Gelişim Psi'nin 100 sayfasını 1 saatte bitirebilirken, Sosyal Psi'nin 20 sayfasını 2 saatte katiyen bitiremiyorum, ağlamak istiyorum.

Bitmeyen Öykü
Ulan dedim kendi kendime geçenlerde. Kendi kendime dememin de bir nedeni var ki söylüyorum, on yıl sonra ilkokul arkadaşımla karşılaşmam etki etti. Selamlaştık falan. Oturduk bir çay ocağına çayları söyledik, mazinin marazisinden konuşmaya. Şimdi polis olmuş arkadaş birkaç güne de evlenecekmiş. Ben ona ne yapıyorsun diye sorduğumda öyle cevap verdi gülümsüyordu, neşeliydi, traşlıydı, et kemik toplanmış/sıkışmış, şöyle tam kendine gelmiş eski cılızlığından ve zayıflığından kurtulmuş adam gibi adam olmuş. Ben halimi anlatmayayım neyse azcık anlatayım. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamışım, boy kilo farkı uçurum olmuş, göz kapaklarım çökmüş, sekiz senedir üniversite okuyorum bir diploma bile yok ortada. Her neyse kendimi ve yaptığım işi de böyle belirtince adam şaşırdı kaldı. Neyse çaylarla beraber sigaraları da içiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz iki dakikada eskiden beri arkadaşız havasına girdik, sanki şu geçen on yılda her zaman birlikte gezmişiz, tozmuşuz falan. İlkokul yani ilköğretim arkadaşlığı farklı oluyor hem de çok farklı oluyormuş. Her neyse adama dedim ki öğrenciye yemek ısmarla, sen memur adamsın. sağolsun güzel bir şeyler söyledi iyice yedik. Sonra ulan dedim Ceylan'a noldu haberin var mı? Hangi Ceylan diyerek yüzüme baktı salak bir ifadeyle. Salak bir ifade nasıl oluyormuş bilmiyorum ama ben anlam veremediğim bakışlara salak bir ifade yahut bakış diyorum. ooo böyle yaparsam hikaye bitmez ki. Böyle arada sırada hikayeyle ya da anıyla alakası olmayan şeyler koyarsam hikaye bitmez galiba. Bak hala konuşuyorum hikayeden bağımsız olarak. Ulan böyle bir hikaye beş dakika öncesine kadar aklımda yoktu, şimdi aklıma geldi bir hikaye yazayım da konusu şöyle böyle olsun diye ama hikayeye geçemiyorum abi. Bu nasıl bir kendinibilmezlik bu nasıl bir üslup bu nasıl bir okuyucuyu önemseme mantığı? Ulan hikayeyi beğenmiyorsan niye yazıyorsun, beğeniyorsan niye başka konuşmalar ekliyorsun araya. Haa şöyle bir şey de var ki anlatacağın şeyi tam olarak anlamamalarından korkuyorsan onu da ince ince işle hikayeye yani ne bileyim bir diyaloğa sığdır bir tasvire yahut betimlemeye sığdır yahut sembol olarak bir şeyler ver. Hadi bunların hepsi olmadı bir karakter yarat. O karakter hiçbir şeyi anlamaya bilmeyen bir karakter olsun. Ve zorlandığın yerlerde o karakteri konuşturarak hikayenin bir köşesine sok. Hem karakter iyi olur hem de hikaye daha eğlenceli daha