• 224 syf.
    ·4 günde·6/10
    "Hwang Sok-yong, 1943’te Çin’de doğdu. Ailesi 1945’te Kore’ye geri döndü. Dongguk Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören yazar, Vietnam Savaşı’na katıldı. Yazarlığının yanında, ülkesinde insan hakları ve demokrasi savaşı verdi. Gönüllü sürgünle New York’ta ve Berlin’de yaşadı. 1993’te Seul’e döndüğünde hüküm giydi ve 1998’de özel afla salıverilinceye dek cezaevinde kaldı. Aralarında PEN ve Amnesty International’ın da olduğu pek çok kuruluş, serbest kalması için kampanyalar düzenledi. Eserlerinde sıklıkla yurtsuzluk temasını işleyen Hwang Sok-yong, hem güneyde hem de kuzeyde çok sevilmektedir. Seul’de yaşayan yazarın kitapları pek çok ulusal edebiyat ödülüne değer görülmüştür."

    Hwang Sok-Yong'un hayatını okuduktan sonra kitaplarını merak etmemek elde değil, hele de Kore dili ve edebiyatına ve kültürüne ilginiz varsa.

    Kitap Bari adındaki bir kız çocuğunun Kuzey Kore'nin kıtlık çektiği, çatışmanın olduğu zamanlarda ailesi ile yaşadığı zorlukları ve ailenin nasıl parçalandığını anlatıyor. Kurulu bir düzen, bir hayat için gemi vasıtası ile tek başına İngiltere'ye giderken yaşadığı zorlukları aynı zamanda küçüklüğünden beri ölü ruhları görmesi, farklı bir âlemlere gidip gelmesi ile babaannesinin -babaannesi de şamanmış.- demesine göre ailesinden kalma şaman olduğunu biliyoruz, insanlara dokununca onların geçmiş yaşantılarını bilmesi, ulaşmak istediği insanın hayatta mı değil mi olduğunu anlaması ile vakıf olduğu durumları insanlardan saklaması ve kurduğu dostluklar ve geçtiği yollarda abı hayatı araması insanı hayata dair düşünceye sevk ediyor. Aynı zamanda İngiltere'ye gittiği zaman yaşadığı apartman katından sorumlu olan Abdul dede ile aralarında geçen samimi sohbetler, Abdul dedenin müslüman kimliğini benimseyerek onun devamlı kuran okuduğunu ve babaannesine benzettiğini ve müslümanların 11 Eylül zamanı çekecekleri sıkıntıları Abdul dede tarafından öngördüğünü ve bu duruma Bari'nin görmek yazarın tarafsız bir gözle hem 11 eylül mağdurlarını hem de bu durumdan etkilenen suçsuz Müslümanların uğrayacağı tavırları üstü kapalı anlatması hoşuma gitti. Kaçak işçi olarak çalışan Bari bigün iş yerine ve evlerine denetim olacağını duyar ve korkar doğru Abdul dedeye gider ve abdul dede torunu Ali'yi onu koruması için görev verir ve Ali ile aralarında bi gönül ilişkisi başlar ve evlenirler. Bi süre sonra Ali kardeşi Osman'ın Keşmir'e çatışmaya gittiğini öğrenir ve onun izini bulmak için Keşmir'e gider. Fakat Ali'de ortadan kaybolur ve uzun bir süre haber alamazlar Ali'den. Özel yeteneğinden dolayı eşinin hayatta olduğunu hisseder ve utandığı için kimselere bunu söyleyemez. Bu esnada bi kızı olan Babi'nin uyuşturucular bağımlısı bir arkadaşı yüzünden kızını toprağa gömer. Bu olay Bari için büyük bir yıkım olur ve arkadaşını bir türlü affedemez. Bari öteki aleme gidip gelirken affetmek ile ilgili mesajlar karşısına çıkar ama içindeki kin ve öfkeden dolayı bunu yapamaz ve en son abi hayata ulaştığı zaman affetmenin gerekliği olduğu yoksa onları esaret altında bıraktığımızı dillendirir.

    Ayrıca kitap da yer yer Kore kültürünün izlerini görüyoruz, yemekleri ile kılık kıyafeti ile ve yer yer bizim de bildiğimiz ama uzakdoğuluların özel olarak isimlendirdiği bitki adlarını da görmek mümkün. Ayrıca Türk döneri de unutulmamış!!

    kitabın vermek istediği mesaj tam olarak şu;
    kitap affetmeyi, nefret etmemeyi kısa cümlelerle ve bol betimlemelerle okuyucusuna sunarak size bir affetme kapısı aranıyor.

    Kore diline ve edebiyatına ilgili olan arkadaşların elinden bırakmayacağı güzel bir kitap. Başlangıç olarak basit gelebilir, doyurmayabilir ancak kitabın akıcı bir dili olması uzakdoğu kültürü ve doğası için okunmalı. (๑˃̵ᴗ˂̵๑)♡
  • 90 syf.
    ·3 günde·9/10
    Kayıp Zamanın İzinde’yi aydınlatanlar dizisinin en bilinen isimlerden biri: Samuel Beckett. Kayıp Zamanın İzinde’nin hayatımızdaki rolü,
    Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir
    kitabıyla Alain de Botton tarafından gösterilmişti. Okurun kendi payını alarak kitabı kazançla bitirdiği okumalardır kitap-hayat ilişkisi. Bu tür okumalar genellikle birçok kesime hitap edebilmek ve dolayımlı olanı açarak anlaşılır hale getirmek amacıyla piyasada kendine yer bulur. Ancak Samuel Beckett’ın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı ve “bilimsel incelemenin, biçimsel gereğini savuşturmak” diye tanımlanan Proust adlı kitabını okuduysanız, Proust’un doğasında olan dolayımsızlığın okuruna kolay kolay geçmediğini, bir başka ifadeyle dolayımsız olmanın klişelerin ve edebi konvansiyonların eşelenmesi sonucu mutlak bir dolayımlılığın ortaya çıkacağını öğrenmiş bulunursunuz. Botton bu görüşü popüler kitabıyla tersyüz ederken Beckett’ın Proust’u ise sadece okuruna yazılmış gibidir.

    Beckett’in savruk, uzun ve birbiriyle bağlantısı olmayan cümleleri Proust öykünmesinin izlerini taşır, bunu bir adım ileri götürerek kendi üstdilini yarattığı bile söylenebilir. "Bu kitapta Marcel Proust'un efsanevi yaşam ve ölümüne değinme yok." cümlesini doğrular nitelikte olan teorik bir üstdil kullanılmıştır. Romana dair sayısız epizod örneklerinin paragraf hiç icat edilmemişçesine yapılan açılımları, hangi kitabın ele alındığını kanıtlar niteliktedir.

    “ (…) İnsanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendi biçiminin o kadar mutlak biçimde ustası ki, sık sık kölesi de oluyor. Bazı eğretilemeleri parlak bir infilak gibi bütün bir sayfayı aydınlatıyor. Bazılarıysa en katı çaresizliğin içinden üretilmiş gibi donuk, mat, aşınmış. Her türlü incelikli denge var burada, büyüleyici, titreşen bir denge... Ama hemen ardından durağanlaşma geliyor, tahtırevalli tam bir yatay çizgide duruyor, düetin ilk ve ikinci kısımları kendilerinden memnun bir tarzda birbirini sonsuzca yankılıyorlar.” (sf. 8)

    Sıradan bir metnin anlamı, anlatılan olaylarla sınırlı olacak şekildedir, düzdür. Olmuştur olmaktadır veya olacaktır. Beckett kitabın temel taşı diyebileceğimiz bir saptama yapar burada: “Proust alegoriye yanaşmamış, eşyanın ve deneyimin “anagojik” anlamıyla ilgilenmiştir.”
    Buna göre bir metnin tinsel boyutu 3 derecelidir;

    “Kavramı ilk olarak St. Thomas Aquinas, kutsal metinleri yorumlarken kullanır. Kutsal metinlerin çok katmanlı olduğu dolayısıyla onları anlamanın da aşamalı gerçekleşeceği üzerinden ilerleyen Aquinas, metinlerin düz anlamlarınının yanısıra tinsel anlamlarının da olduğunu ve bunun da üç aşamalı olduğunu söyler: ilki alegorik anlam, ikincisi ahlaki anlam, üçüncüsü ise anagojik anlamdır. Alegori neye inanılması gerektiğini, ahlak ne yapılması gerektiğini, anagoji ise söz konusu olgunun "hikmeti"ini, evrensel düzen içindeki yerini, varolmasıyla gerçekleştirmeye yöneldiğini ifade eder.”

    “Aquinas'dan 6.yy. önce yaşamış fakih Cafer Sadık ise Kuran'ın ibare, işaret, letayif ve hakayık olmak üzere dört ifade üzerine olduğunu söylemiştir, bunlardan ibare halk için, işaret aydınlar için, letayif evliya için hakayık'ın ise peygamberler için olduğunu belirtmiştir.” (ekşi)

    Proust’un göstergeleri tam da burada kilit rolü üstlenir, bu üç anlamı birbirinden ayırt etmenin yolu onları zamanla ilişkilendirmekten geçer. Geçmiş (alegorik) şimdi (ahlaki) ve gelecek (anagoji) Böylelikle bu ilişkilendirmeye bakarak kutsal metinlerdeki bilinen anlamların, yani tinsel boyutun Proust tarafından yeniden üretilerek katmanlaştırıldığını söylemek doğru olacaktır. #52982664


    Anlatıcı, Albertine Kayıp ‘ta “ben alışkanlıkların insanıyım” demişti. Kayıp Zamanın İzinde’deki Göstergelerin en uç boyutuna girebilecek bu cümle, Anlatıcının ruh halindeki mahpusluğun bir sonucu olsa gerekti. Çünkü içinde bulunduğumuz alışkanlıklar dizisi çevremizdeki kozanın dışına çıkmamızı mümkün kılmıyordu. Nuh nasıl gemisinde aylarca kalarak zihninde ağaç ve bitki görüntülerini -daha önce düşünmemişçesine- gerçek manada yoğunlaştırdıysa, insan da asıl realiteye ancak ve ancak bu duvarı yıkarak geçebilirdi. Evet, bu uykudan uyanışın yegane örneği Proust’un o meşhur kurabiyesi; mekanı zaman ile, özneyi an ile bütünleştirmekti. Bir eşleştirmedir aranılan şey, ortak bir öğe, geçmişi bugüne bağlayan uyarımlar. Alışkanlığı koparacak olan zihnin o bölgesini harete geçirmek, ‘Madlen’ ile Kayıp zamanı tersine çevirebilmektir. #52815331

    İradi belleğin çarpıtılmış imgelerinden başka her şey yitip gider; Düşes de Guermantes, Gilberte, Anneanne, Albertine, Combray, Balbec ve Venedik. Geriye hiçbir şey kalmaz...

    Beckett’ın Proust’unu okuduktan sonra diğer okumalarımdaki zayıf paragraf halinin göze batmaya başladığını fark ettim; Hiçbir şey konuşmak ve yazmak istemeyen insanın tonla kelimeler sarf ettiği ama farkında olmaksızın aslında hiçbir şey söylemediği; bunun ayrımına varan okurun yine farkında olmaksızın yaptığı Proust idmanı, şişman, sonu gelmeyen satırları zorunlu olarak gereksindirmesi ve kopyasını başka kalemlerde araması... Evet, panzehir dediğimiz şey tam olarak budur.
  • JOSEF STALİN-DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

    Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.

    Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.

    Marx ve Engels, diyalektik yöntemlerini tanımlarlarken, genellikle, Hegel'i diyalektiğin temel niteliklerini formüle eden filozof olarak gösterirler. Ama bu, Marx ve Engels diyalektiğinin Hegel diyalektiğinin aynısı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinin idealist kabuğunu bir yana iterek, onun yalnızca rasyonel özünü almışlar ve daha da geliştirerek, ona modern, bilimsel bir biçim vermişlerdir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Benim diyalektik yöntemim, Hegel'inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre 'ide' adı altında bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır, ve gerçek, 'ide'nin fenomenal [dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasında yansıyan, ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir." (Kapital, Cilt: I.)

    Marx ve Engels, kendi materyalizmlerini tanımlarlarken, genellikle, Feuerbach'tan materyalizmi doğrularına oturtarak yeniden kuran filozof olarak söz ederler. Ama bu, Marx ve Engels materyalizminin Feuerbach materyalizminin aynısı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de, Marx ve Engels, Feuerbach materyalizminin "asıl özünü" alarak onu materyalizmin bilimsel ve felsefi bir teorisi biçiminde geliştirmişler, ve onun idealist, dini-ahlaki kabuğunu kaldırıp atmışlardır. Biliyoruz ki, Feuerbach aslında bir materyalist olduğu halde, materyalizmin adına karşı çıkmıştır. Engels birkaç kez belirtmiştir ki, "Feuerbach, materyalist temeline karşın, geleneksel idealist zincirden kurtulmuş değildir; ve ondaki gerçek idealizm, din ve ahlâk felsefesine gelir gelmez açıkça kendini göstermektedir." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Diyalektik Eski Yunan dilindeki, konuşmak, tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik, muhaatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda, düşüncedeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının, gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı. Düşüncenin bu diyalektik yöntemi, sonraları doğa olaylarını da kapsadı; doğadaki olayları sürekli bir hareket ve değişme içinde gören, doğadaki gelişmeleri, doğadaki çelişkilerin gelişmesi sonucu olarak, ve doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemeleri sonucu kabul eden, doğanın diyalektik kavranması biçiminde gelişti.

    Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

    1. MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDIR:

    a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.

    b) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

    Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder.

