• Merhaba. Öncelikle uygulamanın kitap okuma ve alıntılar üzerine olduğunu biliyorum ancak akışa düşen, kahramanın bir "selam" lafını bile alıntılayanları, hiçbir katkısı olmayan alıntıları ve iletileri düşününce kendimce farklı konularda yazılar yazmak istedim. Yararlılığı elbette tartışılır tıpkı bazı akışa düşenlerin "gereksiz" olduğunu düşünmem gibi. Benim yazıma da gereksiz deyip geçebilirsiniz. (Benim bazılarına yaptığım gibi.) İyi okumalar diliyorum, herkesin ne yapmak istediğinin ve ne yaptığının bilincinde olması dileğiyle... :)

    İlk yazımı kısa tutacağım, merak etmeyin. :)

    Konuma başlıkta yer alan video klibin ve şarkının kişisel değerlendirmesi diyebilirsiniz ya da daha duygusal düşünürsek bir şarkının genç bir kadına hissettirdikleri. :)
    Size Depeche Mode'u tanıtacak en güzel eserin Enjoy The Silence olduğunu düşünüyorum ve (yabancı müzik sevmiyorum diyenlere yazımın burasında veda edebilirim.) çevirisine şöyle bir göz atmanızı istiyorum. Klipteki ve sözlerdeki edebiliği hissetmenize yardımcı olmak adına.

    Sessizliğin tadını çıkarmak adına neler yapıyorsunuz? Sessizlik anlayışınız nedir? Sevgisizlik, sevgilisizlik, arkadaşlarınızla oturduğunuz bir kafedeki sohbetiniz, kırgınlığınız, öfkeniz, daha çok öfkeniz, gülmeniz, kahkahalarla gülmeniz, okuduğunuz kitap, süpürdüğünüz ev, çığlığınız... Belki de klipteki adam gibi kendi içinizdeki krallıkta (kabul etsek de etmesek de ego denen içimizdeki krallıkta hepimiz birer kralız ve kraliçeyiz, bunu kontrol edebildiğimiz kadarıyla insanız.) diyar diyar tek bir sandalyeyle gezmek daha doğrusu kaçmak, kendi sessizliğinde bir imparatorluk kurmak ve bir şarkı mırıldanmak. Güzel bir sessizliğin tadını çıkarma anlayışı değil mi?
    Bu sessizlik ve kaçış ihtiyacıyla sık sık mücadele ediyorum bazen kendi sessizliklerimi yaratıyorum. (Hayır, tacımı ve pelerinimi alıp gezmiyorum merak etmeyin.)

    Şarkıda geçen çoğu anlamlı cümleyi atlayarak bir cümle hakkında düşündürmek istiyorum sizleri.
    "Kelimeler çok gereksiz,
    Sadece zarar verirler"
    Konuşuyoruz, yazıyoruz, bazen en güzel kelimeleri seçiyoruz ama anlaşamıyoruz. Karşımızda kim olursa olsun hatta ne olursa olsun (kendi kendine ve ergenliğinde posterlerle konuşanlara selam olsun.) kendimizi tacı ve pelerini kapıp gül koklayarak diyar diyar gezmemek için zor tutuyoruz. Her güzel kelimelerin karşılığında duyduğumuz acı sözcüklerin birbirini götürmesi ve elimizde hislerin kalması olarak düşünebiliriz bunu. Hani şu çok anlatacaklarımız varken kelimelerin tükendiği nokta dediğimiz yer olabilir. Bunun üstüne birçok benzetme yapılabilir.

    Düşünmeye sevk eden ve iz bırakıcı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Elimden geldiğince kısa tutmaya çalışmakla birlikte bana dokunan daha yeri vardır şarkının yine de uzattım farkındayım ancak yalnızlık ve sessizlik tutkunu herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini düşündüm bu şarkıda. Size sadece bir şarkı dinletmek istedim belki de. :) Okuyan herkese teşekkür ederim. :)
  • Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eskiye, 1990’lı yıllara dayanır. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım gerçekten çok iyi yemek yapar. Bu vesileyle Funda’nın Mutfak Rehberi isimli kitabını da okurlara tavsiye ederim. Bir taraftan ev ahalisinin ihtiyaçlarına göre yemekler hazırlanırken devam eden sohbetlerde son derece ciddi ve önemli konulara değiniriz. Hayatın en olağan akışını yansıtan bu sohbetlere tanık olanlar ise bu durumdan çok eğlenir. Çorba karıştırırken bazen memleket kurtarır bazen de batırırız. İzleyenlerin hissesine ise şenlikli ama bir o kadar da bilgi yüklü bir seyir ve çok lezzetli bir tabak yemek düşer.

