• Biz artık alışmıştık mahalleyi alt üst etmeye , çevre mahallelere uzanmaya  ufkumuz açıktı .
    Bir çocuk çetesi olarak kendi denizimizde yüzüyorduk .

    Bayramı da gerçekden bir bayram gibi geçirmiş
    Hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz .
    Komşulardan biri gelmiş kız hadi okul kayıtları başlamış götürelim çocukları
    İlk okula başlasınlar artık .
    Öyle ayak üstü yakalandık   Kimlikler alındı
    Çocuğu kapan okula kayıt yaptırmaya takıldı peşimize.  Hemen hemen hepimiz aynı yaşlardaydık  çete üyeleri olarak .
    Sırayla aileler çocuklarıyla müdür yardımcısı odasına gidip kayıt yaptırıyor .
    Bu arada soruyor kocan ne iş yapıyor , nerde oturuyorsunuz , adres ,  telefon  gibi kayıt  bilgileri kısacası .
    Kayıtlar yapıldı ilkokul 1.sınıf a
    Sınıfım.   1-B hayırlı olsun dediler  ,
    Alınacaklar listesi olacak okul başlayınca  alırsınız  acele etmeyin daha zaman var .

    Peş peşe kayıt yaptırdığımız için aynı sınıf a kayıt olmuştuk .

    Kimse başına geleceklerden habersiz bu durum da bizim daha çok hoşumuza gitmişti :)

    Okulun altını üstüne getirecektik biz bunun farkındayız ama ebevenylerimiz ve okul daki öğretmenler  bunu görememişti .

    Okul başlayana kadar biz futbol , misket ,taso ,saklambaç ,dereler ,ormanlar  bu şekilde devam ettik .

    Okul un ilk günü ,

    Terlikle gelenler mavi önlük  alanlar
    Sırtına çanta takanlar bir sürü. Farklı farklı giyim kuşam var .

    Bunların yanı sıra bizden büyük abiler ablalarda var üst sınıflarda  orta okulda dahil olmak üzere ,

    Zil çaldı İstiklal marşı,andımız okundu  bir sıra eşliğinde sınıflara gidiliyor sürü şeklinde

    Abiler ablalar yanımızdan geçerken bizle dalga geçiyorlardı. Kaçın kaçın pişman olursunuz diye gülüyorlardı
    Neler olacağını bilmediğimiz dönüşü olmayan bir yola girmiştik artık .
    1-B sınıfımıza girdik annelerimiz kiminin anne babası  okul bahçesinde  gruplaşmış sohbet ediyor  ilk günümüz olduğu için ..
    Sınıfta bütün sıralarda ikişer kişi oturduk bazı sıralar üçer kişi oturuyordu .

    Öğretmenimiz geldi , günaydın çocuklar
    Ben sizin sınıf öğretmeninizim

    Adım  soy adım diye kara tahtaya ismini yazdı

    Sonra bize şimdi  sizde sırayla adınızı,soyadınızı,nereliolduğunuzu,kaç kardeş ,baba mesleği ,anne mesleği  sırayla söyleyin  .
    Sen başla bakalım oğlum dedi
    Yarış başlamıştı 
    Ailesi
    Devlet memuru olanlar
    İşçi olanlar
    Ticaret yapanlar
    10 kardeş olan
    Tek çocuk olan
    Antalyalı
    Mardinli
    Trabzonlu
    İzmirli
    Ankaralı
    Ülkemizin dört bir yanından kültürler dolu bir mahallemiz vardı  .
    İlk zil çaldı ilk tenefüs e çıktık  koridorlar da izdiham var .
    Tuvaletlere koşanlar
    Su içmek için sıraya girenler Çeşme başlarında
    Kantin kuyruğu  simit ayran alanlar tost çikolata gazoz

    Biz annelerimiz yanında gittik ,
    Oy guzummmmm okulamı başlamış
    Öğretmenlerinizi güzel dinleyin sözlerinden çıkmayın cümleleri  kulaklarımıza sanki zorla sokuluyordu .

    Top koşturanlar
    Basketbol oynayanlar
    Kızlar seksek
    İp atlama
    Voleybol topuyla kısa pas

    O teneffüs zaman dilimini  öğrenciler bu şekilde geçiriyor .

