• ~ Dış Dünya ~

    "Dış dünya" dediğimiz algılar bütünü, beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan ve adına "görünür şık" dediğimiz 350-700 nanometrelik dalga boyuna sahip ışınları içeren dar bir aralığı algılayabilecek şekilde ayarlanmıştır, onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları saniyede 20-20.000 devir (Hertz) frekansındaki sesleri algılayabilir. Aynen bu gibi, bedenimizden zihnimize bilgi sağlayan tüm algılayıcıların benzer bir aralığı, yani sınırlılığı vardır. Neticede bu algılayıcıların kabiliyeti nispetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir.

    Bu tartışmasız gerçek üzerinde bir süre durup düşünmekte büyük fayda var. Tüm bu basit ve temel bilgileri göz önüne aldığımızda, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bugün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması yüksek bir olasılıktır. Hatta 1999 tarihli ünlü "Matrix" filmindeki "sanal yaşamlar"ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel yoktur. Önümüzdeki tek engel, halen nasıl işlediğini bir türlü anlayamadığımız sinir sistemimizin ve bedenimizin aklımızı çok aşan karmaşıklığıdır.

    Şöyle bir varsayım, her ne kadar pratik uygulaması şu an itibariyle imkânsıza yakın olsa da, teorik olarak gayet geçerlidir: Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani siz şu anda, rahat koltuğunda kitap okuduğu sanrısını yaşayan "kavanozdaki bir beyin olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok fazla kanıt yok...

    Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuçtur. Fakat bir taraftan bakıldığında hiç de yeni değildir. Mesela büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü "mağara" benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin "idea"lara karşı bir hayal nispetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden ibaret olan ve o gölgeleri gerçekliğin kendisi zanneden bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır fakat ne çare ki hiçbirinin bilmediği gerçek budur! Belki bazı filozoflar ve bilginler, dışarıda bir başka dünyanın varlığına ve gölgelerin sanallığına dair bazı kavrayışlar geliştirip öğretiler şekillendirirler fakat mağaradaki sıradan insan için tek gerçeklik, o mağara duvarındaki temsili gölgeler tiyatrosudur.

    Modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, birçok düşünürün mutasavvıfın ve kadim bilginin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin" dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir görüntüden ibarettir. Bu görüntünün aslını maalesef henüz kimse göremedi.

    Kuramsal olarak gerçekliğin "gerçek" yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz.

    ~ Gerçek mi, oyun mu? ~

    İnsanların bilgilerinin ve algılarının belli sınırları olduğu, bugünkü bilim tarafından kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle ki bilimin derin dallarında uğraş veren -özellikle teorik dallardaki- bilimciler (bilimin artık tamamlandığını düşünmeye başlayan 19. yüzyıl sonu bilimcilerinin aksine) aynen ilk ve ortaçağ filozofları gibi gerçekliğin "aslı" konusunu tartışır hale gelmişlerdir. İnsanın evren hakkındaki tüm bilgisinin, temelde, duyu organlarını uyaran bazı dış unsurların yarattığı minik elektrik akımlarının, beyin dediğimiz o karmaşık organ tarafından değerlendirilmesi sonucu sahnelenen bir "oyun" olabileceği, gerçekliğin aslını belki de hiç kavrayamayacak olmamız ihtimali, bilimin rutin sorunları arasında yerini almış durumdadır. Bilhassa sinirbilimleri ve teorik fizik alanında uğraş veren bilimciler, bu gibi “derin” sorunlara aşinadır.

    Hepimiz bu kısıtlılıklarla donanmış durumdayız. "Zaman" ve "entropi" duvarları sayesinde, geçmiş ve gelecekle olan bağlarımız (fizik yasaları gereği) kopartılmışken, şu anin içindeki verilerle yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu işleri kısıtlı araçlarla gerçekleştirmeye çalışırken muhakkak ki "hata" yapıyoruz.

    Evrene ilişkin böyle bir düşünce (yahut gerçeklik anlayışı) çatısı altında, bir insanın veya topluluğun çağlar ötesine uzanan birtakım fikirler ortaya koymasını beklemek veya onun ağzından değişmez gerçekleri duymayı ummak beyhude bir çabadır. Eğer bir insan, "insanüstü" bir kaynaktan (peygamberler gibi) bilgi aldığını iddia etmiyorsa, o zaman nesnel ve nedensel aklıyla gerçekliğin sadece küçük bir kısmına sahip olabilecektir. Ve bu "küçük parça", gerçeğin kendisini anlamaya yönelik tüm çabalarda hatalara sebep olabilecek cılız mı cılız, güçsüz mü güçsüz bir araçtır.

    Nitekim genellikle, her şeyi bildiğini savunarak ortaya çıkan veya birçok şeyi açıklayacak geniş kapsamlı teoriler öneren kimseleri ciddiye almama eğilimindeyizdir. Zaten bilim felsefesi açısından bir kuramın tutarlılığı, çoğunlukla o kuramın "kapsamı" ile ters orantılıdır. Fakat peygamber olduğunu söyleyen biri, birtakım aşkın gerçeklerden bahsediyorsa, bu durumda onu sınayabilmek için herhangi bir "bilimsel" yöntemimiz yoktur. Bu durumda iki seçenek kalır: inanmak veya inanmamak...

    ~ Fakat... ~

    Burada gözden kaçan çok sıkıcı bir "gerçek" var: Beyin dediğimiz organ, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir "algı"dan ibarettir. Şimdiye kadar, gerek bu sayfalarda gerekse yüzlerce yıllık araştırma ve düşünce tarihinde adına beyin dediğimiz şey, temel duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bu temsili bilginin bir yansımasından ibarettir. Aynen dışımızdaki dünyayı zihnimizde oluşturduğumuz gibi, beynimizi ve zihnimizi de aslında zihnimizin içinde şekillendirip anlamaya çalışıyoruz.

