Murat Ç, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 23 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Öncelikle kitabı Peyami Safa Etkinliğine istinaden okudum. Daha sonra mutlaka okuyacaktım fakat etkinlik bu durumu hızlandırdı ve de çok iyi oldu. Daha önce okumama sebep olan ve etkinliği düzenleyen ¤ Cerrah Asya ¤ ‘ya ve etkinlik için yardımlarını esirgemeyen Ebru Ince ve Haruni ‘ye teşekkürlerimi iletirim.

Şimdi İncelememize geçelim…

İlk satırdan itibaren hemen bir şey hayal etmem gerekiyordu. Aklıma ise Heybeliada'da ki hastane geldi. Çünkü hem eski bir hastane hem de ziyarette bulunduğum bir yerdi. Lanetli Tepe filminde ki hastaneyi hayal etmediğime bir nebze olsun sevindim. Çünkü o da aklıma gelmişti..

Başlangıcından sonuna kadar beni sıkmayan harika bir devamlılık arz ediyor bu eser. Kitapların uzun ya da kısalığı değil, içeriğinde ne kattığı önemlidir. Bu kısa eser bana bir şeyleri yeniden hatırlattı. İnsan canı yanıncaya kadar etrafta olan bitene pek kulak asmıyor, sahip olduklarına hiç şükretmiyor.

Olay örgüsü ile birlikte her şeyi zihnimde canlandırdım. Tabi ki 1900’lerin istanbulunu birebir gözümde canlandıramazdım ama zihnim daha önce izlemiş olduğum görüntüleri ve fotoğrafları anında önüme getirdi. Her detayı usta bir yönetmen gibi yönetip, harika oyunculuklarla kurguya uygun bir performans göstermeme yardımcı oldu. Her detay kesinlikle aklımda kalıcı oldu. Anlatımın sadeliği kesinlikle okumaya ayrı bir tat katmış. Peyami Safa’nın dili fazlasıyla keyifli bir okuma sunuyor.

Duyguları okurken hissediyor ve yaşıyorsunuz. İmkanları günümüz ile mukayese ediyor, halbuki şuan olsa daha basit çözümler ile müdahale edilebileceğini düşlüyorsunuz. Hastane’nin kokusundan tutun, odalar, koridorlar her şey zihninizde canlanıyor ve olay örgüsü bu şekilde genişleyerek zihninizde bir tiyatro oyununa dönüşüyor.

Edebiyatımızın ilklerinden olan bu eser, kesinlikle yüksek bit çıta belirliyor. Stefan Zweig’ın kısa öykülerini okurken, kendimi bir koşuşturmada hissederken, bu kısa eserde hiç öyle bir şey hissetmedim. Kıyas sebebi sadece az safa sayısına sahip olmasıdır. Konular ve yazış tarzı tabi ki farklı olduğu için bunu hissediyor da olmuş olabilirim. Bu da küçük bir fikirdi sadece.

Toplamam gerekirse; kesinlikle okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir eser. Sağlık bir insanın en temel ve en önemli ihtiyacıdır. Sağlığınız yerinde olmadığın da dünyanın sahibi olmuşsunuz nafiledir. Tüm uzuvlarınız yerinde ve sıhhatiniz yerinde ise, dünyevi basit şeyleri büyütmeden sadece çözülürse çözülür, çözülmese de sorun değil şekli ile bakınız. Dün izlediğim Veda filminde Salih Bozok ile Mustafa Kemal'in aklımda kalan bir repliğini size iletmek istedim. Çünkü aynı zaman diliminde geçiyor bu eser. İlk etapta birbirlerine nasıl olduklarını soruyorlar, ardından şu konuşmalar geçiyor;

S.B.: “Cephedesin diye duymuştum.”
M.K.: “Öyle. Ama hayattayım çok şükür. Bugünlerde bundan daha fazlasını aramamak lazım zaten.” der ve devam ederler konuşmalarına.

Son olarak diyeceğim o ki sıhhat önemlidir. Diğer küçük şeyleri kafanıza daha az takın ve olmayınca hayatınızı kaybetmişcesine muamele yapmayın. Kitap içeriğinde bolca eski Türkçe kelimeler var. Anlamları tabi ki verilmiş ve bizlerinde alışkanlık kazanmasına yardımcı olacağını düşündüğüm bir husus olmuş.

