• BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ ???
    Kıbrıs harekatında şehit olan Yzb Cengiz Topel’in nasıl şehit olduğunu bileniniz var mı?

    Uçağı arızalanınca paraşütle atlayan Topel Rumların kontrolündeki bölgeye iner. Rumlar barış gücü askerlerinin gözü önünde onu esir aldıktan sonra Lefkoşa’ya götürürler. #Türkiye Lefkoşa BE aracılığıyla Yüzbaşının serbest bırakılması istenir. Rumlar Yüzbaşı Cengiz Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Fakat beş gün sonra cesedini Birleşmiş Milletler barış gücü askerleri vasıtasıyla #Türk yetkililere gönderirler. Ceset üzerinde işkence gördüğü anlaşılır. Rumlar Cenevre Sözleşmesi’ni hiçe saymışlar, genç Yüzbaşıyı korkunç işkencelere tâbi tutarak öldürmüşlerdir. Cesedi inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesi gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Eşref Düşenkalkar derki Türk doktorların ve Birleşmiş Milletler askerlerinin huzurunda Topel’in cesedini dikkatle incelediğimde, sol gözünün Rumlar tarafından tahrip edilmiş ve her iki kolunun pazusunun matkapla delinmiş olduğunu gördüm. Edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı da kırılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış ve çuval diker gibi yeniden dikilmişti. İç organlarını çalmışlardı, akciğeri ve kalbi noksandı der
    Evet dostlar birçoğumuz Cengiz Topel ismini duymuşuzdur fakat nerede ne şekilde şehit edildiğini çoğumuz bilmiyoruz,yaşadığımız acıları seslendirmeyi yeni nesillere aktarmayı maalesef beceremiyoruz Balkanlar’da Azerbaycan da Girit te bir çok yerde çektiğimiz açıları unuttuğumuz için bugün bir çok saldırılara karşı gerekli birlik ve beraberliği sağlayarak gerekli cevabı veremiyoruz. Sizden isteğim paylaşım yapalım arkadaşlar bilelim öğrenelim birlik ve beraberliği yaşayalım
  • 328 syf.
    ·Puan vermedi
    Tarih 6 Nisan 1992
    Bir bomba düştü beyaz zambakların açtığı yüreklere...
    Gerçeklere dayanan bu kitabın iki yönü var biri evrensel olan ve kurtarılmaya çalışılan bir yurt diğer yanda kişilerin içlerinde verdikleri savaş.
    O tarihten bu yana 27 yıl geçmiş. Hala engel olamadığımız, seyirci kaldığımız o kadar olay var ki tıpkı Avrupa gibi. Kabullenilmeyen bir soykırım, kaybedilen insanlar, tecavüze uğrayan, satılan, takas edilen kadınlar. En çok mücadele edenler kadınlardır fikrimce. Sinan Akyüzün Boşnak kadınlarına ithafen diye başlaması da buna bir kanıttır.
    "Avrupa ülkeleri bu savaşa neden kör kaldı?"
    Avrupa ülkeleri kör değil, taraftı. Hristiyan ve Ortodoks Sırpların yanında yer aldılar. Avrupa ülkeleri de Sırplar gibi Boşnaklara "Müslüman Türkler" gözüyle bakıyorlardı. Halbuki onlar Türk değil Avrupalı bir milletti.
    Peki ya Birleşmiş Milletler, onlar 'adalet ve güvenliği , ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş' değil miydi?
    Yoksa Birleşmiş Milletler, içinde müslüman devletleri barındıran bir Hıristiyan topluluğu mu?
    1992-1995 yılları arası yaşanan bu soykırımda yüz binin üzerinde Müslüman Boşnak öldürüldü.Bilinen ve bilinmeyen binlerce tecavüz olayı olduğu ortaya çıktı.
    Evet... Bosna'da yalnızca silahların sustuğu bir savaş yaşanıyor şimdi.
    Boşnakların deyimiyle herkese 'Allah'a emanet...'
  • 430 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Yazar Hakkında
    “Afganistan, Kabil’de bir diplomatın oğlu olarak doğdu. Hüseyni, Kabil doğumlu,  Alevilik mezhebine mensup bir yazardır. Babası Afganistan Dış İşleri Bakanlığında çalışmış, 1970 yılında baba Hüseyni, Afganistan Elçiliğindeki görevi dolayısıyla ailesiyle birlikte Tahran, İran'a yerleşmiştir. 1973 yılında Hüseyni ailesi, Halit'in erkek kardeşinin doğacak olması sebebiyle Kabil'e geri dönmüştür. Ailenin Afganistan'a dönmesinin ardından birkaç ay sonra da 40 yıllık Afgan lider Zahir şah kuzeni Davut Han tarafından düşürülmüştür. Ailesi 1980’de Amerika Birleşik Devletleri’nden siyasi sığınma hakkı elde etti. Hâlâ Kuzey Kaliforniya’da yaşamaktadır." Uçurtma Avcısı yazarın ilk romanıdır. Khaled  Hossaini’nin Everest Yayınları’nda ki diğer kitabı: Bin Muhteşem Güneş”tir evet sizle paylaşmak istediğim kitap bu.