    “Gerçek beyni” nasıl "görebileceğiz"? Hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Zira, insan beyninden daha karmaşık, daha girift bir şey bilmiyoruz ve bizzat o beynin kuralları ve sınırlılıkları ile bağlı olduğumuzdan, onu aşan bir algı seviyesine ulaşma şansımız bildiğimiz yöntemlerle pek mümkün gözükmüyor. Durumumuz, biraz kaba bir benzetmeyle bilgi işlem yapan bir bilgisayarın 'kendi varlığının mahiyetini" anlamasını beklememize benziyor.

    Jostein Gaarder “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabında bu açmazı şöyle dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi."

    Benim için en önemli sorun şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak?

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana...
  • İlk olgu: Çalışmalarımız birilerinin hoşuna gitmedi.

    Soru: Kimin?

    Gözlem: bir uzaylı beni ziyarete geldi.

    Kıyamette Bir Milyar Yıl İthaki Yayınlarının Bilimkurgu Klasikleri serisinin 2. kitabı AN ve BN kardeşlerin 1977 yayımlanan romanıdır. Eser yazarların sonsözünde de belirtikleri üzere romanın alt metninin kendisini kontrolsüzce gösterip durması nedeniyle dönemin üst otoriteleri tarafından rahatsız edici bulunmuş, eser yazarlar tarafından görece küçük değişiklikler yapılarak 1977 yılında sansürlenmiş şekliyle yayımlanmıştır. İthaki Yayınlarının yayımladığı, Hazal Yalın’ın çevirisini yaptığı bu kitap Türkiye’de Rusçadan Türkçe ‘ye eksiksiz olarak çevrilip, yayımlanan ilk kitaptır.

    Başta bir polisiye roman gibi başlar; ana karakterimiz astrofizikçi Dimitri Malyanov sıcak bir temmuz gününde evinde araştırması üzerinde çalışmaktadır. Eşini ve oğlunu evde çalışabilmek için eşinin annesinin yanına tatile göndermiştir. Ancak çalışması arka araya gelen yanlış telefon aramalarla bölünür. Sipariş etmediği halde içerisinde yiyecek ve içki bulunan teslimat alır. En ilginç olanı da elinde eşi tarafından yazılmış bir notla gelen ve eşinin ilkokulda yakın arkadaşı olduğunu söyleyen seksi bir kadının geceyi onun evinde geçireceğini söylemesidir. Bir yandan bu olaylar gerçekleşirken bir yandan da arkadaşları üzerinde çalıştığı araştırması hakkında sorular sormaya başlarlar. Bu onun için şaşırtıcıdır çünkü daha önce yaptığı işler üzerinde hiç ilgilenmeyen arkadaşları ısrarla ne üzerinde çalıştığını merak etmektedir. Ertesi gün kapısı bir kriminal dedektif tarafından çalınır. Dedektif, arkadaşı ve karşı komşusu olan Snegovoy’un dairesinde ölü bulduğunu, bu cinayete intihar süsü verildiğini ve kendisinin cinayet şüphelisi olduğunu söyler. Olanlar karşısında oldukça şaşkına dönen ana karakterimiz Malyanov ve arkadaşlarının hikayesi bu noktadan sonra başlar.

    Astrofizikçi Malyanov yakın arkadaşı biyolog Vayngarten vasıtası ile mühendis Zahar Gubar ve oryantalist Glukhov ile tanışır. Malyanov’un diğer bir komşusu matematikçi Veçerovski’ye giderek olayları tekrardan değerlendirirler. Bu isimler kendi alanlarında oldukça başarılı isimlerdir ve araştırmaları dünyayı değiştirecek niteliktedir. Ancak hepsinin ortak sorunu çalışmaya başladıkları an beklenmeyen olaylarla çalışmalarının bölünmesidir. Sanki bir güç tarafından çalışmalarına izin verilmemektedir. Karakterler kendi hikayelerini sırasıyla anlattıklarında gerçeğin farkına varırlar.

    Uzun zamandır dünya dışı bir uygarlık dünyada yapılan bilimsel çalışmaları takip etmektedir. Karakterlerimizin yaptıkları çalışmalar onlar için endişe verici bir noktaya geldiğinde, tesadüfi olaylarla bu araştırmaları durdurmaya çalışırlar. Ancak Vayngarten’ın hikayesinde olduğu gibi bu tesadüfi olaylar karakterlerimizi durdurmaya yetmediğinde, yaptıkları çalışmalarından vazgeçmeleri ve bu çalışmalarla ilgili bütün malzemeleri yok etmelerini önermeye ziyarete gelirler. Bunu neden veya niçin istediklerini açıklamazlar ancak her şeyin doğal süreçte ilerlemesi için gerekli tedbirleri aldıklarını söylerler. Eğer karakterlerimiz onların taleplerini yerine getirse insani doğalarından kaynaklanan anlaşılır arzularını tatmin etmek için ellerinden geleni yapacaklarını eğer taleplerini reddelerse de daha sert tedbirler alacaklarını söylerler.

    “Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?”

    Entelijansiyan karakterlerimiz her ne kadar kendi hikayelerine inanmak isteseler de başlarına gelen fantastik olayları fantastik şekilde ifade etmenin -bilim insanı olarak- hayat görüşlerine ters düştüğünün farkındadırlar. Yaşanan bu olayları kendi çevrelerinde veya medyada dile getirmenin kendilerine büyük zararları olacağının; saygınlıklarını yitireceklerinin, bilim insanı olmaktan çıkacaklarının, artık ciddiye alınmayacaklarının bilirler. Bu anlamda yardım isteyecekleri, akıl danışabilecekleri kimseleri yoktur. Yazarların da belirtiği gibi karakterlerimiz artık “YALNIZDIR”. Başlarına ne geldiğinden daha önemlisi bundan sonra nasıl davranacaklarıdır. Bir seçim yapmaları gereklidir.