    Beni Alev Alatlı ile mutfak sohbetlerini videolu yapmaya iten sebeplerin başında bu ortamın doğallığı geliyor. Böyle ortamlarda her şey organik, stüdyonun yapaylığı da yok. Hamaset, peşrev filan da mutfağa giremiyor. Bizim yıllarca yaptığımız mutfakta akan sohbetlerden birisinde yapımcılığım tuttu, organikliğini bozmadan sohbeti video kaydına aldık. Yemek yapmadık ama bir dahaki sefere yapmayı planlıyoruz.

    Sohbet mi? Her zamanki gibi hayatın kendisi olan konularla akıp gitti! “Biz ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aradık. Madonna’nın şarkısından, haç kolyesinden başladık, Hristiyanlık tarihine uzandık, Hawking’ten Aristo’ya, şair Nef’i’den Francis Bacon arasında çağdaşlık ve bağdaşlık kurup Batı’nın gelişmesiyle bizim duraklamamız üzerine kafa yorduk. Trump Amerika’sını konuşmayı ihmal etmedik.

    Her şey yaşadığımız dünyaya bakmanın, görmenin, gördüğümüzü doğru okumanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek için... Alev Alatlı’nın hep dediği gibi; “Dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...”

    Nasihatname adında bir kitap yazdığınızı biliyorum. Neden ismi Nasihatname?

    Çünkü tarih veya bilim kitabı değil. Din kitabı da değil. Ama bir kombinasyon. Bu kitapla okura, özellikle genç kuşağa 21. yüzyıl için bir avans vermek istiyorum. Bu saat itibariyle 30 yaşında bir gençse, benim yaşımı ona ilave edeyim, 70 de benden olsun, böylece 30 yaşındayken 105 yaşında gibi bir bilgiye sahip olsun istiyorum. Avans derken bunu kastediyorum. Tecrübe, bilgi, ne, nerede, ne oluyor? Bu avansla dünyaya tekrar bakmaya başlasınlar.

    Bunun eksikliğini mi görüyorsunuz?

    Görüyorum. Zaten benim bütün hayatım buna bir çare bulmakla geçti. Başımızı sudan çıkarıp etrafa bakmayı bir türlü öğrenemedik. Bunu görüyorum ve evimizi yıkanın bu olduğunu düşünüyorum. Hep söylediğim gibi dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...

    “Başımızı çıkarıp etrafa bakmak” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

    Mesela en az bildiğimiz konu Hıristiyanlık. Kur’an’dan yola çıkıp bildiğimizi zannediyoruz. Kur’an’ın karşısında boynumuz kıldan ince. Fakat bunun bir pratiği var. Bu pratiğin ne Kur’an’la ne de diğer kutsal metinlerle hiçbir ilgisi yok. Biz bunun işaretlerini bir türlü yakalayamıyoruz.

    Amerika’yı Hıristiyan Zannediyoruz

    Biz Kuran’daki Hıristiyanlık bilgilerini yeterli sayıp, Batı’daki Hıristiyanlık tarihini ve gelişmelerini hiç görmüyoruz mu diyorsunuz? 

    Evet. Biz Amerika’yı Hıristiyan zannediyoruz.

    Değil mi?

    Değil. Kendi kutsal metinlerine göre bile değil. Nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Hangi noktada içi boşaltılıyor? İçine ne konuyor? Bunların hiçbirinden haberimiz yok. O yüzden “Medeniyetler çatışması, İslâm’la Hıristiyanlığın kavgası” gibi şeyleri yutuyoruz. Yok ki öyle bir şey.

    Özellikle Avrupa’da Batı ve Doğu çatışması konuşuluyor…

    Çünkü Batı buna bir kılıf bulmak istiyor. Meselenin aslının ne olduğunu anlayabilmemiz için bizim ne denmek istediğini bilmemiz lazım. Bunu yapmıyoruz.

    Nasihatname’de bu konuları mı açıyorsunuz?

    Evet. Mesela Hz. Süleyman Mabedi iyi bir örnektir. Biz Hz. Süleyman’ı yere göğe koyamayız. Öyle değil. Batı’da büyü-tılsım kitabıyla meşhurdur. Akla gelebilecek en bağnaz, bâtıl… Yani dokunulacak gibi değil. Kraldan çok kralcıyız. Mecburen tabii. Bilmediğimiz için, göğüsleyemiyoruz. Göğüsleyemezsek, biz bu dönemeci alamayız, ondan korkuyorum. Sürekli kendimize göre yorum yapıyoruz. Eh, doğru çıkmıyor tabii.

    Doğru çıkmadığı gibi ona karşı doğru strateji de geliştiremiyoruz. Batı’da görmediğimiz şeylerden biri Hıristiyanlık. Bir diğeri nedir?