     Kitap Hakkında
    2007 yılının mayıs ayında basılan kitap 2008 yılında Püren Özgören çevirisiyle türkçeye çevirildi. Çok satanlar arasında yerini bulan kitap bir çok farklı dile çevirilmiş ve ilk kitabında olduğu gibi çok ilgi görmüştür.

      

        İlk kitabında olduğu gibi mekan yine Afganistan'ın başkenti Kabil'de geçiyor ve tarihler bir savaş tarihi, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'daki Marksist hükümetin daveti üzerine Afganistan'a girerek, İslamcı mücahitlere karşı savaştığı 9 yıl süren bir savaş.  Bölgeye Sovyet askerleri ilk olarak 24 Aralık 1979'da Sovyet lideri Leonid Brejnev'in emriyle gönderildi. 14 Nisan 1988'de, Birleşmiş Milletler'in girişimiyle Cenevre'de imzalanan Cenevre Anlaşması sonrasında, 15 Mayıs itibarıyla Sovyet güçlerinin ülkeden çekiliş süreci başladı.15 Şubat 1989'da Sovyet güçlerinin çekilişi sona erdi. Savaş sonrası Sovyet güçleri bölgede 14.453 ölü bıraktı ayrıca 451 uçağını yitirdi.

    !!!!!!!!!!!!!!!!!!!SPOİLER!!!!!!!!!!!!!!!

     Ve tüm bunlar yaşanırken kader 2 kadını yaşlı bir adamın kocası olmaya zorladı ve yine bu kadınlardan biri olan Leylanın dünya ya getirdiği kız çocuğu yetimhaneye verildi. Diğer kadın yani Meryem o ise bir haramiydi yani annesi ona öyle diyordu. Meryem zengin ve üç karısı olan bir adamın yanlarında çalışan hizmetçiyle birleşmesi sonucu karanlık dünyasına göz açan kadın. Khaled Hüseyni kendi yaşadığı coğrafyada kadınlara yapılan zulmü ve savaş sırasında neler çektiğini anlatıyor. Bunu anlatırken savaşın ortamını insanlara verilen zararı Kâbil'in durumunu da anlatıyor.

    " Bazı günler ", dedi kadın boğuk bir sesle, holdeki saatin tik taklarını dinliyorum. Ve beni bekleyen bütün o saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri, haftaları, ayları, yılları düşünüyorum. Onsuz geçecek olan onca zamanı. O zaman nefes alamıyorum; sanki biri kalbimin üstünde tepiniyor. Elim ayağım tutmaz oluyor. Öyle bitap düşüyorum ki, bir yere yığılıp kalmak istiyorum."