    Engels şöyle diyor:

    "Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." (Doğanın Diyalektiği)

    Onun için, Engels'in söylediği gibi, diyalektik, "şeyleri ve onların zihindeki yansımalarını, temel olarak karşılıklı ilişkileri, birbiriyle bağıntıları, hareketleri, doğuş ve yokoluş koşulları içinde ele alır." (Aynı yapıt)

    c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, nicel değişmelerin nitel değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz nicel değişmelerden, açık, temel nitel değişmelere geçilen, ve bu nitel değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, nitel değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan nicel değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, gelişme süreci daireler çemberi üstünde dönen bir hareket ya da geçmişteki olayların basit birer yinelenmesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak bilinmelidir.

    Engels, diyor ki:

    "Doğa, diyalektiğin denektaşıdır. Denilebilir ki, modern doğa bilimleri bu doğrulama için son derecede zengin ve gün geçtikçe çoğalan materyaller sağlamış; ve böylece, doğa sürecinin, son çözümlemede metafizik değil, diyalektik olduğunu, sonsuz bir tekdüzelikle sürekli olarak daireler çemberi üstünde dönmeyip gerçek bir tarih çizgisinden geçtiğini tanıtlamıştır. Bu konuda hemen, bitki ve hayvanlardan insana dek, bugünün organik dünyasının tümünün bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ve milyonlarca yıldan bu yana gelişmekte olduğunu ortaya koyarak, doğanın metafizik kavranışına kesin bir vuruş indiren Darwin'den söz etmek gerekir." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

    Engels, diyalektik gelişmeyi, nicel değişmelerden nitel değişmelere geçiş olarak tanımlarken, şöyle diyor:

    "Fizikte... her değişme, cismin kendinde var olan ya da dışardan cisme verilmiş olan bir hareket biçiminin sonucu olarak, nicel değişmeyle nicelikten niteliğe geçiştir. Sözgelimi, suyun ısı derecesi önceleri, onun, sıvı durumuna etkili değildir. Ama sıvı durumundaki suyun ısı derecesi azalır ya da çoğalırsa, molekülleri arasındaki çekim bir an sonra değişecek ve durum değiştirerek buza ya da buhara dönüşecektir... Bir platin telin akkor duruma gelmesi için belli miktarda asgari bir elektrik akımı gereklidir. Her sıvının, elimizdeki olanaklarla ve gerekli olan ısı derecesiyle elde edebileceğimiz belli bir basınç altında, belli bir donma ve kaynama noktası vardır. Ve sonuç olarak, her gazın, uygun basınç ve soğutma koşullarında sıvı durumuna dönüşebileceği kritik bir noktası vardır. ... Fiziğin sabiteleri (değişmezleri, bir durumdan öteki bir duruma geçiş noktaları — J. Stalin) dedi şey, birçok durumda, eldeki cismin durumundaki hareketin nicel (değişmesi) artışı ya da azalışı sonucu nitel değişmenin ortaya çıktığı ve bundan dolayı da niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarından başka bir şey değildir." (Doğanın Diyalektiği)

    Engels, kimyaya geçerek, şöyle sürdürüyor:

    "Kimya, nicel birleşimlerin değişmeleri etkisiyle oluşan cisimlerin nitel değişmelerinin bilimi olarak tanımlanabilir. Bu, Hegel'ce de bilinen bir gerçekti... Oksijeni ele alalım: molekülde iki atom yerine üç atom bulunursa, kokusu ve reaksiyonu adi oksijenden tamamen farklı bir cisim olan ozonu elde ederiz. Ve yine, oksijenin azot ve sülfürle, değişik oranlarda birleşmesi sonunda, merkezinde, bütün öteki cisimlerden nitelikçe ayrı cisimlerin ortaya çıkması, olayı da aynı kapsama girer." (Aynı yapıt)

    Sonuç olarak, Engels; Hegel'de değerli olan ne varsa beğenmeyip reddeden, ama yine de onun, cansızlar dünyasından canlılar dünyasına, inorganik madde diyarından organik madde diyarına geçişi yeni bir sıçrama dönemi olarak açıklayan ünlü tezini gözaçıklıkla aşıran Dühring'i eleştirirken, şöyle diyor:

    "Bu, tam anlamıyla hegelci ölçü bağıntılarının düğüm çizgisi üstündeki düğüm noktalarında yalnızca nicel artma ya da azalmanın ortaya koyduğu nitel sıçramadır. Sözgelimi, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda -normal basınç altında- düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna geçiş sıçraması ve sonuç olarak da niceliğin niteliğe dönüşmesi durumudur." (Anti-Dühring)

    d) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

    Bundan dolayı, diyalektik yönteme göre, alçaktan yükseğe doğru olan gelişme süreci, olayların uyumlu bir evrimi biçiminde olmayıp, maddelerin ve olayların özünde var olan çelişmelerin ortaya çıkmasına ve bu çelişmelerin temelindeki karşıt yönelişlerle işleyen "savaşım"a dayanır.

    Lenin, "en uygun anlamıyla, diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir" diyor. (Felsefe Defterleri)

    Ve, daha ilerde Lenin şöyle der:

    "Gelişme, karşıtların savaşımıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır.
    Diyalektik yöntemle ilkelerinin, toplum yaşamının ve toplum tarihinin incelenmesi alanına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine, proletarya partisinin pratik çalışmasına uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolaylıkla anlaşılmaktadır.

    Dünyada olaylar her şeyden ayrı ve tek başına değilse, bütün olaylar birbirlerine bağlı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırıyorlarsa, açıkça görülür ki, tarihteki bütün sosyal sistemler ve sosyal hareketler de, çoğu tarihçilerin sık sık başvurdukları gibi "sonsuz adalet" ya da başka birtakım önyargılar açısından değerlendirilemezler; ancak ve ancak, o sistemi ya da sosyal hareketi doğuran ve o sisteme ilişkin koşullar açısından değerlendirilebilirler.

    Günümüzün koşulları altında köleci sistem, saçma, aptalca ve anormal olurdu. Ama çözülmeye yüztutmuş bir ilkel komünal sistem koşullarında, ilkel komünal sisteme göre daha ileri bir adım olan köleci sistem tamamen doğal ve mantıki bir olaydır.

    Sözgelimi 1905 Rusya'sında, Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı sırasında burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi tamamen anlaşılır, yerinde ve devrimci bir istemdi. Çünkü o zamanlar burjuva cumhuriyeti ileriye doğru bir adım demekti. Ama şimdi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği koşullarında, burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi çok anlamsız ve karşı-devrimci bir istem olur. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti'yle karşılaştırıldığında, burjuva cumhuriyeti kurma çabası geriye atılmış bir adımdır.

    Her şey koşullara, zamana ve yere bağlıdır.

    Şurası açıktır ki, sosyal olaylara böyle tarihsel bir açıdan bakılmadıkça, tarih biliminin varlığı ve gelişmesi olanaksız olacaktır. Çünkü, ancak böyle bir görüş, tarih bilimini bir karmakarışıklık, bir rastlantılar ve saçmasapanlıklar yığını olmaktan kurtarabilir.

    Devam edelim. Dünya sürekli bir hareket ve gelişme halindeyse, eskinin ölmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, açıktır ki, artık "değişmez" sosyal sistemlerin, özel mülkiyet ve sömürünün "sonsuz ilkeleri"nin, köylünün toprak ağasına, işçinin kapitaliste başeğdirilmesine ilişkin "öncesiz ve sonsuz düşünler"in varlığı olanaksız bir şeydir.

    Bu yüzden, nasıl bir zamanlar feodal sistemin yerini kapitalist sistem aldıysa, kapitalist sistemin yerini de sosyalist sistem alabilir.

    Onun için, çabalarımızı, bugün en egemen gücü oluşturmuş da olsalar, toplumun artık gelişmeyen tabakaları üstüne değil, bugün egemen güç sayılmasalar bile, gelişen ve önünde geniş bir geleceği olan tabakaları üstüne dayandırmalıyız.

    1880-1890 yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı savaşımı döneminde, Rusya proletaryası, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan, kendi başına köylüler yığınına göre çok küçük bir azınlıktı. Ama köylüler bir sınıf olarak çözülürlerken, proletarya sınıf olarak gelişiyordu. Ve, proletaryanın bir sınıf olarak gelişmesi yüzündendir ki, Marksistler eylemlerini proletaryaya dayandırmışlardı. Bunda da yanılmamışlardı. çünkü bildiğimiz gibi, sonradan proletarya önemsiz bir güç olmaktan çıkıp birinci derecede tarihsel ve politik bir güç durumuna gelmiştir.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için hep ileriye bakılmalıdır, geriye değil.
    Devam edelim. Yavaş nicel değişmelerden hızlı ve ani nitel değişmelere geçiş. bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin çok normal ve kaçınılmaz olduğu da apaçık ortaya çıkar.

    Bu bakımdan, kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş, yavaş değişmelerle, reformlara değil, ancak, kapitalist sistemin nitel değişmesiyle, devrim yoluyla gerçekleşebilir.

    Bu bakımdan, politikada hata yapmamak için, devrimci olmak gerekir, reformist değil.

    Devam edelim. Gelişme, iç çelişmelerin ortaya çıkmasıyla, bu gelişmeler temeline dayanan karşıt güçler arasındaki çatışmalarla ve çatışmaların sonucunda bu çelişmelerin aşılması yoluyla oluşuyorsa, açıkça anlaşılacağı gibi, proletaryanın sınıf savaşımı çok normal ve kaçınılmaz bir olaydır.

    Bu yüzden, kapitalist sistemdeki gelişmeleri örtbas etmemeli, onların üstünü açıp gözler önüne sermeliyiz; sınıf çatışmasını kısıtlamamalı ve onu sonuna dek sürdürmeliyiz.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için, proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş reformist bir politika değil, "kapitalizmin sosyalizmle kaynaşması"nı öngören uzlaşıcı bir politika değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası yolu izlenmelidir.

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin, toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanmış biçimi budur.

    Marksist felsefi materyalizme gelince, bu da, temelde felsefi idealizmin tam karşıtıdır.


    2. MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN
    TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDİR:

    a) Dünyayı, bir "mutlak ide"nin, bir "evrensel ruh"un, "bilinç"in cisimleşmesi olarak gören idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı haliyle maddi olarak kabul eder; dünyadaki bütün değişik olayları, hareket halindeki maddenin değişik biçimleri olarak görür; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların karşılıklı ilişkileri ve birbirine bağlılıkları, hareket eden maddenin gelişme yasasıdır; dünya, maddenin hareket yasalarına uygun olarak gelişir ve hiçbir "evrensel ruh"a gereksinimi yoktur.

    Engels diyor ki:

    "Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın kavranmasıdır." (Ludwig Feuerbach'ın Tezi)

    "Dünya bir tümdür; hiçbir insan tarafından yaratılmamıştır; o sistemli olarak parlayan ve sistemli olarak sönen, öncesiz ve sonsuz, canlı bir alev hallindeydi ve öyle olarak da kalacaktır" diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşünden söz ederken Lenin, "diyalektik ve materyalizm ve ilkelerinin ve çok ve güzel ve bir ve anlatımıdır ve bu" diyor. (Felsefe Defterleri)

    b) Gerçekte yalnız bilincimizin var olduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın, ancak bizim bilincimizde, duyularımızda, düşün ve algılarımızda bulunduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist materyalist felsefe, maddeyi, doğayı, varlığı bilincimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olarak kabul eder. Madde, bütün duyuların, düşünlerin ve bilincin kaynağı olduğu için, ilk veridir. Maddenin, varlığın bir yansıması olan bilinçse, ikinci veridir. Düşünce, gelişmesinde yüksek bir kusursuzluk düzeyine erişmiş olan bir maddenin, yani beynin ürünüdür. Beyin düşünme organıdır, ve bu yüzden, insanın düşünceyi maddeden ayırması büyük bir yanlışlık yapması demektir.

    Engels, şöyle diyor.

    "Düşüncenin varlıkla, ruhun doğayla ilişkisi sorunu tüm felsefenin en önemli sorunudur. Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya göre öncelik taşıdığını ileri sürenler ... idealizm kampını oluştururlar. Doğaya öncelik tanıyan ötekilerse materyalizmin çeşitli ekollerini oluştururlar." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Engels, şöyle sürdürüyor:

    "Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir." (Aynı yapıt)

    Madde ve düşünce sorunu üzerine, Marx şöyle diyor:

    "Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir." (Kutsal Ai1e)

    Lenin, Marksist materyalist felsefeyi tanımlarken şöyle diyor:

    "Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın (maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder... Bilinç... varlığın bir yansımasından başka bir şey değildir, ve en fazla, varlığın yaklaşık olarak doğru (yeterli, tamı tamına) bir yansımasıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Ve, Lenin, şöyle sürdürüyor:

    "Madde, duyu organlarımıza etki yaparak duygular yaratan şeydir. Madde bize duyularla verilen nesnel bir gerçektir... Madde, doğa, varlık, fiziksel olan her şey ilk veridir; ruh, bilinç, duyular, ruhsal olan her şey ise ikinci veridir." (Aynı yapıt)

    "Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur." (Aynı yapıt)

    "Beyin düşünme organıdır." (Aynı yapıt)

    c) Dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan, nesnel gerçeği kabul etmeyen ve dünyanın bilimle anlaşılamayacak "kendinde şeyler"le dolu olduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deneyim ve pratikle doğrulanmış olan doğa yasaları üzerine bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan geçerli bilgiler olduğunu kabul eder. Ve dünyada bilinmeyecek hiçbir şey yoktur, yalnızca henüz bilemediğimiz, ama bilim ve pratik yoluyla açıklanacak ve bilinir duruma sokulacak şeyler vardır.