    Batı’da her şey Hıristiyanlıktan çıkar. Ona alınan tavırdan, değiştirmekten, içini boşaltmaktan, yerine bir şey ikame etmekten vs. O yüzden çok derin bir konu. Hıristiyanlıktan hâlâ hınçlarını alamamış ekipler var. Onların dönüşümü var. Onların buna göre aldıkları pozisyonlar var. Nasıl anlatayım; “Âdem yasak meyveyi yedi diye atıldı. O yüzden ben ömrüm boyunca günahkâr sayılacağım” diye düşünen insanlar var. İçine yedirememiş adam. Hemen olmuyor bu iş; asırlar alıyor. Böyle bir duygunun dallanıp budaklanması var. Değişik yerlerden fışkırması var. Ve bunun ucu Stephan Hawking’e kadar gidiyor.

    Protestanlıktan başlıyor…

    Tabii. Hiçbir şeyin farkında değiliz. 2015 itibarıyla 43 bin Hıristiyanlık tarikatından bahsediliyor. 2020’ye kadar 50 bine çıkacak diye hesap ediyorlar. Bunu söyleyen papaz okulu. Televizyon yıldızı Oprah Winfrey’in kendi kilisesi var. Düşünün. Biz bunları kestiremiyoruz. Bu olayların Türkiye’ye yansımasını hiç kestiremiyoruz. Örnek; Cizvitler başlı başına bir konudur. Cizvit okullarının farkında değiliz.

    Bir ara yabancı fonların Türkiye’de üniversite kurup kurmamasına izin verilme meselesi YÖK’te konuşuluyordu. Liberal bir ekonomi açısından bakarsanız “tabii” dersiniz. Fakat bakıyorsunuz, ‘‘Cizvitlerin fonu Laureate Okulları’’dır. 91 tane. Bilgi Üniversitesi onlardan biridir. Bu fon kaşına gözüne gelmiyor. Para kazanmaya geliyor. Onlara ödenecek para Türkiye’den ne götürüyor? Ve neden? Böyle bir fonun çok fazla liberal takılması mümkün değil. Yani neye Cizvit yapsın ki böyle bir işi? Bir ayar veriyor bir taraftan.

    Topluma veriyor…

    Peki, hakikaten bunu istiyor musunuz? İş öyle bir noktaya geliyor ki işin bizatihi içinde olan öğretim üyesi farkında değil.

    Bacon ve Nef’î Aynı Düşünce Çizgisindeydi

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan bir öğrencinin makalelerine bir göz attım. Bir tanesinin içinde bile Erol Güngör, Mümtaz Turhan yok. Yapılan ödevler, yazılan makaleler yabancı bilim adamlarının sosyoloji bakışlarından oluşuyor. Boğaziçi’nde neden Türk sosyologların makaleleri okutulmaz?

    Osmanlı tarihi Türkiye’de neden İngilizce okutulur? Tarih dediğiniz şey belgeye dayanır. Osmanlı tarihinin belgesi İngilizce değil. Peki, neden İngilizce veriyorsunuz? “Bizde yok” varsayımı ile yapılıyor. Bana sorarsanız Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce öğretmekten aciz. Bir dil konuşuluyor. Fakat eline sahici çeviri bir metin verin, Türkçeye çeviremiyor.

    Gerçekten zor bir durumdayız. Ne Batı’yı ne de Doğu’yu biliyoruz. İkisinin ortasında tam bir küşayiş yaşıyoruz. Nef’î’nin “Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” diye yazarken, baktım Francis Bacon ile Nef’î aynı yıllarda yaşamışlar. İkisi de iki yıl arayla ölmüşler. Londra neresi, Erzurum neresi? Londra’dan Erzurum-Pasinler’e aynı düşünce çizgisi. Nef’î bir dehadır. Bu kadar mı kopukluk olur.

    Bacon’u bilen Nef’î’yi bilmiyor…

    Bugün biz ne Bacon’u biliyoruz ne de Nef’î’yi. Bacon’un ömrü, hatta yazdığı kitaplar, Batı dünyasını Eflatun ve Aristo’nun felsefesinden kurtarmak üzere planlanmıştır. Eski Yunan’ın felsefesi ve düşünce yönteminden... Eski Yunan’ın düşünce mantalitesinden kurtulamazsanız, İngilizlerin o deneysel bilimine yetişemezsiniz. Bacon, Yunan felsefesini bir kenara koyarak “ne Kudüs ne Atina” diyen adamdır. Deneyselci bilimi ortaya koydu. Aynı zamanda politik olarak çok güçlü bir başbakandı. Francis Bacon 1626 yılında ölmüş. Bir bakıyorsunuz, yıl 1941, Atatürk’ü gömmüşler. Hemen ardından Hasan Âli Yücel geliyor. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu el ele tutuşup “Biz bu işi yapamadık, çünkü eski Yunan’ı bilmiyoruz” diyor. Hasan Âli Yücel ve arkadaşları eski Yunan’ı Türk eğitim sistemine getirip yerleştirdiler.

    1940, atom bombasının imal edildiği yıldır. Ve sen romantik bir şekilde eski Yunan’ı okutuyorsun. Gel de ağlama.