    2.tenefüs bizde çete şeklinde geziniyoruz  kimler ne yapıyor diye
    Abilerimiz ablalarımız  bize örnek olacaklarya hani



    Kantin  bölgesinde uzun eşşek dedikleri oyun oynayan abiler var  orta okul okuyan abiler

    Çevresinde kızlar onları izliyor  atlamalara yorum yapıyorlar offffff öyle atladı
    Ooo çanak vurdu
    Peş peşe tek denirmi yaaaa saff mısınız diye

    Abiler bu arada amca gibi sakal traşı olan insanlar. Şimdilerdeki gibi baby Face değiller
    Bizde onlara uyduk boyumuza posumuza bakmadan
    Uzun eşşek oynamaya başladık
    Önce 3e 3 , bu sefer bizi gören çocuklar gelmeye başladı bizde oynayalım derken
    Bizim çetemize karşı bir gurup oldu
    Oynamaya başladık
    Yaş kuru tercihi yaptık biz kazandık
    Tosun gibi bir arkadaşımız yastık oldu
    Eşşek rolü olanlar eğildiler
    İşaret geldi ve atlamaya başladık
    Eşşek yıkıldı devrildi bidaha bidaha
    Onlar atladı biz eşşek olduk derken
    Zil çaldı .



    Sınıfımıza döndük öğretmen sınıfa girer girmez
    Uzun eşşek oynayanlar gelsin bakim tahtaya dedi

    Evet istediğimiz buydu bizim aksiyon ve macera  çıktı herkes
    Açın elleri açtık , 50cm büyüklüğünde bir ahşap cetvel ile çat pat küt  vurmuştu bize ,
    Şimdi geçin yerlerinize aman allahım ellerimiz birden kızarmış ve nasıl sızlıyor anlatamam sizlere offf  ellerimizi bacaklarımızın arasına soktuk resmen  öyle sızı dinsin diye bekliyoruz
    Gözlerinden yaş damlayalar ağlayanlar diğer öğrenciler bizi görüp korkmaya başlamıştı
    Ve öğretmenden bir söz , siz devam ederseniz bende devam ederim tercih sizin demişti .

    Biz oyun oynamıştık sadece bize verilen zamanı değerlendirmeye çalışmıştık .
    Futbol yada basketbol oynasakda aynısını yaşayacak mıydık  nebileyim kızlarla yakalamaç ,seksek garip bir durum vardı
    Ama o öğretmen bize savaş ilan etmişti
    Ve bu savaşı o başlatmıştı cezasını çekecekti
    Evet öğretmen olduğu için söz dinletmeye çalışacaktı cezalar verecekti  yetkili olduğu zaman dilimin de ama unutuyordu biz bir çeteydik bu ondan habersizdi .

    Belki bize normal bir şekilde konuşarak uzun eşşek oynamanın zararlarını  anlatmış olsa ve bizi farklı oyunlara yönlendirse öğretmen olduğu için yönlenecektik .
    Ama o sözleriyle eğitmek yerine fiziki olarak savaşmayı tercih etmişti .

    İlk günümüz öğretmenimize kin ile devam etti bitti evlerimize döndük  ben annem e birşey söylemedim söylesem de muhtemelen yaramazlıkları bildiği için öğretmene hak verecekti olsun öyle bilsin yada bilmesin .



    Eğitimci olan yada olacak lar A naçizane tavsiyem belki o küçük çocuklar ailelerinde bulamadıkları sevgiyi öğreticiliği sizde görecekler bunu unutmayın lütfen ..