    Dünyanın bilinemiyeceğini ve kavranamıyacak "kendinde şeyler"in var olduğunu savunan Kant ve öteki idealistlerin görüşlerini eleştirip bilgimizin sağlam bilgi olduğunu ileri sürerek, materyalist tezi savunurken, Engels, şunları yazıyor:

    "Bunu ve bütün öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant'ın o kavranması olanaksız olan 'kendinde şey'ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya, onları ardardına üretmeye başlayana dek, böyle 'kendinde şeyler' olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o 'kendinde şey' bizim için bir şey haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüzyıl boyunca, Kopernik'in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüzbin, onbin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki, Galile, gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Bogdanov, Bazarov, Yüşkeviç ve Mach'ın öteki izleyicilerinin fideizmini* suçlayarak, doğa yasaları üzerine edindiğimiz bilimsel bilgilerin sağlamlığını, bilimsel yasaların nesnel gerçekleri temsil ettiğini ileri süren ünlü materyalist tezi savunurken, Lenin, şöyle diyor:

    "Çağdaş fideizm [* Fideizm : İlk doğruların bilgisi imanla kazanılır diyen ve akla göre imana öncelik tanıyan felsefi anlayış. (-ç).] hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Yadsıdığı tek sey, bilimin 'abartılmış savlar'ı, yani nesnel gerçeği bilme savlarıdır. Materyalistlerin düşündüğü gibi, nesnel gerçek varsa; insan 'deneyiminde' dış dünyayı yansıtan doğa bilimleri, yalnız onlar, bize nesnel gerçeği vermeye yetenekliyse, fideizmin tümü çürütülmüş demektir." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Marksist felsefi materyalizmin karakteristik nitelikleri kısaca işte bunlardır.

    Felsefi materyalizm ilkelerinin toplum yaşamını ve toplum tarihini inceleme alanlarına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik faaliyetine uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolayca anlaşılmaktadır.

    Doğa olayları arasındaki karşılıklı ilişki, bağlılık doğanın gelişme yasalarıysa, bundan, sosyal yaşamdaki olaylar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlılığın da toplumun gelişme yasaları olduğu ve rastgele bir şey olmadığı sonucu çıkar ortaya.

    Böylece, toplumsal yaşam ve toplum tarihi bir "rastlantılar" yığını olmaktan kurtulur; çünkü toplum tarihi, toplumun zorunlu bir gelişmesi haline ve toplumsal tarihin incelenmesi de bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, proletarya partisinin pratik faaliyeti, "seçkin kişilerin" iyi niyetleri, "aklın", "evrensel ahlâk"ın vb. isterleri üstüne değil, toplumun gelişme yasaları ve bu yasaların incelenmesi üstüne oturtulmalıdır.

    Devam edelim. Dünya bilinebilirse, doğanın gelişme yasaları üzerine edindiğimiz bilgiler nesnel gerçeklerin geçerliliğini taşıyan sağlam bilgilerse, bundan, toplum yaşamının, toplumsal gelişmenin de bilinebileceği ve toplumsal gelişme yasaları üzerine edinilen bilimsel bilgilerin nesnel gerçek geçerliliği taşıyan sağlam bilgiler olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur-olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkartılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.

    Bu yüzden, sosyalizm, eskiden olduğu gibi insanlık için görkemli bir gelecek düşü olmaktan çıkar, bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, bilimle pratik faaliyet, teoriyle pratik arasındaki bağ, aralarındaki birlik, proletarya partisinin yolgösterici yıldızı olmalıdır.

    Devam edelim. Doğa, varlık, maddi dünya birinci veri, bilinç ve düşünce ikinci, türevsel veriyse; maddi dünya insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeği temsil ediyorsa, ve bilinç, bu nesnel gerçeğin bir yansımasıysa, bundan aynı biçimde, toplumun maddi yaşamının ve varlığının önde geldiği, ruhsal yaşamınınsa ikinci, türevsel bir veri olduğu, ve, toplumun maddi yaşamının insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olduğu, toplumun ruhsal yaşamınınsa bu nesnel gerçeğin bu, varlığın bir yansıması olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplumun ruhsal yaşamının oluşum kaynağını, sosyal düşünlerin, sosyal teorilerin, politik görüş ve politik kurumların doğuş kaynaklarını, bu düşünlerin, teorilerin, görüşlerin ve politik kurumların kendilerinde değil, bu düşünleri, teorileri, görüşleri vb. yansıtan toplumsal varlıkta, toplumun maddi yaşam koşullarında aramak gerekir.

    Bu yüzden, toplum tarihinin değişik dönemlerinde değişik sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlar görülebiliyorsa; köleci sistemde belli birtakım sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlarla karşılaşmışken feodalizmde başkalarına, kapitalizmde daha başkalarına rastlıyorsak; bu düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, kendi "doğası" ve "özellikleri"yle değil, sosyal gelişmenin değişik dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının da değişik oluşuyla açıklanmalıdır.

    Toplumun varlığı, toplumdaki yaşam koşulları nasılsa, o toplumun düşünleri, teorileri, politik görüş ve politik kurumları da öyledir.

    Marx, bu konuyla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz)

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak ve boş hayalciler durumuna düşmemek için, proletarya partisi, eylemlerini soyut "insan aklının ilkeleri" üstüne değil, sosyal gelişmeyi belirleyen toplumun somut maddi yaşam koşulları temeline oturtmalı, "büyük adamların" iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırmalıdır.

    Narodnikler, Anarşistler ve Sosyalist-Devrimciler'i de kapsayan tüm ütopyacıların başarısızlıklarının nedenleri arasında, toplumun maddi yaşam koşullarının toplumsal gelişmede oynadığı birinci derecedeki rolü anlayamayışları, ve, idealizme saplanarak, pratik faaliyetlerini, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişme gereksinimleri üstüne değil, bu gereksinimlerin dışında ve bunlara karşı olan, toplumun gerçek yaşamından kopmuş "ideal planlar" ve "geniş kapsamlı projeler" üstüne dayandırmaları da vardır.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, pratik faaliyeti toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından gelir.

    Ama, Marx'ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine, onların toplum yaşamı ve toplum tarihi üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

    Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun cançekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

    Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun cançekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine getirmek ve onun daha da gelişmesi olanağını sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.

    Marx, bununla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşam koşullarını etkilemek ve gelişmesini, ilerlemesini hızlandırmak için, proletarya partisi, öyle bir sosyal teoriye, öyle bir sosyal düşüne dayanmalıdır ki, bu sosyal düşün ve teori, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtsın; ve böylece de, geniş halk yığınlarını harekete geçirmeye, onları, karşı-devrimci güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır proletarya partisinin büyük ordusu içinde seferber etmeye ve örgütlemeye yetenekli olsun.

    "Ekonomistler"in ve Menşeviklerin başarısızlıklarının nedenlerinden biri de, ilerici teorinin, ilerici düşünlerin harekete getirici, örgütleyici ve değiştirici rollerini kavrayamayarak, kaba materyalizme saplanmaları, bu rollerin önemlerini hemen hemen sıfıra indirgeyerek, partiyi pasifliğe ve zayıflığa mahkûm etmeleridir.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtan ilerici bir teoriye dayanmasından, teoriyi kendine uygun bir düzeye çıkarmasından, bu teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici gücünün her zerresini kullanmayı bir görev bilmesinden gelir.

    İşte, tarihsel materyalizmin, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeyle toplumun ruhsal yaşamının gelişmesi arasındaki ilişkiler sorununa getirdiği çözüm budur.


    3. TARİHSEL MATERYALİZM


    Şimdi, geriye şu soruya açıklığa kavuşturmak kalıyor: Tarihsel materyalizm açısından son çözümlemede, toplumun görünüşünü, düşünlerini, görüşlerini, politik kurumlarını vb. belirleyen "toplumun maddi yaşam koşulları"yla ne anlatılmak isteniyor?

    "Toplumun maddi yaşam koşulları" ne demektir, bunların ayırdedici nitelikleri nelerdir?

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, her şeyden önce, toplumun maddi yaşamının en vazgeçilmez ve değişmezlerinden biri olan, toplumsal gelişmeyi haliyle etkileyen coğrafi ortamı, toplumu çevreleyen doğayı kapsamaktadır. Peki, coğrafi ortamın toplumsal gelişmedeki rolü nedir? Coğrafi ortam, toplumun görünüşünü, insanların sosyal sisteminin niteliğini, bir sistemden ötekine geçişini belirleyen ana etken midir?

    Tarihsel materyalizm bu soruya olumsuz karşılık verir.

    Coğrafi ortam, hiç kuşkusuz, toplumun değişmez ve vazgeçilmez koşullarından biridir. Ve elbette ki, toplumun gelişmesini etkiler: bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama, mademki toplumdaki gelişme ve değişmeler coğrafi ortamdaki gelişmelerden karşılaştırılamıyacak kadar bir hızla ilerliyor, öyleyse, bu etki belirleyici bir etki değildir. Üç bin yıllık bir sürede, Avrupa'da birbiri ardısıra üç ayrı sistem gelmiştir: ilkel komünal sistem, kölecilik ve feodal sistem. Doğu Avrupa'da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği toprağı üzerinde ardarda dört ayrı sosyal sistem geçmiştir. Oysa, bu süre içinde Avrupa'daki coğrafi koşullar ya hiç değişmemiştir ya da coğrafyada kaydedilemiyecek kadar az değişiklik olmuştur. Bu anlaşılır bir şeydir. Coğrafi ortamda az çok önemli bir değişme olması için milyonlarca yılın geçmesi gerekli olduğu halde, insanların toplumsal sisteminde hatta çok önemli bir değişikliğin olabilmesi için birkaç yüzyıl ya da iki bin şu kadar yıl yeter.

    Bundan da anlaşılıyor ki, coğrafi ortam sosyal gelişmenin ana nedeni, belirleyicisi olamaz. Çünkü onbinlerce yıllık bir süre içinde hemen hemen değişmeden kalan bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinde temel neden olamaz.

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, nüfus artışını, şu ya da bu kadar olan nüfus yoğunluğunu da kapsar. Çünkü insan, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu öğelerinden biridir. Belli bir insan sayısı tabanına erişilmedikçe toplumun herhangi bir maddi yaşamı olamaz. Öyleyse, nüfus artışı, insanoğlunun sosyal sisteminin niteliğini belirleyen temel bir güç müdür?

    Tarihsel materyalizm bu soruya da olumsuz karşılık verir.

    Kuşkusuz, nüfus artışı toplumdaki gelişmeyi etkiler, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır; ama toplumun gelişmesinde asıl güç olamaz ve toplumun gelişmesi üstüne olan etkisi belirleyici nitelikte bir etki değildir. çünkü, nüfus artışı tek başına bir sosyal sistemin yerini, neden başkasına değil de, tam şu biçimde bir sosyal sisteme bıraktığını, neden ilkel komünal sistemin ardından kesinlikle köleci sistemin, onun ardından feodal sistemin, onun ardından da burjuva sisteminin gelip bir başka sistemin gelmediğini açıklayabilecek ipuçları veremez.

    Nüfus artışı toplumsal gelişmenin belirleyici gücü olsaydı, daha fazla bir nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna bağlı daha yüksek biçimde bir sosyal sistem doğururdu. Ama durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çin'deki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden dört kat daha fazladır. Sosyal gelişme sırasında Amerika Birleşik Devletleri Çin'den önde gelir. Çünkü Çin'de hâlâ yarı-feodal bir sistem hüküm sürmektedir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kapitalist gelişmenin en yüksek aşamasına erişeli çok oluyor. Belçika'daki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devleri'ndekinden 19, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndekinden 26 kat fazladır. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri sosyal gelişme sırasında Belçika'dan ilerdedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne gelince, Belçika'yı tüm bir tarih döneminin gerisinde bırakmıştır. Çünkü Belçika'da kapitalist sistem hüküm sürdüğü halde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği daha şimdiden kapitalizmle işini bitirmiş ve sosyalist bir sistem kurmuştur.

    Bunlar gösteriyor ki, nüfus artışı, toplumsal gelişmenin temel gücünü, sosyal sistemin temel niteliğini ve toplumun görünüşünü belirleyen güç değildir, olamaz da.

    a) Peki ama, toplumun maddi yaşam koşulları düzeni içinde, toplumun görünüşünü, sosyal sistemin niteliğini, toplumun bir sistemden ötekine gelişmesini belirleyen temel güç öyleyse nedir?

    Tarihsel materyalizme göre, bu güç, insanın varoluşu için gerekli olan yaşama araçlarının elde ve ediliş ve biçimi; toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olan yiyecek, elbise, ayakkabı, ev, yakacak, üretim aletleri vb. gibi maddi malların üretim biçimidir.

    İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.

    Maddi değerlerin üretilmesinde kullanılan üretim aletleri, belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde bu üretim aletlerini kullanan ve maddi değerler üretimini sürdüren insanlar, işte bütün bu öğeler hep birlikte toplumun üretim güçlerini oluştururlar.