    Gazâlî’ye Haksızlık Edildi

    Avrupa başka bir bilimsel bakışa geçmişken, Hasan Âli Yücel Türk eğitim sistemine Yunan felsefesi ve bilim bakışını getirdi. Bu Türkiye’ye ne kaybettirdi?

    Çok şey kaybettirdi. Tazimat’tan itibaren öyle. Aristo kadar çok çevrilmiş adam yoktur. Aristo’yu çevirmek aynı zamanda din anlayışını da etkiledi. İslam’ı Yunan mantığı ile temellendirmeye sebep oldu. Gazali’ye, Yunan felsefecilerini eleştirdi diye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

    Neden?

    Çünkü Gazâlî -böyle bir ilahiyat bilgim yok ama- fen bilimlerini, tabii ilimleri reddeden bir adam değildi. Tersine gözlemi vardır. Hatta bazen yorum meselesidir. “Allah Allah, bak evrimden bahsediyor” diyeceğiniz kadar da canlıların değişiminden bahseder. Hıristiyanların öfkesi nedir? Yani Hıristiyanlığın içinin boşalması nereden başlar? Nasihatname kitabının bir yerinde bu var. Bir takım hadis-i şerifler var, onları sıralıyorum ve diyorum ki “Bacon’un eline geçseydi bu hadisler, adam daha ne isterdi…” Çünkü İslâm’da bilgiye, bilime, bilgi edinmeye kısıt yok.

    Hatta teşvik vardır…

    Evet, Kur’an’da var. Değişik şekillerde tefsir ediyorsunuz. Kimi diyor ki o bilim, o bilim değil. Kim demiş? Ayete baktığınızda pekâlâ öyle de yorumlandığını görüyorsunuz. Buna mukabil Hristiyanlığın derdi orada kesilmesi. Büyük bir iddia olacak. İnşallah benden daha iyi bilenler bu işe bakar. İddiam şu; İslâmiyet Helenleşiyor.

    İslâmiyet’in Helenleşmesinden sonra Bizans etkisine girmesi durumu da var değil mi?

    Bu kaçınılmaz bir şeydi. Gazâlî’ye haksızlık edildi derken onu kast ediyorum. Gazâlî felsefecilere kızıyor. Haksız da değil, şöyle; “kendi aklının doğrusuna gidenler” diye bir lafı vardır. Hakikaten aklının doğrusuna gidiyor. Aklının doğrusuna gittiği zaman deneyin önemi kalmıyor. “2 hidrojen ve 1 oksijen su yapar” diyemiyorsunuz. Çünkü alıp kendi aklına göre yorumluyor. Özellikle bunu Aristo çok sık yapar. Aristo veya Eflatun tek cümleyle anlatılacak adamlar değil.

    Eflatun’a dönelim. Devlet diye bir kitabı çevrilidir. “Devlet” değil, aslında onun adı “Cumhuriyet”tir. Onu okuduğunuzda gördüğünüz bir şey vardır. Altın olanlar, gümüş olanlar ve bronz olanlar diye halkı üçe bölmüştür. Altın olanlar, malum elit kesim ki babadan oğula geçer. Ortadakiler askerler ve elitin çıkarları doğrultusunda savaşmakla görevli. Ötekileri sayma zaten. Onların işi gücü üretmek. Peki ahlak nedir? Haddini bilip onların içinde kalmak, hır çıkarmamaktır. Artı, dünya ve kâinat görüşü durağandır, kıpırdamaz. Hiçbir şey değişmez. Milleti üçe bölüyorsunuz. Öjeniksin başlangıcıdır bu.

    Öjeniks derken?

    İnsan ırkının ıslahıdır. Sparta’dan başlar, Atina’da kabul edilir. Aristo kabul eder. Yani bir ihtiyarlar heyeti kuruyorsunuz, geliyor çocuğa bakıyor, “Bu işe yarar, bu yaramaz; bu hastadır, bu değildir” diyerek öldürüyorlar çocuğu.

    O dönemde!

    Bakın ne kadar şaşırdınız değil mi? Öjeniks meselesinin aslı Yunan’dır. Oradan Darwin’e geldi. Çünkü Darwin’in başlangıcı bitkilerin ıslahıydı. İlk öjeniks cemiyeti 1926’da Amerika’da kurulmuştur. Hitler ağzı süt kokan bebekti.

    Biz bu sürecin Nazilerle başladığını biliyoruz…

    Amerika’da başladı. 7-8 vilayette kabul edildi. 67 bin adam ya kısırlaştırılmış ya da öldürülmüştür.

    Gerekçe olarak ne gösteriliyor?

    Sakat veya özürlü olması. Öjeniks geliyor. Kör tuttuğunu belliyor gibi Türkiye. Bu çok kötü. Kafalarımız öyle. “Bir insanın şu tarafta parlak fikri varsa şayet, diğer tarafta yok” diye bir şey yok. Bütünü görmeye çalışmak lazım. Bunu bir türlü öğrenemedik.

