• “Ama ne de olsa korkarsın, belirsizlikten korkarsın, işte böyle. Ruh gökyüzüne çıkıyor filan diye istediğini söyle... Değil mi ya, biz biliyoruz ki gökyüzü yok, atmosfer var."
  • 368 syf.
    ·Beğendi·7/10
    WE HAVE NO IDEA

    Kitap basit bir dille yazılmış, ki bu da bilim kitapları için aranan özellik. Sayfa başına en az bir şaka düşüyor, bir yerden sonra sıkıyor. Fakat, konunun çerçevesini sıkmadan veriyor. Kitaptan notlar çıkartmıştım, onlar üzerine internetten araştırma yaptım ve belki birileri yararlanır diye buraya koyuyorum. Bilal’e anlatır gibi yazacağım, korkmayın.

    https://www.britannica.com/...l/topic/71700/155372

    Aha atom! “Atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun!”daki atom.
    Atom Fiziğine de Profesörlüğe de Lanet Olsun! - YouTubehttps://www.youtube.com › watch

    Lisedeki derslerden hatırladığım kadarıyla, atomun resmi buydu bize gösterilen. Çekirdekte artı(+) yüklü protonlar ve yüksüz nötronlar ile çevredeki yörüngede dolanan eksi(-) yüklü elektronlar. Anlamayacağımızı düşündüklerinden mi anlatmadılar yoksa kendileri mi pek anlamadılar, orasını bilmem ama günümüzdeki atom resmi bundan farklı.

    Zamanında bilim adamları da atomları böyle tasvir ettiler, uzaydaki gezegenler ve yörüngeler misali. Fakat, şöyle bir sorun vardı: çekirdekte artı(+) yük vardı, yörüngede de eksi(-). Artı ve eksi ne yapar, birbirini çeker. Yani, o elektronların yörüngelerde dolaşmaması gerekiyordu, fakat dolaştıkları da kesindi. Ya da onu geçtim, bu elektronların gücü bitmiyor mu yorulmuyorlar mı da taa Big Bang’den beri dönüp duruyorlar? Neyse, bunlara ileride döneceğiz.

    Bize gösterilen resimdeki ana sorun, elektronların dolaştığı yörüngelerin o kadar da kesin olmaması, yani elektron ha şuradadır diyemememiz. Neden? Çünkü her nesne yani her şey ‘Belirsizlik İlkesi’ne uyar.

    Heisenberg Belirsizlik İlkesi der ki herhangi bir şeyin tam konumunu ve tam hızını AYNI anda ölçemezsin. Demek istediği, eğer konumu tam olarak ölçersen, hızını tam olarak ölçemezsin, ya da tam tersi. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz hesabı. (hız değil, aslında momentum)

    Karşınızda: Heisenberg!
    https://vignette.wikia.nocookie.net/...st?cb=20170613183854
    Şaka şaka.

    Bunun yerine günümüzde kabul edilen atom resmi şu şekilde:
    https://www.sutori.com/...ron-cloud-model-9092

    Önceki ile karşılaştırması için:
    http://www.tracingcurves.blog/...d-basic-interactions

    Gördüğünüz gibi, elektronların belirli bir yörüngesi yok, yani konumları belirsiz(ama yaklaşık hızını biliyoruz: saniyede 2.200 km -ışık hızından %1 daha yavaş. Merkezden uzak elektronlar çok az daha yavaş.) Bu atom modeline, elektron bulutu adı veriliyor. Belirli yörüngeler yerine elektronların bulunduğu tabaka, bulut vs. bulunuyor.

    Konumlarına belirsiz dedik ama o kadar da değil -yaklaşık olarak biliyoruz- , gördüğünüz gibi, elektronların büyük bir çoğunluğu çekirdeğe yakın seyrediyor. Çekirdekten daha uzak bir yerde dolaşan elektron görebilirsin fakat bunun OLASILIĞI, yakın olana kıyasla çok daha düşük.

    Atomu biraz kenara koyup, belirsizlik ilkesiyle devam etmek istiyorum.

    Neden konumu ve hızı aynı anda ölçemiyoruz? Çünkü evrendeki her şey, hem parçacık hem de dalga olarak davranıyor. Dadadat! Klasik fiziğin sonu, hoşgeldin kuantum fiziği.

    Hocam yavaş git!

    Bir şeyin parçacık olarak davranması, kısaca, konumunun belirli ve kesin olmasıdır. Ama, mesela denizdeki dalgalar parçacık olarak kabul edilemezler. Belirli ve kesin konumları yoktur, yüzeye yayılmıştır, birden fazla yerdedirler.

    Tekrarlayalım: Belirsizlik ilkesinde konum ve hız aynı anda ölçülemez. Neden? Çünkü nesneler hem dalga hem de parçacık olarak davranırlar. Parçacıkların konumları belirlidir yani belirli bir konuma sahip olmak parçacık olmanın bir özelliğidir. Diğer tarafta, hız da dalgaboyuyla yani dalga olmakla ilişkilidir. Parçacık ile ilgili (konum) ölçüm yaparken dalga özelliğini tam olarak kestirememen normal, değil mi?

    Belirsizlik ilkesi ile ilgili video:
    https://youtu.be/TQKELOE9eY4
    (altyazı mevcut)

    İyi hoş güzel de... Bunlar hep soyut şeyler hocam, bize elle tutulur, dişle çiğnenen, burunla koklanan şeyler göster.