    Ama üretim güçleri, üretimin yalnızca bir yanı, üretim biçiminin yalnızca bir yönü, yani insanla maddi değer üretiminde yararlanılan şeyler ve doğa güçleri arasındaki ilişkileri anlatan bir yönüdür. Üretimin, üretim biçiminin başka bir yanı da, üretim sürecinde insanın insanla olan ilişkileri, yani insanlar arasındaki üretim ve ilişkileridir. İnsanlar doğaya karşı olan savaşımlarını sürdürürlerken ve maddi değerlerin üretiminde doğadan yararlanırlarken birbirlerinden tecrit edilmiş ve birbirlerinden ayrı kişiler olarak değil, birlik halinde, grup halinde, topluluk halinde bulunurlar. Bundan dolayı, üretim, her zaman ve her koşul altında sosyal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretiminde insanlar, üretim içinde şu ya da bu biçimde aralarında karşılıklı ilişkiler, şu ya da bu biçimde üretim ilişkileri kurarlar. Bu ilişkiler, sömürüden kurtulmuş özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma biçiminde olabilir, egemenlik ve boyun eğme ilişkileri biçiminde olabilir ya da bir üretim ilişkisi biçiminden öteki üretim ilişkisi biçimine geçiş biçiminde olabilir. Ama, üretim ilişkilerinin niteliği ne olursa olsun, her zaman ve her sistemde, aynen toplumun üretim güçleri gibi, üretimin zorunlu öğelerinden biridir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Üretim içinde insanlar, yalnızca doğaya değil, birbirlerine de etki yaparlar. Ancak belli bir biçimde işbirliği ve faaliyetlerini mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretim yapabilmek için birbirleriyle belli bağıntılar kurarlar ve ilişkilere girerler, ve ancak, bu sosyal bağıntı ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki eylemleri, yani üretim, gerçekleşir." (Ücretli Emek ve Sermaye)

    Sonuç olarak, üretim ve üretim biçimi, hem toplumun üretim güçlerini hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar; bu yüzden de, bunların maddi değerler üretimi sürecindeki birliğinin bir anlatımıdır.

    b) Üretimin ilk özelliği, bir noktada asla uzun bir süre kalmaması ve sürekli bir değişme ve gelişme halinde olmasıdır. Ayrıca, üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak, sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünlerde, politik görüş ve politik kurumlarda da bir değişmeyi gerektirir; üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Değişik gelişme derecelerinde, insanlar değişik üretim araçları kullanırlar, ya da daha kabaca söylersek, değişik yaşama biçimleri sürdürürler. İlkel komünde bir üretim biçimi, kölecilikte başka bir üretim biçimi, feodalizmde de daha başka bir üretim biçimi vardır vb.... Buna bağlı olarak, insanların sosyal sistemleri, ruhsal yaşamları, politik görüş ve politik kurumları da bu üretim biçimlerine göre değişikliğe uğrar.

    Üretim biçimi nasılsa, toplumun kendisi, toplumdaki düşün ve teoriler, politik görüş ve politik kurumlar da esas olarak öyledirler. Ya da, sorunu daha kabaca koyarsak, insanın yaşama biçimi nasılsa, düşünme biçimi de öyledir.

    Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihidir.

    Bu yüzden, sosyal gelişme tarihi, aynı zamanda, maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir.

    Bu yüzden, tarih bilimi, gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki "fatihlerin" ve "galiplerin" yaptıklarına indirgemekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce, maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.

    Bu yüzden, toplum tarihi yasalarının incelenmesinde, anahtar olarak, insanların aklını, toplumun görüş ve düşünlerini değil, herhangi bir tarih döneminde toplumun uyguladığı üretim biçimini, toplumun ekonomik yaşamını almamız gerekir.

    Bu yüzden, tarih biliminin birinci görevi, üretimin yasalarını, üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme yasalarını incelemek ve ortaya çıkarmaktır.

    Bu yüzden, proletarya partisi, gerçek bir parti olacaksa, her şeyden önce, üretimin gelişme yasalarını ve toplumun ekonomik gelişme yasalarını kavramalı ve bilmelidir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, politikasında hata yapmamak için, programını saptarken olsun pratik yaşamında olsun, esas olarak, üretimin gelişme yasalarına, toplumun ekonomik gelişme yasalarına dayanmalıdır.

    c) Üretimin ikinci özelliği de şudur: Üretimdeki değişme ve gelişmeler, daima, üretim güçlerinde ve her şeyden önce, üretim aletlerinde olan değişme ve gelişmelerle başlar. Bundan dolayı, üretim güçleri, üretimin en hareketli ve en devrimci öğesidir. İlkin toplumun üretim güçleri değişir ve gelişir; sonra da, bu gelişmelere bağlı ve uygun olmak üzere, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ama bu, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olmadığı, ve, üretim güçlerinin üretim ilişkilerine bağlı olmadığı anlamına gelmez. Gelişmeleri üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bulunan üretim ilişkileri de, aynı biçimde, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olur, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, üretim ilişkileri, çok uzun süre üretim güçlerindeki gelişmenin gerisinde kalamaz ve bu gelişmeyle çatışma halinde bulunamaz; çünkü, üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin niteliğine ve durumuna uygun düşmesiyle ve üretim güçlerinin gelişmesine eksiksiz bir ortam yaratmasıyladır ki, üretim güçleri ancak o zaman tam olarak gelişebilir. Bundan dolayı, üretim ilişkileri, üretim güçlerindeki gelişmenin ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, eninde sonunda, üretim güçlerindeki gelişme düzeyine ve üretim güçlerinin niteliğine uygun duruma gelmek zorundadır; ve, gerçekte de böyle olur. Yoksa üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin üretim sistemindeki birliği temelden bozulabilir, üretim tümüyle sarsıntıya uğrayabilir, Üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gibi bir durum çıkabilir ortaya.

    Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliği ve üretim güçlerinin niteliğiyle apaçık bir çelişme halinde bulunduğu kapitalist ülkelerdeki ekonomik krizler, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki uyuşmazlığın, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir örneğidir. Üretim güçlerinin tahribi sonucunu veren ekonomik krizler, bu uyuşmazlığın sonucudur; ayrıca, bu uyuşmazlık, kurulu üretim ilişkilerini yıkmak ve üretim güçlerinin niteliğine uygun yeni ilişkiler kurmakla görevli sosyal devrimin ekonomik temelini oluşturur.

    Tersine, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle tam bir uyumluluk halinde bulunduğu, dolayısıyla ne ekonomik krizlerin ne de üretim güçlerinin tahribinin sözkonusu olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sosyalist ekonomisi, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki tam uyumluluğun bir örneğidir.

    Sonuç olarak, üretim güçleri, üretimin yalnızca en hareketli ve en devrimci öğesi değil, aynı zamanda, üretimdeki gelişmenin belirleyici öğesidir.

    Üretim güçleri nasılsa, üretim ilişkileri de öyle olmak zorundadır.

    Üretim güçlerinin durumu bir soruyu, insanların gereksinimleri olan maddi değerleri ne gibi üretim aletleriyle ürettikleri sorusunu yanıtlarken; üretim ilişkilerinin durumu da bir başka soruyu, üretim ve araçları (toprak, ormanlar, sular, maden kaynakları, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım ve haberleşme araçları vb.) kimin elindedir, bu üretim araçları kimin denetimi altındadır, toplumun tümünün mü, yoksa bu araçları öteki bireyleri, grupları, sınıfları sömürmek için kullanan tek başına bireylerin, grupların ya da sınıfların mı sorusunu, yanıtlar.

    İşte üretim güçlerinin en eski zamanlardan günümüze dek gelişmesinin şematik bir tablosu: Yontmataş aletlerden ok ve yaya geçiş, ve bununla birlikte, avcılık yaşamından hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvancılığa geçiş, taş aletlerden maden aletlere (demir balta, demir uçlu geliştirilmiş saban vb.) geçiş; ve buna ilişkin olarak da bitki ekimine ve tarıma geçiş; madenlerin işlenmesine yarayan madeni aletlerin daha da gelişmesi, demirci körüğünün, çömlekçiliğin icadı ve bunlara bağlı olarak el zanaatlarının gelişmesi, el zanaatlarının tarımdan ayrılması, bağımsız el zanaatlarının ve sonra manüfaktürün gelişmesi, el zanaatı aletlerinden makineye geçiş, el zanaatı ve manüfaktürün makineleşmiş sanayiye dönüşmesi, makine sistemine geçiş ve modern makineleşmiş büyük sanayinin doğuşu — işte, insanlık tarihi boyunca toplumun üretim güçlerindeki gelişmenin, tam değilse bile, genel çizgisi böyledir. Açıkça anlaşılıyor ki, üretim aletlerindeki gelişme ve ilerlemeler üretimle ilişkili olan insanlar tarafından meydana getirilmiş, insanlardan bağımsız kalmamışlardır. Bunun sonucu, üretim aletlerinin değişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin esas öğesi olan insanlar da değişmiş ve gelişmişlerdir, insanların üretim deneyimleri, çalışma alışkanlıkları, üretim aletlerini kullanma yetenekleri değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarih boyunca, toplumun üretim güçlerinde görülen değişme ve gelişmeye uygun olarak, insanların üretim ilişkileri, ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.

    İlkel komünal sistemde, üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. Bu durum, esas olarak o dönemin üretim güçlerinin niteliğine karşılık düşer. Taş aletler ve daha sonra ortaya çıkan ok ve yay, insanların doğa güçlerine ve vahşi hayvanlara karşı tek başına savaşım vermelerini güçleştiriyordu. Ormandan meyve toplamak, balık yakalamak, barınaklar yapabilmek için, insanlar ortaklaşa çalışmak zorundaydılar; ancak böylece, aç kalıp ölmekten, vahşi hayvanlara ya da komşu kabilelere kurban olmaktan kurtulabiliyorlardı. Ortak çalışma hem üretim araçlarının hem de ürünlerin ortak mülkiyetine yol açmıştı. O zamanlar, vahşi hayvanlara karşı savunma aracı olarak da kullanılan üretim aletleri dışında, herhangi bir üretim aracı üzerinde özel mülkiyet kavramı henüz yoktu. O zamanlar ne sömürme vardı ne de sınıflar.

    Köleci sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki, ve ayrıca, üretimde çalışan ve sahibinin herhangi bir hayvan gibi alıp satabildiği ya da öldürebildiği köle üzerindeki köle sahibinin mülkiyetidir. Bu gibi üretim ilişkileri, esas olarak, o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Taş aletler yerine, insanlar artık madeni aletlere sahiptirler; ne çobanlığın, ne çiftçiliğin bilindiği ilkel ve sefil bir avcılık yerine, hayvancılığın, tarımın, el zanaatlarının ve bu çeşitli üretim kolları arasında bir işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünlerin mübadelesine, servetin birkaç kişi elinde birikmesine, üretim araçlarının gerçek birikiminin bir azınlığın elinde toplanmasına, ve, çoğunluğun azınlık tarafından boyun eğdirilip köleleştirilmesine yol açan olanakların belirdiği görülür. Artık burada, toplumun bütün üyelerinin üretim süreci içindeki ortak ve özgür çalışması görülmez; burada egemen olan şey, çalışmayan köle sahipleri tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık burada üretim araçlarının ya da üretilen ürünlerin ortak mülkiyeti yoktur. Bunun yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve esas mal sahibi, mutlak mal sahibidir.

    Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, bütün haklara sahip olan insanlar ve hiçbir hakka sahip olmayan insanlar ve bunlar arasında zorlu sınıf savaşımı — işte, köleci sistemin görünüşü.

    Feodal sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve, onun öldürmeye artık hakkı olmadığı ama alıp satabildiği üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet, köylü ve zanaatçının üretim aletleri ve bireysel çalışma ürünü olan özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyetiyle birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Demirin eritilmesi, işlenmesi ve daha da geliştirilmesi; demir uçlu saban ve dokuma tezgâhının yayılması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı imalâtının sürekli gelişmesi, el zanaatları atelyelerinin yanında imalâthanelerin de belirmesi — işte, bu sistemin üretim güçlerinin durumundaki belli-başlı çizgiler bunlar.

    Yeni üretim güçleri, emekçinin üretimde belirli bir girişkenlik göstermesini, çalışmaya bir yakınlık ve ilgi duymasını gerektirir. Bu yüzden, feodal bey, işe ilgi duymayan ve hiçbir girişkenliğe sahip olmayan köleden vazgeçiyor, kendisine ait toprağı ve üretim aletleri olan ve toprağı ekip-biçerek elde ettiği üründen bir kısmını feodal beye ödeyecek derecede işe ilgi duyan serfle ilgilenmeyi yeğ tutuyor.

    Burada özel mülkiyetin daha da gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sömürü, biraz hafifleşmiş olmakla birlikte, hemen hemen kölecilikte olduğu kadar zorludur. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf savaşımı, feodal sistemin ana çizgisini oluşturur.

    Kapitalist sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üreticiler üzerinde, yani ücretli işçiler üzerinde artık mülkiyet yoktur. Bu sistemde işçiler kişi olarak bağımlılıktan kurtuldukları için, kapitalist onları öldüremez, satamaz; ama, üretim araçlarından yoksun olduklarından, açlıktan ölmemek için işgücünü kapitaliste satmak ve sömürü boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçları üzerinde, kapitalist mülkiyetin yanısıra, serflikten kurtulan köylülerin ve zanaatçıların kendi bireysel emeklerine dayanan, ve, önceleri oldukça geniş ölçüde yaygın bulunan özel mülkiyetleri de yer alır. El zanaatları atelyeleri ve imalâthaneler yerini, makinelerle donatılmış kocaman fabrikalara ve işyerlerine bırakır. Köylülerin ilkel üretim aletleriyle ekip-biçtikleri feodal beylerin malikanelerinin yerini, bilimsel yollarla işletilen tarım makineleriyle donatılmış güçlü kapitalist işletmeler alır.

    Yeni üretim güçleri, üretimde çalışanların, bilisiz ve alıklaştırılmış serflerden daha bilgili ve daha kavrayışlı olmalarını, makineleri anlayıp onları kullanabilecek yetenekte olmalarını gerektirir. Bu yüzden, kapitalistler, serfliğin bağlarından kurtulmuş ve makineyi doğru-dürüst kullanabilecek derecede eğitim görmüş ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

    Ama üretim güçlerini devasa ölçülerde geliştirmek için, kapitalizm, kendisinin de çözemiyeceği çelişmelerle bir ağ gibi sarılmıştır. Gitgide daha fazla emtia üreterek ve bunların fiyatlarını düşürerek, kapitalizm, rekabeti keskinleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri yığınını yıkıma uğratır, onları proleterleştirir, satınalma güçlerini azaltır. Sonuçta, imal edilen metaların sürümü olanaksız duruma girer. Üretimi genişleten ve milyonlarca işçiyi kocaman fabrika ve işyerlerinde toplayan kapitalizm, üretim sürecine sosyal bir nitelik verir ve böylece kendi temelini kendisi sarsar. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçlarının sosyal mülkiyetini gerektirir. Oysa, üretim araçları özel kapitalist mülkiyet olarak kalır ve bu durum üretim sürecinin sosyal niteliğiyle bağdaşamaz.

