• “Bütün bir ömrü yaşadık duygusu. Sende de var mı? Birliktelik, çocuk ve sabah ve ölüm. Sabah durudan da özge bir suyun en dibini görmek. ‘Mütekâsif menekşeler’ yoğun kaynaşması ve ayrılmazı yalnızlık. Bir türlü cayamamak sıcaklıktan, umuda kıyamamak. Yalnızlığın ‘ben buradayım’ını itme savaşımı. İstemek, ‘İstendikçe/istedikçe? değişemez yanın gücünü daha iyi anlayıp istememesini bilmeli.’ Sonra kalkınca, hemen anında yakalanılan buz gibi tekbaşınalık ve onun oyunu, onun koşulları, koşullandırmaları. Şarkılar başlatmak ve çok üşümek ve kırılamaz gerçeği yumuşak hüzne dönüştürmeye çalışmak; dokunarak, sımsıkı sarılarak. Becerememek. En dibi bulmak. Ama, sonra kapı ağzında gülmeye durmakla, dibe ayak vurup su yüzüne fırlamak. Bu kez bunun oyununu başlatmak. Başkası olamıyor galiba güzelcim! Yalnızlık birlikteliğe bırakmıyor, birliktelik yalnızlığa. Kapı ağzında seni sana verdim duygusu. Sen de beni bana. Ama bak, galiba sana demek istediğim buydu, ‘sıcaklığı unutma’ derken. Çünkü yalnızca o sıcaklıktır gibi geliyor bana, ayrılık acısını gülümsetebilen, sana kuruluğunu yaşatabilecek, zorlayabilecek bir süre kazandıran, bana dağınıklığımın ayrıntı denizini kulaçlamayı kolaylaştıran. O hızla sobaları yaktım, evi derledim, toparladım. Çok içim şenlendi “giderek. Ölüme hadi oradan demek. Yaşam, yalnızlık ve seninlelik. Zıtlık. Salt olamama. İki karşıt oyunu kendi kurallarına göre sürdürmek. Her hâl-i kârda. Bak ne aslan yavrusu kesildim. Ama seninle oluşturduğumuz dupduru suyun en dibinde elmaslar mordu. Nasıl olsaydı yani? Sonra oturdum. ‘Yaşayamayan I’i yeniden okudum. Birden büyüdü biliveren gözlerim, uyanmış yüz yıllık uyurgezerliğinden. ‘Yaşayan II’yi yaz ne olur. Ama mutlaka. Bunca arı, bunca yalın ve yoğun bilmek artı duymak artı yaşamak. Öldüm öldüm dirildim. Beni bana verdin. Sağ olasın. Bin kere. İçimde sürekli titreşim. Bir de korku, korkuyu unutmaktan. Sabahı saklamak. Olağanlığa kapılıp gitmesini ne kadar koruyabilmek? Nasıl, ne süre? Biriyle görüşmem gerekiyordu. Gittim. İş. Ama, nasıl derilerim soyulmuş, etim açıkta, kullanılmamışlık, her zaman pek zorlanmadan sürdürülene uyarlanamama. Seninle yaşadığımızın uzantısının yansıması. Adam bile bir şeyler oluyor duygusuna kapıldı. Anlamaya çalışmak vardı bakışlarında. Tuhaflık. Sonra ikimizin ısısını algıladı gibi geldi bana. Mum alevi gibi de olsa titrek, duruksun, ellerini ayrı tutma ne olursun, onu avuç içine almak, söndürmemek gerek. Bana yaz. Hiçbir zaman bırakmadım, ama şimdi artık hiç bırakamam seni. Beni bana verdin! Gerçek miydi söylediğin? Tam da duyamadım, sahi ihtiyarladın mı birdenbire yanımda? Hiç değilse ayrılırken “orada, kapı ağzında? Şimdi soldur sürekli çocukluğunu, uydurma kuruluğunu! Deniz bile ölür. Ama kesişti ya bir kez oyunlarımız, gereksinmelerimiz, bir elmas oluştu ya.. Bütün bir ömrü yaşamak da değil sadece. İmbikten geçirilmiş insanı yaşamak. Elmas katlandırabilen avunmaya. Bu da benim tutamağım. Benim de yenilmeyi sevmemem böyle zâhir. Bu yazdıklarım başı bozuk gidiyor. Sabah, niyetim ayıklamaktı. Şimdi akşam oldu. Oysa anlatabilmeliydim. Belki de kendime. Ben unuturum. Gündelik gürültülerin altına kaynar giderim. Bak ben de kara