• Günaydın. Bu ara herkes geçmişe hasret. "Yeni"ler değil "eski"ler mutlu ediyor sanki. Sebebi belli de, konuşmak dahi istemiyoruz. Nezihe Meriç, "Sait Faik gülse, biz gülsek, deniz, kuşlar, balıklar, Burgaz, hepsi, hepimiz güle güle bir hâl olsak. N'olur be Tanrım! Ne çocuktuk, ne güzeldi dünya." der. Mümkün, sevgili okur.


    Nezihe Meriç - Çisenti

    Yapı Kredi Yayınları, s.75-77


    Bir Adam! 
       Yüzü sıkıntılı, elleri cebinde, boyu uzun. İnce ama, zayıf değil. Yapılı. Yokuş yukarı çıkarken, omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş. Sanırsın, ne zeytin ağaçları, ne yol boyu açmış beyaz zakkumlar, ne çardaklardan taşan bugenviller var. 
       Kızıl saçları, omuzlarına inen kadın, set üstündeki evin camlarını açarken gördü onu. Önce, 
       "Bu da kim” dedi, güneşten yüzünü kırıştırarak. Ayırdında olmadan saçlarını düzeltti, acele geceliğinin yakasını örtmeye çalıştı. Sonunda, 
       "Ha, yukarki yalnız adam bu. Nereden çıktı. Ortalarda yoktu. Hoş ötekiler de yok ya" diye düşündü. Ama baskın olan,yüreğini oynatan düşünce,
       "Hoş adam" oldu. 
       Adam yokuş yukarı çıkarken, (hani omuzlarını kısıp kendine yumulmuş) sözcükler, görüntüler, karmakarışık duygular halinde, bir görünüp bir kayboluyordu. 
       Zeytin, mandalina, begonvil, yokuş, deniz, yabancı bir gemi gelmiş, üç gemi, mevsim daha açılmadı diye düşünürken işte bahçe, işte ev. (Yolun başında, zeytin ağacının yanındaki o kuş yuvası evin penceresindeki kadının ayırdına bile varmadı.) 
       Mavi mavi değildir. Esintinin neresine yüzünü çevireceğini bilemez insan. Esinti ne? Ne ki? Var mı ki? Hani? 
       Evi ot bürümüşse, kepenkler açık değilse, içerlerden konuşma sesleri gelmiyorsa gülüşmelerle karışık... (O hep gülerdi, bazan, suya, yüksekten boncuklar atılıyormuş gibi tek tek; cup cup cup; bazan pencere camlarında yağmur tıpırtısı; pıttıdı pıttıdı.) Bahçede tekir. Daha yavru. Adı, Gümüş. Kulaklarını dikmiş kuş yakalama gayretinde; kafa, sanki bir güvercin; bir o yana hafifçe, bir bu yana belli bile olmadan. Büyük hala sabah kahvesiniiçerken gülümsüyor: 
       "Şu maymuna bakın" diyor. "Nasıl da pür dikkat. Bacak kadar boyuna bakmadan, aklı sıra kuş avlayacak. Hah ha! Ay maymuuun!" 
       Çoluk çocuğun, telefonların, kız seslerinin sabah şamatası nerede? (Hani hiç dayanamazdı. Çıkıp deniz kenarına, Abdi'nin kır kahvesine kaçardı; gazeteleri ve kitabıyla.) Sesleri duyuyor mu? Duyuyor. İç içe, birbirine girerek, arasına gülüşmeler karışarak, yarım yarım, yaz evine denizden gelen, eve çarpıp dağılan ses yumağı, mutfaklardan gelip bahçede oyalanan dumanlı koku, seslenmeler, küçük çığlıklar, ah, aaaaaay, vahlanmalar, gülüşüvermeler. Karnıyarık dibini tuttu, gene, gene mi, gene gene gene, Suna, Ayşin, Müge kızlaaaaaaar... Vah vah vah yemek dibini aldı. Oh, mis gibi toprak kokusu. İbrahim abi, hani gül almaya gidecektik. Erkan abiler geliyor yarın. Çocuk nerde? Aman bu kızların kıkırdaması. Gene kavga ederler karısıyla valla... Zil sesi var. Koşup bakın şuna. Sucudur bu, kaçırmayalım. Gene yürüyüş varmış. Bu elbise sana çok yakışıyor, sarı herkese yakışmaz. Tadını kaçırdılar Aman hadi be halaaaaaaaaaaa! Konuşma. Annen oyuna gidiyor mu bugün? Kaçırır mı! Bu Erkan'ın karısı da! Çok kıskanç kadın canım. Erkeğin üzerine bu kadar düşülmez ki. Kızlar bana da bir kahve yapın. Hadi denize gidiyor muyuz? Akşamüzeri ben oyundayım. Olmaz! O genç kız, sen daha çocuksun. Bence Hüseyin abi çok haklı. İşçilerden sonra, memurlar da yürüyecekmiş. Babamın yazısını okudun mu anne? Heeeeey süt taşıyor. Okusa da anlamaz ki be! Aa! Gülseren ablalar geliyor. Yihhuuuu! 
       Sadece sıcak 'hükümran!' Bir de ağustosböcekleri, yüreği sıkıştıran bir tekdüzeliğin ağır sıkıntısıyla birarada. 
       Şimdi ev... Sarı, kuru, sessiz, tozlu, eskimiş, terkedilmişliğin yoğunlaşmış, kabuk tutmuş... Bir ağıt, denizin dibine dibine karanlık, kararsız, belirsiz, boğuntulu, tuzlu, ölümcül... 
       O kargaşanın, o çoluk çocuk... 
       O çoluk çocuk şamatasının... 
       Şamata. 
       Evet! 
       Onların ortasında, onlarla birlikte yalnız olmak vardı. 
       Evet, onların arasında... 
       Oysa, şimdi... 
       Artık.. 
       Artık hep üç nokta! 
       Tek başına yalnız olmak, renklerin, seslerin, şamatanın (baş üstüne) gülüşlerin, küçük çekişmelerin, tatlı dedikoduların... 
       O gülüş suya, ta yukardan, tek tek boncuk atılıyormuş gibi tek tek tek tek, peşpeşe peşpeşe... 
       Alıp başını, yumulup kendine çekip gitmeli.  
       Ne bu şimdi? Ne? 
       Onlarla birarada yalnızken, şimdi böyle, tek başına... 
       Zaten mutluluk ya da mutsuzluk tanımlanabilinir mi? Yaşamın bir ucundan tutmak gerek.


    Hergün mail kutuma düşen bir yudum kitaplar, hergün başka denizlere yelken açmamı sağlayan pasajlar. Küçücük şeylerden mutlu olmak.Sizde her sabah böyle pasajlar görmek isterseniz biryudumkitap.com'u ziyaret edebilirsiniz.