    “Eviniz yandığında ya da fırtınada yıkıldığında ya da sel alıp gittiğinde eve ne olduğunu değil, şimdi nerede yaşayacağımızı, nasıl yaşayacağımızı ve ondan sonra ne yapacağımızı düşünmelisiniz…”

    Görülenin aksine Kıyamette Bir Milyar Yıl romanı bilimkurgu öğelerinin hiçbirine yer vermeyen bir bilimkurgu klasiğidir. Uzaylılar tarafından organize edildiği düşünülen, birbirinin peşi arkası gelişen, gerçek üstü olayları gayet bilimsel çerçevede açıklama çabası peşinde olan karakterlerin hikayesi, kendilerini sorguladıkları gibi alttan alta dönemi ve insan psikolojisinin eleştirisini de ortaya koyar. Uzaylıların ne oldukları, nerden geldikleri, neler yaptıkları, uzaylıların tasvirleri verilmez. Vayngarten kendisini uzaylıların ziyaret etiğini söylemektedir ancak gelen kişi kızıl saçlı diye tarif ettiği bir insandır. Kitapta size birtakım olaylar anlatılarak görmenizin istendiği verilmiştir. Bunların doğruluğu da sorgulanmaz dikkat çekilen nokta bundan sonra karakterlerimizin ne yapacağı sonra ne olacağıdır. Polisiye hikâye olarak başlayan kitabımızın ilerleyen bölümlerinde bilimkurgu mu acabaları ile karakterlerimizin üzerinde baskı yaratılmıştır.

    Malyanov başına gelen ve onda baskı yaratan bu olaylara ısrarla yüksek bir uygarlığın neden olmuş olacağına inanmak isterken, Veçerovski ise baskı yaratanın ne olduğunu tanımlamanın önemli olmadığını baskı altına nasıl davranılacağının önemli olduğunu söyler. Veçerovski’ye göre Malyanov’un bu yönelimi tamamen insani bir bilinçtir; bilinçaltında insan kendi rahatsızlıklarını aşmaktan çok, bunlara neden olanı bulmamaktan rahatsızlık duyar. Malyanov’un durumunda “kendi rahatsızlığı, düşmanını bulamamaktan duyduğu rahatsızlıktan daha azdır.” Oysa ortada artık ne dost ne de düşman vardır. Olan olması gerektiği için olmuştur. Hepsi doğal bir örüntüdür.

    Strugatski kardeşler bu doğal örüntüyü “Homeostatik Kâinat” anlayışı ile açıklarlar. Homeostetik Kâinat anlayışında “yapının korunumu esastır”. Evrende madde ve enerjinin korunumu yasaları söz konusudur. Evrende bulunan enerji ne yok edilebilir ne de yoktan var edilebilir. Aynı şekilde maddeye uygulanan işlemler ne olursa olsun sistemde var olan madde miktarı hep aynı olacaktır. Bu Homeostatik Kâinat anlayışının birer parçasıdır. Ancak entropi yasasına göre de evren sürekli bir düzensizliğe yönelme peşindedir. Bu durum Homeostatik Kâinat anlayışı ile çelişiyor gibi gözükse de akılın aralıksız yeniden üretimi yasası ile dengelenmektedir. Yani evren her an kendini kaosa sürüklerse de sürekli üreten insan akılı bu kaosa karşı tedbirler bulabilmektedir.

    Eğer sadece entropi yasası mevcut olsaydı kâinatın yapısı bozulur sürekli bir kaos ortamı söz konusu olurdu, sadece aklın sürekli yeniden üretimi yasası mevcut olsaydı da doğanın doğasını değiştirmeye yönelen baskın bir akıl olurdu. Sürekli oyunun kurallarının değiştiği bir oyun içerisinde yaşamak gibi olurdur. İşte Homeostatik Kâinatın özü de “entropi ile aklın gelişimi arasındaki bu dengeyi sürekli kılmaktır. Bu nedenle yüksek bir uygarlık mevcut değildir. Yaşanılan olaylarda homeostatik kâinatın insanlığın yüksek bir uygarlığa evirilmesi tehdide karşı gösterdiği tepkiden başka bir şey değildir. Kâinatın kendini savunmasıdır.” Yani bütün bu yaşananlar karakterimizin araştırmaları bir milyar yıl sonra kıyamette neden olmasın diye yaşanmaktadır.

    Tam burada karakterlerimizin bu yapacakları seçime gelirsek bu seçim; kitabın sonunda öğrendiğimiz gibi kâinatın savunması ile savaşarak ölmek yahut vazgeçmektir. Çünkü kâinat savunmasında oldukça sağlam kozlara sahiptir. İnsanı, insandan daha iyi tanımaktadır. Onu arzuları ile tatmin edemeyeceğini anladığı anda sevdiklerini elinden alma imkanına sahip olduğunu bize açıkça göstermektedir.

    Arzularımızın karşı konulamaz şekilde tatmin edilmesi söz konusu olduğunda ya da toplum tarafından sapkınlıklarımızla yargılanacağımızı anladığımız zaman ya da sadece korkuyorsak ya da belki en anlaşılır olanı sevdiklerimizin hayatı söz konusu olduğunda hangi seçim en anlaşılır olanıdır? Yok canım olur mu öyle şey tabii ki “Kâinatla” kanımızın son damlasına kadar savaşacağız!