Kitabı kesinlikle tavsiye ediyor ve herkese iyi okumalar diliyorum.

Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

Y.Arslan Çınar, Toza Sor'u inceledi.
 Dün 01:47 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İnsanın suratına bir tokat gibi inen her sayfasında ben neden yaşıyorum amacım ne diye sormasına sebep olan bir kitap. Sadece 155 sayfa.

Albert Camus'un Yabancı'sını okuyup daha sonra ne okuyabilirim diye kendinizi paralıyorsanız. Evet arkadaşım sıradaki okuyacağın kitap John Fante'den Toza Sor.

Şuana dek okumadığıma milyon kere pişmanım. Hele ki otuzlu yaşları geride bıraktığım bir sırada okumuş olmam. Şahsen bendeniz bu kitabı lisede okumalıydım. Veyahut üniversiteye başladığım sıralar. O zaman dilimi için büyük kayıp.

Tekrar dönuyorum konuya. Kitap kısaca yazar olmayı kafayı koyan yirmili yaşlardaki bir delikanlının serüvenini anlatıyor. Ve en nihayetinde zor olanı başarıyor hikayesinde. Yazar olmayı.

Yazar burada kendi hayatını anlatmış. Kitaptaki en sevdiğim taraf ise diyaloglar halinde sürerken bir anda hikayeye geçiş yapıp olayları iç dünyası ile birlikte anlatması.

Eğer okumadıysanız mutlaka alıp okumalısınız. Aşk, felsefe, insan ilişkileri, insanın kendisiyle mücadelesi ve en önemlisi yazarlığın perde arkası öyküsü.

Kitaptan alıntılara pek yer vermek istemiyorum. Fakat iki paragraf benim için ayrı yere sahip. O kısımlar:

● Gece vardı allahtan,karanlık vardı, yoksa bir günün bitip yeni bir günün başladığını fark edemezdim. (sf.125)

● Onun eviydi burası, onun viranesi, parçalanmış düşü. (sf.135)

İllaki diğer bölümlerinde daha akılda kalıcı yerli vardır. Fakat ben diğer incelemelere ziyade bu kısımlara yer vererek okuyucunun dikkatini kitaba çekmek istiyorum.

Bir paket sigara fiyatından ucuz psikoloğa vereceğin bir seans ücretinden pahalı olmayan, yolda, evde, otobüste kısaca heryerde okuyup kafa açacak bir kitap.

Camia ile Arturo Bandini'nin hikayesi. Okurken insan özenmiyor değil hani. Melankoli ve aşk bir arada.

Uzun lafın kısası her okuyucu birşeyler bulacaktır kendinden. Yeter ki okuma zahmetine girsin. Tavsiye bizden efenim. Gerisi size kalmış...

ahmet Karakuzulu, Fındık Kabuğu'yu inceledi.
16 May 23:33 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Anne karnındaki bir bebeğin gözlemciliğine dayanarak, olayları analiz etme fikri ilginç ve etkileyici. Kitap, baştan sona aynı etkiyi yaratmamakla birlikte, bazı bölümlerde, okuma keyfi yaratıp, düşündürebiliyor. Yazar, yer yer dünyadaki gelişmelere atıf yaparken, mizahi bir dil yakalama arayışında da ara ara başarılı olmuş. Okunabilir.

Ferdi Bişkin, Kendine Ait Bir Oda'yı inceledi.
 16 May 23:08 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 7/10 puan