    Üretim güçlerinin niteliğiyle üretim ilişkileri arasıdaki bu uzlaşması olanaksız çelişmeler, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri sırasında açıkça kendilerini gösterirler; yığınları yıkıma uğratmaları yüzünden yeterince alıcı bulamayan kapitalistler, ürünleri yakmak, mamul malları yoketmek, üretimi durdurmak, üretim güçlerini tahrip etmek zorunda kalırlar, ve bu durum, emtia azlığından değil, fazla emtia üretildiğinden dolayı, milyonlarca insanın işsizlik ve açlıktan acı çektikleri sırada olur.

    Bu demektir ki, artık kapitalist üretim ilişkileri toplumdaki üretim güçlerinin durumuna uygun düşmemekte ve onlarla uzlaşmaz gelişmeler halinde bulunmaktadır.

    Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet yerine, sosyalist mülkiyeti koyma görevini yerine getirecek olan bir devrime gebedir.

    Bu demektir ki, sömürenlerle sömürülenler arasında çok zorlu bir sınıf savaşımı, kapitalist sistemin esas özelliğidir.

    Şimdilik yalnızca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde [kitabın yazıldığı tarih, Eylül 1938 itibariyle-ç.] gerçekleştirilmiş olan sosyalist sistemdeki üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının sosyal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömürenler vardır ne de sömürülenler. Ürünler, harcanan emeğe göre ve "çalışmayan yemez" ilkesine dayanılarak dağıtılır. Burada, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, arkadaşça bir işbirliği ve sömürüden kurtulmuş işçilerin sosyalist yardımlaşmaları biçimindedir. Burada, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin durumu arasında tam bir uygunluk vardır. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçları üzerindeki sosyal mülkiyetle desteklenmiştir.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki sosyalist üretimde, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri ve bunun sonucu olan saçmalıkların hiçbiri görülmez.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde, üretim güçleri hızlandırılmış bir tempoyla gelişir; çünkü bunlara karşılık düşen üretim ilişkileri, böyle bir gelişme için elverişli bir ortam yaratırlar.

    İşte, insanlık tarihi boyunca, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin gelişme tablosu.

    İşte, üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretim güçlerinin gelişmesine ve özellikle üretim aletlerinin gelişmesine bağlılığı böyledir; ve bu bağlılık sonucudur ki, üretim güçlerindeki değişme ve gelişmeler, eninde-sonunda üretim ilişkilerinde de değişmelere ve gelişmelere yol açarlar.

    Marx, şöyle diyor:

    "İş araçlarının* kullanımı ve yapımı, bunlar embriyo halinde bazı hayvan türleri arasında da görülmekle birlikte, insanın yürüttüğü spesifik iş sürecinin belirleyici niteliğidir; ve bundan dolayı, Franklin, insanı 'alet yapan hayvan' (a tool-making animal) diye tanımlamıştır. Fosil durumundaki kemik kalıntılarının bulunup biraraya getirilmesi, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için nasıl bir önem taşıyorsa, alet, yani iş araçları kalıntıları da tarihe karışmış ekonomik toplum biçimleri üzerinde yapılan incelemeler ve varılacak sonuçlar için aynı önemi taşır. Ekonomik çağları birbirinden ayırdeden şey, yapılmış olan maddeler değil, bunların nasıl ve hangi iş araçlarıyla yapılmış olduğudur... İş araçları yalnızca insan işgücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçen şeyler olmakla kalmazlar, aynı zamanda, bu işgücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da gösterirler." (Kapital, Cilt I.)

    Yine, Marx, şöyle diyor:

    "Sosyal ilişkiler, üretim güçleriyle sıkısıkıya bağlıdırlar. İnsanlar yeni üretim güçleri elde ederek üretim biçimlerini değiştirirler, ve, üretim biçimlerini, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirerek, bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi kapitalist toplumu verecektir." (Felsefenin Sefaleti)

    "Üretim güçlerinin gelişmesinde, sosyal ilişkilerin yıkımında, düşünlerin oluşumunda sürekli bir hareket vardır; değişmeyen tek şey, hareketin soyutlamasıdır." (Aynı yapıt)

    Komünist Manifesto'da, formüle edilmiş olan tarihsel materyalizmin niteliğinden söz ederken, Engels şöyle diyor:

    "Her tarih döneminin ekonomik üretimi ve zorunlu olarak bundan çıkan toplumsal biçimlenme, o dönemin politik ve düşünce tarihinin temelidir; ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarih, sömürenle sömürülen, egemen olanla egemen olmayan sınıfların sosyal gelişmenin çeşitli aşamalarındaki savaşımlarının, yani sınıf savaşımlarının tarihidir; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada, sömürülen ve ezilen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürüden, ezilmeden ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmadan, kendisini sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramaz..." (Komünist Manifesto'nun Almanca baskısına önsöz)

    d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretim güçlerinin ve buna bağlı olarak. üretim ilişkilerinin, eski sistemin dışında ve eski sistemin yokolmasından sonra değil, eski sistemin içinde doğmasıdır. Bu, insanın önceden düşünülmüş ve bilinçli faaliyetinin bir sonucu değil, kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız bir oluşumdur. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşması da iki nedene dayanır.

    Bu nedenlerden birincisi, insanların şu ya da bu üretim biçimini seçme özgürlüğüne sahip olmayışı, yaşama giren her yeni kuşağın, bir önceki kuşağın çalışmaları sonucu yaratılmış olan üretim güçleriyle ve üretim ilişkileriyle yüzyüze gelmesi, ve bu nedenle de, maddi değer üretimi için, önceden üretim alanında hazır bulduğu her şeye kendini uydurmak ve her şeyi kabul etmek zorun, da olmasıdır.

    İkinci neden de, insanın, şu ya da bu üretim aletini, üretim güçlerindeki şu ya da bu öğeyi geliştirirken, bu gelişmelerin sosyal sonuçlarını göremeyişi, anlayamayışı ve bunu durup düşünemeyişidir. Onu ilgilendiren, günlük çıkarları, işinin kolaylaşması ve kendisi için doğrudan ve elle tutulur birtakım yararlar sağlamasıdır.

    İlkel komünal toplumun üyelerinden bazıları, yavaş yavaş, araştıra araştıra, taş aletlerden demir aletlere geçtikleri zaman, hiç kuşkusuz bu buluşun yol açacağı sosyal sonuçları bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi. Madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim olduğunu ve sonunda köleci sistemi getireceğini görmemişler, anlamamışlardı. Onların istedikleri yalnızca, işlerinin kolaylaşması ve kısa sürede maddi yarar sağlayabilmeleriydi. Bilinçli faaliyetleri günlük çıkarlarının dar sınırlarını aşmıyordu.

    Feodal sistem döneminde, Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük zanaatçı atelyelerinin yanısıra büyük imalathaneler de kurup, böylece toplumun üretim güçlerini geliştirmeye başladığı zaman, kuşkusuz bu buluşun sosyal sonuçlarını bilmiyordu ve bunu durup düşünmemişti; burjuvazi, bu "küçük" buluşun, sosyal güçleri yeniden gruplaştıracağını, ve bunun, burjuvaziye olan iyiliklerine pek değer verilen krallık
  • CHE’NİN İNTİKAMINI ALAN KADIN: MONİKA ERTL

    İntikam için, hiçbir yol uzun değildir…

    Hamburg, Almanya, 1 Nisan 1971, sabah 09.40. Derin gök mavisi gözleriyle güzel ve zarif bir kadın, Bolivya konsolosluğuna girer ve hizmet için sabırla beklemeye başlar.

    Kabul edilmeyi beklerken ofisi süsleyen tablolara kayıtsızca bakar. Koyu renk, yünlü şık bir takım elbise giyen Bolivya konsolosu Roberto Quintanilla, ofisine girer ve günler öncesinden röportaj talep eden, Avustralyalı olduğunu iddia eden bu kadının güzelliğinden etkilenerek onu selamlar.

    Kısacık bir an için yüz yüze gelirler. İntikam, bu çekici kadının yüzünde somutlaşır. Gözlerinin içine dik dik bakar ve konuşmaksızın bir silah çeker, üç el ateş eder. Ne direnme ne karşı koyma ne de mücadele olur. Atış hedefe ulaşır. Kaçarken çantasını, bir peruk, bir Colt Cobra 38 Special marka silah ve “Ya zafer ya ölüm – ELN” yazılı bir kâğıt parçasını ardında bırakır.

    Kimdir bu cesur kadın, “Toto” Quintanilla’yı neden öldürür?

    Guevarist milisler içinde kendisine, Quechua ve Aymara dilinde, kız-kız arkadaş ya da yerli genç kız (Niña o joven indígena) anlamlarına gelen “İmilla” denilen bir kadın vardır. Gerçek adı: Mónica (Monika) Ertl. Doğuştan Alman. Dünya solu tarafından en nefret edilen kişi Roberto Quintanilla Pereira’yı öldürmek amacı ile kaybın (Che’nin) yaşandığı Bolivya’dan yedi bin millik bir yolculuk yapmıştır.

    Ve o tarihten itibaren dünyanın en çok aranan kadını olur. Amerika genelinde gazetelerin ana sayfalarını tekeline alır. Fakat, onun kökeni ve gerekçeleri nelerdi?

    Monica’nın, evrensel tarihin en kanlı ve en büyük silahlı çatışması İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Nazi rejimi taraftarlarının Güney Amerika’ya kaçışını kolaylaştıran “farelerin yolu” olarak bilinen yoldan, babası Hans Ertl ile Bolivya’ya geliş tarihi 3 Mart 1950’e dönelim.

    Monica’nın hikayesi Jürgen Schreiber araştırması aracılığıyla büyük geçişlerle anlatılabilir. Pek çok duygu ve karakter içeren bu sürükleyici tarihi, sizlere sadece bir fırça darbesiyle sunuyorum.

    Hans Ertl (Almanya, 1908 – Bolivia, 2000) dağcı, su altı yenilikçi teknikler kâşifi, yazar, kâşif, hayalleri gerçekleştirici, çiftçi, ideoloji dönüştürücü, film yapımcısı, antropolog ve amatör etnograftır. Nazileri öven yönetmen Leni Reifenstal başkanlığında, 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları Katılımcılarının Atletik Becerileri, Vücut Estetiği ve Majesteleri filimlerini çekerken Sosyalist Alman İşçi Partisi liderlerini tasvir ederek çok çabuk şöhret elde eder. Ancak, her ne kadar Führer’in resmi ikonografisi Heinrich Hoffman’ın savunma filosu olsa da, “Adolf Hitler’in fotoğrafçısı” olarak tarihte tanınmama gibi bir talihsizliği olur. Bazı kaynaklar Hans’ın, Afrika-Tobruk yoluyla yapacakları yolculuklarında, “Çöl Tilkisi” lakaplı Erwin Rommel’in, ünlü Mareşal alayının eylem alanlarını belgelemek için atandığını ileri sürerler.

    İlginç bir bilgi; Hans, Nazi partisi üyesi değildir ama savaştan nefret etmesine rağmen Aryan zarafeti ve eski kahramanlıklarının sembolü olarak Alman ordusu için Hugo Boss tarafından tasarlanan ceketi gururla taşır. Kendisine “Nazi” denmesinden nefret eder, onların ve Yahudilerin aleyhinde herhangi bir davranışı olmaz. Göründüğü kadarıyla *Schutzstaffel’in başka bir kurbanıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinde Üçüncü Reich’ın çöküşüyle birlikte liderler, çalışanlar ve Nazi rejiminin ortakları, koşulsuz ABD desteği ve kendi hükümetlerinin onayı ile iki Amerika kıtası da dâhil olmak üzere çeşitli ülkelere sığınarak Avrupa adaletinden kaçarlar. Çok sakin bir kişiliği olduğu ve hiç düşmanı olmadığı söylenir. Ailesiyle birlikte ayrılıncaya kadar statüsü için ikincil derecede görevlerde bir süre çalışarak Almanya’da kalmayı tercih eder. İlk önce Şili’ye gider ve diğer projelerden önce Robinson belgeselinin yapıldığı (1950) “büyüleyici kayıp cennet”, Juan Fernandez takımadalarında kalır.

    Ertl, uzun bir yolculuktan sonra 1950 yılında Santa Cruz (Bolivya) şehir merkezine 100 kilometre uzaklıkta bulunan Chiquitania’ya yerleşir. Brezilya-Bolivya arasında yoğun ve karmaşık bitki örtüsüne sahip, XV. yüzyılda fethedilen, müreffeh ve bakir topraklara yerleşmek için oraya kadar gider. Üç bin hektarlık bir mülkiyet edinir, yerli malzeme ve kendi elleriyle inşa ettiği “La Dolorida” adlı çiftliği onun son günlerine kadar evi olur.

    Bilim adamları ve kaşifler tarafından dağın serserisi diye bilinen adıyla, karısı ve kızlarıyla, yeni bir hayata başladığında Bolivya’nın büyülü çevresini, her şeyi algılayan objektifi ile yakalar ve vizyon çözme hevesi ile ezici doğası gereği omuzlarında geçmişiyle birlikte dolaşır. En büyük çocuğunun ismi Mónica’dır. Sürgüne çıktığında 15 yaşındadır ve onun hikâyesi de burada başlar…

    Mónica, çocukluğunu Almanya’da Nazizm’in kargaşa ortamında geçirir. Bolivya’ya göç ettiği zaman babasının sanatını öğrenir ve bu onun daha sonra Bolivyalı belgesel yapımcısı Jorge Ruiz ile çalışmasına yol açar. Hans Bolivya’da birkaç film yapar (Paititi ve Hito Hito) ve fotoğraf tutkusunu Mónica’ya aşılar. Elbette, yedinci sanatın tarihinde, kadın belgesel film yapımcıları arasında, onun öncü olduğunu kolaylıkla iddia edebiliriz.

