• Biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını, lakin aç idik yedik karanfil parasını.
    Yılmaz Güney
  • biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını,
    lakin aç idik yedik karanfil parasını...
  • Biz de bilirdik sevgiliye karanfil almayı lakin aç idik yedik parayı ...
  • Nûşirevân, atıyla dolaşırken yolda yay gibi beli bükülmüş bir ihtiyar gördü. İhtiyar, birkaç meyve fidanı dikiyordu. Padişah dedi ki: ''Ey ihtiyar! Saçın, sakalın süt gibi ağarmış. Yalnızca birkaç günlük ömrün var. Neden ağaç dikiyorsun? Onun meyvesini sen göremeyeceksin ki!''
    İhtiyar, padişaha, ''Vaktiyle bizim için birçok kişi fidan dikti'' dedi. ''Bu yüzden biz de bugüne kadar meyve yedik. Bizim de onlar gibi başkaları için fidan dikmemiz lazım.'' İhtiyarın sözü padişahın hoşuna gitti. Ona bir avuç altın verdi. Bunun üzerine ihtiyar, ''Kutlu padişahım!'' dedi '' Ağacım daha şimdiden meyvesini verdi. Yetmiş yıldan fazla yaşasaydım bile bundan iyi bir mahsul elde edemezdim. Halbuki bugün ektiğim fidanın meyvesini yemek için on yıl beklemem gerekmedi. Bugün ektiğim, bugün altın meyvesini verdi.'' Padişah, ihtiyarın sözünden daha çok memnun oldu. O araziyi de ona bağışladı.

    Ey kardeşim! Senin de bugün bir iş başarman gerek. Bir iş başarmadıkça meyve elde etmene imkân yok.
  • İlkokul birinci sınıfın ilk günleri. Her taraf ağlak, sulugöz bebeler ile dolu. Onlarla nasıl geçineceğimi düşünerek sürdürüyorum bundan sonraki hayatımı. Ben ise yeni ütülenmiş beyaz yakam ve siyah önlüğüm; berbere amerikan tıraşı olsun dediğim hâlde hep alabros kesilmiş tıraşımla aralarına karışmışım. Fanusu yadsıyan kocaman bir japon balığı gibi. Tabii ki ağlamıyorum. Ne münasebet. Öyle her şeye üzülecek bir tarafım asla bulunmaz. Duygusallığa asla yer yoktur hayatımda.

    Çantamı açıyorum. Defterlerimi masaya koyuyorum. Annemin okula gitmeden önce çantama yerleştirdiği nevaleleri çıkarıyorum. Annemin en sevdiğim tarafı bana sürprizler yapması. Çantama koymuş yine en sevdiğim şeyi: Capri-Sun. Önce hüpletiyorum sonra gümletiyorum. Daha yeni ağlayan bebeler bir bakıyorum kaçışmaya başlamış. Belliydi zaten. Her şeyden korkarak yaşanılsaydı bu hayat dediğimiz şey çekilmez bir sürü yığından ibaret olurdu. Ben üstüne üstüne giderim korktuğum şeylerin. Dedem derdi: Korktuğunda aynaya bak. Aynada kendini gördüğünde bil ki asla yalnız değilsindir. Dedemin elbet bir bildiği vardı. O günden sonra ne zaman kendimi çok güçsüz ve yalnız hissetsem hep bir ayna arar olmuştum.

    Öğretmen geliyor. Birtakım uyarılarda bulunuyor. İlk kez o gün tanışıyorum otorite figürüyle. Sırama oturuyorum. Yanıma biri oturuyor. Saçlarını iki taraftan örmüş. “İstersen sıra arkadaşı olabiliriz?” diye soruyor. Daha yeni yaptığım Capri-Sun şovumdan etkilenmiş. Bir de öğretmenin gelip bana uyarılarda bulunmasına az biraz içerlemiş. “Adım Neriman. Ya sen?” diye soruyor. “Tolga ben de, ” diyorum. Şaşırıyorum ve soruyorum. “Neriman adı sence de fazla büyük bir ad değil mi hani sanki ellili yaşların üstündeki insanların sahip olabileceği bir ad.” Gülüyor kıkır kıkır. “Neden güldün,” diye soruyorum yine gülüyor. Sanırım Neriman gülmesini bilenlerden. “Babaannemin adı” diyor. “Senin adın neden Tolga,” diye soruyor. “Teyzem çok istemiş. İlle de Tolga olsun demiş. Bizimkiler de kıramamış. Tolga demişler.”