yazdım. Ama senin koyu, kesif karalıklarını sevmiyorum! İçim kaldırmıyor daha doğrusu. Dayanması zor. İnsanlara feci tırmanıyorsun. Seyretmek. Neyi? İstemem tanık olmak. Başkalarının gözüyle. Benim gözüm de benden yana değil. Birden ara verdim. Son şiirini aldım ele. Denerken düşünebilir miyim ya da düşünürken deneyebilir miyim? Valla buldum karbonu! Biz işte bunu becerdik. Sen beni öldüreceksin adam! Nasıl dayanacak yüreğim hep ağzında olmaya? İçimin yangını sürüyor. Ama, hızla, müteverrim bir sonbahar geldi yerleşiyor yerine. Kolay değil katlanmak. Gene de bilesin, ben pis akıllıyımdır. Savunmasını bilirim kendimi. Aklım fikrim sana emanet! Hiç susmayacak mıyım? Yağmur da gelirmiş demek bardaktan boşanırcasına, susamışlığımıza “Bak küçüğüm de kankırmızı. Oynuyor ki öff! Senin konuşmaların garipmiş. Hiç kimse onunla öyle konuşmamışmış. Yani nasıl garip? İyi gelen garip mi, kötü gelen garip mi? İyi. Siz niye benimle öyle konuşmuyorsunuz? Anası elbet ondan domuz. Sana da çocuk yapmadım deme. ‘Meryem Ana’dan beter ettiysen de beni! Sensiz olmayı bilemiyorum. İsteyemiyorum. Beni ara. Yaz. Yabanıl dostum, çapkın babacığım! Seni, senin kadar, yaşayamadığınca seviyorum.

    Dipnot: Öpmek de yazılamıyor ki, bağışla.”
  • Bir gün, “benim için şiir yazdın mı hiç” demiştin. Göstermiştim, “şu heves sensin, şu incinmiş gurur sen, şu utangaç aşk, şu Posta Caddesi’ndeki daktilo sesi, çocukların okul dönüşü sevinci sen.” Kuşkuyla bakmıştın yüzüme. Kirpiklerim içime dökülüvermişti. Susarak büyümüş iki çocuktuk biz, kendisini sevmeyi bilmeyen. Yanımızda birisi olmadan sevincimizden utanırdık. Kaç hayat evimizde bizden çok soluk aldı. Sonra harfler girdi yoksulluğumuza. Sonra dünyanın bütün mazlumları. Elimde başkalarının rüyası, bir var oluş acısıydım önünde. Yazmaya, okumaya ayırdığım zamanlar senin de zamanlarındı. “Tenha gezen evliyam” dedim. “Ben gittim harf harf dağıldım / Sen tamamladın cümlemi.”*

    Yüzüm bir gelecek atlası. Başım önde dönüyorum bütün yürüyüşlerden. Mavilik yitirdi hükmünü. İpi kopmuş bir boncuğum senden sonra. Bedeni olmayan bir zaman, odalarda. Canım ne kadar acıyorsa sözüm o kadar üşüyor. Ömür Hanım, Şahgülüm, Köroğlu’m... sana bir nefes olamayan şiirden de geçtim.
  • “Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.”
    http://kitablogum.com/...na-kitap-alintilari/
  • İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık olanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. Hep mengenede, kederden en çok da yaşamak bir olasılıktır.
    Yılmaz Odabaşı
    Sayfa 212 - Öteki Yayınevi / Toplu Şiirler
  • “Hamarat, nasır bağlamış avuç içleri, izliyorum imrenerek. İçim daralıyor bir yandan. Mahmut’un mayasından değil miyiz biz de? Niye ekşidik? ‘Dağ başını duman almış..’ Almış da, biz neden yürüyemiyoruz arkadaşlar? Gülecek dermanım yok.”
  • Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulansları biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler aşçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz."
"Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor," diyor Tyler. "O yüzden bize karşı dikkatli ol."
  • Suyunu, gübresini biz veriyoruz. O gidip başkasına çiçek açıyor.