Okuduğum kitap, Floria Yayıncılık tarafından 2018 yılında basılan ve çevirisini, Hatice Mukaddes İlgün'ün yaptığı baskıydı.
On dokuzuncu yüzyıl dünyasında, kadınların neden yazar olamadıklarını irdeleyen Woolf, kadınların yazar olabilmeleri için iki gereklilik öne sürmüş: İlki, geçimini sağlayacak kadar para ki bu paranın miktarı da 1928 İngiltere'sinde yıllık 500 Sterlin ediyor. İkincisi, kitaba da adını veren, kendine ait bir oda. Woolf erkek egemen bir dünyada kadınlara haksızlık yapıldığını söylemekle birlikte, kitabın son bölümünde iğneyi hemcinslerine de batırıyor.
İyi bir kurgu eserin taşıması ve taşımaması gereken özelliklerin de yer aldığı kitap okunmaya değer.
Kitapta, Woolf'un akademisyenlerden hiç hazzetmediğini, onları sürekli küçümsediğini okuyoruz.
Hayali karakterler ve sıra dışı anlatımıyla ilginç bir kitap okudum. Çevirmenin kitap sonuna koyduğu son notlar kitabın ilgili kısımlarının anlaşılmasını kolaylaştırmış. Genel okuma alışkanlığımın dışında bir tür olarak eğlenerek okuduğum bir kitap oldu.

Murat AVCI, Tehlikeli Oyunlar'ı inceledi.
16 May 21:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar
Oğuz Atay, birkaç yıl önce okumak istediğim bir yazardı. Elime aldığım kitabıysa Tutunamayanlar’dı. Belli bir süre okuduktan sonra, kendimi kitaba ve yazara hazır hissetmedim. Pek sevmediğim bir şey yapıp kitabı kaldığım yerde bırakarak o sıralar tutmakta olduğum not defterime bu kabilde şeyler yazarak kitabı yerine bıraktım.
Yıllarca Oğuz Atay okuma fikri etrafımda hiç dolanmadı. Malumdur ki kitaplarını her yerde görmek mümkün. Ancak bu kitaba başlamadan önce, herhangi bir kitabını herhangi bir yerde görmememe rağmen Oğuz Atay okuma fikri aklıma düştü. Önce bazı edebiyat dergilerinden Oğuz Atay hakkında genelde güzel şeyler okuduğumu belirtmeliyim. Edebiyatımızda yeni yollara duçar olmuş bir yazar olduğu sıkça belirtiliyordu. Bu bildiklerimin haricinde de pek fazla bilgim olmadığını açıkça izah edebilirim.
Okurken not almak sonra da bu notları değerlendirme veya yorum olarak temize çekmek severek yaptığım bir yazım çalışması. Ancak belki alışma çabasından belki de bir şeyleri yanlış ifade etme korkusundan normalin aksine not almakta çok zorlandım kitabı okurken. Kafası oldukça karışık, depresif bir karakterin, yarı gerçek yarı sanrı dünyasına girerek birinci bölümü tamamladım. Karakterin (Hikmet Benol ) bulunduğu ruh hallerinin gerçeklik bağlantısına hep şüpheyle yaklaştım. Okuma esnasında yazılanları zor anladığım anlar çokça oldu. Olaylar ve söylemler bir anda birbirinin içine girerken konu hemen başka bir mecraya kayabiliyordu. Bu durum karakterin zihinsel dünyasını da yansıtır biçimdeydi. Yaşananların ve karakterin kendisi hariç olmak üzere diğer tüm karakterlerin, gerçek mi oyunu mu olduklarını anlayamadım.
Mektup, oyun, anlatı, bazen şiir, gibi türlerin hepsini içinde barındıran kitap benim için gerçekten de farklı bir okuma deneyimi oldu. Yazarın bir mektubun sonunda yazmış olduğu “mektubumuz karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır” cümlesi şimdiye kadar yazdıklarımı ve o zaman, o ana kadar okuduklarımı özetler nitelikteydi.
Karakteri romanın bitiminde dahi tam olarak tanıyamadım. Tanıma sözcüğünü genelde kullanılan yaptığı iş güç bağlamında kullanıyorum. Oyunlar yazmak istiyor, insanlara ulaşmak istiyor, aydın bir kimliğe ve kişiliğe sahip ama içinde bulunduğu düşünsel girdaplar bunun önüne geçtiği için bu durum da tam olarak ortaya çıkmıyor. Hep aynı düzlemde gibi ilerleyen kitap kendi içinde katman katman bir yapıya da sahip. Anlatılması zor bir üslup. Bazı kitaplar için ağır bir dili var diye söylenir, ben bu kitap için ağır bir anlatımı var demek istiyorum. Yavaş ilerlemiyor ama girift, ağır zihinsel çabalarla oluşturulan eser okurdan da aynı zihin işçiliğini bekliyor ve yazar kendi zihinsel çabalarını şu şekilde ifade ediyor: “Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?”
Oğuz Atay bu ağır anlatımına sahip kitabıyla kendisine yeni bir okur kazanmış durumda.Tehlikeli Oyunlar hakkında söyleyeceklerim bu kadar kalırken, söylemediklerinin çok daha fazla olduğunu da biliyorum.