    Neriman çantasını açıyor. Kalemliğini masaya koyuyor. İçinden arı maya silgisi çıkıyor. Arı maya silginin varlığını o gün öğreniyorum. Çok güzel kokuyor. Silmeye asla kıyılamayacak cinsten. Ama zaman ilerledikçe o da eskiyecek. Eskidiğini kimse fark etmeyecek. Kimse fark etmediği için eskimiş olmasından utanıp kendiliğinden kaybolacak. Bir bakacaksın yok olmuş. Sonra yeni bir arı maya silgisi daha girecek kalem kutusunun içine.

    Akşam oluyor eve dönüyorum. Çantamı olduğu gibi evin koridoruna atıyorum. Yakayı ve önlüğü de yanına bırakıyorum. Annem yemek olana kadar izin veriyor sokakta oyun oynamama. Arkadaşım Selim aşağıda beni bekliyor. Selim, tanıdığım en mert çocuktur. Adeta futbol topuyla dans ederdi. Sürekli onu futbol sahasında gördüğümden hiç temiz göremezdim. Bir futbol topuyla yaşardı. Bakkala giderken bile sokak direklerine çalım atardı. Aldım verdimler yapıldı. Takımlar kuruldu. Akşam ezanı okundu. Beş sayı farkla önde olmamıza rağmen atan kazanırdı. Golü yedik. Kaybettik.

    Eve kir, pas içinde girdim. Annem kolumdan tuttuğu gibi banyoya girdirdi. Sonra da sobanın başında yemeğimizi yedik. Yemekten sonra babam işten gelirken getirdiği bir sürü defter kabını poşetten çıkardı. Oturuyoruz defter, kitap kaplıyoruz. Her şeyi özenerek hallediyoruz. Büyük bir titizlikle bantlıyoruz kapladığımız defterleri. Üstlerine adımızı, soyadımızı, sınıfımızı, numaramızı yazdığımız etiketler yapıştırıyoruz. Kapımız çalıyor. Yan komşumuzun kızı Tuğçe kapıda. Anneme bir şey söylemek istiyormuş. Çağırıyorum. Müsaitseniz akşam annemgil size çay içmeye gelecekler Ayten teyze, ” diyor. Annem daveti kabul ediyor.

    Komşularımız geliyor. Tuğçe ile ben halının üstüne oturmuşuz. Tuğçe benden bir üst sınıfta okuma yazmayı iyi biliyor. “Baaak ben beşlere kadar çarpım tablosunu ezbere biliyorum, naber?” diyor. Ben ise a harfinden dolayı “Ali ata bak,” fişini anlamlandırmaya çalışıyorum. Çaylar bitiyor. Saat geç oluyor. Tuğçegil kalkıyor. Kapı aralığında annemin sesi yankılanıyor “Yine bekleriz Meliha hanım, tabii tabii biz de geliriz,”

    Aylar geçiyor. Biz Neriman’la okulda çok iyi ikili oluyoruz. Gerçi Neriman’ın hiç konuşmadığından bahsetmiştim. O hep gülerdi. Bir keresinde güldüğünde ağzında vampir dişleri vardı. Çok komikti. Babası iki gün önce dişini iple çekmiş. Yastığının altına koymuşlar ve bir de yanına istediği hediyenin yazılı olduğu bir not iliştirmiş. Sabah uyandığında eğer yastığının altında dişini bulamazsa, diş perisi ona istediği hediyeyi getirecekmiş. Bulamamış. Notun altında da istediğin hediye için bana birkaç gün süre ver yazıyormuş. Bu diş perisinin de işleyişi sanırım daha farklı.