    Mónica, ırkçı ve çok kapalı bir çevrede büyür. Bu çevrede onun severek “Klaus Amca (El tío Klaus)” demeye alışık olduğu başka bir uğursuz karakter sivrilir. O, bir Alman işadamı (1913-1991), (Klaus Barbie takma adıdır). ve Fransa-Lyon’un eski Gestapo şefidir. Daha çok “Lyon Kasabı” olarak tanınır.

    Klaus Barbie, Ertl ailesi ile ilgilenmeden önce soyadını “Altmann” olarak değiştirir. Bu adam La Paz’daki şahsiyetlerin dar çevresinde yeterince güven kazanır. Onu bu çevreye tanıtan Monica’nın babası olur ve hatta bir Alman-Yahudi vatandaşı olarak Bolivya’da ilk işini bulur. Güney Amerika diktatörlüklerine danışmanlık yaptığı söylenir.

    Bu hikayenin meşhur başkahramanı, La Paz’da başka bir Alman ile evlenir ve kuzey Şili’deki bakır madenlerinde yaşar; on yıl sonra, evliliği başarısız olur ve O ulvi amaçları destekleyen aktif bir politikacıya dönüşür.

    Yaşlı işkenceci Nazi kurtları ile çevrili uç bir dünyada yaşadı. Rahatsız edici herhangi bir gösterge ona tuhaf gelmezdi. Fakat Bolivya ormanlarında Arjantinli gerilla Ernesto Che Guevara’nın öldürülmesinin (Ekim 1967) onun idealleri ve son hamlesi için bir anlamı vardı. Mónica – kız kardeşi Beatrice göre – “Che’ye bir Tanrı gibi tapardı”.

    Bunu takiben, baba-kız ilişkisi kombinasyon nedeniyle zora girer: bu fanatizm altüst edici ruha bağlandı; gayretli, mücadeleci, idealist, tutumu üreten muhtemelen tetikleyici faktörlerdi. Babası için çok büyük sürpriz oldu ve hiç istemeksizin onu çiflikten attı. Belki de bu meydan okuma Güney Amerika’daki solcuların dolaylı işbirlikçisi ve destekçisi olmak için onda 60’lı yıllarda belli bir ideolojik başkalaşım (metamorfoz) üretmişti.

    Beatriz (burada) BBC News için verdiği bir röportajda: “Mónica onun en sevdiği kızıydı. Babam bize karşı çok soğuktu, O sevdiği tek kişi gibi görünüyordu. Babam tecavüz sonucu doğdu, büyükannem ona hiç sevgi göstermedi, onu sonsuza kadar damgaladı.”

    Ve altmışlı yılların sonlarında Che Guevara‘nın ölümüyle birlikte her şey değişir. Mónica kökleri ile bağını koparır ve sosyal eşitsizlik nedeniyle kahramanının hayattayken yaptığı gibi, doğrudan milislere katılmak için Ñancahuazú** gerilla koluna iştirak ederek ciddi bir dönüş yapar.

    Mónica, Bolivya tepelerindeki bir mülteci kampında “devrimci Imilla” olmak için objektife tutkulu o eski kız olmayı terk eder. Üyelerinin çoğunun yeryüzünde gözden kaybolup gittikleri gibi, onun acısı, ELN için önemli bir faaliyete dönüşen adalet talebi uğruna güce dönüşür.

    Kampta kaldığı dört yıl boyunca, babasına sadece yılda bir kez yazar: “Beni merak etmeyin… İyiyim.” Maalesef, ölü ya da diri, onu bir daha hiç göremez.

    Böylece, 1971 yılında Atlantik’i geçerek memleketi Almanya’ya döner ve Guevara’ya yapılan son hakaretten; yani Higuera’da kurşuna dizildikten sonra, ellerinin kesilmesinden doğrudan sorumlu olan Bolivya konsolosu Albay Roberto Quintanilla Pereira’yı, Hamburg’da bizzat öldürür.

    Bu saygısızlık ile kendi ölüm fermanını imzalar. Ve olaydan sonra, sadık “İmilla” kendine yüksek riskli önemli bir görev önerir: Che Guevara’nın intikamını almaya yemin eder.

    O amacını gerçekleştirdikten sonra ülkelere ve denizlere kadar genişleyen bir insan avı başlar. Mónica, bazı güvenilir kaynaklara göre hain “amcası” Klaus Barbie’nin ileri sürdüğü, bir pusuda, 1973 yılında toprağa düşer, sadece ölüsü bulunur.

    Kızının ölümünden sonra, Hans Erlt Bolivya’da belgesel filmler çekerek yaşamaya devam eder, İspanya ve Bolivya’da bulunan bazı kurumların yardımıyla bir müzeye dönüştürülen kendi çiftliğinde 92 yaşında (2000 yılında) ölür. Son yıllarındaki sadık arkadaşı eski Alman askeri ceketiyle birlikte buraya gömülür. Mezarı iki çam ağacı ve memleketi Bavyera toprağı arasında durur. Onu hazırlamayı bizzat kendisi üstlenir ve kızı Heidi isteklerini gerçekleştirir.

    Hans, Reuters’e verdiği bir röportajda şöyle der: “Ülkeme geri dönmek istemiyorum. Benim olan bu toprakta kalmak, hatta burada ölmek istiyorum.”

    La Paz’da bir mezarlıkta, “sembolik olarak” Mónica Ertl’in kalıntılarının dinlendiği söylenir. Aslında, hiçbir zaman onu babasına teslim etmediler. Babanın talepleri olaydan sonra yetkililer tarafından göz ardı edilir. Bunlar (böylesi özel kişiler; ç-n) Bolivya’nın bilinmeyen bir yerine bırakılırlar. Haçsız, isimsiz, rahibin kutsaması olmaksızın toplu bir mezara gömülürler.

    Bu kadının hayatının bir dönemi, o yıllardaki faşist sağın söylemiyle, “komünizmin” ve böylece Avrupa’da “terörün” kol gezdiği bir ortamda geçti. Birileri için onun adı görevini gerçekleştiren cesur bir kadın, başkaları için gerilla, katil, belki de terörist olarak bellek bahçelerinde takılı kaldı.

    Bana göre, bu kendi zamanının ütopyaları için savaşan bir devrimin kadınsı tarafıdır ve gözlerimizın ışığında bizi bu cümleyi bir kez daha yansıtmaya zorluyor:

    “Bir kadının değerini asla küçümsemeyin.”

