• 240 syf.
    ·Beğendi·7/10
    #OkudumBİtti
    #KitapYorumu

    #BENİKÖRKUYULARDA
    #HASANALİTOPTAŞ

    Everest / 238 sayfa

    Merhaba arkadaşlar, kitabı dün aldım şöyle bir göz gezdireyim derken öyle bir çekti ki içine bugün bitirdim.

    İnsanoğlu kendisi çekmediği sürece acıyı anlamıyor, anlamadığı gibi senin derdinle eğleniyor, seyirci oluyor. Toplum olarak ne kadar yozlaşıp ne kadar vurdum duymaz oluşumuzun altı çiziliyor.
    Çaresizlik ne kötü, bir kör kuyuda çırpınıp duruyorsun,elini uzatıp seni oradan çekip çıkaracak kimse de yok

    Saçlarını savura savura, gençliğin verdiği enerjiyle hoplaya zıplaya sefertasıyla babasına yemek götüren Güldiyar'a annesi tembihte bulunur. "Git ama dikkatli ol tamam mı? Haberlerde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca biliyorsun her Allah'ın günü insanların gözleri önünde kadınlar öldürülüyor." (Burada yazar tecavüze uğrayan ve öldürülen kadınlara dikkat çekiyor)

    Güldiyar gider ve geri döndüğünde hiç konuşmadan kendini eve atar. Saçları dağılmıştır ve hep ağlıyordur. Bahriye (annesi) bir türlü konuşturmaz kızını, başına ne geldiğini bilemez. Babası Muzaffer gelir, o da konuşturmaz Güldiyar'a.

    Güldiyar bir daha konuşmaz, hep ağlar, ağladıkça gözlerinden yaş yerine taş akar. Anne, baba çaresizdirler.

    Kitabın sonuna kadar merakla sorunuza cevap arıyorsunuz, Güldiyar'a ne oldu?
    Üzerinden para kazanmaya çalışan bu acımasız, vicdansız insanlar kim, bu kadar acımasız olunabilir mi?

    Kahırla, küfürle, kederle kitabı bitiriyorsunuz, elinizde bir avuç acı ve cevapsız sorular kalıyor.
    Kötüyüz, biz insanlar kötüyüz,başkalarına eziyet etmekten çekinmiyoruz.

    ️ "Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam."

    ️"Kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır."

    Su gibi akıp giden ama kafanızda bir sürü soru bırakan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. İnsan kendini sorguluyor.
    Kitapla kalın dostlar
  • Adaletin her türü Tanrı'dan gelir ve kaynağı O'dur; ama biz adaleti bunca yücelerden almayı bilseydik hükümetlere ya da yasalara gereksinimimiz olmazdı.
  • - Türkiye'de hiçbir kurum yoktur ki, mensupları arasında genel bir dostluk, bir yakınlık olsun. Türkiye'de kaç tane uzun ömürlü şirket bilirsiniz? Yoktur. Zira şirketleri oluşturan bireyler, akraba bile olsalar (ve bilhassa akraba iseler) er veya geç birbirlerine düşerler ve altın yumurtasından istifade ettikleri tavuklarını öldürürler. Bu davranış türü tabii genel bir aptallık ürünüdür. Bu aptallık ise zeka eksikliğinden ziyade cehaletin sonucu olarak gelişmiştir. Her şeyden evvel Türkiye insanı tartışmayı bilmez. Fikir ayrı¬ lığına düştüğü bir başka kimse ile ortak bir doğru aramak için değil, kendi bildiğinin doğru olduğunu empoze etmek için tartı¬şır. Bilgisi az olduğundan, kendi bildiklerinin kesin doğru oldu¬ğunu sanır. Bilginin nasıl üretildiğini bilmediğinden, gözlem ile uyumluluk, bir ifadenin doğru olabilmesi için kendi içinde çelişki içermemesi gerektiği kuralı, bilgi üretiminde varsayımın yeri ve varsayımın mahiyeti, varsayım kontrolünde gözlemin yeri ve gözlemlerdeki yeri kaynakları ve payları, onun anlayabileceği şeyler değildir. 1000 yıldır birileri ona "doğruyu" söylemiş, o da bunu ya baba dayağı korkusu ya cehennem ateşi korkusu ya sultan hiddeti korkusu ya paşa cezası korkusu kabullenmiştir. Sormaya sormayı, bırakın soru üretmeyi, soru sormayı unutmuştur. Sık sık dile getirildiği gibi "icat çıkarma'' gibi bir deyimi üretecek kadar salaklaşmış bir toplumun üyesidir. Türkiye insanı ayrıca herhangi bir problemini çözerken, bulduğu çözümün kendisine başka bir yerde zarar verip vermeyeceğini veya yapacağının toplumda bir yara oluşturup oluş¬turmayacağını düşünemez. Öğrenci kopya çeker, çünkü cahil kalmasının sonuçlarını düşünemez; öğretmen soruya tahammül edemez, zira cehaletinin ortaya çıkmasından veya sınıf disiplinini elden kaçıracağından korkar, ama düşünemez ki, soru sormayan öğrenciden adam değil, olsa olsa teyp makinası olur. Teyp makinalarının yöneteceği toplum ise kendisine ancak sürünebilecek kadar maaş veren, bir türlü kadro bulamayan, ders verdiği dershaneleri bir eğitim yuvasından çok bir hapishaneye •benzeten, dünyayı ve kainatı öğreterek daha rahat ve emin yaşamamızı sağlayan fen bilimleri yerine bizleri kul, köle etmeye planlanmış hurafe