    Kurgusu ve kalemi güçlü olduğundan olsa gerek sıkılmadan okuyup ağlayabilir, kendi halinize şükredebilirsiniz. Okurken bir ara dedim ki kadınlar neden hep ezilen ve zulüm gören tecavüzler, küçük yaşta evlendirilmeler, aşağılanıp atılacak bir eşya gibi görülmeleri, zayıflıkları.... bir dakika zayıf değiller HAYIR! kitapta da göreceksiniz Meryem hayata veda etmeden gücünü gösteriyor ve bunun bedelini haytı ile ödüyır. Yani istediğimiz zaman bir erkekden çok daha güçlü olabiliriz bizim tek zaafımız duygusal ve merhametli olmamız...  gerçi bir önceki kitabında da madur durumda olan bir erkekti ama küçük bir erkek "çocuğu" demek ki neymiş KADINLAR VE ÇOCUKLAR' mış.

    " Afganistan'da çok çocuk var fakat çocukluk yok."

    Son olarak; bir roman bir kurgu olarak güzel ve akıcı ama bunun gerçek olduğunu düşünmek be hâla bir yerlerde bu durum da olan kadınları çocukları bilmek acı veriyor...

     KİTAPLA KALIN...
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Tarihin Vicdanını Sızlatan Soykırım Efsanesi / Çankaya Özel Arşiv Belgelerinde Atatürk Soykırım İddialarını Reddediyor

    Kitapla ilgili yorum yapmadan önce kısaca soykırım nedir ondan bahsetmek istiyorum:
    ⏹️Türkiye'nin de 1950 yılında katıldığı "Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi" 9 Aralık 1948 yılında imzalanmış olup bu sözleşmeye göre SOYKIRIM: "Tamamen veya kısmen yok edilmek istenen ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün fiziksel veya ruhsal bütünlüklerine ya da temel haklarının yok edilmesi niyetiyle girişilen kasti hareketlerden herhangi biridir."
    ⏹️Tarihte örnekleri olduğu gibi;
    - 1939-1945 yılları arasında Almanya'da 5-6 milyon Yahudi, 300 bin Çingene, 700 bin özürlü insanın, sistemli bir şekilde katledilmesi, gaz odalarında zehirlenmesi, fırınlarda yakılması.
    - 1492 yılında Kuzey Amerika’da 12 milyon olan yerli nüfusun, 1892 yılına gelindiğinde 500 bin kişiye inmesi bir soykırımdır..
    - Fransızlar'ın 1954 ile 1962 yılları arasında Cezayir’de 1.5 milyon insanı vahşice öldürmesi soykırımdır.
    - 11 Temmuz 1995 günü Bosna/Srebrenica'da esir alınan 8372 Boşnakın öldürülmesi soykırımdır.

    1915 yılında alınan tehcir (zorunlu göç) kararı sonrası Ermeni dostlarımızın acı kayıplar verdikleri doğrudur ancak bunun soykırımla hiçbir ilgisi yoktur. Kayıplar, bölgede yaşanan ağır savaş şartları, çıkan isyanlar, göç yollarında çıkan asayiş sorunları ve ağır kış şartları, salgın hastalıklar ve göçe zorlanan kişilerin bir kısmının yaşlılığı çok sayıda ölümlere yol açmıştır.

    Gerçek tarihçilerin yazdığı gibi mecbur kaldığı için tehcir kararı alan OsmanlıOsmanlı hükümetinin Ermenilere karşı "planlı, kasıtlı ve düzenli biçimde yok etme" politikası bulunmamakatadır aksine tüm arşivlerde Ermeni vatandaşlarımıza karşı eylemde bulunan binlerce Türk/Kürt'ün tutuklanarak idam edildiği yazmaktadır.