    Irkların ıslahına, ideolojik olarak insanın ıslahı olarak da bakabilir miyiz? Bugün için bir karşılığı var mı?

    Daha derin bir şeyden bahsediyorum. Bu adamın sadece derisinin siyah olması değil, renk meselesi değil. Beyazları öldürdüler. 67 bin öldürülen insan siyah değildi. Beyaz adamdı, ama hastalıklıydı. Tıpkı ineklere bakar gibi. Bu işe yaramaz, bundan damızlık olmaz; kesip yiyelim. Olay budur. Bu o kadar derin bir konu. Şimdi de devam ediyor. Öyle bir devam ediyor ki… Zekâ testlerinin ne olduğunu zannediyorsunuz?

    Anne karnında müdahalelerin, çocuğun özürlü olması hâlinde kürtaj yapılması gibi…

    Onu bile anne sağlığını düşünerek affedebiliyorum. Ama zekâ ve yetenek testlerini; hayır. Zekâ ve yetenek testlerinden geçenlerin hepsi beyazdır. PISA değerlendirmeleri de bu çerçevede incelenebilir.

    PISA’yı da mı bu çerçevede görüyorsunuz?

    Biri diğerini tetikliyor. Zekâ testini kabul ettiğiniz zaman, “Bir de şuna bakalım” dediğiniz anda oradan bir şey çıkıyor ve başka şeyleri ölçmeye başlıyorsunuz. Ölçüm, işin bir tarafı. Bir noktaya geliyor, bu sefer ölçmeye itiraz başlıyor. İnsanların içine fenalık geliyor. Çünkü onlar da bilimsel olaylardan nefret etmiş. Bu reaksiyon nedir? Dediğim gibi başımızı suyun üzerine çıkarmamız şart.

    Siz Neyseniz Eğitim Sistemi Odur

    Eğitim sisteminin bunda etkisi yok mu?

    Katılıyorum ama hiçbir eğitim sistemi boşlukta tekemmül etmez. Neyseniz eğitim sistemi de odur. Âllame-i cihan olsaydı Hasan Âli Yücel bu durumu çözemezdi. Çünkü bu bir bütün. Bir şeye ihtiyaç duymalısınız. Tamamen bunun farkında olsa bir bakan, çırpınsa çırpınsa nasıl olacak?

    Bu bakış da çok olumsuz bir tablo ortaya koymuyor mu?

    Bence de çok mutsuz bir tablo çıkarıyor. Fakat bakanlıktan yola çıktığımızda böyle oluyor. Bakanlık ne yaparsa yapsın “ben işime bakarım” derseniz bu durum toparlanır. Bu, ortaya koymak ve ikna etmek meselesidir. Gelinen noktada bilen insanların kendi ışıklarını, deniz fenerlerini yakması lazım. Beklemekle olmaz. Herkes kendi deniz fenerini yakacak… Birinin cesaret etmesi lazım.

    Deniz feneri yakmak derken neyi kastediyorsunuz?

    Hiçbir şey yapamıyorsak yazmalıyız. İnsanları aptal yerine koymamalıyız. O kabalıktan vazgeçmek lazım. Basının mutlak suretle kendini toplaması lazım. Ha toplamıyor mu? O zaman kendi deniz fenerinizi yakmanız lazım. Gerekirse oturup kendi gazetenizi çıkarmanız lazım. Hakikat ortaya çıkmalı. Niye bir birimizi kandırıyoruz?

    Bilgide Evrensel, Yöntemde Yerli Olmayı Öğrenmeliyiz

    21. yüzyıl eğitim sisteminde kimler, neler ve ne şekilde okutulmalı?

    Muhasebede bir usul vardır. Bir ambara mal koydunuz diyelim. Bunun bir girişi, bir de çıkışı vardır. En arkadakini mi yoksa en öndekini mi çıkartırsınız? En arkadakini çıkartırsanız fiyat daha düşük olur. Dolayısıyla ürettiğiniz malı daha ucuza mâl etmiş gibi olursunuz. En öndekini çıkarırsanız gereğinden fazla pahalı olur, satamayabilirsiniz. Bu açıdan bakarsak Türk eğitim sistemini son giren-ilk çıkan şekilde ayarlamak lazım.

    Mesela?

    Ben olsam felsefe okutmaya Hawking’den başlatırım ve “Bu adam niye bunları söylüyor ve nasıl söylüyor?” diye geriye giderim. Bu durum İngilizce kursuna gitmeye benzer. 1. Kur’dan başlarsanız katiyen bitiremezsiniz. Felsefe daha kötüdür. Onun için “New Ager”lardan başlatmak lazım. “Bu adamlar bu hâle nasıl geldi?” diye geri okumalar yapmalıyız. En son hikâyeden geriye doğru.

    Hawking dışında başka kimleri okuturdunuz?