açıklayıcı olur. Ama mizaha izah yaparsan da mizah olmaz. Ulan mizahla ne alakası var şimdi hikayenin? Hikaye ruhu ayrı mizah ruhu ayrı. Yani mizahın izahı olmaz kim ne anlarsa. Hikayede ise kim ne hissederse mi önemli yoksa olayın kendisi mi? Valla ben tam olarak bilmiyorum bunu ama olay üzerinden hislere açık kapılar bırakılırsa daha etkili olur diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Olay bağlantılı düşünürsen sürekli bu sıkıntı. Ama duygu veya duygulanış bağlamında düşünürsen hikayeyi bu da sıkıntı. İki tane tarz vardı: çehov tarzı hikaye ve maupassant tarzı hikaye. Nerden geldik buraya onu da anlamadım ama abi ne olursa olsun bu yetenek işidir. Yeteneğin yoksa sıksan da siksen de olmaz bu işler. Yazı yazmak için binbir türlü nedenler var. onların da yerine gelmesi lazım. Başta yoksulluk, çirkinlik, isyan gibi ruhi ve maddi bunalımlar olması lazım ama günümüzde bunun da bir önemi yok artık. Yav yeter artık ben hikayeye geçip anlatmak istiyorum. Her neyse oturuyoruz arkadaşla çay ocağında. İnşallah okuyucu unutmamıştır en son kaldığım yeri. Neyse ben bir başa dönüp bakayım da nerde kalmışım. Bir dakikaya geliyorum. Tamam, tamam. Hangi Ceylan diyerek yüzüme salak salak bakmıştı. Ben de o salak bakışın nasıl olduğunu ve neden böyle bir tabir kullandığımı anlatmıştım. Hatırlıyoruz değil mi neden o tabiri kullandığımı? Onu da hatırlatmama gerek yok. Bu defa sen çık yukarıya bak ve hatırla. Okuyucu senden özür diliyorum seni yukarıya çıkardığım için. Her neyse kelime hatalarına veya imla kurallarına pek takılmıyorum. Sen de takılmadan oku. Ulan dedim hani bir ceylan vardı. Siyah saçlıydı, siyah kirpikleri -beyaz olacak değil ya-, ince kaşlıydı, sonra bembeyaz bir yüzü vardı orada okuyan pis köylü çocuklarının arasında güzelliğiyle, temizliğiyle bütün cinsel dokunuşları özleten kız vardı ya. Haaa o mu diye karşılık verdi. Şimdi hatırlıyor. Size demedim mi salak bir ifade. Aha da şimdi bu kadar tasvirden sonra hatırlaması kesinkes salak olduğunu göstermiyor ama hissettiriyor değil mi? Her neyse arkadaşa detaylıca anlatmaya başladım kızı, çoğunu unutmuş bu gerizekalı. Kızın en önemli yanlarını unutmuş. Aslında burada okuyucuyu bilgilendirmek amacı taşıyorum ama bunu böyle açıkladıktan sonra hiçbir önemi ya da gizi kalmıyor ki... Ama olsun bu da bir şey. En azından hikaye uzun ve güzel gibi geliyor. Adam yazmış bu kadar uzun hikayeyi demek ki yetenek var abi diye düşünmesini istiyorum okuyucunun. Neyse bizim köyde bir imam vardı. Bu imamın hiç oğlu yoktu ve sekiz çocuğunun sekizi de kızdı. Size yemin ediyorum ki öyle. İnanmıyorsanız ekmek