öğreten zırvalıkları ders programına koyan bir toplum olur. Gereksiz yere emniyet şeridine dalmaması için ikaz ettiğiniz şoför ya camı açıp size küfreder veya, fırsatını bulursa, üstünüze yürür, zira benzer bir hatanın günün birinde belki kendisini veya çocuğunu hastaneye yetiştirmek isteyen bir cankurtaranın yolunu bloke ederek ölüme neden olabileceğini düşünemez. Tüm bu •nedenlerden ötürü herkes birbirinden nefret eder bu ülkede. Polisin vatandaşına hangi nefretle saldırdığını ve onu 25 katlettiğini televizyonlarda seyretmedik mi? Polisi yönlendiren bir valinin bunu örnek bir gazetecilik yaparak ortaya çıkartan gazeteciye küfür ettiğini ve sonra başbakanın küfür eden valiyi kendisinin "iyi bir arkadaşı" ilan ettiğini görmedik mi? Sevgili okuyucularım: Cehalet en büyük düşmandır. Ama bu düşman dışarıdan gelmez. Bunu biz kendimiz büyütür, bizi daha çok cahil edecekleri başımıza getirmek için sandıklara koşarız, zira cehalet rehaveti, rehavet yalancı bir rahatlığı, o da sonunda felaketi getirir. Türkiye insanı böyle bir felaket yoluna çoktan girmiştir. Korkum bunun sonunun cehennem olacağıdır ki, ilk ateşleri de son on yıldır görünmeye başlamıştır. O ateşe, edinemediğimiz arkadaşlarımızla bir arada itilmekteyiz.
  • - Geleneksel din anlayışı en çok kadınlarla ilgili konularda dine ilaveler yapmıştır dersek abartmış olmayız. Kadını köleden beter yapan, kadının erkek egemen toplumda sadece ev işinde ve cinsellikte kullanılmasını, hiçbir alanda kadına hak tanınmamasını savunan izahlar; toplum nezdinde kabul görsünler diye uydurma hadislere ve mezhep izahlarına dayandırılmış ve bu bakış açısı geniş bir kesime “din” diye yutturulmuştur. Saf dindar kadınların birçoğu, Kuran’ın anlattığı İslam ile bu uydurmaları ayırt edemedikleri için Allah’ın rızasını umarak bu uydurmalara göre yaşamaya çalışmış ve kendilerini mezhepçi-gelenekçi erkeklerin sınırlarını çizdiği kapkara bir dünyada bulmuşlardır. Mezhepçi-gelenekçi zihniyeti benimseyenler, “Peygamberimiz cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu söylemiş, kadınlar annemizdir, bacımızdır...” gibi laflar ederek, kadınlara çok değer verdiklerini göstermek istemektedirler. Oysa birazdan kadınlarla ilgili mezhepçi kaynaklardaki izahları incelediğimizde, gerçekte kadına ne kadar değer verdiklerini iyice anlayacağız
    Bu uydurmaların yapılışındaki en temel hedef, kadının erkeğine kayıtsız ve şartsız itaatini sağlamak olmuştur. Hadis kitaplarının ve mezhep kurucularının hepsinin erkek olmasının da elbette ortaya çıkan bu manzarayla ilgisi vardır. Uydurma hadislerle, kadının erkeğe itaati bir ibadet gibi sunulmuştur:
    Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim.
    Tirmizi, Rada; Ebu Davud, Nikâh; Ahmed b. Hanbel, Müsned; İbn Mace, Nikâh
    Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.
    İbni Hacer El Heytemi; Ahmed b. Hanbel, Müsned
    Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. Hafız Zehebi, Büyük Günahlar
    En titiz hadis çalışmalarında alıntıladığımız hadisleri görmemiz “Kuran, yalnız ve yalnız Kuran” diye niye defalarca tekrar ettiğimizin anlaşılmasını bir kez daha sağlayacaktır. Yukarıdaki uydurmaları Peygamberimiz’e atfedenler, ne yazık ki bu uydurmaların reddi olan Kuran’ın anlattığı İslam’a uymayı “Peygamber düşmanlığı”, bu uydurmaların kabulü olan hadislerin, mezheplerin, geleneklerin İslam’ını ise “Peygamber’i sevme göstergesi” ilan ediyorlar. Böylece kadınları eksik akıllı ve eksik dinli ilan edenler, hem Peygamberimiz’e iftiralar atmakta hem de dine büyük zarar vermekteler. Bir de Peygamberimiz’e atfedilen şu uydurmaları inceleyelim:
    Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.
    Buhari
    Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen, aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınları erkeğin kölesi yapan zihniyet, bununla yetinmeyip kadınların çoğunu cehennemlik, dinen eksik ilan edip, Kuran’da olmayan din anlayışları sunmuşlardır: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
    Buhari
    Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben, Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu iddia eden hadislerin yanında, kadının cennete gidişi için kocasının kendisinden memnuniyetini şart olarak gösteren hadisler de uydurulmuştur.
    Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.