    Okuldan döndüğüm bir gün apartmanın girişinde bir nakliyat firmasının kamyonu duruyordu. Selim’i o gün ilk kez tertemiz görüyordum. Sanki bambaşka birisi var karşımda. Kucağındaki futbol topuna bakıyorum. O da tanıdık değil. Havası inmiş. Bir şeyler oluyordu sanki. “Biz başka mahalleye taşınıyoruz Tolga,” diyor. “Durduk yere nereden çıktı şimdi Selim bu taşınma fikri. Sen olmadan ben n’apabilirim. Eto’o ve Ronaldinho gibi muhteşem ikili değil miydik ileri uçta forvette. Sen asist yapmazsan ben nasıl o şutları gole çevirebilirim Selim?” diyorum. Bir şey diyemiyor. Çantasından çubuk krakerini çıkarıyor. Evlerindeki tüm eşyalar tamamen kamyona yüklenene kadar ikimiz de duvarın üstünde hiç konuşmadan oturup çubuk kraker yiyoruz. Eşyaların hepsi yüklenince Selim gitmeden bir avuç jetonu elimin içine tutuşturuyor. Gittiğimiz lunaparklardan kalma. Bir futbol topu düşüyor önüme. Uzaylamasına dikliyorum havaya. Beş yıldır boş olan bir evin balkonuna düşüyor. Aldırmıyorum. İlk kez kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum. Eve koşarak gidiyorum. Ayna arıyorum. Aynanın karşısına geçiyorum. Bakıyorum ama asla kendimi göremiyorum…

    “Babaaaaa uyan. Uyansana baba hadi uyan.” diye bir ses bölüyor uykumu. Uyanıyorum kırk beş yaşımla. İşten eve döndüğüm gibi uykuya dalmışım, yorgunluktan. Kalkıyorum. Elimi, yüzümü yıkıyorum. Aynada biraz kendime bakıyorum. Orta yaşlı oldum artık saçım hafif kel diye mırıldanıyorum. Koridora girer girmez mutfaktan hoş bir koku geliyor. Eşim Neriman yine maharetlerini göstermiş sofrada bir kuş sütü eksik. Telefonum çalıyor. Telefonda Selim. Mahallenin en iyi çalım atan adamıydı bir zamanlar ama artık bankacı. İş, güç koşuşturmadan epeydir görüşemiyoruz diye yakınıyoruz birbirimize. Bir şeyler yapalım bir ara diye sözleşip kapıyoruz telefonları.
    Babaannesinin ısrarlarıyla adını koyduğumuz kızım Ayten, ödevi için yardım istiyor. Kızımın yanına oturuyorum. Kızım ödevlerini yapmak için defterini ve kalem kutusunu çıkarıyor. Kalem kutusunun içinde yepyeni, hiç kullanılmamış bir arı maya silgisi var Alıyorum. Kokluyorum. Yıllar geçmiş ama asla değişmemiş o koku. Neriman'a gösteriyorum. Yine gülümsüyor. Çocukluğumun kokusunu içime çekiyorum...
  • " İşe telefon açıp , "Gelirken buğday al " dedi.
    " Naapıcan buğdayı kızım " diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi...O öyle biriydi işte...Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı...Ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi...
    Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...Evet oyun başlamıştı...Savaş'a " Buğday almam lazım,nerede satılır "diye sordum...

    -Haa ?
    -Buğday...
    -Eee,nolucak buğday ?
    -Hiç...Tavuk buldum da bi tane...Buğday veririm diyorum...
    -Sittir lan...
    Ciddimiyim diye gözlerime baktı...Ben de çok ciddi baktım...
    -Gültepe'de bir civcivci var ama...Buğday satar mı bilmem...Daha çok suni yem olur onlarda...
    -Yok... Suni yem olmaz,buğday lazım...Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeyle...Pis bi rengi oluyo...en iyisi buğday...
    -Ha bi de yumurtluyo...Harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip...Bi ara ben de besledim...Spenç Tavuğu diyolar...Tam yumurta tavuğuydu...Bazıları et tavuğu oluyo ya,pek yumurtlamaz onlar...Bak nediycam...Esas darı sever hayvan...Çift sarı çıkarır...Darı al sen ona...