Aleyna, Japon Yapmış'ı inceledi.
14 May 20:20 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

Tuco Herrera 'nın önerisiyle, Seda 'dan ödünç alarak, Hilal ile birlikte okuduğumuz muhteşem kitap!

Okulda bir hocamız "Japonları anlamaya çalışmayın sadece kabul edin. Anlamaya çalıştıkça işin içinden çıkamayıp onlardan soğursunuz." demişti. Japonlarla bir ömür birlikte olmak isteyip, bunu mesleğim haline getirme durumunda ilerlerken Japon toplumundan soğumak istemem. Bu nedenle hocamın söylediklerini sessizce kabul ettim ve hemen hemen her gün karşılaştığım tuhaf davranışlara normal baktım. :D Hatta Hilal ile bazen bu konuda tartışırken "Anlamaya çalışmaaa" diyerek birbirimizi susturduğumuz da oldu. Yazar bu durumu "Japonlar uzaylıdır" diyerek özetlemiş.

Yazar; Japonya'yı, dilini, coğrafyasını, insanlarını, kurallarını, yemeklerini, günlük hayatlarını Japonya'da geçirmiş olduğu 3 senede yaşadığı tecrübelere dayanarak anlatmış. Çook samimi bir dil kullanmış. Şu ana kadar okuduğum Japon kültürüne dair yazılmış kitaplara kıyasla çok eğlenceli bir okuma oldu. Yazar Türk olduğu için Japonya konusundaki hisleri bana daha yakın geldi sanırım. Bazı bölümleri kahkaha atarak okudum.

Japonya'ya ilgi duyuyor ve bu konuda eğlenceli bir şeyler okumak istiyorsanız, benim gibi kültürün akademik dilde anlatılmasından sıkıldıysanız mutlaka okumanız gereken bir kitap. Kitabı okumamda emeği geçenlere teşekkürler, keşke daha da önce okusaydım.

İlknur Demir, Çirkinliğin Kültürel Tarihi'yi inceledi.
 14 May 17:18 · Kitabı okudu · 14 günde · Puan vermedi