    Riyazus Salihin
    Müslim de, Buhari de, Tirmizi de, Muvatta da, Şii kaynaklar da Emevi ve Abbasi döneminde uydurulmuş, bazı kişilerin kadına kendi bakış açılarını dinselleştirmeye çalışmalarının ürünü olan bu tip uydurmalarla doludurlar. Oysa Kuran’ın hiçbir yerinde, biraz önce örneklediğimiz tipteki hadislerde olduğu gibi kadınların çoğunun kötü, cehennemlik, dinen eksik olduğu geçmez. Kuran’ın kendi çağının üstünde bir anlayışla yazıldığının sayısız göstergelerinden birisi budur; eğer Kuran kendi kültürü- nün etkisi altındaki bir insan tarafından yazılmış olsaydı, Kuran’da da döneminin hakim anlayışının yansımaları olması kaçınılmazdı. Kuran, üstünlüğü erkek veya kadın olmaya değil, Allah’a yakın olmaya, Allah’ın dininde titizliğe bağlar.
    Ey insanlar! Biz sizi bir erkek, bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.
    Hucurat Suresi 13
    Ayetten de anlayacağımız gibi Kuran, üstünlüğü bir ırka, bir kabileye veya erkek, kadın gibi bir cinsiyetten olmaya değil, Allah’ın dinine titizlik ve Allah için hatalardan sakınma tipi manalara gelen “takva”ya bağlamıştır. Oysa buraya kadar gördüğümüz hadislere göre kadın olmak daha baştan cehennemlik olma ihtimalini arttıran bir unsurdur. Bu zihniyet, eksik ve cehennemlik ilan ettiği kadını, ezik karakterli bir varlığa dönüştürüp, kayıtsız şartsız erkeğin kumandasına verir ve bu anlayışı da “din” diye insanlara dayatır. Kuran’ın anlattığı İslam’ın bu uydurulmuş dinden neden ayrılması gerektiğini daha da iyi anlamak için “en itibarlı” uydurma kaynakları incelemeye devam edelim: Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.
    Müslim, Salat; Tirmizi Salat; Ebu Davud, Salat
    Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.
    Ebu Davud, Tıb; Müslim, Selam; Buhari, Nikâh
    Aşağıda kadını uğursuz ve namazı bozucu ilan eden anlayışın çok itibar ettiği İmam Şarani ve İmam Gazali gibi düşünürlerin kadının neden evde tutulması gerektiği ile ilgili açıklamalarını, ayrıca kadınların süslenmesini haramlaştıran bazı hadisleri okuyacaksınız:
    İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibarıyla da çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekânlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur.
    İmam Şarani, Uhudül Kübra
    Dövme yapan ve yaptırana, yüzündeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin.
    Buhari
    Takma saç takan ve taktıran, kaşları incelten ve incelttiren, dövme yapan ve yaptıran lanetlenmiştir. Ebu Davud Eğer bir kadın peruk takarsa, eğer kol ve yüzüne dövme ya da ben yaparsa, yüzünden ve kaşlarından cımbızla kıl aldırırsa, yüzüne güzellik vermek için şekil değiştirirse lanetlenmiştir.
    İmam Şarani, Uhudül Kubra
    Bir hadise göre ashabı kiram, eşlerinin, pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar ve dışarıya bakanlara dayak atarlardı.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.
    İbnül Cevzi, Mevzuat; Suyuti, Lealil Masnua; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria
    Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.
    İmam Gazali, Kimyayı Saadet; İbn Ebi Şeybe, Musannaf
    Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır: 1- Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne, 2- Hiç çıkmamış gibi davrana, 3- Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya, 4- Kalabalığa karışmaya, 5- Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya, 6- Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura, 7- İşini bir an önce bitirip evine döne.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Bu uydurma izahlarla, kendi görüşünü, kadınlara olan aşırı kıskançlıklarını dini bir buyruğa çevirip, topluma dini bu şekilde sunanlar, kadınlara “din” maskesi altında yapılan zulümlere zemin oluşturmuşlar, dinsizlerin dinimize saldırısı için ortam hazırlamışlar ve birçok kimsenin dinimize olan inancının sarsılmasına sebep olmuşlardır. Halkımızın bir kısmı ise bu izahları kullanarak dinimize saldıranlara kızmakta fakat bu izahları yapanları, örneğin İmam Şarani’yi bu konuda eleştirmekten kaçınmaktadırlar. Biz Kuran’ı tek kaynak kabul edip, Şarani’nin ve Gazali’nin bu tarz izahlarını din adına eleştirmedikçe, dinsizlik adına bu izahları kullananlara kızmaya ne kadar hakkımız olabilir?
    Bakın Gazali, kadının kaç çeşit olduğunu nasıl açıklıyor ve halkı nasıl bilgilendiriyor:
    Kadının sıfatları şunlardır: 1- Giyim kuşam hevesinden maymun. 2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek. 3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan. 4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep. 5- Evden eşya sattığından fare. 6- Erkeklere hile kurduğundan tilki. 7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.