    Oyun böyle bir şeydi işte...O başlatırdı...Hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk yumurta ve size " yedi kafayı "diye bakan bir sürü insan girerdi...Komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar heyecanlı bir oyun...
    büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım ...Buğday...Noolucak acaba ? Kuruyemişçilerde var mıdır ?

    -Keşkeklik mi ? Aşureye felan mı katcaanız...
    -Ne ?
    -Buğday sormadın mı ?
    -Ha evet...Olabilir...
    -Sonunu dün sattım...Yok...
    Hıyar kuruyemişçi ! Lan madem yok ,niye " aşure mi,keşkek mi " car car ediyorsun...Sane ne...Bu millet de bir tuhaf ha...Buğday var mı var...Ya da yok...Bitti...Bu kadar...Sana ne noolucağından...Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif...Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar mı zor olur kardeşim...Sinirleniyorum ama...Hani lan bu ilke bir tahıl ambarıydı...Adım başı buğday olması lazım...Kendi kendime gülüyorum...Biliyorum o da gülücek...Gülücez...Öpücem sonra...Sonra...Sonra , noolucaksa o buğdaylar...

    Mısır çarşısına gidiyorum...Ordaki baharatçılarda kesin vardır...Bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım...buğday arayan acıkmış bir tavuk...Bık bık bık...Bıdaak...Aslında içimde garip bir mutluluk var...Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul'u dolaşmak içten içe hoşuma gidiyor...Zaten onu bu yüzden seviyorum galiba...Bana sıçrayan bir tılsımı var...Her şey bombok giderken,nooluyosa bişey oluyo.Onun yarattığı ilüzyona dalıp oyun oynuyorum...Çocukmuşuz biz...O,mısır saçlı , habire sümüğünü çeken afacan bi kız,ben dizleri yara içinde haşarı bi velet...Dünyanın zillerini çalıp vınn kaçıyoruz...
    Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan...Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıca değil ya karı,yeter heralde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi...İyilerini seçicem sanki...Neyse aldım işte...Bi kilo buğdayımız oldu...Yanına bi de ufak rakı...Manyağım lan ben...Bariz manyağım...

    " Geldi mi buğday " diye sordu... Gözleri ışık ışık ... Meraktan çatlıyorum ama,belli etmeden " ıhı " diye torbayı uzattım... Cadı ! Alıp torbayı masanın üstüne koydu... Noolucak şimdi bu buğday? Sormıycam ama... "Naaptın" dedi... Elinin körü... Saatlerdir buğday arıyoruz heralde... " Toprak mahsulleri Ofisi'ne gittim gittim canım... Taban fiyattan destekleme alımı yaptım "... gülüyor... Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur... Ama bu gerçek yani... Çok gülen insan gördüm ben... İşim gereği... Hakkaten bakın ,ben bu konuda otorite sayılırım... Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu... Birazdan,elinde bembeyaz bir güvercin... " Bak şimdi " dedi... " Bu senin dilek güvercinin... Ona avucundan buğday yedireceksin,sonra gagasından öpüceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakıcaksın "...
    Dedim ya... Tılsımı var onun... Aniden güvercin de çıkarır,tutup yaşamınızı bi saniye de masala çevirir... Bitmesin istersiniz...
    " Bitmesin " diye dilek tutup,güvercini gagasından öptüm...Balkona çıktık sonra... Pıt pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt pıt iki çocuğun yüreği ... Balkona yıldız tozları mı yağdı ? Çok mu güldük ?.. Peki çok gülmek iyi diil midir gerçekten... Ağlar mı sonra insan ? Babaannem Deli Fedime'nin dediği gibi "Dünyanın düz muradı yok" mu ? "Çok muhabbet tez ayrılık " mı peki ?
    Noolur "öyle diilmiş " olsun... Noolur bitmesin... Pıt pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim yıldız tozu yağıyor...