mushaf çarpsın. Her neyse. Sekiz kızı da çok güzellerdi. Saçları böyle uzun ve yumuşak ve düz ve kalın saçları vardı. Yüzleri hiç güneşe çıkmamış çocuklar gibi bembeyaz ve tertemizdi. Elbiselerinde tek bir leke bile yoktu. Hepsi de çok güzeller. Onlardan kim hangi sınıftaysa o sınıfın erkekleri o kızın peşinden koşuyordu. Bunların gözleri falan da büyüktü. Herkes bakıyordu abi ister istemez. Böyle köye manken gibi kızlar getirirsen bakacaklar. Bizim de halimiz harap. Proleter sınıfın en önde koşanlarıyız. Ama hangi sınıfa mensup olduğumuzu bilmiyoruz. Sonraları öğrendim ki.. İmam ve kızları burjuvaymış biz ise proleter. Her neyse önlüğümüzün önü hep yırtık ya duvara çıkıyoruz yırtılıyor ya ağaca ya da kışın soğuyan/üşüyen ellerimizi, ayaklarımızı veya götümüzü ısıtmak için yanaştığımız soba yakıyor. İşte bu imamın bir kızı da bizim sınıftaydı. Adı Ceylan soyadı da Kaplan. Ulan yemin ediyorum çok güzeldi be.. Aslında özledim biliyor musun sayın okuyucu. İsme ve soisme bak.. Dedim ki okuyucu burada isme soyisme dikkat etmeyebilir ben de dikkat ettireyim. Her neyse başlıyorum kızla olan anıma.. Güzel anıydı gerçekten, tek bir anı değil onlarca güzel mi güzel anı var. Onların hepsini hikayede nasıl ve ne şekilde vereceğim bilemiyorum. Ulan nerde çıktı bu hikaye fikri? sabah sabah kalkıp hikaye mi yazılır uykulu gözlerle. Bir şeyler uydurmak da zor gerçekten. Ama bu hikayeyi okuyan okuyucunun yemin ederim alnından öpüp tebrik etmek isterim. Yoksa okunmaz abi. Baksana hikayeyi parağraflara ayırmadan yazmışım. Bu kolay kolay dayanılır bir şey değil. Hem de hikaye konusu o kadar ilgi çekici değil. Ama yemin ediyorum uyandım ve bir hikaye yazayım dedim. Ve bunun gibi bir şey çıktı ortaya. Kötü de olabilir iyi de. Ben bilmiyorum. Çünkü kimse kalkıp baştan sona bir daha okumaz bunu. Ben anlamak ve yorumlamak için okumayacağım baştan sona sadece ciddi yazım ve noktalama yanlışları var mı diye bakacağım. Kırmızı olan yerlere dikkat edip aşağıya ineceğim. Her neyse okuyucuya verilen değer bu mu? ayıp ettim sayın okuyucu, kusura bakarsan da bak. Ama özür diliyorum. belki de içimde dilemiyorumdur. Biraz medeni olmakta fayda var diye de ekleyeyim. Ulan hikayeye odaklansaydım şimdiye kadar hikayenin güzel bölümlerini bitirmiştim. Ama bitiremiyorum. Sanırım bu hikaye başka bir güne kaldı. Başka bir hikayem daha vardı tamamlamam gereken. Onu da en yakın zaman tamamlayacağım. Bana iki kişi merak ettiklerini söylemiştiler. zaten o ikisi tek okumuştu. eskiden çoğ okuyucu vardı buralarda. Onlara da çok teşekkür ediyorum. İlerde bunu da tamamlarım. Kimse okumadı.