    Kâinat söz konusu olduğunda nasıl savaşabilirsin ki? Strugatski kardeşlerin de dediği gibi karakterlerimiz uydurma olmayan içimizden insanlardır. Onlara hangi yılda hangi şartlarda olursak olalım rastlayabiliriz. Belki onlardan biri olabiliriz. Veçerovski’nin de dediği gibi üzerimizde hissettiğimiz sanki sadece bizim başımıza geliyormuş gibi hissettiğimiz baskılar aslında bize özgü değildir. Başımıza gelen felaketler de sadece bize özgü değildir. Belki de zamanla bu baskı ile yaşamayı öğrenecek hatta onu bize zarar vermeyecek şekilde yönlendirebileceğiz. Eğer teslim olmaz ve anlar, anlar ve teslim olmazsak bir milyar yılda çok hem de çok şeyler olur.

    “Ayaklarının üzerinde ölmek, diz çökerek yaşamaktan daha iyidir."
  • 1k kitapta çok esaslı bir şekilde Ali Şeriati müdafii kardeşlerimiz var.2011 yılında kaleme alınmış şu makaleyi objektif bir şekilde okumalarını rica ediyorum;

    Konu: İranlı sosyolog, İslamcı, sözde mücahit, bazılarının öve öve bitiremedikleri, göklere çıkarttıkları Dr. Ali Şeriati‘nin bir kitabındaki çok vahim bir yanlış hakkındadır.

    Kitabın ismi, "Muhammed‘i Tanıyalım" (İslâm Nedir-III) Ankara 1988.

    Kitabın Farsça orijinalinin adı "İslam Şinasi Meşhed-III"

    Yukarıda adı verilen kitabın 151‘inci sayfasının 2‘nci paragrafını aynen aşağıya alıyorum:

    "Allah gerçek bir "Janus" (78). İki çehreli Allah! Yahova çehresi, Teus çehresi, iki seçkin ve çelişik sıfatı! "Kahhar" ve "Rahman". Yahova gibi "müntegem" (intikamcı), "müstebit", cebbar, mütekebbir ve "şedidül-ikab", "kibriya arşı"na yaslanmış, melekût örtüleriyle örtülü, yeri, "ötede ve her şeyin üzerinde", alttaysa mutlak saltanatı söz konusudur. Aynı halde Teus gibi "Rahman", "Rahim", "Rauf", "Gafur" (79)dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan "Halifesi, akrabası"yla dostluk bağı kuruyor. Onu "kendi yüzüne benzer" bir yüzle gösteriyor. Onu kendine benzer yaratacağı müjdesiyle müjdeliyor. Öylesine insanla samimi ve dost oluyor ki ona "şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor... Not: (78) Janus, Yunanın iki çehreli tanrısıdır. Geçmiş ve geleceği bilen."

    Ali Şeriati "Allah gerçek bir Janus..." diyor. Yani kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü Teala‘yı iki çehresi olan bir Roma putuna benzetiyor.

    Öyle bir benzetiş ki, başına gerçek sıfatını ilave ediyor. Yani mecazi manada bir benzetiş değil, te‘vili yok...

    Ehl-i Sünnete göre, Allahü Teala‘nın on dört sıfatından biri "Muhalefetün lilhavadis"tir. Yani Allahü Teala yaratılmışlardan, Kendisi dışındaki varlıklardan hiçbirine benzemez.

    Allahü Teala‘nın benzeri, eşi, ortağı, naziri, oğlu, kızı yoktur.

    Ali Şeriati‘nin yukarıya aldığım paragrafındaki, Allahü Teala‘yı bir puta benzetme zındıklığını Tevhide inanan hiçbir Müslüman kabul etmez. Ehl-i Sünnetten olsun, Şia‘dan olsun, başka bir mezhepten olsun...

    Allahü Teala‘yı bir puta benzetmek, bir Müslümanın yapacağı iş değildir.

    Ali Şeriati‘nin "İslam Şinasi" kitabı yayınlandığı vakit, İran‘daki ve Irak‘taki Şii ulemadan nicesi onun bu gibi bozuk fikirlerine karşı çıkmıştı.

    Türkiye‘deki bazı İslamcılar Ali Şeriati‘yi neredeyse kutsal bir mücahit, örnek alınacak ve idealize edilecek büyük bir model haline getirmişlerdir.

    Ortada gerçekten üzücü, şaşırtıcı, kahredici bir durum vardır. Adam Allahü Teala‘yı bir puta benzetiyor, benzetirken de "gerçek" sıfatını kullanarak parmağını gözümüze sokuyor ve birtakım Müslüman kardeşlerimiz, onu büyük ve örnek bir Müslüman, bir mücahit, bir aydınlatıcı, peşinden gidilecek bir fikir önderi olarak görüyor ve gösteriyor.

    Ali Şeriati‘nin Türkçeye tercüme edilen kitaplarında (abartmıyorum) binlerce dinî hata bulunmaktadır. Bunların bir kısmı tercüme edilirken çıkartılmaktadır, yukarıda aldığım paragrafı herhalde sakıncalı görmediler ki, çıkartmamışlar.

    Ortada hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia açısından utanç ve hacalet verici bir manzara vardır.

    1. Ehl-i Sünnet, İslamcı literatürdeki bu gibi fahiş, küfre götürücü yanlışları görmüyor. Bunları red, cerh ve tekzip etmiyor.

    2. Bir kısım Şia ise, Allahü Teala Hazretlerini bir puta benzeten bu eserleri İslamî yayın diye sergiliyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolü altındaki büyük yayınevlerinde Ali Şeriati‘nin kitapları peynir ekmek gibi satılıyor. Ortada iki şık var:

    1. Ya Diyanet sattığı kitapları kontrol etmiyor,

    2. Yahut Ali Şeriati‘yi İslamcı bir yazar kabul ediyor ve kitaplarını satmakta bir sakınca görmüyor.

    Ali Şeriati konusunda son derece müsamahakâr olan Diyanet, Hatemü‘l-fukaha ve Fahrü‘l-muhaddisîn merhum Ahmed Davutoğlu Hoca‘nın "Din Tahripçileri" adlı kitabını raflarında bulundurup satmıyor. Çünkü bu kitapta, kendisini müctehid ilan etmiş Prof. Hayrettin Karaman‘a yöneltilmiş çok haklı ve uyarıcı tenkitler vardır.