    İmam Gazali, Nasihatül Mülk
    Bu maddelerin sonuncusunda “en makbul kadının koyun cinsi olduğu” açıklanır. Her türlü özgürlüğü elinden alınan kadının, Allah’ın farz kıldığı hacca bile tek başına gitme özgürlüğü yoktur. Kadının 90 km’den uzağa yanında mahrem biri olmadan (baba, amca, dayı, kardeş, koca gibi) gitmesi haram ilan edilir. Bu yüzden kadınlar, mahremlerinden birini ikna edemezse, bu farzı bile yapamaz konuma gelirler. Oysa Allah haccı erkek-kadın ayrımı yapmadan ve böyle bir şart belirtmeden farz kılmıştır. Kadının camiye gidip namaz kılması da, camiye gitmek için kadınların evden çıkması gerektiği için engellenmeye çalışılmış ve bununla ilgili de hadisler uydurulmuştur. Bu hadislere göre kadının evde namaz kılması camide kılmasından daha sevaptır, hatta evde bile yatak odasında kılması oturma odasında kılmasından daha sevaptır. Kadınları her alandan dışlamaya çalışan hadislere karşı Kuran’da şöyle geçmektedir:
    Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.
    Tevbe Suresi 71
    Ayetten de anlayacağımız gibi Allah, iman eden erkek ve kadınların cins, mahrem, namahrem ayrımı yapmadan dost olmalarını istiyor. Peki, camiye gitmek için bile evden çıkması, hatta birazdan göreceğimiz izahlara göre erkeklerle konuşması bile engellenen kadın bu dostluğu ne zaman ve nasıl kuracaktır? Hayat sahnesinde yan yana faaliyetin, yardımlaşmanın ve beraber hizmetin insan neslinin yarısı olan kadının dışlanması ve diğer yarısı olan erkeklerle irtibat ve dayanışmasının kesilmesiyle sağlanması mümkün müdür? Aynı ayetin devamında bu dostluğu sağlayanların Allah’ın rahmetini kazanacağı söylenir. Eğer bugün Müslüman olduğunu iddia eden toplumlardan rahmet kesilmişse, kanaatimizce, birçok sebebinden biri de bu ayetin gereklerinin yerine getirilmemesidir. Oysa bazı hadis ve mezhep kaynaklı izahlara göre kadının sesinin bile duyulması sorunludur: Hanefilerden bazıları kadının sesinin de avret olduğu görüşündedirler. Fıkhus Siyre Bir hadis şöyledir:
    Ancak ve ancak mahremleriniz olan erkeklerle konuşacaksınız.
    İbni Kesir 4/355
    Bırakın kadın ve erkek Müslümanların birbirleriyle iletişim kurmalarını, haremlik selamlık gibi uygulamalarla kadınlar erkeklerden tamamen soyutlanmış ve kendi aralarında konuşan kadınların sesinin bile erkekler tarafından duyulmaması gerektiği söylenmiştir. Bu arada çok zaruret olursa, kadının ağzına çakıl taşı alıp sesi tanınmadan erkeklere -o da zaruret miktarınca- bir şeyler söyleyebileceği izahını yapanlar da olmuştur. Camiye gitmesi, tek başına hacca gitmesi, erkeklerle konuşması engellenen kadının, aybaşı olduğu zamanlarda namaz kılamayacağı, Kuran okuyamayacağı, oruç tutamayacağı izahlarıyla da bu ibadetleri engellenmiştir. Oysa Allah, Kuran’da, aybaşı olan kadınla sadece cinsel ilişkiye girilmemesini belirtmiştir. Eğer aybaşılı kadının namaz kılması, Kuran okuması ve oruç tutması istenmeseydi hiç şüphesiz bunlar da bildirilirdi. Fakat aybaşılı kadını pis gören yaklaşım, -İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla- Kuran’a aykırı bu yasakları da dinimize sokmuştur. Kuran’da aybaşılı dönemi kapsayan tek yasak şu şekilde açıklanmıştır:
    Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.”
    Bakara Suresi 222
    Kuran her türlü detayı verirken, Kuran’da olmayan zorlukları dine sokarak ilaveler yapanlar, kadınların namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Kuran okumalarını aybaşı durumunda engelledikleri gibi kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına gitmelerini de engelleyerek, dini uygulamalarda eksiltmeler de yapmışlardır. Oysa Kuran’ın dininde ilave gibi eksiltme de hoş karşılanamaz. Kadınlar bu kadar kötülendikten sonra hiçbir fikrine değer verilmeyen bir varlığa çevrilmiş ve “Kadınlara itaat eden helak olur” şeklinde Kuran’dan onay alamayacak uydurma hadisler, Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan Peygamberimiz’e atfen uydurulmuştur. Şunlar bu konuda örnek alıntılardır: Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir.
    Kadınlara Dîni Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2
    Kim ki karısına itaat ederse Allah onu yüzüstü Cehenneme atar.
    İbn Arrak 2
    Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder.