    Ertesi sabah Kadriye oldu... Espri olsun diye bahar temizliğine girişti... Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri... Söylediğim gibi,yaşam bir oyun onun için... Gerçekle dalga geçer hep,sevmez sanki... İlk Kadriye olduğunda,yeni tanışmıştık... Yine işe telefon edip benden yufka ve çökelek istemişti... Buğday gibi diil ,onları daha kolay buldum ve eve gittim... Kapıyı çaldığımda yerleri siliyordu... " Ayağını çıkar kocacım " dedi... "Yeni sildim"... Çok güldüm... Yufkayla çökelekten " Yanmaz tavada sana böreği " yaptı... Yedik... Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı... "Delirdi" diye baktım... Saçlarına bigudi tuttururken "Naapıyosun ya ? " diye sordum... "Nooluyo kızım ?" Garfield gibi gözlerime baktı... "Yarın eltimgil gelicek" dedi... Sonra güldü... Nasıl güldüğünü biliyorsunuz... O gün bana annesi gibi olmuştu... Ya da benim annem gibi... Oynuyordu... Başka bir şey... Hekesin "gerçek" diye bildiği şey,onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı... Komikti ama ürkütücüydü... Yani, hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat "bööle bişeydi" işte... Yoksa diilmiydi ?... O Kadriye olur "çekirdek aileyle"dalga geçmeye başlayınca,ben de rolümü aldım... "Fehmi" diye bi herif oluyodum... Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt pıt zapping yapıyordum... Gülüyorduk sonra... Kadriye ve Fehmi Çekirdek rolünden çıkıp "biz"oluyorduk... Pıt pıt pıt ... İki çocuğun yüreği... Onun masal kahramanları bi tane diildi ki... Bazen Müge ile Furkan olurduk... Aslında onlar bizim arkadaşımızdı... Ama o,Müge ile Furkan'ın ilişkilerini sahte ve anlamsız bulurdu... "Kola alır gibi işte,birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar... O kadar." Müge olduğu zaman, " Eskeyp'e gidelim mi,Trafo'ya zıplayalım mı" diye sorardı... Ama asla gitmezdik... Onu dünyasından asla çıkaramazdım... Ben çıkmak ister miydim peki ? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım... O , "dışardakiler"i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki,ara sıra "dışarı kaçtığımda" bile onunla oyun oynuyomuşuz , o bana "gerçeğin masalını anlatıyomuş" gibi oluyordum...
    Ha bir de,en önemlisi "öpücük balığı" vardı... Onun en yalın ve en sevimli hâli... " Ben öpücük balığıymışım"diyip yanağıma bir tane masum öpücük konduruyor,dakikalrca pıt pıt pıt öpüyordu... Öpücük balığı... Öpücük balığı... Pıt... Pıt... Pıt...
    Masallar biter mi peki ? Biter işte... Arasına reklam girecektir,güzellik maskesi takılacaktır,savaş vardır,birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler,ağlatılacak çocuklar... İşiniz vardır yani,öyle önemli,öyle vazgeçilmezdir ki...

    Bir gün bana "gitme" dedi... Ama hep böyle derdi... "Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra... "Hiçbir keresinde bırakmazdı beni... İyi ,tamam,oynadık,bitti... Dönüşte yine oynarız... Dinlemezdi... "Bak şimdi... Bu çerez tabağını dökücez... Leblebiler saatmiş,üzümler dakika... Fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git"... Pazarlık ederdim... "Fındık gün diilmiş... Leblebi saat... Ona tamam"..." Peki" derdi... Sonra aniden nerden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp "Peki ,bu yılmış... Yıl olsun " derdi... "Yüzyılmış tamam mı,ölüm gelinceye kadarmış."
    Üzümleri,leblebileri filan sayardık sonra... Tek şamfıstık... O yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı... Onu pek tartışazdık... Onu açar,yarısını yer,yarısını bana verirdi...
    Sonra... Sonra öpücük balığı ve ayrılık...

    "Ben gidiyim" dedim... Sesi boğuktu... "Gitme" dedi...
    Ama söyledim... Hep öyle derdi... Giderdim sonra...
    Döndüğümde ordaydı,bilirdim... Yine "gitme" derdi...