    "Allah gerçek bir Janus..." ibaresi acaba kitabın Farsça orijinalinde yok da, Türkçe tercümesinde mi sokuşturuldu, sorusuna şu cevabı veririm:

    Bendenizde kitabın Farsça orijinalinin o sayfası var, "Allah yek Canus-i hakiki est! Hüdai ba du çehre..." (.% 82)..." diyor. Tercümeye lüzum yok. Hakiki kelimesini biz de kullanıyoruz.

    Ali Şeriati‘nin hayranları, bu gibi tenkitleri insaf ve adaletle karşılamıyor, yöneltenlere hakaret ediyorlar.

    "O bir mücahittir... O bir şehittir..." diyorlar. Yahu mücahit ve şehit olmak, İslam‘ın sahih Tevhid akidesine aykırı küfür sözleri söylemeye hak kazandırır mı?..

    Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Heyeti, Ali Şeriati‘nin "İslam Şinasi=Muhammed‘i Tanıyalım" kitabının Türkçe tercümesinin 1988 tarihli baskısının 151‘inci sayfasındaki "Allah gerçek bir Janus..." sözü hakkında Türkiye Müslümanlarını aydınlatmalıdır. Bir Müslüman, bir muvahhid böyle bir söz söyleyebilir mi? Söylerse ona ne lazım gelir? Bu söz bir küfür sözü değil midir? Hiçbir şeye benzemeyen Allahü Teala hazretlerini bir Roma putuna benzetmek büyük bir sapıklık değil midir? Müslümanların böyle kitapları okumaları caiz midir?

    İmkânım olsa, Caferî ulemasına da bu konuda (saygıda kusur etmeksizin) sorular yöneltmek isterim. Şiî-Caferî mezhebine göre, Allahü Teala‘ya "gerçek bir Janus" demek caiz midir?.. Sanırım ki, onlar da kesinlikle caiz olmadığını beyan edeceklerdir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, acaba tenezzül buyurup soruma cevap lütfedecek midir? Ederlerse bu sütunlarda yayınlayarak halkımıza duyuracağım.

    "Muhammed‘i Tanıyalım" kitabının bir özelliği de şu: Kitapta Resulullah Efendimizin ismi yüzlerce defa geçiyor, bir keresinde bile başına "Hazret-i" konmamış, yine bir kere bile salât u selam getirilmemiştir. Resulullah Efendimize salât ve selam getirmek farzdır. Zamanımızda nice inançsızlar bile, Efendimizin ismini yalın olarak kullanmıyorlar, başına Hz. koyuyorlar.

    (Teşekkür: Ali Şeriati‘nin İslam Şinasi adlı kitabının, içinde yukarıda bahis konusu edilen vahim ve fahiş yanlış bulunan sayfasının fotokopisini lütf edip gönderen Dr. Rashaad bey dostumuza teşekkür ediyorum...)
  • “Bu kitabı kendilerine okuttuğum birtakım dostlarım -her ne ka­dar bu denli önem vermemin bir hata olmadığı kuşku götürmezse de- doğa bilimlerine değin konularla çok uğraştığım kanısına vardılar; ama, diyorlar, bu konular okurları yoracak ve yıldıracak. Ne iyi! İşte benim de istediğim bu: Ben eğlendirmek için yazmıyorum, bu kitapta eğlence, sanat, espri, yani çok gerçek bir düşüncenin en yalın bir anlatı­mından başka bir şeyler arayacak olanları daha ilk satırlarda hayal kı­rıklığına uğratmak istiyorum.
    En üstün olgunluk ölçüsünün kendini doğaya bırakmak ve içgüdü­lerini alabildiğine kapıp koyuvermek olduğuna hiç de inanmıyorum; inancım şudur ki, kısmak ve yumuşatmaya çalışmaktan önce onları iyi­ce anlamak önemlidir; çünkü sıkıntısını çektiğimiz uyumsuzlukların çoğu ancak yüzeyde kalır ve yalnız yorumlama yanlışlarından doğarlar.”

    “Düşünüyorum da, ben bunla­rı söylüyorum diye böyle olacak değil ya! Bu zaten böyle. Ben bunun böyle olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Madem ki böyle olduğu hiç de kabul edilmek istenmiyor, bunun böyle olmasının gerçekten bu denli kötü olup olmadığını araştırıyorum, araştırmaya çalışıyorum.”

    Andre Gide, işte tam da bu sözlerini kitabın önsözüne yazarak başlamış anlatmaya. Bunları eklemeden geçmek istemedim çünkü bu hassas konuda yazarın asıl düşüncesinin ne olduğu bizim için çok önemli. Eşcinselliği olağan bir durum görerek mi yazmış yoksa buna karşı mı çıkmış önce onu anlamalıyız.

    Açıkcası başlarda ben anlamadım. Komik olabilir bu kısım çünkü ben de yazarken güldüm..

    Konumuz, eşcinsellik bir tercih midir?

    Bence yazar hakkında bu konuyu savunuyor ya da savunmuyor diyemeyiz. Yazar sadece anlamaya çalışıyor. Konunun derinliklerine ve geçmişe inerek bizlere olabildiğince mantıklı açıklamalar yapıyor. Ayrıca kitap diyaloglar halinde ilerliyor ve yazar hem eşcinsel bireyi hem de ona tamamen zıt düşüncelere sahip homofobik bir bireyi canlandırıyor ki, bu çok çok zor olmalı.. Sürekli kendini çürütüp duruyor.