    Einstein okuturdum, kuantum fiziği okuturdum. Gelinen noktada “ne oluyor” deyip geri bakmalarını sağlardım. Üniversitede yapmak istediğim bu. Nasıl oluyor da Madonna gibi bir kadın, bir klipte boynunda koca bir haçla İsa ile sevişiyor? Nasıl bir şey bu? Bu soruyu ortaya atardım ve “Bu nasıl olabilir?” diyerek geriye giderdim. İşi güncelden alıp gerilere götürmek lazım.

    Siyasete geldiğimizde, Trump Vatikan’a gidiyor ve Papa’nın elini tutmak istiyor. Fakat Papa izin vermiyor. Bunu nasıl okuyacağız?

    Son Papa’nın Amerikan paralı Katoliklerle el sıkıştığını bilmemiz lazım. Ne konuda el sıkışıyorlar? Mesela eşcinsel evliliklerin kabulü. Önceki Papa Ratzinger’e eşcinsel evliliklerini onaylatamadılar. Şimdiki Papa, “Eşcinseller de kilisede evlensin.” dedi. Trump’tan neden uzak duruyor, diye soruyorsunuz. Her konuya din çerçeveli bakmamak lazım. Trump’a yakın durmamasının dünya kadar sebebi olabilir. Çok farklı açılardan bakabilmemiz lazım. İlle de her gördüğünü bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bunu öğretmek istiyorum. Benim görmek istediğim eğitim sistemi bunu yapabilmeli.

    Biz her gördüğümüzü “Batı bizi sevmiyor” sonucuna bağlıyoruz. Bu doğru mu?

    Tabii ki değil. Bu çocuksu bir sonuç. “Sen beni sevmiyorsun, topumu alır giderim.” demektir bu. Bizim bir problemimiz var; biz bir şeyin nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini düşünür, kavga ederiz. “Ama olmalıydı, neden olmadı?” deriz. Bırakalım bunları. Şimdi ne yapıyoruz ona bakalım. Bizim hayatımız böyle geçiyor. Türkiye’nin bütün bir sol hareketi bu yüzden rezil oldu.

    Hayalinizdeki eğitim modeline geri dönersek…

    Bizim milyonlarca genci yurt dışına gönderip yıllarca eğitecek durumumuz yok. Ama dünyayı ayaklarına getirmek mümkün.

    Bu bir slogan olarak birçok üniversitenin de söylediği şey. Fakat yapılamıyor. Siz bunu nasıl yapacaksınız?

    Yapamazlar çünkü bilgi itibariyle evrensel, yöntem itibariyle yerli olmayı öğrenmek lazım.

    Yerli derken…

    Yerli çocuğun ihtiyacı çok iyi saptanmalı. Ben üniversitelerde böyle bir şey görmüyorum. İyisiyle, kötüsüyle, bozuk Türkçesiyle, köylülüğüyle bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bu çocukları nasıl dünyada söz söyler hâle getirebilirsin? Benim derdim bu. Nerde ne konuşacağını bilmesi için o dünyayı tanıması lazım. Başta politik olmak üzere geriye dönerek tanıyabilir. Merkel Hanım karar verdi, uçakları İncirlik’ten alacak ve başka yere götürecek diyelim. İncirlik nedir? NATO nedir? NATO’nun tarihi nedir? Biz bu işe nasıl ve niye girdik? Uluslararası hukuk nedir? Bu soruları cevaplayabilecek bir eğitim vermemiz gerekiyor.

    Amerika’da master seviyesinde bir öğrencinin günde okuması gereken ortalama sayfa sayısı 400’dür. Bugün okumazsanız, ertesi gün o sayı 800’e çıkar.

    Büyük bir rakam değil mi bu?

    Öyle. O hızlı okuma kursları nereden çıktı sanıyorsunuz? Üniversite mezunu olmak 24 saat bir iştir. Bunun hemen olmayacağını biliyorum. O kadar naif değilim.

    Bugünkü gençlerin internetle birlikte okuma alışkanlıklarının değiştiği düşünülürse…

    Hayır, öyle düşünmüyorum. Benim gençliğimde de bu böyleydi. O zaman da futbol vardı. İnternetle bir şey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Yapmak istediğim şeylerden biri ilk seneden çocuklara okur-yazarlık kazandırmak. Dünya okur-yazarlığı. Dünyayı okuyabilmek. Peki nereden? Tabii Türkiye’den hareketle. En az üç tane ortak ders konulmalı. Bunlardan biri ekonomiye giriş olmalı. Ben üniversite çağındaki bir çocuğun ödemeler dengesinin ne olduğunu bilmeden mezun olmasının bir skandal olduğunu düşünüyorum.