    Buhari 9/36
    Hanımının cinsel ilişki teklifini reddedeceğinden korkanlar bu uydurmayı Peygamber’e fatura ederek hanımlarına; “Bak, Peygamber böyle demiş, sakın bana karşı gelme” diyerek, kadınları bu konuda da uydurma dinleriyle terbiye etmektedirler. Ezilen kadının boşanma hakkı da elinden alındığı için tüm zulümlere karşı kadının hiçbir sığınağı kalmaz. Bazı “dini bilgiler” kitaplarında şöyle izahlar bile vardır: Bir kadın kocasından boşanırsa, o kadına cennet kokusu haram olur.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Oysa Kuran’da geçen “boşanmış kadınlar” tipi ifadeler (2-Bakara Suresi 228, 241) hem kadının erkeği, hem erkeğin kadını boşaması manasına gelebilir. Kuran’da, “Bir tek erkek boşayabilir” tarzında açık bir ifade kullanılmadığına göre, açık ifade olmadığında serbestlik ana prensip olduğuna göre, demek ki kadın da erkek gibi bu haktan aynen faydalanabilir. Bir hadiste şöyle denilir:
    “Camiye gelirken kokulanan kadın, evine dönüp de cünüplükten ötürü boy abdesti alır gibi yıkanmadıkça, Allah katında onun namazı kabul olmaz.”
    Avnül Mabül 11/230
    Erkeklerin güzel koku sürmesinde sevap bulanlar, aynı şeyi kadın yapıp koku sürünce, hemen “günah” diye damgalarlar. “Erkek güzel kokudan tahrik olur” diye de açıklama yaparlar. Peki, kadın erkeğin sürdüğü güzel kokuyu koklayıp tahrik olamaz mı? Madem böyle bir tahrik sorunu var, neden bu konuyla da ilgili bir ayet indirilip, kadının koku sürmesi yasaklanmadı? Cevabı aslında basit; çünkü bu, yasaklamak istenmedi. “Dini bilgiler” sunan kitaplarda daha neler var neler:
    Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Bazen, otobüs ve minibüslerde gelenekçi din anlayışının uygulayıcılarının, bu izahtan kaynaklanan endişelerle sergiledikleri manzaralara şahit olabilirsiniz. Bu da Kuran dışı olup, “din” etiketiyle sunulan uygulamaların sayısız örneklerinden bir tanesidir.
    Kuran’ın kadınla ilgili açıklamalarındaki yanlış anlaşılan bilgiler, ilk insanlar Adem ve Havva ile ilgili konulardan başlar. Kuran’ın hiçbir yerinde Havva’nın Adem’i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. Araf Suresi 11. ve 28. ayetlerin arasını okursak, Adem ile Havva’nın her ikisini birden kandıranın şeytan olduğunu görürüz. Bu arada kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair izah da Kuran’da yer almaz. Kuran’la ilgili yanlış iddialardan biri Kuran’ın erkeklere hitap ettiğidir. Kuran ayetlerinin % 90’dan fazlası genele, yani erkek ve kadın karışık olarak tüm insanlara veya inananlara hitap eder. Arapça gramerin bir özelliği olarak bir toplulukta en az bir erkek varsa o topluluk için eril zamir formu kullanılır. (Bu özellik başka dillerde de görülür.) Bunun yanında sadece Peygamberimiz’e, sadece kadınlara, sadece erkeklere hitap eden ayetler de, azınlık da olsa vardır. Kuran’ı insanlara ulaştıran Peygamberimiz erkektir ve erkekler topluluğunun bir alt kümesidir. Erkeklere hitap eden bazı ayetlerdeki üslup, bu nokta göz önünde bulundurularak okunursa daha iyi anlaşılır. Kuran’ı eline alıp okuyan herhangi bir kişi, Kuran’ın genele hitabını, sadece bir cinse hitap etmediğini rahatça anlar. Kuran’ı şarkı kitabı gibi okuyan veya hiç okumayanların bu tip iddiaları, hiç şüphesiz cehaletlerinin bir ürünüdür.
    Müslüman erkekler, müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.
    Ahzab Suresi 35
    Kuran’ın büyük bölümü genele hitap olsa da, bu ayette olduğu gibi Allah’ın kadın ve erkeği ayrı ayrı vurguladığı ayetler de mevcuttur.
  • - Bilimin ortaya çıkışına, alternatif dünyaların, bu dünyadaki yaşam kalitemizi arttırmada kifayetsiz olduğunun fark edilmesi neden olmuştur. İlk Çağ Yunanlıları, Zeus' a ne kadar boğa kurban edilirse edilsin, fırtınaların karada ve denizde afetler yaratmaya devam ettiklerini, Poseidon' a ne kadar yakarılırsa yakarılsın, depremlerin şehirleri insanların başına yıkmayı sürdürdüklerini görerek, bu tanrılara ve sözüm ona onlara ulaşmayı sağlayan dinlere olan inançları azalmıştır. Eski Çağ literatürü, Miletos'lu Tales'in (olgunluğu MÖ 575 : Mısır'a gittiğini ve orada, Nil sellerinden sonra kadastrocuların arazi tespitlerini yenilerken bazı geometrik kurallar kullandığını görerek bunların aslında ispat edilebilecek ilişkilerin ifadeleri olduğunu fark ettiğini yazar. Tales ispat edilebilecek bu ilişkileri teorem haline getirmiş, bu bilgiye de bu dünya dışından hiçbir müdahale yapılmadan, yani