Belki biraz #spoiler #
Eğer söz konusu olan kitap; roman, şiir, öykü değil de bir araştırma ise kitabı okumadan önce yazar hakkında bilgi edinmek, araştırmak daha doğru gelmiştir bana. Yine öyle yaptım ve çok ilginç bir kişilikle karşılaştım. Sonuç olarak kitap mı yoksa yazar mı daha ilginç diye düşününce böyle bir kitabı ancak böyle bir kişilik yazardı zaten diye düşünmeden edemedim.
Yazar şan ve tarih gibi birbirinden tamamen farklı iki dalda eğitim almış. Çalışmalarını edebiyat, sanat tarihi, engellilik ve müzecilik gibi birbirinden farklı bir çok alanda sürdürüyor. İki opera metni ve bir librettosu var. Üstelik bu opera metinlerini ve librettoyu ilk Afro-Amerikalı kadın romancı Hannah Crafts’ın yazdığı The Bondwomen’s Narrative adlı kitaba yazmış. The Bondwomen’s Narrative adlı kitap araştırmalara göre siyah bir kadın kölenin yazdığı ilk roman. Bu eser hem tarihsel olarak önemli bir edebi olay hem de kendi başına bir otobiyografik öykü olma özelliğini taşıyormuş. Çevirisi olsaydı keşke …
Gerçekten ilginç bir kişilik yazar. Çünkü yayınlanmadan önce ve yayınlandıktan sonra difformite.wordpress.com adresinde bir ortak proje olarak katılımcıların “bozma”sına açtığı Galerie de Difformité (2011) adlı bir kitabı daha var.
Gelelim kitaba; neredeyse insanlığın tarihiyle birlikte çirkinliğin tarihini ve yüzyıllar içinde çirkinlik anlayışının nasıl değiştiğini, dün çirkin olarak nitelendirdiklerimizin bugün gözümüze hiç de çirkin gelmediğini görüyoruz bu kitapta.
Kitabın girişinde Frank Zappa’ dan bir alıntı var. Diyor ki;
Bedeninin en çirkin yeri/ Neresi
Kimileri burnun diyor/Kimileri ayakların
Oysa bence en çirkini zihnin…
Ehh bu alıntı kitabın özeti gibi zaten. Çirkin nedir? Kim çirkindir? Kime göre çirkindir? Çirkinlik somutmu yoksa soyut bir kavrammıdır? Yoksa yıllar itibari ile algılarımız, kültürel yapımız ve moda değiştiği için artık o çirkin değil midir? Yada bugünün çirkini yarın da çirkin olmaya devam mı edecektir? Çirkinliği sorgularken yazarın irdelediği en can alıcı konu ise; yerlere göklere sığdıramadığımız, edebiyata, müziğe, resme konu olmuş güzelliğin gerçekten masum olup olmadığı.
Yazar, çirkinliğin tarihini incelerken bir yandan da insanoğlunun kendi döneminde çirkin diye tanımlanana karşı ne kadar acımasız olduğunu gözler önüne seriyor.
Pastrana’ ya yada Hotanta Venüsü’ ne neler yapıldığına ne ruhsal acılar yaşatıldığına şahit oluyor ve insanoğlunun acımasızlığını bir kez daha hissedebiliyorsunuz. Ya da güzellik kavramını hem toplumsal ahlaki davranışları hemde kapitalist sistemin içerisinde kadın bedeninin bir metaya dönüştürülmesini eleştirmek adına bedenini sanat için estetiğe kurban eden ve tüm estetik operasyonlarını canlı yayın ile kitlelere ulaştıran performans sanatçısı Orlan’ ı tanıyorsunuz
Veee müzikte çirkinlik. İlk başlarda Brahms’ ın Birinci Senfonisinin kulak tırmalayıcı, caz müziğinin maymunsu konuşmalar, Rock and roll’ un ise Frank Sinatra tarafından çirkin ve yapmacık olarak tanımlandığını okuyunca gerçekten çirkinliğin zaman, mekan ve kişiye göre nasıl nitelendirildiğini görüyorsunuz.
Bu kitabı okumak zormu, kolaymı sorularının her ikisine de yanıtım evet. Yazar o kadar çok düşünür ve sanatçının fikirlerinden alıntılar yapmış ki eğer siz sözü edilen bu yüzlerce şair, yazar, filozof, sanatçı ve bir o kadar da tarihi şahsiyetleri tanıyor ve biliyorsanız ya da isimler önemli değil ana fikri anlamam yeterli diyorsanız evet o zaman kolay okunan bir kitap yok eğer benim gibi yapar her ismi araştırmaya çalışırsanız biraz zor hatta itiraf ediyorum oldukça zor ilerliyor.
Bugüne kadar hiç bilmediğim bir çok isimle karşılaştım. Zaten kitabın sonunda ki 27 sayfalık kaynakçayı ve ayrıca 7 sayfalık görsel kaynakçayı inceleyince bir kez daha anlıyorsunuz kitapta ne kadar çok kişiden alıntı yapıldığını. Bir o kadar da kitap tavsiyesi var. Ben kendi adıma adı geçen kitaplar içinden beş tanesini okuma listeme aldım…
En Mavi Göz Toni Morrison
Çirkinler Scott Westerfeld
Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust
Hırsızın Günlüğü Jean Genet
Çirkinliğin Tarihi Umberto Eco
Çirkinliği sözel olarak anlatırken bu anlattıklarını, resim ve fotoğraflarla da görselleştirmiş Gretchen E.Henderson. Bu durum bence kitabı daha zevkli hale getirmiş. Ehh tabi bu resim ve fotoğrafları da araştırmaya niyetlenirseniz çok uzun süre elinizden düşüremeyeceğinize garanti veririm.
Eksikler varmı kitapta diye sormak gerekiyor tabi; evet var. Çirkinliği sadece kültürel anlamda ele alması diyebiliriz ama zaten adı da Çirkinliğin Kültürel Tarihi olduğuna göre bu konu da çokta eleştiri hakkımız yok sanırım. Kitabın amacı bence kültürel olarak çirkinliği işlemek olsa da altta yatan mesaj kişinin kendini sorgulaması. Çünkü kitabın sonuna geldiğinde okuyucu kendi zihninde ki çirkinliğin ne olduğunu sorguluyor. Bu soruyu kendimize sordurtmuş olması bile bence kitabın okunması gerekenler listesine eklenmesi için yeterli bir sebeb.
Son olarak nacizane tavsiyem, Frank Sinatra’ nın kulak tırmalayıcı dediği roc’k and roll bir şarkı açıp kitabı okumaya başlayın derim. Mesela; https://www.youtube.com/watch?v=gj0Rz-uP4Mk