    "Gitme" dedi... Gözlerinde yaş tomurcukları,birazdan duracak dünyalar,sanki ölücez hepimiz. " Bu kez gitme"...
    Gitmesem olur sanki... "Ama bunun sonu yok ki "dedim... "Sonu yok işte salak "dedi... "Hep sonunu istiyosun... Sonu... Bittiği yer...Tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlıycağın zaman... Bu kez gitme işte... Gitme... "

    Karşısında duvar gibi duruyorum... İçimden bi çocuk o duvara tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı... Annem koydu bi tuğla,sonra babam... Dayım... Örtmenim,komtanım,patronum,radyom,televizyonum... Gidicem ben... İşim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem,yalan söyliycem,rakı içicem... Hasan'a borcum var...Tarık'la sözleştik kaçıcaz hafta sonu,karı bulmuş ona basıcaz... İlknur iş atıyo sonra... Resmen işte,aramıştır... Onun yeri ayrı ,ama İlknur'da fena diil şimdi... İşim var... İşiim...

    " Gidiyim ben" dedim... Bu kez gözleriyle "gitme" dedi... Ben de ona " gözlerim sana mı kaldı " gibisinden baktım...Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim "çivileyen bakışlarım"... İşi var güzlerimin Kritik pozisyonları izliycem ben o gözlerle... Bardakların dibine bakıcam,topa konsantre olucam,Top Secret'i izliycem,günlük kuru yakından takip edicem... İlknur'un kalçalarına bakıcam... Mtv'nin klipleri,savaşlar,siyah beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

    Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım... Hayat masal mıydı lan ? Dışarda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burda yanak yanağa... Noolucaktı yani? Leblebiden saat mi olur ? "Vakit " denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyo artık... İyi... Pıt pıt pıt öpüşelim,sen beni çok seviyomuşun ben seni çok... Eee ? "Anangil,oturma odası takımını erkek tarafı alsın dediğinde ne bok yiycez peki... Öpücük balığını mı satıcaz... " Nefes nefese sustum...
    "Dışardakiler" dedi... "Dışardakiler ,bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın,beş para etmez... "

    Bir varmıştı... Şimdi bir yokmuş...
    Nevizade sokağındayız,yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur'un ellerini tutuyorum... Dördüncü kadehten sonra saymaz oldum rakıları.Bir çingene,yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor... "Dönülmeyez akşamıyyn ufuğuğun dahiiiz,vakiyyiyit çook geeyç artıııık..." Elini darbukaya gerilmiş röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı yerde bi dudağı gökte masal devleri görüyorum... Gümm !.. Dev... Güm ! Lamba cini... Gümm! Haramiler...

    Kocaman bir davulun üstüne küçük bişey kırıntıları dökmüşler gibi ,belki öpücük balığının yemleri onlar ... Hani onun en yalın ve en sevimli hâli gibi ... Gümm ! Zıplıyor hepsi,gümm zıplıyor her şey... İlknur'un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp, zıplıyor... Uçuşup tekrar yerine düşüyor,tabaklar,yıldızlar,sigaram...
    Canım yanıyor... Sonra pıt... pıt... pıt... Darbukaya üç küçük parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsiz düşüveren üç elma bunlar... Ben görüyorum,İlknur görmüyor,kimse görmüyor...

    Müzik bitti... İlknur birşeye gülüyor... Masanın yanı başında,tuhaf,simsiyah gözlüklü,başı sımsıkı bağlı bir kadın var... O hep var Nevizade sokağında... Elinde kocaman bir çerez kavanozu,sormadan avcundaki çay bardağını kavanoza daldırıp,bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor... Cebimden para bulup kadına uzatıyorum... Aklımda zamanın e acı tadı, "Peki ,kaç leblebi var bunun içinde teyze "diye soruyorum... Kadının suratını yıllar bıçaklamış,sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; "Manyak mısın sen koçum ? " diyor... İlknur gülüyor,benim gözüme üç elma kaçtı,masalların kötü kalpli cadısı avcumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seyirtiyor...

    Az önce bir masal bitti ,kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede,güneş altında çırpınıyor... İlknur'un gözlerinin işi var,benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş ,boşta gezer... Uzaklarda küçücük bir çocuk,uyuklamış ninesini sarsıp "Bana masal anlat" diye ağlıyor...

    Diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor.
    Atilla Atalay
    Sayfa 177 - İletişim