Parça parça eksiliyorum, yavaş yavaş eskiyorum. Başladığım işi bitiremiyorum, kaldığım yerden de devam edemiyorum. İstediğim sorudan başlıyorum, nasılsa hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Zaman akıp gidiyor, ben sadece bekliyorum.

Burak Aksak
Parça parça eksiliyorum, yavaş yavaş eskiyorum. başladığım işi bitiremiyorum, kaldığım yerden de devam edemiyorum. istediğim sorudan başlıyorum, nasılsa hiçbirinin cevabını bilmiyorum. zaman akıp gidiyor, ben sadece bekliyorum.

Hiç., bir alıntı ekledi.
27 Nis 23:08

Bitiremiyorum. Kendimi bitiremiyorum. Demek ki bir dâhiyim. Çünkü kendimi harcıyorum, harcıyorum ama bitmiyorum!”

Piç, Hakan Günday (Sayfa 128)Piç, Hakan Günday (Sayfa 128)

Yaşam soğukluğu ile ben ya da deli mavi
Sadece ben değilim diye düşünüyorum, başkalarında da vardır herhalde. Son günlerde yaşamla aramızda belli bir soğukluk oluştu. Aslında tam olarak son günlerde denemez, belki de kendimi bildim bileli olan bir şey. Sadece hayatımın belirli dönemlerinde saklanmayı yeğliyordu. İşte bu aralar iyice açığa çıkmış durumda. Beraber geçiriyoruz günleri artık- nereye gidersem arkamdan geliyor. Kurtulmayı istiyor muyum bilmiyorum.  Sonuçta benim bir parçam o da , Quasiomodo'nun kamburu gibi ya da ne bileyim İskender'in gölgesi. Ben ve yaşamama arzum. Alışığım anlaşılacağı üzere, tiksinti filan duymuyorum- ama o istiyor diye de bitiremiyorum yaşamımı. Sonuçta herkesin olması gerektiği gibi korkağım da biraz. Kendimi tatmin ediyorum ama, tek ben değil hepimiz korkağız. Öyle olmasa kimse kalamazdı dünyada. Yapılacak ne var ki yoksa hayatta? Otomatonlar gibi Syberia'daki, yapılması gerekenleri yapıyoruz hepimiz. Ne eksik ne fazla. O her yerde geçen ve duygu denilen tepkimeler totale vurulduğunda bir sineğin etkisini veremiyor yaşamamıza. Neyi sırf kendimiz istiyoruz diye yapıyoruz ki? Ya da neden vaz geçiyoruz canımız çekmediği için?  Bakın ölemiyor bile çok istemesine rağmen insanlar zamanından önce. Bir kaç üretim hatasını saymıyorum. Yani kim Kurt Cobain'in normal birisi olduğunu iddia edebilir ki? Benim yaşam soğukluğum da aynı fikirde, sevmiyor Nirvana'yı. Bu olumsuz düşünceler/duygular eski kafalı şeyler, Yaşama isteksizliğim de daha çok geleneksel müziği tercih ediyor. Türk Halk Müziği değil tabi, geleneksel caz. Hiç kendinize sordunuz mu, yaşamdan soğuyunca ne yapar insan diye? Sormamışsınızdır tabi, böyle geri zekalı sorulara ayıracak vaktinizin olmadığını tahmin edebiliyorum her otomaton gibi. İnsan başta kendisine bir yaşamama sebebi bulmaya çalışıyor. Onun için de önce kendisine bir yaşama amacı bulup, bunu yok etmesi gerekiyor. Öyle her aklı başında insanın başarabileceği bir şey değil. Anlayabileceği bir şey de değil. Nereden bakılırsa bakılsın, aşırı saçma bir şey. Sonunda sonsuz umutsuzluğa kapılmak için, ilk önce "Sensiz hiçbir şeyim" diyebileceğiniz bir sevgiliniz olmalı mesela. En baştan beri sevgiliniz olmazsa zaten siz yaşamak kadar ölmeyi de hak etmiyorsunuzdur. Hem niye ölmek isteyesiniz ki,bu otomatonların dünyası tam size göre değil mi? Pardon, haddimi biraz aştım; vasıfsız ve korkak bir yaşam isteksizi olarak. Tabi ki sevgili dışında başka bir yaşam amacı da olabilir. Her şey iki insanın bir araya gelmesiyle bitmiyor tabi ki. Sonuçta dünyada ayrı ve birlikte yaşayan milyarlarca insan var. Mutsuz milyarlarca insan da var. Mantık okumuş birisi olarak; buradan çıkarabileceğim tek sonuç, dünyada milyarlarca insan olduğu. Bu kadar insan varken neden yalnız kalıyorsunuz ki sevgili ölmeye/yaşamaya hakkı olmayan kişi?  