    Kişilerden biri eşcinselliğe tamamen karşı çıkan ARKADAŞI, diğeri ise savunan, hatta savunmak bile demek istemiyorum amacı sadece bunun olabilecek bir durum olduğunu anlatan, eşcinsel bir doktor. (CORYDON) Neden savunmak demedim onu da açıklayayım. Kendileri karşı tarafın bu kadar öfkeli ve duruma hakim olmamasını olabildiğince anlayışla karşılıyor. Ona bu düşüncelerin olağanlığı anlatmak için de kendi cümleleriyle bir savunma yapmıyor. Bilimden yararlanıyor, tarihten yararlanıyor, edebiyattan yararlanıyor ve sürekli geçmişten gelen kişilerin ağzıyla konuşuyor. Bu durumun sadece onda olmadığını, etrafta birçok kişinin içinde bulunduğunu ve fark etmediklerini dolaylı yoldan aktarmaya çalışıyor. Doğrudan demiyorum çünkü kendi düşüncelerini araya katmaktan ziyade sürekli sorular sorarak karşı tarafın kafasını kurcalamaya çalışıyor.

    “Papaz Galiani’nin bir cümlesiydi bu; Madame d’Epinay’e yazmış, "Önemli olan," diyor, "Önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle bağdaşarak yaşamaktır.” (Sayfa 18)

    Önemli olan iyileşmek değil.
    Kendi cinsine duyduğu hislerden dolayı intihar etmiş bir çocuk anlatılıyor başlarda. Doktor, arkadaşına durumun farkında olmadığı eğer olsaydı onu iyileştirebileceği söylüyor. Arkadaşı ise doktoru papazın sözüyle vuruyor ve “Bu durum iyileşebilecek bir şey yani öyle mi?” diyor.
    Doktor (Corydon) ise iyileştirmeyi, çocuğa onun “hasta olmadığını” anlatarak yapardım diyor.

    Arkadaşı;
    -Oldu olacak, içgüdüsündeki bu bozukluğun doğal olduğunu da söyleseydiniz bari.
    Doktor(Corydon);
    -İçgüdüsündeki bozukluğun doğal olmaktan başka bir şey olma­dığına onu innandırarak yapardım diyor.

    Daha sonra Doktor(Corydon) ikinci konuşmasında doğabilimi üzerinden cevaplar veriyor..
    (Bu arada doktor bir kitap yazıyor ve bu konular doktorun yazdığı kitabın içeriği üzerinden ilerliyor.)

    Burada durum biraz daha ciddileşiyor ve doktor konuşmaya tekrar bir düşünürün sözüyle başlıyor.

    “Pascal’ın sözünü bir daha söyleyiniz bakalım: “Tüm eğilimler doğanın içindedirler...”
    - “Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. De­mek ki, doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zor­lar; kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığına bakmayarak...””

    Arkadaş;
    -Karşı cinse dönüklüğün salt alışkanlıktan doğduğunu mu savunuyorsunuz?
    Doktor;
    -Yok canım! Demek istediğim; bizim ancak karşı cinse dönüklü­ğü doğal saymamız alışkanlıkla varılan bir yargıdır.”

    Burada ise anlamamız gereken durumun doğal mı yoksa alışkanlıktan öte mi olduğudur. Doktor genelde alışkanlığımıza ters olduğunu söyleyerek kabullendirmeye ve aslında alışkanlıklardan ötürü doğal ya da doğal olmayan gibi gözüktüğünü anlatır. Daha sonra ise şu sözleriyle durumu tamamlıyorum;

    Doktor;
    -“La Rochefoucault’nun şu derin sözünü hatırlayınız: “EĞER AŞKTAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DUYMASA, HİÇBİR ZAMAN SEVEMEYECEK İNSANLAR VARDIR.” Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde, her şey öbür cinse karşı bir cinsel istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salon­lardaki gösteriler, sokaklardakiler. Dumas Fils "La Question d’Argent’ın önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın âşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yö­ne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrı­ya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterir­se hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir top­lum içinde böyle düşünüyorsunuz); “Bu sonradan edinilmiş bir eğilim­dir” deyip duruyorsunuz; evet, bu ona öğretilmiştir, burası kesin; böyle bir şeyi yalnız başına bulabileceğini kabul etmiyorsunuz.

    Daha sonra konu içgüdülere geldiğinde arkadaşı içgüdü adı altında sığınmanın doğru olmadığını o zaman katillerin, hırsızların da bu konularda içgüdü diyerek doğal karşılaşabileneceğini söylüyor. Arkadaş bir söz ile cevap veriyor ve;

    “Bohn, kısa bir süre önce çıkan küçük bir kitabında büyük bir olgunlukla şöyle diyor: "Asıl tehlikeli olan şey, içgüdü sözcüğünün kullanılması değil, bu sözcüğün hangi anlama geldiğini bilmemek ve bundan bir açıklamaymış gibi ya­rarlanmaktır.” diyor ve doktorun içgüdü şeklinde kendini açıklamasının önünü kesiyor.

    Şimdi buralarda tam doğabilimine giriyor ve çok güzel bilgiler aktarıyorlar. Ama hepsini yazmam mümkün değil ve haklarında sadece bu kitabı okuyarak bilgi sahibi olduğum çok konu var. Benim aktarmamdan öte kitabı okuyan kişinin daha doğru anlayabileceği konular. Ama bana can alıcı gelen noktalardan bir tanesini paylaşacağım.

    Arkadaşı, dişi köpeği olduğunu ve bir gece erkek köpeklerin gece boyunca dışarıda uluyarak geçirdiklerini söylüyor.