    Nina Ramon

    [ Bu yazı Lamanchaobrera’daki İspanyolca orijinalinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir ]
  • 272 syf.
    ·10/10
    çoğu zaman bitkilerin insan ve diğer canlılardan daha fazla yaşam hakkına sahip olduklarını düşünmüşümdür. çünkü tüm dünyada yaşam döngüsünün en temelini oluşturan yapı taşı bitkilerdir. en kısa tanımla bitkiler olmadan canlıları hayatta tutan oksijende olmayacaktır. bunun yanı sıra karnımızı doyurmak, giyinmek, barınmak, tedavi olmak (alternatif tıp) gibi daha birçok gereksinim için kullanılan bitkiler, insanların gençleşme ve ölümsüzlük gibi arayışlarının da kaynağını oluşturmuştur. örneğin 4500 yaşında ki ağaçların (taxus baccata (adi porsuk) ) ve buna benzer uzun yıllar yaşayan bitki türlerinin varlığı bu arayışı tetiklemiştir.
    bütün bunların keşfine neden olan insanoğlu teknolojinin ilerlemesi, hızlı sanayileşme, daha fazla merak daha fazla para hırsı vb. nedenlerle bir zamanlar mucize olarak gördüğü bitki dünyasına hükmetme arzusu ile bu mucizenin sonunu hazırlamaya başlamıştır. temelde mükemmel olan bu sistemi korumak ve devamını sağlamak yerine ona sahip olmak ve yönetmek için gen kaynaklarıyla oynamış türlerin yok olmasına sebep olmuş ve en önemlisi de bunu umursamaz hale gelmiştir. kısaca bu mükemmel oluşumu küçümsemişlerdir.
    insanlar tarafından bitkilerin küçümsenmesi ise üzerinde durulması gereken diğer bir meseledir. bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksiti ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır.
    bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. glikoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.
    peki, bitkiler bunu nasıl başarabiliyorlar? bu kadar kıt olanaklarla bu kadar ileri bir teknolojiye hangi canlı sahip? bu kadar işe yaramalarına rağmen bitkiler neden şikâyetçi değiller; ben üretim yapmak istemiyorum biraz dinlenmek istiyorum, yok efendim artık oynamıyorum demiyorlar? sürekli bir gelişim ve üretim halindeler ve bunun karşılığında bir beklenti için de de değiller. insanın ise tek başına bir üretkenliği yok. insan varlığını bitkilere borçlu ve diğer canlılar da öyle… bitkiler ise hiçbir canlıya muhtaç değiller.
    bitkiler sinir sistemi ve beyne sahip değiller. bu nedenle insanların çoğu bitkilerin zekâ belirtisi gösteremediğini ve iletişim kuramadığını düşünüyor. fakat bitkiler birçok olaya tepki gösteriyorlar. konuşamıyorlar yâda hızlı hareket edemiyorlar ama bünyelerindeki kimyasallar ile tepkilerini gösteriyorlar. birçok deneyde bu gözlenmiştir.
    uyaranlara tepki göstermek canlılık belirtisi ve bu belirti sistematik bir şekilde gerçekleştirilebiliyorsa aynı zamanda zekâ belirtisidir. zekânın en önemli belirtilerinden ikisi hafıza ve öğrenme yeteneğidir. bu güne kadar var olmayı başarabilmiş bir bitki mutlaka hafızasını kullanarak ve yeni koşulları öğrenip adapte olarak yaşamını devam ettirmiş ve günümüze kadar gelmiştir. elbette yüksek zekâlı bir canlı sadece bu iki bileşeni kullanarak hayatını devam ettirmez. bunların yanı sıra soyutlama, mantıklıma, neden-sonuç ilişkisi kurma gibi birçok zekâ fonksiyonunu da yerine getirebilir. ancak insanın zekâsını hayvan ile hayvanın zekâsını bitki ile ya da diğer canlılar ile kıyaslayamayız. kıyaslayamayacağımız ise insan dışı canlılarda zekâ yoktur anlamına gelmez.
    bitkiler üzerinde yapılan birçok deneyde varılan bulgular şöyledir;
    dr. consuelo de moraes bitkilerin "vampiri" olarak görülen küsküt otu ile bir çalışma yürüttü. araştırmasında, bitkilerin koku alma duyusu ile yönünü nasıl bulduğunu gösterdi. küsküt otu kökü olmayan ve dolayısıyla yaşamak için diğer bitkilere yapışıp onların kaynakları ile beslenen bir ottur. bu nedenle ona "vampir" denir. bu bitkinin bazı bitkileri diğerlerine nazaran daha çok tercih ettiği zaten biliniyordu. ancak bu tercihi neye göre yaptığı bilinmiyordu. seçenekler arasından tercih yapabilmek, zekânın en net belirtilerinden birisidir. en azından zekânın içgüdüsel kısmının... yapılan deneyde, ilk önce bir küsküt otu domates bitkisi ile aynı kaba kondu. küsküt otu zorlanmadan konak bitkiyi tespit etti.
    daha sonra küsküt otu, domates ile başka bir bitkinin arasına kondu ve hangisini tercih edeceği gözlendi. küsküt otu, domatese yöneldi. bu bulgulardan yararlanarak domates bitkisinin kokusu özenli bir şekilde ayrıştırılarak plastik bir çubuğun üzerine sürüldü. deney tekrarlandığında küsküt otu diğer alternatifi değil domates bitkisinin "parfümü" sürülmüş olan plastik çubuğu tercih etti. bu durum bitkilerin salınan kimyasallar yolu ile birbirlerini tanıyabildiğini gösterdi. domates bitkisinin ayrıca küsküt otu tarafından saldırıya uğradığında imdat çağrısı olarak yorumlanabilecek farklı bir kimyasal salgıladığı gözlendi.
    yapılan her yeni araştırma, bitkilerin etraflarıyla etkileşimi konusunda daha fazla ve net bilgiler vermektedir. fakat zor olan, etki-tepki sürecinin hayvanlar ile bitkiler arasında farklı olup olmadığını anlamaktır. hayvanlarda sinir sisteminin bulunması, bu süreci fazlasıyla hızlandırır ve verimli hale getirir. ancak yavaş ve verimsiz bir etki-tepki, sadece farklı bir zekâ tipi olarak değerlendirilemez mi?
    bitkilerde etki-tepkiye dair birçok örnek bulunmaktadır. örneğin yeni kesilmiş çimenlerin ya da koparılmış çiçek-benzeri bir koku saçması buna örnektir. bu kokular, bitkinin "güzel kokmak" amacıyla salgıladığı kimyasallar falan değildir. aslında bitkiler, kesilme sonucu alınan zarara karşı savunma olarak bu kimyasalları salgılarlar.
    max planck kimyasal ekoloji enstitüsü’nden dr. ıan baldwin ve dr. danny kessler, vahşi tütün bitkisi (nicotiana attenuata) üzerinde yaptığı araştırmada bitkinin kendisini tozlaşma ile döllemesi için gece az miktarda ışıldayarak ve çiçeklerinden benzil aseton yayarak çağırdığı gece aktif böceklerden bir kelebek çeşidinin (manduca sexta) yine bitkinin üzerine yumurtlaması ile ortaya çıkan larva tehdidini kovmak için belli kimyasallar yaydığını keşfetti. bu kimyasallar bu tırtıl çeşidi ile beslenen bir böceği çağırmak için kullanılıyordu. tütün bitkisinin savunması ve algısı konusunda ilgi çekici bir örnektir. çünkü zaten birçok yırtıcı ile baş edebilecek nikotin kimyasalını salgılayabilir ve bu sayede güvende kalabilir. fakat bunu basit bir kimyasal tepki olarak düşünebilirsiniz, haklısınız da. sonuçta kolumuz kanadığında bir dizi kimyasal tepkime sayesinde pıhtılaşma meydana gelir. bunun için zeki olmanıza gerek yoktur. fakat tütün bitkisi bundan daha tuhaf bir şeyi de başarabilir: aktif olarak kendisinin etrafında bulunacak avcı hayvanların hangileri olacağını manipüle edebilir! tütün bitkisi, kendisine zarar veren tırtılların tehdidinden genellikle avcı böcekler ve kuşlar sayesinde kurtulur. ancak bunu yapamadığında, çok daha sıra dışı bir şeyi dener: kendisini tozlaştıracak başka bir hayvan seçer! bir günden daha kısa bir süre içerisinde (dolayısıyla bu evrimsel bir değişim değildir!), çiçeklerini sinek kuşlarının (trochilidae) beslenebileceği bir şekle sokar. sinek kuşları tütünün saçtığı kokulara çekilirler ve burada tütünü rahatsız eden leziz tırtılları görürler. onlarla avlandıklarında, tütün de kendisini korumuş olur! buna "zekâ" dememek için kendimizi zor tutuyoruz, belirtelim.
    örneğin bitkilerde sosyal hayattan söz edebilir miyiz? bitkiler birbirlerini tanıyabilir mi? evrimsel ekolog susan dudley tarafından turpgiller (brassicaceae) ailesinden cakile türü ile yapılan bir deneyde, yan yana konan ve aynı atadan gelen bitkilerin köklerinin farklı atalardan gelen bitkilere oranla daha kontrollü (ve karşılıklı olarak ilişkili olacak şekilde) geliştiği görüldü. farklı bir türle tekrarlanan deneyde, farklı atalardan olan bitkiler hızlı bir şekilde kaynakları ele geçirmek için büyürken, aynı atadan gelen bitkiler bölgelerine sadık kaldı. bu bitkilerin aralarındaki kimyasal iletişim kesilip birbirlerini tanıması engellendiği zaman büyüme hızı da artış gösterdi. kökler daha hızlı büyüyüp daha fazla saçaklandı. bu iletişimin istemli olup olmadığı şu anda bilinmiyor. bu sorunun cevabı, bitkilerde zekâya dair çok daha açık bilgiler verecektir.
    tüm bunlar, gerçekten heyecan verici bulgulardır ve tartışmasız bir şekilde, tek başlarına bile bu araştırmalar hayvan-dışı canlılardaki zekâyı sorgulamamız gerektiğini göstermektedir. burada kritik olan nokta, birden fazla veriyi birbiriyle kıyaslayarak değerlendirmek ve buna uygun tepki göstermektir. tıpkı bir sorunla karşılaşan bir insanın, tüm verileri değerlendirerek en uygun cevabı vermesi gibi. bitkiler, bunu başarıyla yapabilirler.
    bitkilerde zekâ konusunda meşhur bir yazar olan michael pollan şöyle diyor: "bitkilerde elbette hayvanlardaki gibi nöronlar veya beyinler yok, dolayısıyla bitkilerin algı ve zekâ sistemlerinin çalışılmasına bitki nörobiyolojisi demek hata olacaktır. ancak hayvanlardaki yapılara analog (benzer) olan yapılara sahiptirler. günlük yaşamlarında duyusal verileri toplamak için birçok yönteme sahiptirler. bu verileri entegre ederler ve bunlara uygun bir tepki gösterirler. bunu beyinleri olmadan yaparlar ki zaten inanılmaz olan da budur. çünkü bizler, bilgiyi işlemek için otomatik olarak bir beynin olması gerektiğini varsayarız."
    yine bitkilerin zekâsına yönelik olarak araştırmalar yürüten bir diğer bilim insanı, prof. dr. stefano mancuso'dur. mancuso, şu anda dünya’da sadece bitki zekâsı konusuna odaklanmış tek laboratuvarı yönetmektedir. buraya kadar anlattıklarımıza yönelik şu sözleri söylemektedir: "eğer ki zekâyı problem çözme kapasitesi olarak tanımlarsanız, bitkilerin bize öğreteceği çok şey var demektir. onlar büyüme, adapte olma ve yayılma tipleri bakımından sadece akıllı değiller, aynı zamanda bunu nöronlar olmadan yapabilecek bir noktadalar. zekâ sadece beyne sahip olmayla ilgili bir konu değil. bitkilerle ilgili fikirlerimizin tüm hatalarının kökeninde, bitkilerin zeki olması için insan-benzeri duyguları olması gerektiğini varsaymamız yatıyor."
    umarım bu yazı sizlerin bakış açınızda, bir değişikliğe gitmeniz de faydalı olmuştur. artık bitkilere saygı ile baktığınızı varsayıyorum tabii ki zekâ bu konuda hayli önemli. onlar bizim için var mantığından arınıp kurtulmanız dileğiyle…
  • Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, kayaları aşındıran bir tatlı su damlası, yüzyıllarca birikmiş gerilimi kıran bir deprem gibidir. Bazen tek bir kişi bir harekete ilham verir ya da sözleri, bunu onyıllar sonra yapar; bazen bir avuç tutkulu insan dünyayı değiştirebilir; bazen bir kitle hareketi başlatırlar ve milyonlar da onlara katılır, bazen de bu milyonlar aynı öfkeyle veya idealle harekete geçer ve birdenbire, değişim, havanın aniden dönmesi gibi bizi gafil avlar. Bu dönüşümlerin ortak noktası, hayal gücünde, umutta başlamalarıdır. Umut etmek, kumar oynamaktır. Gelecek üzerine, arzularınız, açık yürekliliğin ve belirsizliğin kasvet ve güvenlilikten daha iyi olma olasılığı üzerine bahis oynamaktır. Umut etmek tehlikeli olsa da korkunun tam zıddıdır çünkü yaşamak risk almaktır.
    Bütün bunları söylüyorum çünkü umut, heyecanla koltuğa tünemişken bu sefer şansın sizden yana olduğu hissiyle sıkıca elinizde tuttuğunuz bir piyango bileti değildir. Bunları söylüyorum çünkü umut, acil durumda kapıları kırmak için kullandı tınız baltadır; çünkü umut sizi kapıdan dışarı itmelidir,çünkü geleceği bitmek bilmeyen savaş halinden, yeryüzünün hazineIerinin imhasından ve yoksullarla marjinallere eziyet edilmesinden kurtarabilmek için varınızı yoğunuzu vermeniz gerekir. Umut başka bir dünyanın mümkün olabileceği anlamınagelir, bu dünyanın vaat edildiği veya güvence altında olduğu anlamına değil. Umut insanı eyleme çağırır; eylem umut olmadan imkânsızdır. Ernst Bloch, 1930'larda kaleme aldığı umut konulu muazzam incelemesinin girişinde şöyle diyor: "Bu duyunun emeği, kendilerini, bizzat bir parçası oldukları Oluşmakta Olana eylemli bir biçimde fırlatan insanlar ister." Umut etmek kendini geleceğe adamaktır ve bu geleceğe adanmışlık, bugünü yaşanabilir kılar.
    Her an her şey olabilir ve bu tamamıyla bizim eyleme geçip geçmememizle ilişkilidir. Tembel ve olan bitenle alakasız insanlar için bir piyango bileti gelmesin akla ama angaje olanlar için sonuçları çok önemli olan muazzam bir kumar bu oynanan. Bunu size söylememin nedeni ABD'nin bir yandan dünyada imparatorluğunu ilan edip bir yandan da yurt içinde demokrasiyi yok etme ülküsü peşinde koşarken kendini ve sözde değerlerini tahrip etmeye çok yaklaştığını, uygarlığımızın bağımlı olduğumuz doğayı -okyanusları, atmosferi, sayısız bitki, böcek ve kuş türünü- yıkıma sürüklemenin eşiğinde olduğunu fark etmemiş oImam değil. Bunları söylememin nedenleri şunlar: savaşlar çıkacak, gezegen ısınacak, türler tükenecek ama savaşların sayısı, ısınma derecesi ve nelerin sağ kalacağı bizim eyleme geçip geçmediğimize bağlı olacak. Gelecek karanlık, hem ana rahmine hem mezara özgü bir karanlık içinde.
    Rebecca Solnit
    Sayfa 30 - Siren Yayınları
  • 664 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    “Latin külâhı görmektense Türk sarığını yeğleriz.”
    Konstantinopol, 1453
    “Zulüm 1453’te başladı.”
    İstanbul, 2013
    …..

    Kızıl Elma imgesine adanan bir ömür. İnsan ruhlu şehirlerin yaşanmışlığı altında fark edilemeyen o manevi baskının salgını tüm kadim şehirlerin öz benliğinde hissedilir. Atina’dan, İskenderiye’ye, Kudüs’ten Şam’a, Roma’dan İstanbul’a varıncaya kadar… Doğar, büyür, yaşlanır ve yaşamın hengamesini kaldıramayarak insanlar gibi yerini başkalarına devreder. Yeni yüzüyle lakin genetik maneviyatından soyutlanmayarak tüm sinerjinin tarih boyu muhafaza edildiğine şahit oluruz.


    Büyük Roma İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu olarak üç büyük medeniyetin payitahtı olabilmiş tek kadim şehir: İstanbul. 566 yıl önce, insanlık tarihine damgasını vuran, fetih ile sadece bir şehri değil, ‘gönüller yapmayı’ ödev anlayışı bilen bir medeniyetin dönüm noktasıdır 1453. Diğer taraftan ise, 1000 yıllık değerler merkezinin devr-i teslimi, hiçbir gücün yıkamadığı kutsal surların düşüş tarihidir.


    Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olmak, insanı, savaşları ve felsefeyi temel alan ilimlerin efendisi olmakla mümkündü. Savaşın beşiğinde şiirler yazan, kitapları insanla eşdeğer gören ve her anı “ya öğrenen ya öğreten” kaidesiyle tefekkür halinde geçiren bir insan ve bir hükümdar...


    Dünyanın İlk Günü 1453 Bu günlerde çıktı karşıma. Daha doğrusu tevafuk olabilmesi için uygun bir tarihe çekildi tarafımdan. En iyi tarihi roman olarak görülmesinin çok daha öte boyutunda olduğunu söylememem için bir neden yok, son derece titizlikle ve akademik bilgilerin ışığında olarak kronolojik sıralamanın ihmal edilmediği muntazam bir çalışma ürünü. Fetihle ilgili aslında bir şey bilmediğimi sadece bir roman -ve akabindeki diğer dönem kitapları- yeterince gösterebildi. Birçok kişinin -yakın tarih hariç- önemli tarihleri es geçmesi bu konudaki bilgisizliği veya daha doğru ifadeyle yuvarlak bilgiyi tüm şiddetiyle kamçılamakta. Böylesi bir sessizliğin doğurduğu yabancılaşma karşısında pastada payım olmasın düşüncesiyle ‘zulüm’ kelimesinin üstü çizildi ve ‘lüzum’ kelimesi bu kitaba başlamadan evvel daha uygun bulundu…


    Roman 3 farklı bölüm üzerinden ele alınır. Fatih, hocaları ve efradının diyalogları anlatıcı üzerinden yanıt bulur. İkinci bölüm ise Mehmet’in Edirne’den itibaren yanında bulunan Seyyah Alberti Balbi’nin notlarından oluşur. Yeni bir kültürle kendisini iç içe bulan Balbi, yetiştiği kültür ile geldiği medeniyetin arasında bağ kurar; Batı’nın Türk algısının yanlışlığını, kendisine anlatılan gerçeklerle tasdik eder. Özellikle Mehmet’in hocalarından olan Molla Lütfi ile aralarındaki diyaloglar, üzerinden geçmeye değer niteliktedir. Bir diğer bölüm ise Bizans Alexender’i, nam-ı diğer yeniçeri İskender’in çocukluğundan itibaren yaşadığı sıkıntılarla, devşirme yolunda geçmişe duyduğu bir özlemin hikayesi anlatılır. Bölümleri birbiriyle karışık sırada okurken, ayrı hayatları birleştiren şeyin aşk ve özlemlerine tanık oluruz…


    Ölüm gölgesinin düştüğü bir tablo. “Zaten o bir resim değil, ölümün pençesinde bir hükümdar.”
    https://i.hizliresim.com/vazB5z.jpg


    Son Akşam Yemeği’nde Havarilerden daha alçak resmedilen Yahuda, Doktor Jacobo’ya rol model olabilirdi. Osmanlı ve İstanbul’a ilgisi olan L. Da Vinci, bir köprü yapmak üzere II. Bayezid’e başvurduğunda gavur addedilerek reddedilmişti. Gentile Bellini’ye portresini çizdiren Fatih, 49 yaşında bir ihanete uğramasaydı, iki dehayı aynı tarih sahnesinde görebilecektik. Ayasofya ve karşısında Leonardo’nun köprüsü… Talihin böylesi de yıldızın parlamadığı anlar olsa gerek. Kitabı zikretmişken Zweig’ın şu sübjektif alıntısını es geçmeyelim: “Mehmet hem dindar ve acımasızdır, hem de hırslı ve sinsidir. O bir yandan oluk gibi kan akıtan, öte yandan Sezar’ı ve Romalıların yaşam öykülerini Latincesinden okuyabilen, eğitimli ve sanatsever biridir. Melankolik bakışlı, sivri burunlu bu adam aralıksız çalışan, atılgan bir asker ve acımasız bir diplomattır. Bütün bu tehlikeli özelliklerinin ardında tek bir amaç vardır: O, gerçekleştirdikleriyle yeni Türk ulusunun askeri üstünlüğünü Avrupa’ya kabul ettirmiş olan büyükbabası Bayezit’ten ve babası Murat’tan daha da başarılı olacaktır. Artık şunu herkes hissetmekte ve bilmektedir: İlk darbe, Konstantin’in ve Justinianus’un krallık tacını süsleyen en son mücevher olan Bizans’a inecektir.” #29042792