    Kitaba gelince İsmet Bozdağ'ın vefatından önce kaleme aldığı son kitabıdır. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun bu konuda İsviçre'de yaptığı bir konuşma nedeniyle yuyuklanması üzerine 90 yaşında olmasına karşın bu kitabı yazmaya karar veriyor.
    Başlangıç bölümünde Ermeni tarihi ve soykırım/tehcir hakkında kısa bilgiler verdikten sonra Atatürk'ün Çankayadaki özel arşivlerine dayandırarak yazdığı "Soykırım Yalanları" bölümü geliyor.
    Okurken şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen birşey farkettim. Anadolu'da kurulması düşünülen Ermeni devletinin sınırı:Hazar Denizinden Karadenize (Trabzon) ordan Akddenize (Adana) yani kısacası hem İslam devletletleri ile hem de Türk dünyası ile fiziki bağlarımız kopmuş olacaktı. Belki bu bile Atatürk düşmanlarının, Atatürk'ün kazandığı Milli Mücadelenin değerini anlamaları bakımından önemlidir.
    Okurken bol bol not alacağınız inanılmaz güzel bir arşiv çalışması. Başta bu arşiv bilgilerini bir araya getiren Ulu Önder Atatürk'e ve bu belgeleri araştırarak bizlere sunan rahmetli İsmet Bozdağ'a binlerce teşekkür.
  • Gladiston Kur'an'ı eline alarak şöyle diyordu: "Biz Müslümanlara tamamen hâkim olmak, onların yaşadığı topraklarda hâkimiyetimizi güçlendirmek istiyorsak; ne yapıp etmeliyiz, ya bu Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız, yahut Müslümanları bundan soğutmalıyız. Gladiston ayrıca ne yapıp edip Hilâfet Müessesesini yıkmak gerektiğini söylüyordu. Zira işgal altındaki Müslümanlar, Halifenin günün birinde Ümmeti harekete geçirip bütün İslâm düşmanlarını topraklarından kovacağına inanıyordu. Bu araştırma neticesini tahlil eden İngiltere, hilâfetmüessesesini yıkmak için harekete geçti. Yahudi komiteleri, mason teşkilâtları ve yerli ihtilâlcilerle işbirliği yapıp 31 Mart hadisesini tezgahladı ve tarihteki büyük idarecilerden biri olan Sultan II. Abdülhamid'i tahttan indirtti. İngiltere'nin asıl hedefi hilâfet müessesesi idi ve İttihat veTerakkici ihtilalcilerden bu müesseseyi kaldırmalarını bekliyorlardı. Ancak işler umdukları gibi gitmedi. Yerli ihtilalciler bu müesseseyi kaldırmaya cesaret edemedi. Ne var ki günün birinde hiç umulmadık bir iş oldu. Türkiye'de devran değişti ve işbaşına gelen kadro bir gecede bu müesseseyi temelinden yıkıverdi. Hilâfet müessesesi 3 Mart 1924 günü, âni bir operasyonla kaldırılmış, o gün ayrıca osmanlı hanedanına mensup olanların bir daha dönmemek, Türkiye topraklarına ayak basmamak, transit olarak da olsa geçmemek üzere yurt dışına sürülmesi kararlaştırılmıştı. Peki bu mühim karar nasıl alınmıştı? Ahmet Kabaklı, 15 Ağustos 1990 tarihli Tercüman'daki yazısında bu mühim operasyonun başlangıcını ve bitişini şu şekilde naklediyor: "Falih Rıfkı Atay, aralarında Prof. Tahsin Banguoğlu'nun da bulunduğu bir grup milletvekiline Hilâfetin nasıl kaldırıldığını şöyle anlatmış: "Atatürk, o akşam biz devrimcileri sofraya çağırdı. Yemeğin bitimine doğru, 'Çocuklar, yarın Hilâfeti kaldırıyoruz' dedi. "Çılgınca alkışladık, sevinç içinde 'Bunu sizden başkası yapamazdı Paşam!' dedik. 'Peki öyleyse' dedi Atatürk. 'Geçin öbür odaya, yazın bir takrir. Ben onu hocalara imzalatayım. Yani Hilâfetin kalkmasını hocalar istemiş olsunlar.' Geçtik yazdık. Sabah Atatürk, Meclis'e geldi, odasında çıktı. Hocaların kendi aralarında toplanarak, bu 'Hilâfet'i ilga takririne' ateş püskürdüklerini Atatürk'e haber verdik. Hocalar aşağıda hâlâ bağırıp çağırıyorlardı. Gazi, bunun üzerine öfkelenerek: 'Çağırın bana aşağıdan Rıfat Hoca'yı' dedi. Çağırdılar. Hoca hem öfkeli, hem sıkılgandı. Atatürk yüzüne bile bakmaksızın: "Hoca, şu takriri imza et, dedi. 'Ama paşam, Hilâfet'in ilgası, ciddi ciddi bir konu, müzakere filanolmaksızın... Sonra biz, din adamları bunu istemiyor... 'Hoca, imza et dedim. Keyfini bozanm sonra...'