    19.BÖLÜM  "ÖĞRETMENİN BAŞINA GELENLER VE GELECEKLER "
  • Ne acıklı bir durum , başkalarının kötülük yaptığını göre göre gözümüz alısir , " neme lazım " der , önce yadırgamaz sonra bizde aynı şeyi yaparız . Bu cirkinliklerle lekelenen ruh zaman geçtikçe yozlasir , asıl düşünceler paslanır.
  • Yeni Şafakda bugün çıkan Salih Mirzabeyoğlu Roportajından çıkartılan kısımlarında olduğu, roportajın eksiksiz ve tam hali.
    O bir fikir adamı...
    Bir şair...
    Bir romancı...
    Bir hikâyeci...
    Boksta Türkiye şampiyonluğu olan bir sporcu...
    Ve belki de burada ilk kez duyacağınız şekliyle; hat sanatı ile modern resmi yepyeni bir terkipte buluşturup çığır açan bir ressam...
    Siyaset, sanat, felsefe, hukuk, etimoloji, mitoloji, edebiyat, matematik, fizik, iktisat, şiir... gibi çok geniş bir skalada yazılan 60'a yakın eserin müellifi. Ve öğrendiğimiz kadarıyla baskıya hazırlanan 4-5 eseri de yolda…
    Kitapları İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş bir mütefekkir...
    Bu eserler, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Mısır’dan Tunus’a, Kuveyt’ten Filistin’e, Türkistan'a kadar geniş bir coğrafyada takip edilmekte...
    Özellikle “Başyücelik Devleti” isimli eseri, önemli birçok devlet lideri tarafından bizzat tetkik edilmiş...
    Bu kişi kim mi?
    İsmi; Salih Mirzabeyoğlu...
    Kendisi, tam 16 yıldır esir...
    Şu ân da Bolu F Tipi Cezaevi'nde…
    Kimi medya organlarınca “illegal bir örgüt” şeklinde lanse edilen İBDA-C'nin liderliğini yaptığı iddiasıyla kendisine idam cezası verildi.
    Daha sonra bu ceza, AB müktesabatı çerçevesinde “ağırlaştırılmış müebbet hapse” çevrildi...
    Peki suçu neydi?..
    Suçunun ne olduğunu kendisini yargılayan hâkim de, iddianameyi hazırlayan savcı da tam olarak ifade edememiştir.
    “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı tespit edilememiş olmakla beraber...” denilerek örgüt liderliği münasip görüldü ve neticede kendisine olağanüstü dönemin mahkemeleri olan DGM'lerce idam cezası verildi.
    Necip Fazıl Kısakürek’in; “Fikir haysiyetinin müstesna genci” olarak vasıflandırdığı Salih Mirzabeyoğlu ile Bolu F tipi Cezaevi’nde, yeniden yargılamaya ilişkin meselelerin tartışıldığı şu günlerde, bir röportaj yaptık.
    Heyecanlıydım tâ ki ilk cümlesine kadar...
    Birçok gazetecinin istediği şey, bana nasip olmuştu.
    Bolu F Tipi Cezaevi tabelasıyla karşılaştığım ân yüzümü bir sıcaklık kaplamıştı.
    Avukat Ali Rıza Yaman’la birlikte defalarca arandıktan sonra, yüksek güvenlikli cezaevinin soğuk koridorlarında Salih Mirzabeyoğlu’na doğru gidiyorduk.
    İlk cümlesini merak ediyordum.
    Ve kendi ilk cümlemi.
    Bütün bildiklerimi sanki unutmuştum.
    Aldığım notların hiçbir önemi yoktu.
    İrâdeme nüfûz eden tek hissim; heyecandı.
    Görüşme odasına girdik...
    Yüzünde kalbe inşirah veren bir tebessümle bizi bekliyordu...
    Nezâket timsâli bir adamla karşı karşıyaydım...
    Selâmlaştık ve karşılıklı oturduk.
    Nereden ve nasıl başlayacağımı hiç bilmiyordum...
    Mütebessim çehresi heyecanımı üzerimden atmama yardımcı olmuştu.
    Karşılıklı hâl-hatır faslından sonra, avukatı Ali Rıza Yaman Bey’in de tavsiyesiyle resim sanatına olan ilgisinden başlamak istedim.
    “Salih Bey, kamuoyunda sizinle alâkalı ciddi bir operasyona şahit oluyoruz. Sizi yasadışı bir örgütün lideri gibi gösterme çabaları var.