alternatif bir dünyadan medet umulmadan varıldığını göstermiştir. Bu çok önemli bir adımdı, çünkü Tales'e, başkaları tarafından tanrılardan medet umularak çözülmesi düşünülen sorunlara da yalnızca insanın olanaklarını kullanarak çözme girişiminde bulunmak cesaretini vermiştir. Bu şekilde Tales, fırtınalara, depremlere vb. olaylara da doğal çözümler aramaya başlamıştır. Elimize geçen belgeler, Tales'in depremlere şöyle bir neden önerdiğini yazıyor: Dünya bir tepsi gibi düz olup her şeyin temel unsuru olan su üzerinde yüzen bir diskten ibarettir. Bu suda, yani okyanusta, şiddetli bir fırtına olduğu zaman bu disk de sallanır ve biz bu sallantıyı deprem olarak algılarız. Tales bu fikirleri kuşkusuz Mısır'dan ve Mezopotamya'dan öğrenmişti. Ama oralarda bu fikirler binlerce yıldan beri geçerliliklerini koruyan dinsel efsanelerin parçalarıydılar. Tales'in orjinalliği, bu fikirleri yalnızca varsayımlar olarak ele alıp bunların gözlemle denetlenmesini istemesiydi. Bunu hemşehrisi, arkadaşı ve hatta belki de bir tür öğrencisi olan Anaksimandros' a anlatarak, Anaksimandros'tan eleştiri istemiş olmalıdır; çünkü Anaksimandros derhal biri gözlemsel, diğeri ise tamamen mantıksal iki itirazda bulunmuştur: 1) Dünyamızı oluşturan taşlar suda yüzmezler. Dolayısıyla dünyanın su üzerinde yüzen bir disk olduğu varsayımı bu gözlemle çelişir. 2) Bir an için bu gözlemsel itirazı düşünmesek bile, dünyanın altındaki suyu ne tutmaktadır sorusuna nasıl cevap verebiliriz? Ona bir cevap bulunsa bile, bu sefer suyun altındaki desteği tutan destek nedir sorusu karşımıza çıkar. Böylece problemin, bir çözüme hiç yaklaşılamadan sonu gelmeyen bir geri çekilmesiyle karşılaşırız ki, bu mantıklı bir yaklaşım olamaz. Bunun üzerine Tales, Anaksimandros' a kendisinin bir çözümü olup olmadığını sormuş olmalıdır ki, Anaksimandros şu tarihi cevabı vermiştir: "Dünya boşlukta duruyor." Tales niçin böyle düşündüğünü sorunca, Anaksimandros "Çünkü dünyanın oraya veya buraya gitmesi için bir neden yok." demiştir. Bu muhteşem cevap, hiç kuşkusuz, insan aklının tarihte atabildiği en büyük adımdır.? Bu adım o kadar büyüktür ki yanında Newton'un veya Einstein'in buluşları bile pek mütevazi kalır. Anaksimandros, Tales'in dünyanın suyun üzerinde yüzdüğü fikrinin, problemin çözümüne hiç yaklaşılamadan sonu gelmeyecek bir sorgulamaya neden olacağını görerek çok radikal bir çözüm önermiştir. Önerdiği çözüm, büyük düşünürün "aşağı", "yukarı", "yana'', "öne" gibi kavramların tamamen bağıl kavramlar olduğunu kavrayarak dünya dışındaki evrende bu kavramların hiçbir anlamı olamayacağını anlamış olduğunu gösterir. Dolayısıyla dünyanın altı, üstü, önü, arkası, olamaz. Bu nedenle de dünyanın "aşağı" düşmesi gibi bir şey bahis konusu değildir. Onun için dünya boşlukta durabilir. Üstelik dünyanın boşlukta durduğu fikri gözlemle denenebilir de. (Gerçekten de bu denetleme daha sonra yapılmış ve doğru olduğu görülmüştür). Dünyanın boşlukta durduğu fikri o kadar muhteşem bir fikirdir ki, bunu daha sonra Tevratın Eyyüb kitabının 26. bölümünün 7. beytinde tekrar görüyoruz:
    Kuzeyi boşluğun üzerine çekti
    Dünyayı hiçliğin üzerine astı
    Dinsel geleneğe göre Tanrı'nın ilham ettiği düşünülen bu kitap, gerçekte Anaksimandros'tan bir yüzyıl sonra yazılmıştır ve hiç kuşkusuz, burada alıntılanan beyit Anaksimandros'un sözlerinin bir iktibasından başka bir şey değildir! Bunu şuradan anlıyoruz ki, bu sözler Eyyüb'un kitabında sırıtmaktadır. Eyyüb kitabının yazarı olan kişi Anaksimandros'un yazdığını bildiğimiz kitabıyla Akdeniz dünyasına yayılan bu sözlerini duymuş ve bu kadar muhteşem bir düşüncenin ancak bir tanrı tarafından gerçekleştirilebileceği düşüncesiyle bunları kitabına almıştır. Ancak kitabının geri kalan kısmının bu muhteşem düşünce düzeyinde olmadığı görülmektedir ki, zaten Tevratın değişik kişiler tarafından yazılan ve yer yer birbiriyle çelişen Orta Doğu putperest din geleneğinin ürünü metinlerden oluştuğu 19. Yüzyıl'dan beri yapılan detaylı tarihsel ve metin eleştirisi araştırmalarıyla ortaya çıkarılmıştı. Eyyüb kitabının eski ibrani şiir geleneğinin en güzel örneklerinden biri olduğu söylense de, metnin elimizdeki durumu, papirüs ve deri üzerine yazılan metin parçalarının daha sonra bilgisiz kopyacılar tarafından gelişi güzel çoğaltılmış olması nedeniyle çok fenadır. Eyyüb, Tevratın peygamberlerden sonra gelen azizlerle ilgili kısmında (=Ketuvim) yer alır, ancak değişik Tevrat geleneklerinde Ketuvim içindeki yeri değişiktir. Aslında Eyyüp diye bir kişinin yaşayıp yaşamadığı bile belli değildir. Babil Talmud'unun Nezikin (=Zararlar) kısmının (=sedarim) "Son Kapı" (=Baba Bathra) adı verilen bölümünde (Mana risalesi) bildirilen bir geleneğe göre, Eyyüb bildirisi ders alınması gereken bir masal olarak sunulmuştur. Tam bu belirsizliklere rağmen, kitabın MÖ 4. yüzyılda yazıldığı kesindir. 