    Corydon(Doktor) ise ona kızgınlık dönemi haricinde erkek köpeklerin dişi köpeğinizin yanına yaklaşmayacağınızı biliyorsunuz diyor. Erkek için çiftleşmenin zamanı olmadığını fakat dişi köpeklerin kızgınlık süreleri olduğunu belirtiyor. Erkeğin kızgınlık döneminde isteğinin uyanmasının sebebi olarak dişi köpeklerin çıkardığı kokunun neden olduğunu söylüyor.

    “Hayvanın duyguları için bu koku öyle güçlü, öyle heyecanlandırıcı ki, (eğer böyle söyle­mem doğru olursa) cinselliğin ona ayırdığı rolün dışına çıkıyor ve şeh­vet uyandıran bir ilaç gibi yalnız erkeği değil, öbür dişileri de kızışmış durumdaki dişiye beceriksizce yaklaşmayı deneyecek kadar coşturu­yor. Köylüler öbür inekleri tedirgin eden kızışmış ineği sürüden ayırırlar... Sözün kısası şunu demek istiyorum: Dişiden belirli sürelerde çı­kan koku, erkekte cinsel istek uyandırır demek, bu istek yalnız o süre­de uyanır demek değildir.(Kimi hayvanların kendi cinslerinden erkeklerden hoşlandıklar da görülür.)
    Gerçekten, kendisine kısa bir süre önce çiftleşmesinden sinen ko­kuyla dişiyi hatırlatmasından ötürü erkeğin başka erkekleri uyardığı, sa­nırım ki doğru olarak, savunulmuştur.
    - Samson, “Ne gariptir ki,”diyor, “Dişide pek çabuk (döllenme­den hemen sonra) uçup giden bu koku bir kere başkasına sindikten sonra kolay çıkmıyor...” “

    Arkadaşı;
    -Evet, az önce size diyordum ki: Ancak yeni çiftleşmiş olan bir erkek, dişinin kokusunu daha üstünde taşıdığından, saldırışları haklı gösterebilir...

    Corydon;
    -“Paris bulvarlarından birinde iki köpek bildiğiniz gibi gülünç bir şekilde birleşmişlerdi; arzulan yerine gelmiş olduğundan, her ikisi de kurtulmaya uğraşıyorlardı; bu ayrılma çabaları kimilerince utanç du­yulacak bir durum olarak karşılanıyor, kimileri de çok eğleniyordu; yaklaştım. Kesinlikle kokuyu alıp yanaşmış olan üç erkek köpek, çevrelerinde dönüp duruyordu. Bunlardan daha gözüpek ya da daha coşkun olan biri, artık dayanamayarak, üstlerine atlamayı denedi. Birbirlerin­den ayrılamayan bu çiftler birinin üstüne çıkabilmek için bir süre olma­dık cambazlıklar yaptığını gördüm... Dediğim gibi, şu ya da bu neden­le bu sahneyi seyretmekte olanların sayısı az değildi; ama bahse gire­rim ki, şunu farkeden yalnız ben oldum: Erkek köpeğin üstüne çıkmak istediği öbür erkekti, evet yalnız öbür erkek; dişiye aldırmıyordu bile; boyuna uğraşıp duruyordu ve kurtulamamış olmasında ötürü, öbürü de kendini iyi savunamadığından az kalsın amacına ulaşacaktı... Derken bir polis çıkageldi ve bir tekmeyle oyuncuları ve arkasından izleyicileri dağıttı.”


    İçgüdü üzerine hayvanlar ve bitkilerle ilgili tonla deney, bilimsel araştırma üzerine konuştuktan sonra içgüdü konusunda en son bunları söylüyorlar;

    1. Çiftleşme ne kadar güçse, içgüdü o kadar kesindir.
    2. İçgüdü ne kadar kesinse, erkek sayısı o kadar azdır.
    3. Demek ki: Çiftleşme güçleştikçe erkek sayısı azalır (dişinin se­vişmeye kurban ettiği erkeklerde); kuşku yok ki, şehveti tatmak için başka bir yol bulunursa bu tehlikeli çiftleşmeye yanaşılmaz bir ve böylece o tür sönüp gider. Yine kuşkusuz ki, arzularını yerine getirmeleri için doğa onlara başka hiçbir yol da göstermez.



    Üçüncü konuşmada ise insanlar üzerinden gidiyorlar.

    Darwin, Spinoza, Yunan ahlakından, heykelciliğinden, savaşlarından, Goethe ve hatta şu sözü paylaşayım burada;

    Goethe; “Arı estetik kuralına göre erkek bedeni kadın bedeniyle karşılaştırıldığı zaman daha güzel, çok daha estetik ve daha yetkindir. Böyle bir duygu bir kez uyanmaya görsün, kolayca hayvanlığa kaçar. Cinsel sapıklık, insanlık kadar eskidir, demek ki, doğal bir şey olduğu ve doğaya dayandığı söylenebilir ama yine de doğanın yararına çalışmaz. İnsan doğadan kazandığı, ondan çekip aldığı şeyi artık elinden kaçırmaz, ne fi­yata olursa olsun geri vermez onu.”