Yorgo Seferis
I.

Nesi var bu adamın?
Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)
öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.
Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.
Şöyle dedi bana:
“Beden ölür, su bulanır, ruh
kararsız kalır
ve unutur yel, hep unutur
ama değişmez alev.”
Sonra ekledi:
“Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadın
seviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,
bir aleve tutunmaya çalışıyorum
çünkü değişmiyor alev.”
Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.

II. Çocuk

Büyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,
neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklara
acımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?
Çok sevdim yeşil yaprakları;
Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşil
olduğu için öğrendim
Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,
başka düş görmezdim ben çocukken;
işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.

III. Yeniyetme

Yazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,
deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki bir
iskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıp
yitti ses
ama bir akanyıldız
sanki ilk kez bir akanyıldız görüyordum
ve denizin tuzu dudaklarımda,
ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.
Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi gün
bir resimli kitap gibi;
deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşam
önce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;
üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepede
bir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızda
pencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,
bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfil
adı; Vasso, Froso ya da Bilo’ydu galiba
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim ayında
kırık bir testi buldum beyaz evin önünde
Vasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,
nedenini sorunca:
“Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,
böyle diyor doktor… Nerede bulacağız kara horozu buralarda…
yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda…”
Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağını
uzaklaştım oradan ve denize döndüm.
Gece, “Aya Nikola”nın güvertesinde
ağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.

IV. Delikanlı

Bir yıl dolaştım Odiseas kaptanla
mutluydum
güzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasında
kırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarına
bir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birlikte
fırtınalı havalarda.
Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah.
“Bu Ayasofya’dır, dedi lostromo,
seni kadınara götüreceğim bu akşam.”
İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,
hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.
Tuhaf bir yerdi
bir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,
ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvar
ve “Hayatımın akışında” diye şarkı söyleyen su harkı.
O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okla
delinmiş yüreği kömürle duvara çizili.
Asmanın sararmış yapraklarını gördüm
yerlerde
pis çamurda taşlara yapışmış.
Gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;
ılık su ve teni saran bunca yaşam…
Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:
“Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde”
ve “Hayatımın aşkına” diye şarkı söyleyen bir su harkı.
O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma
“Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,
nasıl ölecek acaba?”
Bir tek şunu söyledim kıza:
“Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı…”
Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.

V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha’nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus’un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa’yı, ne de Lazarus’u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyametin Yargı Günü’nden…
Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman
Boyun eğdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman
Sevdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca
Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932