    Ve karşınızda çifte yarık deneyi -fizik dünyasında çığır açan bir deney:
    https://youtu.be/q3H7wR_IR3w
    (etkileyici ve anlaşılır bir animasyon, tebrikler)(izlemeniz gerek)

    İzlemeye üşendiyseniz(ki bence öyle bir şey yapmayın):
    https://upload.wikimedia.org/.../Young%2BFringes.gif

    Sonuç: Elektron hem dalga hem de parçacık şeklinde davranıyor. Eğer detaylı şekilde incelemeye çalışırsak, dalga halini terk edip parçacık şeklinde davranıyor.

    Şu “detaylı şekilde incelemeye çalışmak” kalıbını biraz açayım. Deneyi yapanlar diyor ki: “Ulan bunlar hem dalga hem de parçacık gibi hareket ediyor. Şuraya bi’ kamera koyam da işin aslını öğrenem. Hehehe!”

    Gel gör ki kamerayı koyduklarında, dalga gibi davranmıyorlar artık. Allah allah? Kamerayı kaldırıyorlar, dalga gibi. Koyuyorlar, parçacık gibi. Klasik fizikçiler şokta: daha hem dalga hem parçacık gibi hareket eden fotonları anlayamadan, üstüne kamera belası başımıza çıktı diyorlar.

    Bu gizemi çözecek(daha doğrusu doğrulayacak) birisi çıkıyor: Schrödinger (internetten bakıp yazmadım).” Ve şöyle diyor: “Ey bilim camiası! Bu deneyde, fotonun dalga olarak hareket etmesi ve ona ait şekil ortaya çıkartması, ‘olasılık dağılımı’(probability distribution) ile ilgilidir.”

    O kamera meselesine gelirsek de, o kamera var ya o kamera, hehehe!

    O kamera aslında BİLİNÇLİ bir varlık olan insanı temsil etmektedir. Yaptığımız ölçümlerden ve deneylerden bağımsız olamayız. Deneyi yapan insanoğlu, o deneyin sonucunu etkilemektedir.

    Biz kamerayı oraya koymadığımızda, fotonları fiziksel bir parçacık olarak algılamamış oluruz. Ve, sonuca bakın ki, fotonlar dalga olarak hareket eder. Ve ayrıca, biz fotonların parçacık olduklarını BELİRLEMEDİĞİMİZ için ‘olasılık dağılımı’ sergiler.

    Amma velâkin, kamerayı koyduğumuzda, fotonların fiziksel bir parçacık olduğunu algılarız ve bu da onun parçacık olarak davranmasında etkili olur.

    diyor sayın bilim adamları.

    açıklamanın videosu:
    https://youtu.be/LW6Mq352f0E
    (ingilizce-altyazı yok)

    (Not: İlk başta elektron demiştim daha sonra foton, sorun yok. İkisinin de aynı sonuç verdiği kanıtlandı. Hatta atomların ve moleküllerin de.)

    Kuantum mekaniğinin ilk deneyi olan çift yarık ile şunu anladık:
    1. Parçacığın hangi yolu tercih ettiğini bilemeyiz.
    2. Hatta, biz ölçüm yapmadan önce, orada bir yol(path) bile yoktur.
    3. Parçacık birden fazla yerde olabilir.
    4. Bizim gözlem yapmamızla, gözlemin sonucu değiştiği için; Einstein’in aradığı “objektif bir gerçeklik” -aynı koşullar altında HER zaman doğru- yoktur. Tek gerçeklik, gözlemcinin (insanların) iştirak ettiği ve etkilediği gerçeklik vardır. Ve bazılarına göre, oradaki BİLİNÇLİ gözlemcinin varlığı nedeniyle dalga gibi hareket etmeyi bıraktı.

    Şimdilik bu kadar not yeter, diğer kitaplara da kalsın.
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..
  • 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5
  • *Okumak ve Beyin: Okumak Beynimizi Nasıl Etkiliyor?*

    Bazı işlerle ilgilenmenin beyninizde pozitif etkileri vardır. Bunlardan biri de kitap okumak. Kitap okuyarak beyninizde inanılmaz olumlu değişimlere neden olabilirsiniz. Peki okumak ve beyin ilişkisihakkında biz ne biliyoruz? Her kitap bu etkiye sahip değilken çeşitli araştırmalar karakterlerin ister gerçek ister kurmaca hayatlarıyla ilgili hikayelerini okumanın en büyük dönüşüm yaratan etkilerden birini yarattığını ortaya çıkardı.

    Bugün ise çoğu insan hangi türden kitapların daha yararlı olacağını merak ediyor. Kitap okumak yerine filmlerini izleyerek de aynı etkiyi sağlayacaklarını söylüyorlar. Bir kitabın içinde bulacaklarınızın filmle aynı olmasını bekleyemezsiniz. Herkes kitabı okurken içinde gibi hissetmeyebilir. Bazıları okumak yerine izleyerek hikayeye dahil olmak ister.

    “Okuma sanatı hayatı kitaplarla yeniden keşfetmek ve onlar sayesinde daha güzel bir hayat yaşamaktır.”

    – André Maurois

    Yine de kitap okumak filmini izlemekten daha ilginç bir deneyimdir. Her şeyden önce kitap okumak daha fazla konsantrasyon ve hayal gücü ister.