    Montesquieu şöyle anlatıyor:
    "Roma’da sahneye kadınlar değil, iğdiş edilmiş kadın kılığında er­kekler çıkar. Bunun ahlak üstündeki etkileri çok kötüdür: Çünkü (bildi­ğime göre), Romalılarda hiçbir şey bundan daha fazla fizyolojik aşk uyandıramaz." Daha ilerde şunu diyor: "Ben Roma’dayken Capranica Tiyatrosu’nda iğdiş edilmiş iki çocuk vardı; Mariotti ve Chiostra, sah­neye kadın kılığında çıkarlardı, hayatımda gördüğüm en güzel yaratık­lardı bunlar ve bu konuda en sağlam ahlaklı kimselerde bile Gomore zevkleri uyandırabilirlerdi.
    Genç bir İngiliz, bunlardan birinin kadın olduğunu sanarak, deli gibi aşık oldu ve bu tutkunluğu bir aydan çok sürdü. Eskiden Floransa’da granddük Come III, aşırı tutkusundan ötürü böyle bir düzen kurmuştu. Bir kere düşününüz, bu konuda yeni Atina demek olan Floran­sa’da bunun etkileri ne olur artık!" yine bu konuda Horatius’un şu sözünü tekrarlıyor: "Doğal olanı kovdunuz mu, dörtnala geri döner"

    Arkadaşı ise bu sözlerden sonra Corydon’a sizin için doğal olan kendi cinsimize duyacağımız duygu mudur, insanlığın normali böyle mi olmadı diye sorular soruyor. Ve konu dördüncü konuşmaya geçiyor...(Cevap?)

    Burada mitolojiye giriyorlar ve Yunan üzerinden ahlaktan bahsediyorlar. Daha sonra bu tarz eğilimleri olan kişilerin(erkekler için) kadın düşmanı olup, olmayacağı tartışılıyor. Kitap böyle tartışmalar halinde bitiyor... Yazar bir sonuca çıkmak istememiş ya da bizlere bir düşünce zorlamak istememiş. Sadece anlatmış ve konuşmuş. Gerisi de sizlere kalmış nasıl isterseniz, size ne doğru gelirse öyle anlayın demiş..

    Ayrıca çoğu yerde diyaloglar çok fazla karışıyor. Bilimselliğinden asla rahatsız olmadım, terimleri araştırdım, okudum fakat ama şu diyalog olayı daha düzgün olabilirdi diye düşünüyorum. Eminim o zaman okumak çok daha kolay olacaktı. Erkekler üzerinden gitmiş fakat ben kadınların da geçmesini dilemedim değil.

    Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim Corydon’u Sapık Sevgi diye çevirmek ise efsane olmuş gerçekten. Zaten bir ara kitapta müslümanların da asla böyle bir düşünceyi olumlu karşılamayacağını ve bunun ülkesine batıdan geldiği savunur yazmıştı yazar. Hah şu meşhur söz aklıma geldi yahu. “Gevurrr ahlaksızlıklarıı, batı adetlerii!!”
    Bilmezler ki kendi tarihimizde de eşcinsel bireylerin olduğunu...
    Eşcinsellik bir hastalık değildir bunda artık bir anlaşalım, lütfen.
  • İlahi Hitap da Nass Olgu İlişkisi
    Tefsire Giriş:
    Kur'an hitabı ile ilk hitap çevresindeki muhatap kitle arasındaki ilişki son derece canlı, dinamik, diyalojik ve diyalektik bir ilişki olarak gerçekleşmiştir. Bunun Kur'an metnindeki en müşahhas örneği, "yes'eluneke" (Sana soruyorlar) lafzıyla başlayan ayetlerdir. Kimi zaman sahabiler, kimi zaman Kureyşli müşrikler, kimi zaman Yahudiler Hz. Peygamber'e birtakım sorular sormuş, bu soruların her biri hakkında müstakil ayetler inmiştir. Mesela, Hz. Peygamber'e helaller, haram aylar, yetimler, içki ve kumar gibi meseleler hakkında sorular sorulmuş ve bu soruların her biri hakkında ayet inmiştir (Bakara 2/189, 217, 219, 220). Yine Hz. Peygamber'e farklı maksatlada kıyamet, ruh, Zülkarneyn hakkında sorular sorulmuş ve bu sorular için de birçok ayet inmiştir.(A'raf 7/187, İsra 17/85, Kehf 20/83). Bütün bunların dışında, bazı sahabilerin gereksiz sorular sormaları üzerine, "Ey iman edenler! Size izahı yapıldığı takdirde, müteessir olmanıza yol açacak konular hakkında soru sormayın" mealindeki ifadeyle başlayan Maide 5/101. ayet inmiştir. Bu ayetlerin açıkça belgelediği üzere Kur'an kendi nüzul ortamında olup bitenler hakkında konuşmuş ve ilk muhatap kitle tarafından da anlaşılmıştır. Fakat burada söz konusu olan anlama, özne-nesne ayrımının ayrışmasına dayanan, başka bir ifadeyle, yazılı bir metnin dil, anlam ve yorumbilim açısından incelenmesiyle yazarın niyet ve maksadının keşfedilmesini amaçlayan faaliyetten çok farklıdır. Aslında Kur'an'ın ilk muhatap kitle açısından anlaşılması büyük ölçüde Hz. Peygamber'in tebliğ ve temsil pratiğinin anlaşılmasıdır. Çünkü Kur'an'ın ilk defa şifahi bir hitap olarak Hz. Peygamber'in dilinden sadır olduğu malumdur. Bu durum ilk hitap çevresinde Kur'an'ın Hz. Peygamber ve onun rehberliğinden bağımsız olarak algılanmadığını söylememize imkan tanır. İlk müslüman nesil olarak sahabenin Kur'an'ı Hz. Peygamber'in rehberliğine (Sünnet) bakarak anladığı kuşkusuzdur. (İlahi Hitâbın Tefsiri C. I. s.14-15)
  • Arap dünyasının büyülediği, çektiği, endişelendirdiği, dahşete sürüklediği ya da kuşkulandırdığı herkes zaman zaman kendi kendine birtakım sorular sormaktan geri duramaz.

    Bu örtüler, bu çarşaflar, o iç kapayıcı sakallar, bu ölüme çağrı neden? Bunca eskiye bağlılık, şiddet gösteri neden?