    “Dünya Bir Ayettir, Onu Doğru Okumak Lazım”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

     

    Röportaj: Ayşe Böhürler
  • "Beklemek yormaz mı insanı" diyor Güray Süngü, Deli Gömleği kitabında.. Yormaz olur mu hiç sayın yazar hatta şöyle söyleyeyim yorulursunuz da bazen bir kere sesiniz çıkmaz çünkü ne deseniz eksik kalır. Neyse ben buraya neden geldim, etkinlik başlatmak için geldim. Neden bu sözle başladım, çünkü beklettiğim insanlar vardı. Ne dedim "artık bekletme, bekleteceksen de bir tarihle beklet" dedim. Velhasıl hadi hep birlikte Güray Süngü okuyalım. Yazımıza yani yaz mevsimimize anlam olsun, nefes olsun. Ağustos ayımız Güray Süngü ayımız olsun. Kız kardeşim sevinsin, çiçekler açsın, hep birlikte mutlu olalım.
    O zaman hayırlı olsun diyorum ve Ağustos ayında bizimle beraber sevgili Güray Süngü'yü okuyacakları aramızda görmek istiyoruz. Okumayanlara ve az çok fikir sahibi olmaları açısından bol miktarda olmasa da kitapların incelemelerini okumalarını varsa da sorularını bana sormalarını istirham ederim. Küçük de bir not olarak elinde kitabı olmayıp da okumak isteyen bir kişiye de İnsanın Acayip Kısa Tarihi kitabını hediye edeceğim tabii etkinlik içinde okumak şartıyla o yüzden katılacağını söylemesinin yanında bu kişiler kitabı da istediklerini belli etsinler lütfen. Şimdiden güzel ve hayırlı olur inşallah.

    Başlangıç ve bitiş tarihlerimiz: 01.08.2018 - 31.08.2018

    Güray Süngü kitapları:

    *Deli Gömleği
    *İnsanın Acayip Kısa Tarihi
    *Vicdan Sızlar
    *Kış Bahçesi
    *Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi
    *Mehmet 'i Sakatlayan Serçe Parmağı
    *Düş Kesiği
    *Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk
    *Pencere'DEN
    *Dördüncü Tekil Şahıs

    Katılımcı listemiz:
    1) Sâirfilmenâm
    2) Burak
    3) https://1000kitap.com/Rumeysayyy
    4) Büşra A.
    5) Derya (Bahir) DENİZ
    6) Hakan S.
    7) merve m
    8) Vildan Yılmaz
    9) Cihat Baybars
    10) Übeyde
    11) Neslihan Yılmaz
    12) Habibe
    13) Emin K.
    14) Hatice
    15) Melike
    16) Sena Ç
    17) Büşra
    18) Şeyma
    19) hatiice
    20) Rabia
  • Alakarga Yayınları'ndan okuduğum ilk kitap Kağıt Adam oldu. Kitap, Michael adında kağıttan bir adam adında. 14 yaşında geçirdiği bir kaza sonrasında Michael, sanatçı babası tarafından kağıt adam olarak yeniden yaratılır. Bu yeni bedeninde Michael yaşlanmaz ama sudan uzak durmak zorundadır. Yeni bedeni pek çok şeye hassastır. Öyle ki kolu kolaylıkla kopabilir. Taşrada babası ve kahve üreticisi iki abisiyle birlikte yaşamaktadır Michael ve abilerinin muhasebe işlerine bakmaktadır. Neredeyse evden dışarı adımını bile atmadığı 10 yılın ardından Michael istediği herşey olabileceği şehire taşınır. Michael burada çeşitli sorunlarla karşılaşır, yeni insanlarla tanışır, çocukluk aşkıyla karşılaşır ve kendi kimliğini bulma mücadelesi içine girer.

    Sık sık imla hatasıyla karşılaşsam da okuma zevkimi pek fazla bozmayan, rahat okunan, çevirisi başarılı bir kitaptı. Tavsiye ederim.
  • Guylain Vignolles,
    kırmızı küçük balığıyla birlikte yaşayan yalnız ve mutsuz bir adamdır.
    Kağıt geri dönüşüm fabrikasında çalışmaktadır.
    Kitapları paramparça eden korkunç makine Zerstor 500'den "Şey" diye bahsetmekte ve kitapları yok etmekten duyduğu vicdan azabı ile,her gün bindiği 6.27 treninde yüksek sesle birbirinden bağımsız metinler okumaktadır.
    Yine bir gün bindiği banliyö treninde bulduğu Usb,Julie ile tanışmasını sağlayacak,belkide hayatının akışını değiştirecektir...
    '
    Yayınlandığı yıllarda Edebiyat fenomeni seçilen bu kitap,
    buram buram "okuma aşkı" kokuyor
    Hem konusu itibariyle,hem de dilinin sadeliğiyle keyifle okuduğum bir kitap oldu
  • Dean Koontz çok farklı bir yazar. Bazen düşünüyorum King mi iyi? Koontz mu daha iyi? Sonradan diyorum ki ne düşünüyorsun boş boş şeyleri oku gitsin büyük yazarları...

    Ama King daha iyi :)) Koontz'da ondan iyi :)) Yok hayır King' daha da iyi... Böyle gidiyor...