Ulaş Can, bir alıntı ekledi.
10 May 20:30 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yıllar süren yalnızlığım boyunca, tek başıma kaç kere kitap almaya gittim bilmiyorum. (Hafızam zayıf olduğundan değil, bunu çok fazla yaptığımdan, yani sayamadım senin anlayacağın.)
Gerçi, acaba hakikaten kitap almak mıydı niyetim; yoksa, belki bir nebze yalnızlığımı bana unutturur diye mi kitap alıyordum, bilemiyorum... Evde, okunmak için sırasını bekleyen dört kitap varken, bir beşincisini satın alıyor olmama bakılırsa, ikincisi daha yüksek bir ihtimalmiş gibi geliyor ama? Ama işte emin olamıyorum.
Ama belki, ismi bende saklı o büyük kitabevi biliyordur bunu; o at koşturası genişliğinde, raf raf dolaşırken takındığım hal ve tavırlardan, kendi kendime mırıldanmalarımdan bir sonuç çıkarabilmiştir belki? Evet evet, bir dahaki gidişimde soracağım bunu ona.
Tabii yalnızca kitap almaya değil, gitmekten hoşlandıklarım başta olmak üzere her yere yalnız gidiyordum ben... Sinemaya, denize, kafeye, kır gezintisine, vesaire vesaire. Fakat ne var ki, en çok da kitap almaya yalnız gitmek dokunuyordu. Hele ki mevsim kış, hava yağmurlu ve günlerden de pazar ise!
Dolaşabildiğin kadar dolaştığın, kah unutup kah anımsadığın yalnızlığını, o kocaman kitabevinin camdan duvarlarından dışarı bakarsın; önce gitme vaktinin geldiğini, sonra da evden başka gidecek bir yerinin olmadığını itiraf edersin kendine... Tam o esnada, telefonundan gelen sesi işitirsin; uzak, çok uzaklarda yaşayan birinden gelen bir mesaj olduğunu öğrenirsin baktığında ve de şaka gibi, alay eder gibi, yetmezmiş gibi, cevap beklediğini anlarsın bir de. Acı acı gülersin. Ve o güzeller güzeli kitabevini, birbirinden güzel kitaplarla dolu rafları süzersin son bir kez...
Devamında ise eve dönüş yolu başlar ki, en az gelişi kadar meşhurdur. Meşhurdur, zira ilk yazdığım kitabın 172 ve 173. sayfasındaki "yoklama" olarak adlandırabileceğim yazı, bu geliş-gidişi anlatır. Ama bunu da, yalnız ben bilirim. Ama bu kitapla birlikte, artık herkes öğrenecek!

Neyse, eve gelirim. Çay, kahve, pencere ve varsa kafamda bir şeyler, onları yazarım. Yoksa, ya da canım istemiyorsa yazmayı, internetten bir film seyreder yahut sosyal medyada pineklerim. Ardından da kitap okuma vakti gelir... Odamda yalnız, yatağımda yalnız; odamda bazen birileri olur lakin yatağımda hep yalnız (ama o mevzuya girmeyelim) okuyabildiğim kadar okurum.
Zaten çoğunlukla geceleri ve odamda-yatağımda kitap okurum ben. Nadiren de metro, otobüs, dolmuş veya vapurda. Tabii oralarda da yalnız; çünkü, oralarda, yanıma oturanları, "yoldaş" olarak kabul etmem... O kitabı, o kişilerle beraber mi aldım ki ben? Hayır. Demek ki yoldaşım değil onlar!
Her neyse, şimdi bütün bunları sana niçin anlattım biliyor musun? Öyle ya, nereden bileceksin; yalnız kitap almaya gitmenin ne demek olduğunu ne bileceksin ki sen! Nitekim o yüzden ve bu rahatlık içinde konuşuyor ve "Bekle beni" diyorsun ya. Sen bekleyen ol, ben bekleten. Bekle beni... Sanki bütün bir ömrüm birilerini ya da bir şeyleri bekleyerek geçmemiş gibi. Bekle.
Ancak gelgelelim, üzgünüm, inan üzgünüm, ama bekleyemem. Evet belki sen beni, kitaplar da seni bekleyebilir ama, ben sizleri bekleyemem.
Çünkü bir kitabın ayraçsız olması misali basit değil bu. Veya kapsız olması, kokusuz olması, bünyesinde hatalar barındırıyor olması gibi de değil. Çok ciddi. İnan çok ciddi. Yani bir kitabın, hiç okurunun olmaması kadar ciddi! Şimdi anlatabildim, değil mi?

Rüya Ağacı, Ulaş CanRüya Ağacı, Ulaş Can