    Rum Ortodoksları ile Roma Katolikleri arasında cebelleşen din savaşları Kutsal mabet Ayasofya’nın ruhaniyetine ve dolayısıyla bin yıldır yıkılamayan sur Konstantinopol’e büyük zararlar vermişti. Batılı bir yazarın perspektifinden -ki sadece perspektiftir bu- Türkler kısmına geldiğinizde kin ve nefret kokularını hissederseniz. Objektif olduğu iddia edilen en baba yazarlar bile, aba altından sopa gösterir ifadelere yer verirler. Oysa altı kazınacak ne katliamlar vardır ki sadece söz konusu olmayı bekler. Çağın Roması’nın ölüm arenaları bir savaşın dışındaki en büyük caniliklerden biri olsa gerektir. Yine Voyvoda Vlad’ın esir aldığı düşmanlarını kazıklara çıkararak işkenceyle öldürmesi, İşgal ettiği topraklarda köle ticareti yapan Sırp despot George Brankovic katliamları, Ortaçağ Avrupa’sında yakılarak öldürülen cadılar, Pompei kavmini andıran eşcinsel ilişkiler ve karanlık sayılabilecek birçok garabet Fatih’in 15. Yüzyılına tekabül etmişti. Yüzyılın karanlıklarını okurken aynı olayların benzer biçimlerine rastlıyorsunuz ve zihninizde hiçbir şeyin aslında değişmediğini, her vakanın farklı versiyonlarının yaşandığını düşünürken o tekerrür denilen kelimeye iyiden iyiye ikna olurken buluyorsunuz kendinizi… Yeni bir düzeninin ihya olduğu, dünya üzerindeki en yüksek kanun olan İslam’ın tüm küffara ilan edildiği bir devir.


    Batılı yazarların gözüyle satırlara şahit olduğunuzda, zihninizdekine zıt bir tablo ile karşı karşıya kalmamanız içten bile değil. Dünden bugüne Türkler için söylenilen “barbar” kelimesi fethin vuku bulmasıyla doğrudan ilişkili. Zweig’ın Yıldızın Parladığı Anlar kitabında ve Montaigne’in Denemeler’inde geçen Konstantinopol’ün fethi, insanlık tarihi için, doğrudan söylenmese bile, bir leke olarak tanımlanır. 6 yıl önce duvarlara yazılan nefret cümlesi gibi. Hümanist olarak bilinen S. Runciman ve A. Toynbee gibi yazarların kin ve nefret kokan satırlarını da ayıklamak gerekir. Kitabının bir bölümünde fethe yer ayıran Zweig’ın düşünceleri, fetih ile ilgili malumatı olmayan bir insanı bile kitaptan uzaklaştırabilir. Kitabı ismiyle müsemma haline getirebilmek için koskoca İstanbul’un fethi, Bizanslılar tarafından açık unutulan bir kapının sonucu olduğuna bağlanılmıştı. Son Zweig okuyuşum olmalıydı.


    Bu yönde olan kitap ve makalelerdeki benzer düşüncelere denk geldikçe dönemin Rum tarihçisi Kritovulos’un eseri İstanbul’un Fethi’ne yeniden göz atmayı düşündüm. Malum İstanbul ve fetih 3 sayfayla ders konusu yapıldığından bu konudaki cehaletimizle kalmıştık. Ama öte yandan 1-2 kişiyi her sene 35 kez andığımızda, hatta ayak bastığı yerleri bile ezbere bildiğimizden geriye bakmaya pek de lüzum duymuyorduk, duymadık da zaten. Ta ki böyle bir kitapla tanışıncaya dek… Dönemin tarihçisi Kritovulos’un Fatih’e methiye olarak atfettiği kitabın, birinci kaynak olarak kabul edilen kitaplar arasında olduğunu belirtelim. Mehmet’in emriyle 3 gün süreyle yapılan yağmanın boyutu tüm detaylarıyla anlatılır bu kitapta. Kritovulos Tarihi, fethi ayrıntılarıyla sunarken şehirde oluşan büyük tahribata, tarihi ve sanat eserlerinin yok oluşuna da ayrı bir parantez açar. Şehirdeki yıkımın Fatih’te doğurduğu hüznü de buradan öğreniyoruz. Padişaha armağan edilen bir kitapta, bin yıllık sanat eserlerinin tarihe karıştığına tanıklık eden satırlar, elbette doğruluğu konusunda su götürmez bir yeri icap eder. Fatih’in kudretli ancak hunhar kişiliğini destekleyen düşünceleri de yine Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde görürüz.


    Her anını düşünceyle geçiren, dört bir yanı haritalarla, çizimlerle, hesaplamalarla çevrili olan, Bizans surlarının içindeki çatlakları bilecek derecede istihbaratı canlı tutan, Homeros’u, Firdevsi’yi ezbere bilen, zamanını alimlerle geçirmekten şevk duyan bir insanın düşmanlarına karşı olan acımasızlığı?.- ya da alimleri ölüme götürerek başlayan ve nice hadiselerle devam eden despotluk. Lequel?


    Nitekim aradan geçen 5 asır 20. yüzyıl dünyasına- ve hatta 21. yüzyıla- bir ışık tutamadı. Bugün tavan ile taban arasındaki uçurum, gelinen nokta hakkında birkaç sayfa yazmayı gerektirir boyutta. 20.yüzyıl koloni ülkelerinin elde ettiği yer altı ve yerüstü kaynaklar, bugün gelinen noktadaki refah düzeyinin aslan payı olmasa bile ekonomik etkisi olarak yadsınamaz. Ortaçağ, İskeletlerden kartpostal yapan Fransa’dan, dünyanın %80’ini işgal eden İngiltere’nin koloniciliğinden çok farklı değildi. Yaşadığımız yüzyıl teknoloji devrinin getirisiyle küreselleşen bir yüzyıl. 70 yılı kapsayan bir geçmişte ülkeler arası anlaşmazlık yeni bir savaşı doğurabilmişken, bugün olası nükleer savaşların yıkımı, haritaların silinmesi demek olduğundan ekonomik çıkarlar daralana, kıvrılana ve en sonunda patlayacak duruma gelene dek savaşların salt ekonomik saldırılar üzerinden planlandığı zaman, işte bu zamanlar. Bir siyasinin açıklaması bile piyasayı yerinden oynatıyorken savaş kelimesinin yüksek sesle konuşulmaya başlanması dünyayı nasıl bir küreselleşme krizinin içerisine sokar siz düşünün. Velhasıl kelam, bu çağ, toprağı kana bulamaktan zevk alan topluluk ’kan’larının devam ettiği, en ufak bir cürümün dünyada yarattığı infial zararlarının hesabı yapılarak devekuşu misali başını toprağa sokan, fakat sıkışıldığında, patlayacak raddeye gelindiğinde asıl nefretin nasıl dışarı çıkacağını izleyeceğimiz yeni bir çağa sahne olacak gibi… İnsanların kendinden olmayanları sömürdüğü, ben ve diğerleri politikasının esas alındığı bugün ve dün dünyasının ‘ilk günü’ bir söz söylenmişti ancak yankısı hiçbir yere ulaşmadı.


    *El eman*
    “Canınıza ve malınıza hiçbir zarar gelmeyecektir. Şimdi evlerinize gidin ve işlerinizin başına geçin.”



    Sultan Murat’ın tahtından feragat etmesiyle 2 yıl tahtta kalan Mehmet, yeniçeri ayaklanmasıyla tahtı tekrar babasına devreder. Küçük yaşta kısa bir stajerlikten geçmesi hem olgunlaşmasına, hem de ilim yolculuğunda geçireceği uzun saatlere zemin hazırlar. Manisa şehzadelik yıllarında Akşemsettin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi bilge insanlardan dersler alan Mehmet, tek hayalini ileride kendisini İki cihanın imparatoru yapacak olan planlara adar. Ancak incelikler her zaman çoktur, Şeyhinin dediği gibi, “Sana, seni öğreteceğim.” Cümlesinden yola çıkarak savaş sanatını ilmi merkezli birçok alanda süsleyerek taçlandırır. Çocukluğundan buyana alimlerle sohbet etmeyi alışkanlık haline getiren Mehmet’in kitaplarla da olan ilişkisi, dehasının parçalarından ibaret. Bir hükümdar ki, İbn Rüşt ve Gazali arasındaki tutarsızlık konusunu uzmanlarına tartıştırıyor, matematik ve astronomiye ilgi duyuyor ve sarayda bir kitap projesi başlatıyor. Neler yok ki. El Cezeri - Kitab-ı Hendesiye, İbn Haytam - Perspektif, El Hindi - Optik ve Göz Algısı, İbn Sina - El Kanun, Dede Korkut Hikayeleri, Homer, Mir Ali Şir, Ahmedi, El Razi, İbn Arabi, Füsus ve daha niceleri. Felsefe merakı, tasavvuf sevgisi, bitki merakı, Fatih'in zengin dünyasını gösteren değerlerin sadece bazıları.


    “Zaferin sırrı Hz. Peygamber’in izini takip etmektir.” şiarı aydınlığı ve yükselişi açıklayan ana gaye olsa gerekti. İmparatorluğun hüküm sürdüğü toprakların asayiş ve adalet nizamı bunun en büyük göstergesiydi. Kasıtlı yaptığı yanlış imardan dolayı Fatih tarafından kolu kesilerek cezalandırılan bir Rum mühendisin, olayı kadıya şikayet ederek davaya taşıdığı ibretlik bir hadise vardır. Kadı, betonların yerine koyulacağı ancak kesilen bir uzvun geri gelmeyeceğini düşünerek kısas hükmünü verir. Böyle bir durum karşısında gerçek aydınlığı kavrayan mühendis davasından feragat eder. İhtiyaç sahibini ihtiyacına kavuşturan sadaka taşları, insanlar tarafından güvenle açık bırakılan kapılar gibi olağanlıkların o zamanlar için sıradan durumlar olduklarını öğreniyoruz. “Ne hal üzere iseniz öyle yönetilirsiniz” hadisi de toplumun adalet, huzur, ahlak ve refah nizamının bir ödülü olmalıydı. Asıl başarı Fatih’i Fatih yapan gönül sultanlarının dünyasıydı.


    “Marifet, bir şehir kurmak kadar onda yaşayanların kalbini de imar etmektir.” Cümlesi, savaşların, kuşatmaların, ölümlerin ve fetihlerin ana gayesiydi. İslam’ın gösterdiği yol dünyaya barış getirmek, halkları zulümlerin pençesinden kurtarmak, adaleti zor kullanmadan göstermekti. Nitekim romanın yazılış gayelerinden birisinin de bu algıyı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Azılı, agresif, holigan dönmelerin ismini duymaya bile tahammül edemediği ve duvarlara kazıdığı cümlenin en büyük yanıtı ise kitabın isminde saklı: Dünyanın İlk Günü.


    Senyör Alberti’nin seyahatnamelerinde en dikkat çekici bilgilerden biri, farklı milletlerin Osmanlı çatısı altındaki kapsayıcılığının bahis konusu yapılmasıdır. Mehmet’in en önemli adamlarından Veziriazam Çandarlı Halil ve Başhekim Yakup Paşaların Yahudi dönmeleri olduğunu ayırt etmek gerekir. Yeniçeri ocaklarında uygulanan devşirme usulü ve şehirdeki birçok tüccarın ermeni-yahudi kimliğini taşıdığını söylersek, Batılıların yerleştirmeye çalıştığı “Türkler," "Türk İmparatorluğu” ibareleri de bir anlam ifade etmez. Dikkatimi çeken bu husus hakkında Mehmet Metiner’in şu yazısı https://www.yenisafak.com/...aliyye-anlayii-40102 okunmaya ve kitap öznelinde tartışılmaya değer nitelikte.


    Hayatın ve ölümün kader inancı olduğuna sıkı sıkıya inanan bir toplum için o yolda şehit olmak, bir asır önceki İstiklal Harbi’nde olduğu gibi ölmeye gitmek demekti. Teslimiyetin ve kulluğun öncüleri zaferin ve zarafetin kapısını aralamışlardı. Fütüvvet ahlakına onlar malikti. Bugün aramızda olan Sabetaycılar, kripto Yahudiler, yarı inançlılar, holigan dönmeler değil…


    Fatih, tüm sıfatlarından önce bir azim, bir kararlılık ve bir deha demektir…
    "Yerli ve yabancı tarihçiler şu konuda hemfikirlerdir ki 49 yaşında ölen Mehmet on yıl daha yaşasaydı bütün dünya tarihi değişecek, Doğu ve Batı kavramları bugünkü anlamlarını yitirecekti!"


    Osmanlılar, 56 gün sonra, Bin küsür yıldır ayakta duran Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih defterinden ebediyen silmişti. Kutlu olsun.


    Fatih'in gözbebeği bugün nasıl ahlaki istilâya maruz kalıyorsa, toplum nasıl sekülerleşme çukuruna düşüyorsa, nasıl değerlerimizden ve İslam'dan giderek uzaklaş-tırılı-ıyor olsak da... Şuna her zaman, tüm kalbimizle inanıyoruz:


    Şüphesiz ki Allah vaadini tamamlayacaktır."