    Kitap hemen girişte olayla başlıyor. Bir çocuk ailesini katlediyor. Ama sıradan bir çocuk ve derslerinde çok başarılı. Herkes çok şaşırıyor olanlar karşısında. Kasabada yıllar önce aynı olay yaşanmış ve çok aile katledilmiş. Benzer olayla karşı karşıyayız. Dedektifimiz olayın tam içinde ailesi ile hep birlikte yaşadıkları korku ve gerilim dolu sahneler baya sardı ve gerdi beni.

    Sıkmıyor kitap okurken iyice sarıyor. Merak uyandırıyor ve okuma isteğim artmıştı. Kitabı uzun sürede bitirmemin sebebi sadece şansızlık bu güzel kitap için. ( Stephen King'in ''Uyuyan Güzelleri'' gelince ister istemez beklemeye aldım ve Uyuyan güzelleri okuyup sonra bu kitaba devam ettim. Hatta Uyuyan Güzelleri okurken Dean Koontz'un adı geçince hoşuma gitmişti.)
    #31429380

    Uzun uzun inceleme sadece King için yazmaya çalışıyorum. Bu yazdıklarım sadece kitaba olan yorumum.
    Çok beğendim, okumanız dileğiyle. 10 puanı sonuna kadar hak eden bir kitap. Hikayesi,kurgusu harika.

    Dean Koontz sen de Kral'sın her zaman...
  • Başından beri başucumda olan ve okumamı bekleyen bir kitaptı. Sonunda bugün okumam nasip oldu.

    Öncelikle kitabın bu özel baskısı hakkında konuşmak istiyorum. 25. yıla özel çıkarılan bu baskıyı alıp almama konusunda biraz kararsızdım ancak şuan çok memnunum aldığıma. Cildi, kutusu, sayfaları vs. gerçekten çok kaliteli. Üzerine birde hikayede size eşlik eden sanatsal çizimler ile aldığınız keyif oldukça artıyor. Yani Simyacı okumak isteyen arkadaşlara 5-6 TL fazla verip bu versiyonu almalarını önerebilirim. Kitaplıklarında da oldukça şık duracaktır.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Kitap, rüyasına giren hazinesini aramaya çıkan bir çobanın yolculuk öyküsünü anlatıyor. Bu yolculukta çobana eşlik ediyor ve yolculukta başına gelen her şeyle bize de ders veriyor ve nasihatlarını evrensel bir dilde iletiyor. İçinde bir çok mesaj barındırıyor ancak bu mesajların tek okumayla (en azından benim için) anlaşılmayacağı açık.

    Her sayfasında sizi farklı düşünceler içinde bırakıyor kitap. Ancak bazı mistik kısımlarda hafif rahatsızlıklar duyduğumu söyleyebilirim. Yani okumaya karar verirseniz içerisinde garip mistik olayların bulunduğunu unutmamanız iyi olur.

    Her insanın yeryüzünde özel bir görevi olduğunu ancak çoğu kişinin bu özel görevini takip etmekten vazgeçtiğini anlatıyor ana tema olarak. Bizim İspanya'da yaşayan Endülüslü çobanımız ise bu özel görevi için Mısır piramitlerine gitmeyi bile göze alıyor ve sizde onun bu cesaretini izliyorsunuz.


    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->

    Çobanımızın atmacaları gördüğünde savaş öngörüsü yapması, rüzgara dönüşmesi vb. aşırı mistik olaylar benim okuma keyfimi biraz kaçırdı. Evet, hikaye içindeki anlatıma çok uygun ve güzel olmuş ancak gerçeklikle çok içli dışlı bir okur kimliğim var sanırsam. Başkaları bu mistik kısımlar hakkında neler düşünüyor merak ediyorum açıkcası.

    Kitabın sonlarında piramitleri bulup gözyaşının düştüğü yeri kazmaya başlayınca bende çobanla birlikte heyecanlandım. Çobanı dövüp orada bırakan ve kendi gördüğü ispanya rüyasını anlatan haydutlardan sonra bir an kitap bitti sandım. Bir telaş aldı beni ancak sondeyiş kısmı ile ferahladım. Özellikle Fatima'yı bile arada kaynatmayıp hikayesini tamamladığı için kitaba teşekkür ettim. Malum konuyu havada/yarım bırakan eserlerden bıkmaya başlamıştım son zamanlarda. Kitabı okuyan arkadaşlar girişte yazdığım "Başından beri başucumda olan ve okumamı bekleyen bir kitaptı." göndermemi anlamışlardır sanırsam :)

    Kısacası okunası akıcı ve değişik bir tarzı olan roman. Yanlış hatırlamıyorsam yaşayan yazarlar arasında bir eseri en fazla dile çevrilen insan rekorunu kazandırmış bu kitap yazarına. Haklı bir rekor olduğunu söyleyebilirim. Tavsiye ederim.