    "O günlerde, İstiklâl Mahkemeleri, her gün birçok kişiyi sallandırmakta zaten... Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat (Börekçi) Hoca biraz yutkundu ama, mecburen imzaladı. Üzgün, öfkeli bir halde aşağı inince hocalar etrafını sardılar. Onun, 'Şöyle bağırdı, böyle zor kullandı' demesine vakit bırakmadan: "Neee? Yoksa takriri imzaladın mı?' diye sordular. Hoca, "Canım imza değil de, ne yaparsın? Şöyle bir boktan Rıfat attık işte..'" Falih Rıfkı, bu olayı kahkahalarla anlatırken: 'Bu mürteci heriflere ne demokrasisi be! dermiş. Nitekim öbür mebus hocalar da birer birer Gazi'nin odasına çıkarak, Hilâfeti kaldıran o takrire boktan imzalarını attılar." Kimler sevindi, kimler üzüldü? Yaklaşık dört asır Osmanlıların elinde bulunan ve Ümmetin birliğini temsil eden bir mekanizma olan Hilâfet müessesesi böylelikle tarihe karışmıştı. Bu karar dünyanın her tarafındaki Müslümanları derinden sarsmıştır. Bu sarsıntı günümüzde daha da şiddetlenmiştir. Bosna-Hersek'te on binlerce Müslüman Haçlı caniler tarafından doğranırken, Azerbaycan'daki Müslümanlar Hıristiyan Ermeniler tarafından katledilirken, Filistin'deki Müslümanlar Yahudiler tarafından imha edilirken, Tacikistan'daki Müslümanlar Ruslar tarafından boğazlanırken ve dünyanın dört bir yanında Müslümanlar zulüm görürken gözler hep Hilâfetmüessesesi gibi bir müesseseyi, bir "başı" aramıştır. Ama Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Hıristiyanları ve Yahudileri koruyup kollarken, Vatikan gibi birmüessese Hıristiyanların elinde bulunurken Müslümanlar başsızlık yüzünden perişan olmuşlardır. Hilâfetin kaldırılışı, İngiliz işgali altındaki Hindistanlı Müslümanları perişan etmişti. O Müslümanlar ki, kendileride çok fakir olmalarına rağmen; hanımlar kulaklarındaki küpeleri, parmaklarındaki yüzükleri ve kollarındaki bilezikleri çıkarıp vermiş ve bu altınlarla, toplanan diğer paralar Türkiye'ye gönderilmişti. Bu Müslümanların düşüncesi şuydu: Halifeliğin bulunduğu Türkiye kurtulduğu takdirde, nasıl olsa bir yolunu bulup bizi de kurtarırlar... Bütün ümitleri bir anda yok olan bu Müslümanlar üzüntüden kahrolmuştur. Hele Türkiye'de yaşayan Müslümanlar müthiş ızdırap içerisinde kıvranmışlardır. Öte yandan İngilizler ise müthiş şekilde sevinmiştir. Prof. Ömer Küçükoğlu bu durum için şu değerlendirmeyi yapıyor: "Halifeliğin kaldırılması İslâm dünyasında menfî karşılandı ve İslâm'a indirilen bir darbe olarak vasıflandırıldı. Burada; şu sualin incelenmesi gerekiyor: Musul maddesinin halledilmemiş olduğu bir sırada, Türkiye'nin İngiltere'ye karşı İslâm fonksiyonundan faydalanması gerekmez miydi? O halde, Mustafa Kemal, Halifeliği, Musul meselesinin henüz halledilmediği bir sırada kaldırırken, ya bu kararın Musul meselesi bakımından neticelerini kestiremeyerek zaman seçimini yanlış yapmıştır; ya da tersine bundan faydalanmayı düşünmüş de olabilir. "Türkiye'nin İslâm'dan uzaklaşması, İngiltere için gerçekten rahatlatıcıydı. Bu gelişme, İngiltere'nin yaşamsal (hayatî) çıkarlarının söz konusu olduğu bu bölgenin İngiltere yönünden güvenliği daha fazla duyabilmesi için de, Musul'un Türkiye'ye bırakılmaması gerekiyordu." (Türk-İngiliz ilişkileri, s. 304-308) Bilhassa günümüzde, dünyanın dört bir yanında bilumum İslâm düşmanları elbirliğiyle Müslümanların üzerine çullanmışken Güneydoğu'yu kan gölüne çevirmişken böyle bir birlik müessesesinin yokluğunu hatırlayıp da ızdırap duymamak mümkün mü?

