabalık ki her rolün kendine ait bir sorumluluk yükü var üzerimizde ve yetişemiyoruz. Yarım kalıyor çoğusu, yetişenlere selam olsun ama. :) Bu fazla yük insanın kaygısını ve stresini artırmakta ve bu da dolayısıyla fizyolojik ve psikolojik olarak bizdeki yansımalarını göstermektedir. Örneğin, sürekli yorgunluk hâli, yetersizlik duygusu hayatımızı mahvediyor.
    Diğer bir husus da kendimizi anlatamıyoruz, yaşadıklarımız hep içimizde birikiyor. Etrafımızdaki insanlara güvenemiyoruz acabalar ile savaşıyoruz. Halbuki her insan güveni hak eder, istersek bin kez kazık yiyelim. Yine de güvenelim.. Bizi para, mal mülk mutlu etmiyor. Kurduğumuz sosyal ilişkiler, bağlanmalar sayesinde mutlu oluyoruz. "Kalpten kalbe yol vardır" bu yolda giderken arabaya binmek yerine yürüyün. Ve son olarak - bu bölümle ilgili- yaşanılana ve yaşanılacak olana razı olmak. Anahtar kelime bu "razı olmak". Başımıza ne gelirse gelsin daha kötüsünün olabileceğini bilmek ve daha kötüsü olmadığı için şükretmek.

    Ailenin modern hâli?
    Bizi şekillendiren özelliklerimiz erken çocukluk dönemine denk gelmektedir. Aile ile bağ kurma veya kuramama daha sonraki dönemlerimizi etkiler.
    Özellikle kritik dönem olarak adlandırılan zamanlar kaçırılırsa bunun bir telafisi ne yazık ki olamıyor. Günümüzde çocuklarımız bakıcılar tarafından büyütülmekte ve çocuk ihtiyacı olan anne baba sevgisini tamamlayamamakta. Bir diğer faktör anneliğin değersizleştirimesi sorunu. Rousseau'nun Emile kitabında "Herkesin asıl görevine dönmesini istiyorsanız, işe annelerden başlayın." der, demek ki değişim aileden ve özellikle annelerden başlayacak.
    "Anne babaların çok uzaklarda ve hep meşgul olduğu evlerin yalnız çocukları, duygularını yerli yerince düzenlemeyi öğrenemeden büyüyor. Modern hayat bize ilişkinin değil işin öncelikli olduğunu telkin ediyor."

    Kitapta şöyle bir başlık geçiyor 'Yeni bir spor dalı: Anne babalık'
    Çocuğunu geleceğe hazırlarken şimdiden mahrum eden spor dalı.
    Küçücük yaşlardan itibaren her gün bir başka kurstan diğerine koşarken çocuk olmaya, çocuğun yere düşüp ağlamasına bile vakit kalmıyor. Bırakın da kendi yolunu biraz da kendi bulsun gölge etmeyin. E yuuh ama ya!
    Çocuğun ruhuna seslenin onunla yapacağınız 10 dakikalık bir konuşma bile hayatını olumlu etkileyebilir, bu sıkışıklıktan vazgeçin be.

    Benliğin ve Toplumun Krizi
    Bana göre tek bir alıntı ile anlatmak kâfi.

    "Modern dünyada başarının her şeyi meşrulaştıran bir işlevi var. Kişi eğer başarı merdivenlerini tırmanmışsa, oraya hangi yöntemleri kullanarak ulaştığı sorgulanmıyor. Başarının, bireye kendisini diğer insanlardan üstün görme hakkını verdiği kabul ediliyor. Benlikleri kutsamanın en önemli vasıtalarından birisi başarı. Ama neyi başarmak? İyi bir bilim adamı olmanın, hayırseverliğin veya dürüst bir yurttaş olarak kalmanın günümüz toplumunda şöhret, para ve iktidara tahvil edilebilir bir tarafı yok. Başarı, günümüz Türkiyesi’nde şöhret, para ve iktidarın kapılarını açabildiği sürece anlamlı."

    Bitti..