    Bununla birlikte en azından birkaç senedir uğradığınız haksızlık, hukuksuzluk ve hatta işkence üzerinden değişik kesimlerden size bir ilgi de var. Muhakkkak ki şahsiyetinizin temeli, fikir adamı olmak. Ve aslında bu vasfınız her kesim tarafından biliniyor. Fakat bu fikir tarafınıza her nedense özellikle yaklaşmaktan kaçınılıyor.
    Halbuki birçok alanda kitaplar yazdığınız gibi modern resmin tıkandığı bir zamanda geleneksel hat sanatıyla, resmi birleştirip yeni bir terkip meydana getirmişsiniz. Örneğin, Cim harfiyle çene, Kaf ile kulak, Ayn ile göz çizerek bir portre çalışmanız var. Gerçekten muhteşem. Nasıl başladınız ve bunun sizdeki karşılığı ne? Ve niçin bu yönleriniz topluma hiç gösterilmiyor?”
    Ve 16 yıl tecride mahkûm edilmiş, adaletsizce cezalandırılmış bir insanın merak ettiğim ilk cümlesi dökülüyor dudaklarından:
    “Hukuk; normatif bir ilimdir... Bir formasyon ilmidir... 'Olması gereken'e dairdir. Öte yandan 'olan'ı da tanzim eder. Bu yönüyle; ideolocyayla âdeta denk bir yerdedir. Her şey demektir. Zaten İmam-ı Azam Hz.'i herşeyin temeli olarak; fıkhı görür. İmam-ı Gazali Hz.'i ise; siyaseti önceler. Esasında ve neticede; ikisi de aynıdır. İkisi de; hayatı bir bütün hâlde hâl ve fasletmeye ilişkindir. Biz, sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eserlerimizde birçok bahsettiğimiz “sır idrâki” meselesi... Sır idrâki; 'şiir idrâki'dir... Şiir idrâki tekâmül için şarttır ve bu yönüyle ahlâkî bir zorunluluk belirtir. Tekâmül sonsuz ve herkesin kendi istidadınca... Ve her şey kendi hâddizâtı içinde... İdrâk için, mânâların bilinmesi şartı vardır... Muhîddin-î Arabî Hz.'nin söylediği meşhûr söz... “Sûret olmadan da mânâlar ebedîyyen tecellîye gelmez.” Sûret denildiğinde hemen müşahhas nesneler anlaşılır... Her şeyin bir sureti vardır. Misâlen dil, ses suretine binmiş mânâlardır. Yani mânâlar da birer sûrettir. Sûreti küçümsememek lazım gelir. Bedeni nefsanî yönden ele aldığımızda ne kadar süfli olduğunu düşünürüz. Halbuki o ruhun üflendiği mekândır... Bunu böyle belirttiğimizde 'fizik'in ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır. En basitinden şu; fizik olmasa, ruhu tanıyamayacaktık.
    İBDA; Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu kanatları arasında yükselirken, birinciyi ikincinin önünde hesaba çeker, dönüştürür, sıçrama tahtası ve arınma teknesi olarak görür. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki ilişkiye bakışımız da bunun gibidir. Bu, İslâm’a Muhatap Anlayış'a nisbet etmiş bir insanın iç âlem düzeninin resim plânındaki bir anlayışıdır. Bahsettiğiniz ve benzeri çalışmalar, ressam ve sanatçılık iddiamız olmaksızın amatör bir ruhla, fikir adamı kimliğimiz ile yapılmıştır.
    Resim, yani sûret, nesnelerin dış görünümleri, bugün kullanılandan çok daha reel faydaları haizdir. Resim; özünde bir fikri taşır. Yani o da bir fikrin sûrete binmiş hâlidir. Bir yanda sanat bir yanda sanat üzerine düşünenin varlığı…
    Bir dönem merhum Cevat Ülger ile birlikte olmuştuk. O mimari ile ilgili anlatırdı. Taşın musikisinden bahsederdi. Şimdi ben mimar ve ressam değilim ama, eser kadar onu yapan insana da ilgi duyduğumdan, anlatılandan zevk duyarım. Picasso'nun bir sözü vardır... “Ressamın şahsiyeti, eserinden daha mühimdir...” Anlatabiliyor muyum? Resime bakarsın, sana belki birşey ifade etmez. Ama o ressamın hayatını illâ ki merak edersin.