26. Bölüm'deki 7. beytin kendisinden önce ve sonra gelen beyitlerde de Anaksimandros'un fikirlerine benzeyen, ancak onların yanlış anlaşılmasından türediği izlenimini veren ifadelerin yer alması {örneğin, Ay tutulmasının bulutların Ay'ı örtmesiyle açıklanması), kozmoloji ile ilgili beyitlerin Anaksimandros'un eserinden mülhem olduğu izlenimini güçlendirmektedir. Eyyüb kitabı en geniş olarak M Ö 600 ile 200 arasına tarihlenmekte ise de en yetkili tarihçiler, bu aralığı 400-300 olarak kabul ederler. Bu konuda ancak Anaksimandros'un çözümü, bu sefer depremlerin kökeni sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Gerçekte Anaksimandros bu soruya Tales'inkinden değişik fakat daha kapsamlı bir cevap vermiştir. Bu cevap, aynı zamanda Miletos civarında görülen fosillerin kökenini de açıklayan bir cevaptır. Anaksimandros, Miletos civarında bugün denizlerde yaşayan canlılara benzeyen canlı kalıntılarının kayaçlar içerisinde bulunduğu ve (Büyük Menderes deltasının sürekli ilerlermesi nedeniyle ki bunu Anaksimandros bilemezdi eskiden suyla kaplı yerlerin karalaştığı gözlemlerinden hareketle denizlerin sürekli bir çekilme içerisinde olduklarını, bir diğer deyişle, dünyamızın giderek kuruduğu kanısına varmıştı. Bu yüzden kuruyan dünya giderek gevrekleşiyor ve gevrekleşip kuruyan kayaçlar zaman zaman ufalanarak çöküntülere ve depremlere neden oluyorlardı. Üstelik bugünkü sürekli su çekilmesi, eskiden her yerin sularla kaplı olduğuna işaret ediyordu. Eğer bu böyleyse, diyordu Anaksimandros, ilk canlılar insan olamazlardı. İlk canlılar bir tür balığa benzer şeyler olmalıydılar. Bunlar daha sonra kabuklu kara canlılarına dönüşmüş, onlardan da sonunda insanlar türemişti. Bu şekilde Anaksimandros yaşamın evrimi konulu ilk kuramın da kurucusu olmuştu. Anaksimandros, dünyamızın davul şeklinde olduğu kanaatindeydi. Bu davulun yüksekliği ile çapı arasındaki oran 113 idi. Anaksimandros' a göre davulun bir yüzünde biz yaşıyorduk; diğer yüzünde yaşayanlar olabileceğine, ama bu konuda bilgimiz olmadığına da değindiği söylenir Anaksimandros'un. Anaksimandros astronomik bir model de geliştirmiştir. Davul şeklindeki dünyanın çevresinde tekerlek şekilli içi boş borulara benzer bulutlar farz etmiş, bu bulutların içlerinin de ateşle dolu olduğunu varsaymıştı. Bu tekerlek şekilli, buluttan borulardaki deliklerden içlerindeki ateş görülüyor, biz de bunları yıldızlar olarak algılıyorduk. Anaksimandros'un fikirleri muazzam bir kozmoloji oluşturur. Anaksimandros tüm mitolojilerin ve dinlerin kabul ettiği "dünyanın yaradılışı" fikrini de mantıksız bulmuş olacak ki, reddetmiştir. Ona göre her şey "sınırsızdan" (=apeiron) geliyordu. Yani evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardı ( herhalde başlangıcının olduğu fikrinin, başlangıçtan önceki şeyin başlangıcı sorusunu davet ederek yine problemi çözüme yaklaştırmayan bir sürekli sorgulama sürecini başlatacağını görmüş olmalıydı). Anaksimandros aynı zamanda doğa olaylarının belirli kanunlara göre cereyan ettikleri fikrini de ilk kayda geçiren insanoğludur. Bu şekilde Tales ve Anaksimandros, bugün bilim diye bildiğimiz faaliyetin ilk habercileri olmuşlardır. Onların kendimiz, çevremiz ve içimizde yaşadığımız evren hakkında sorulan sorulara verdikleri cevapların, dinlerin, mitolojilerin vb. verdikleri cevaplardan farkı, bu cevapların kendi içlerinde mantıken tutarlı ve gözlemle denenebilir ifadeler olmalarıdır. İlginç olan, Yunan literatürü tarihçilerinin Anaksimandros'un kitabını ilk nesir eser kabul etmeleridir. Fikirlerini kitap haline getirerek yaymak düşüncesi hiç kuşkusuz Peisistratos'tan İyonyaya gelmiş bir gelenektir. Atina'da Homeros destanlarını halka ulaştırmak için ortaya çıkan "halk kitabı" kavramı, Miletos'ta bir bilim insanının düşüncelerini halkıyla paylaşmak için başvurduğu bir vasıta halini almıştır. Anaksimandros'tan sonra bilimsel kitap yazma geleneği hızla gelişmiş ve hemen her önemli Yunan düşünürü bir veya birkaç kitap yazmıştır.