Evet birliktelik tek amaç değil ama. Belki tüm servetimi kaybettiğim için, ya da ailemden birisini kaybettiğim için, ya da hayat arkadaşım olan leoparımı kaybettiğim için de, hayata küsmüş  olabilirdim. Ama hep kaybetmek var işin işinde. Kaybetmek için de bir şeyleri kazanmam gerekiyor. Bu soğuklukla konuşuyoruz ara sıra, sonuçta dediğim gibi benim bir parçam olduğu için, yaşamıma yabancı değil. Sadece biraz soğuk. Zaten esas en soğuk olanlar değil midir bizi yaşama bağlayan? Değil, evet. Neyse; kendisine, "Keşke o eski teypler gibi hayatımızın da bir geri alma tuşu olsa, o kendi kendine geri alınırken biz de beklesek, acaba düzgün bir şekilde geri alınacak mı diye merak etsek, sonra da tekrar başlasak hayata. Ama bu kez üzerimize farklı şeyler kaydederek. Bize sunulmuş olanlardan değil, değişik tatlardan faydalanarak" gibi bir şeyler dediğimi hatırlıyorum. Dinlememiş beni yaşama karşı olan soğukluğum. Ondan da soğudum artık, ama işte insan kurtulamıyor bir anda hiç bir şeyden. Hayatımı bir kere daha yaşayabilseydim, tekrar yaşamayı ister miydim bilmiyorum açıkçası. Daha bu hayatı düzgün yaşayamıyorum ki, yenisini ne yapacağım ben. Sonra yaşamama isteğim bir laf etti," Ben niye buradayım düşündün mü hiç "dedi. Düşünmemiştim ama düşünmek de istemiyordum. Konuyu değiştirdim. Hep tatminsiz olduğunu, belki de ölmemi istediğini söyledim. Kavga ettik sonunda. Sonuçta bir şey olacaksa tek başıma kalmayacağım, kalbi kırık sadece ben olmayacağım. Hayatım boyunca kendimle beraber etrafımda olanların da kalplerini kırdım hep. Bu konuda oldukça başarılıyım, ölmeyi beceremesem de. Soğumuştum zaten, onun da kalbini kırmamda bir sakınca yok diye düşündüm ve kovdum fevri bir anımda yanımdan. Üzüldü tabi, sonuçta insanın ölüme olan isteğinden kurtulması kötü bir şey. Birlikte yaşadığımız o kadar mutlu an, o kadar "Ölüme Yakın Deneyim" varken. Ama bana da yaşatmamıştı zaten onları, en heyecanlı yerlerini hep kendisi yaşıyordu, soğuk nevale. Daha kötüsü de olabilirdi belki, ama ben daha iyisini bile anlayamazken daha kötüsü niye gelsindi ki benim için? Sonra bir şiir yazayım dedim. Yazdım, sonuna maviyi koydum. Niye koyduğumu bilmiyorum. Peygamber olsam vahiy gelmiş olabilirdi. Şair olsam istedim koydum diyebilirdim. Berber olsam bir şey demez sadece traş ederdim mavi saçlı insanları. Ama ben ve artık en sevdiğim olmayan parçam, yaşamama azmim öyle koymak istedik. İyi de oldu. İsmini sürekli değiştirdiğim bu ölüm aşkım da olmasa kimse anlamayacak beni. Ben de anlamıyorum zaten kendimi, onu ve şiirlerinin sonlarına gereksiz şeyleri koyan güruhu. Olsun ama mavi iyi oldu. Mavi her şeyin altına gidiyor nasılsa. Bir şarkım olsaydı mavi olmasını isterdim. Tıpkı İskenderin gölgesi gibi ya da Quasimodo'nun kamburu. Bitti mi? Gitmedin mi daha? Daha kaç gece burada kalacağız biz Mavi?

Parça parça eksiliyorum, yavaş yavaş eskiyorum.
Başladığım işi bitiremiyorum, kaldığım yerden de devam edemiyorum.
İstediğim sorudan başlıyorum, nasılsa hiçbirinin cevabını bilmiyorum.
Zaman akıp gidiyor ben sadece bekliyorum.

Parça parça eksiliyorum, yavaş yavaş eskiyorum. Başladığım işi bitiremiyorum, kaldığım yerden de devam edemiyorum. İstediğim sorudan başlıyorum, nasılsa hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Zaman akıp gidiyor, ben sadece bekliyorum.

parça parça eksiliyorum, yavaş yavaş eskiyorum. başladığım işi bitiremiyorum, kaldığım yerden de devam edemiyorum. istediğim sorudan başlıyorum, nasılsa hiçbirinin cevabını bilmiyorum. zaman akıp gidiyor, ben sadece bekliyorum.