    Burhan Bozgeyik / Bize Nasıl Zulmettiler
  • İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed döneminden kalma nadir eserlerden olan Vatan ve Millet Caddelerinin kesiştiği noktadaki Murad Paşa Camii'ni Nidayi Sevim yazdı.

    10 Temmuz 2017


    https://www.dunyabizim.com/...sa-camii-h26746.html

    1985 yılından beri Murat Paşa Camii’ne zaman zaman uğrarım. Bu ibadetgâh hakikaten tam bir uğrak yeridir. Pek çok İstanbullunun bir vesile önünden, yanından geçip gittiği, belki de şehrin koşuşturmasından, telaşından bir türlü fark edemediği nezih bir ortam vardır burada.

    Bilindiği üzere Fatih, Aksaray, Fındıkzade ve Laleli semtleri günün her saati, her milletten insanla dolup dolup taşmaktadır. İşte bu semtlerin kesiştiği noktada bulunan tarihi camide yine her milletten Müslüman, günün her vaktinde namaz için bir araya gelir. Caminin bu özelliğini bilmeyen bir insan mekândaki bu görüntüyü fark edince kendisini adeta Birleşmiş Müslüman Milletler Cemiyetinde zanneder.

    16. yüzyıl Mimar Sinan eserlerinde olduğu gibi burada çoklu pencerelerle aydınlatılmış bir ortam, genişlik ve ihtişam yoktur. Sadelik, ferahlık ve sessizlik hâkimdir. Şehrin yoğunluğuna, karmaşasına ve aceleciliğine karşı bir direnç vardır bu ibadetgâhta. Camiden içeriye adım attığınız an kendinizi suya salıverilmiş balık gibi hissediyorsunuz. “Mekânların da ruhu vardır.” sözü burada tam anlamını buluyor. Evet, burası Fatih Sultan Mehmed Han nezaretinde yaptırılan, kubbelerinde hala onun nefesini barındıran müstesna bir mekândır…

    İmareti, hamamı ve medresesi yok edilmiş

    Murad Paşa Camii, XV. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Murat Paşa Külliyesi'nin günümüze ulaşan maalesef tek yapısıdır. Fetihten sonra Bursa üslubuyla yapılan tabhaneli (zaviyeli) cami tipinin ender örneklerinden biri olarak gösterilir. Aksaray’da, Vatan ve Millet caddelerinin, yeni adıyla Adnan Menderes Bulvarı ile Turgut Özal Caddesinin kesiştiği noktada yer alır. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden, “N’imelceyş” (Fâtih’in ve Feth’in kutlu askerlerinden), Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa tarafından 1471-72 yılında yaptırılmıştır.

    Has Murad Paşa, Bizans'ın Paleólogos hanedanından Vitos'un oğlu olup ihtida ederek Fatih Sultan Mehmed'in hizmetine girmiştir. Zekâsı sayesinde Vezirliğe kadar yükselmiş ve Rumeli Beylerbeyliğine atanmıştır. Külliye olarak planlanan caminin İmareti, hamamı ve Murad Paşa’nın Trabzon’un fethi için seferde iken Otlukbeli’nde şehit düşmesinden sonra kardeşi Sadrazam Mesih Paşa tarafından tamamlanan medresesi günümüze ulaşmamıştır. Medresenin bulunduğu bölüm hâlihazırda tuvalet olarak kullanılmaktadır. Zeynep Hatice Kurtbil'in bildirdiğine göre Caminin batı kısmında yer alan bu medrese 1929-1930’da belediye tarafından, doğudaki çifte hamamın kadınlar kısmı ile erkekler kısmının soğukluğu XX. yüzyıl başında, geri kalanları ise 1956’da yol çalışmaları sebebiyle yıktırılmıştır. (TDVİA c.31, s. 191) Yangın ve depremler sebebiyle müteaddit zamanlarda elden geçen cami 1935’te Mimar Vasfi Egeli tarafından esaslı bir onarım görmüştür.