  • - Osmanlı için söylüyorum, sen bu insanlara kültür verememişsin, dilini verememişsin, âdetini verememişsin, teşkilatını verememişsin, hiçbir şey verememişsin. Adam seni istemiyor. Şimdi bugün, sıkça Araplarla ilgili şunu işitiyoruz: “Bizi istemeyen Suud Ailesi’dir...” Hayır, böyle bir şey yok. Ben Suudi Arabistan’da da bulundum, petrol şirketlerine danışmanlık yaptım, Libya’da arazide çalıştım. Halk da katiyen sevmiyor Osmanlı’yı. Türk dediğiniz vakit, “Siz bize neler çektirdiniz” diyor. Hiç unutmuyorum bir gün Londra’da sevgili dostum Graham Evans’ın evinde kalıyorum. Graham Evans, hanımıyla bir davete gidecek, beni de, evde yalnız bırakmamak için, davet sahibinden izin alarak davet etti. Evine gittiğimiz kişi Billy isminde, hiç evlenmemiş, yaşlı bir adam. Belli ki entelektüel bir adam, zengin bir adam. Gittiğimizde gördüm ki, bizim dışımızda davetliler de var. Bunlardan birisi İskoçyalı bir bankacı, New York’ta yaşıyor, yanında da hanımı Fatma, Suriyeli. Masanın etrafında oturduk, Graham beni takdim etti. Fatma, benim Türk olduğumu duyar duymaz, “Siz Türkler bize onu ettiniz, siz Türkler bize bunu ettiniz, sizin yüzünüzden biz bu halde kaldık vs” diye başladı verip veriştirmeye. Misafir olduğum bir yerde tatsızlık çıkarmanın manası yoktu, bir şey demedim. Sonunda ev sahibi dayanamadı, “Bak Fatma” dedi “Deminden beri Türklere sövüp duruyorsun. Şimdi unutma, senin yaşadığın yerdeki ilk tren yolunu onlar yaptı. Bugünlerde eski müstemleke imparatorluklarını kötülemek âdet oldu. Ben 23 yaşında Oxford’dan mezun oldum. İlk gittiğim yer Sudan’dı. Gittiğim dönemde Sudan, İngiliz İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. Sudan’da trenler hareket ediyordu, çocuklar okula gidebiliyordu, millet yemek bulabiliyordu. Bugün bağımsız olmuş olan Sudan’a gidersen görürsün. Trenler bitmiş, okullar kalmamış, herkes birbirini yiyor. Türkler de bizim gibi böyle şeylere mani olmaya çalıştılar. Çok başarılı oldular diyemem, ama siz de onlara ihanet ettiniz” dedi. Bu konuşma üzerine kadıncağızın şikayetleri bitti. Şunun için anlatıyorum bütün bunları: Bir Suriyeli kadından bunları dinledim; Suudi Arabistan’da bizzat bulundum, orada halktan dinledim; Libya’daki köylüden dahi aynı şeyi dinledim. Hiç kimse birbirini aldatmasın, buradaki insanlar bizim Müslüman kardeşlerimizdir diye. Ne yapmış Türkler onlara? Fakir ve cahil bırakmışlar. Bu kadar. Bu yetiyor. Bingazi’ye gidiyorum, İtalyanca bilen var, Türkçe bilen yok. Cezayir’e bakalım, herkes Fransızca biliyor, Fransız mektebine gitmiş, gidiyor, öğreniyor, dünyaya entegre olabiliyor. Belki biraz iddialı bir tez olacak ama sömürge imparatorluklarının yüz sene gibi bir zaman erken çöktüğü kanaatindeyim. Yüz sene daha yaşasalardı dünyadaki bu sorunlar olmayacaktı. Bu felaketin da sorumlusu Amerika’dır. Bugün emin olunuz ki Hindistan dünyaya daha entegre bir toplum, hatta Pakistan dahi öyle. Nobel ödülü alan bir bilim adamı var Pakistan’ın. Hem de fizikte; barışta, edebiyatta değil. Fizikte Abdülsselam çıktı.
  • Artık bir şeylerin üstünü dualarla örtüp, onlardan kaçmaya çalışmayalım. Toplumsal bir yaklaşım haline gelen bu davranışların zararlarını herkes görüyor. Bu yalancı masumiyet. Bu iyi niyet değil. Kötülüğün en kötüsü böylesinden gelir. Keşke bu durum kendisinden başkasını etkilemiyor olsaydı da biz de "aman bize ne" deyip geçebilseydik. Ama çocuklar yetişiyor ve bu çocuklar, kendi düşüncelerini bile sorgulamaya üşenen, korkan insanların ellerinde yetişiyor. Bu insanlar toplum içerisinde bizim muhatabımız oluyorlar ve bir şekilde bizimle ilgili kararlar alıyorlar.