    Murad Paşa Camii, kesme taştan alçak bir ihata duvarı ile çevrili, genişçe sayılabilecek bir avlunun ortasında yer alır. Avluya giriş farklı iki yönde bulunan basık kemerli birer kapı ile sağlanır. Yapı, mihrap ekseninde sıralanan, eşit büyüklükte, kare planlı ve kubbeli iki birimin meydana getirdiği harim ile bunun yanlarındaki ikişer tabhane biriminden ve kuzey (giriş) cephesi boyunca gelişen son cemaat yeri revakından oluşur. İstanbul'da örneğine nadir rastlan bu çift kubbeler ne çap, ne de yükseklik itibariyle birbirini tutmaz ki, bu da camiye ayrı bir özellik katar. Giriş kapısı üzerinde tarih kitabesi, bununda üzerinde müsanna hatlı Rabbena duası yer alır. "Rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr / Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!" (Bakara, 201.) Yazı, hat sanatı tarihimiz açısından pek kıymetli bir örnektir. Sırf bu sanat şaheserini görmek için bile Murad Paşa Camii ziyaret edilmelidir diye düşünüyoruz.

    Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi’nin kabri de burada

    Yapının mihrabı ve minberi yenidir. Mermer minber gayet sade görünümlüdür. Minberin sadeliğine karşılık mihrap, mukarnaslı yaşmakla donatılmıştır. Son dönemde yenilenen ahşap vaaz kürsüsü de kare şeklinde olup geometrik bezemelidir. Kürsü sekizgen külâhla örtülüdür. Caminin düşük kodlu ilk biriminde, son dönemlerde ahşap malzemeden yapılan ve merdivenle çıkılan, kare planlı müezzin mahfili bulunur. Avluda yer alan şadırvan ve dış giriş kapısı sağında yer alan çeşme, XVII. yüzyılda Kara Dâvud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen şadırvan son dönemde yenilenmiştir. Kâidesinde iki güneş saati bulunan tek bir minaresi vardır. Mukarnaslı şerefesi, kesme taştan yapılan minaresinin Fatih döneminden kaldığının önemli habercisidir. Kimi kaynaklarda Camii iç kısımlarında Fatih dönemi kalem işi izlerine rastlandığı ifade edilir. Ancak biz bu detayı gözlemleyemedik. Tarih içerisinde caminin kıble yönünde büyük bir hazîre de oluşmuştur. Bu hazirede Sadrazam Mesih Paşa, Kara Dâvud Paşa, Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi (ö. 1183/1770) ve Altıparmak İbrâhim Efendi gibi önemli şahısların kabirleri de bulunuyor. İbn Haldûn mütercimi diye bilinen Şeyhülislâm Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (ö. 1162/1749), Osman Sâhib Efendi’nin babasıdır. Son dönem şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (1838-1910) ise kızının torunudur. Tahsin Özcan’ın verdiği bilgilere göre Aksaray Caddesi açılırken o dönemde Evkaf nâzırı vekili olan torunlarından İbrâhim Bey tarafından Osman Sâhib Efendi’nin kemikleri Üsküdar’daki Selimiye Tekkesi karşısında bulunan aile mezarlığına taşınmıştır. (TDVİA c.34, s. 292)

    1504 tarihli Şirmerd Çavuş Camii de yok edilmiş

    1950’li yıllardaki yol yapım çalışmaları sırasında dış kısımda bulunan çeşmeyle birlikte burada bulunan mezar taşları daha içeri taraflara taşınmıştır. XVI. yüzyılın başına tarihlenen ve Haseki Hastahanesi önünde yer alan Şîrmerd Çavuş Türbesi, Camii’nin Millet Caddesi tarafından avluya girişte sağ kolda yer alır. Klasik Osmanlı üslûbunu yansıtan türbe’de I. Selim’in yüksek rütbeli komutanlarından Şîrmerd Çavuş ile kızı Kamerşah Hatun yatmaktadır. Esma İgüs ve Hayriye İsmailoğlu, “Osmanlı Kenti İstanbul’u Yıkmak ve Yeniden Yapmak Paradoksu” isimli yazılarında Nedime Pamak’a atfen verdikleri bilgilere göre Millet Caddesi üzerinde, Aksaray’dan Topkapı’ya uzanan istikamette, Selçuk Sultan Camii’nin karşısında Şirmerd Çavuş’un 1504 yılında inşa ettirdiği camii yer almaktaydı. Yol yapım çalışmaları esnasında bu eserde ortadan kaldırılmıştır. Akıbeti hakkında bilgi yoktur.

    Olanlar Tekkesi, türbe ve çeşmesi cami avlusuna nakledilmiş

    M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere Cerrahpaşa caddesiyle Millet caddesinin kavşağında, Aksaray Karakolu’nun yanında bulunan Oğlanlar (Olanlar) Tekkesi’de 1957’de Millet caddesinin açılması sırasında yıktırılmış, türbe, sebil ve çeşmesi Murad Paşa Camii’nin avlusuna taşınmıştır. (TDVİA c.33, s. 320) Olanlar Tekkesi 1453-1461 yılları arasında Sekbanbaşı Yâkub Ağa tarafından kurulmuştur. Cami avlusunun kuzeyinde yeniden kurulan Olanlar Tekkesi’nin türbe-sebil-çeşme grubu mermer cephelidir. Türbede tekkenin ilk bânisi Yâkub Ağa ile Olan Şeyh İbrâhim Efendi’nin de içinde bulunduğu bazı şeyhler yatmaktadır.

    Olanlar Çeşmesinin cephesi adeta hat sanatı müzesi gibidir. Çeşmenin ayna taşında tarih kitabesi bulunuyor. Üst kısmın ortasında celi hat ile: “Hayru'l-mâli mâ ünfika fî sebîlillâhi - Malın hayırlısı Allah yolunda infak edilendir.” (Hadis-i Şerif), Sağında:“ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy / Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya, 30), Solunda:“ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ / Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.” (insan, 21), En tepede ise: “Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ / Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.” (insan, 6.) ayet-i Kerimeleri yer alır. Çeşme ile türbe arasında kalan birim günümüzde muvakkithane olarak kullanılmaktadır.

    Restorasyon bir an evvel başlatılmalı

    Restorasyona alınması planlanan caminin kemerlerinde ve duvarlarında yer yer çatlaklar bulunuyor. Bu çatlakların oluşumuna yapının hemen yakınından geçen tramvay yolunun veya Adnan Menderes Bulvarı altından geçen metro tünelinin sebebiyet verip vermediği ciddi şekilde araştırılmalıdır. Bir restorasyon yapıldığında ileride meydana gelebilecek olumsuzluklar için önceden tedbir alınması elzem gibi gözüküyor. Çatlakların dışında cami ve çevresinde de bazı ufak tefek müdahalelere gerek duyuluyor. Ancak restorasyon beklentisi sebebiyle bunlarda sürekli ötelenmektedir. Bu da ayrı bir sorun! Cami haziresinde bulunan mezar taşlarının durumu pek iç açı değil. Elden geçirilecek günü bekliyorlar. Şayet elden geçirilecek ve bu esnada tarihi mezar taşları, tazyikli su ve kumlama yöntemi ile tarihten arındırılacaksa lüzum yok böyle kalması daha isabetli olur diye düşünüyoruz...

    15. yüzyıl mimarimizin ender uygulamalarından biri olarak kabul edilen Murad Paşa Cami, hüzünlü hikâyesi, çevresinde bulunan zarif hat sanatı örnekleri ve hazîresindeki farklı yüzyılların sanat anlayışına ayna tutan mezar taşları ile hakikaten görülmeğe değer bir ibadetgâhtır…