    Resim ve mimarî gibi hususlara ilgimi de buna bağlayabiliriz. “Suret olmadan manalar tecelliye gelmez!” esası üzerine bizim resmimiz. Ve bu genel fikir örgümüz içerisinde sadece hevesimi temsil eder resmim…”
    Telegram'a Şâhit oldum!
    Röportajın tam burasında Mirzabeyoğlu’nun kelimeleri toparlarken birden zorlandığına şâhit oldum. Meselenin Telegram'la alâkalı olduğunu bizzât kendisi belirtti.
    Devamla...
    “Süryanice’de vardır. Bir kelimede her harfin ayrı bir anlamı vardır. Bu dili konuşanlar o söyleniş biçiminden, ses tonundan, hangi kelimedeki anlamın kastedildiğini anlar. Kuşların ötüşünün de böyle bir anlamı vardır. Bu ses klişesi değil de sanki Süryanice gibi o sesle taşınan duyguyu aktarmaktadır. Zaten bizim gibi konuşsalardı, Hiyeroglif’leri çözercesine kuş dili de geçen 5000 sene içinde herhalde çözülürdü.”
    “Âdeme Mahkûm Etmek Komünistlerin İşidir!”
    “Şahsiyetimizden ayrı düşünülemeyecek fikrimizin ısrarla sükûtla karşılanması sorunuza gelirsek... Cevabı Üstadım'dan vereyim... Üstadım’ın şahsımın maruz kaldığı hâli de özetleyen meşhûr sözüdür; “âdeme mahkûm etmek komünistlerin işidir”... Sizi görmezler, duymazlar... Hakkınızda konuşmazlar... Sanki siz hiç yaşamıyorsunuz gibi davranırlar. Oysa ki çok iyi okurlar, yazılarınızı büyük bir ilgiyle takip ederler. İsminizi ağzına almadan yazılarınıza cevap bile verirler. Bununla ilgili olarak Büyük Doğu’nun bir kapağı vardı... Kapak yazısı şöyleydi: “Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!” Biz de bugün aynı hâldeyiz. Fakat eskiden beri bu metodu tatbik edenler Müslüman geçinenler olmuştur.
    Romanlarınız hakkında, hikâyeleriniz hakkında edebiyat mahfillerinden niçin olumlu-olumsuz görüşler yazılmaz? Bir dönem çok meşhur olan mitinglerde yüzbinlerce kişiye bugün çok tanınmış kimi siyasilerce okunan Aydınlık Savaşçıları isimli eseriniz neden artık unutulmuş?
    “Üstadım'ın bizim hakkımızda yazdıkları, söyledikleri malûm... “Müjdelerin Müjdesi” dedi, “bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından gideceğim” dedi, vs... Daha sonra bir takdim yazısı yazdı. Bizim zuhurumuzu “Dünya Çapında Bir Hâdise” şeklinde ândı... Bu TAKDİM yazısı bir devrimdir. Fakat bunun niçinini, nasılını, sonucunu benim değil, başkalarının kritik etmesi ve anlatması gerekirdi. (Burada konuşma dağılıyor... Çünkü Telegramcılar Salih Mirzabeyoğlu'nun konuşmasını engellemek istercesine devreye giriyor.) Fikir adamı olmanın zevkini ömrümde sadece Üstadım'ın yanındayken tattım. Ondan sonrası da artık pek ilgilendirmiyor açıkçası... Bak şimdi hatıralarım canlandı… (İç çekiyor, birdenbire durgunlaşıyor, derinlikli bakıyor…) Hatıra kabilinden anlatayım... Üstad benden üçüncü kişiden bahseder gibi bahsederdi: “Elime bir genç geçti, pîr geçti”... O, perşembenin gelişini çarşambadan anlayandı... Biraz önce söylediğin husus; “fikir haysiyetinin müstesna genci”... (Gözlerinin içi parlıyor. İç huzurunu o an fark edebiliyorsunuz)”
    “Bu Sözler için Geceler Boyu Ağladığımı Bilirim”
    “Üstadım'ın bu sözlerini hak eden bir fikir adamı olabilmenin verdiği sorumluluk duygusundan dolayı geceler boyu ağladığımı bilirim. Hakediyor muyum? Bunu bir ömür boyu haketme şuur ve çabası... Anlatabiliyor muyum?”
    Konuyu Telegram mevzuuna getiriyorum.
    “2014 yılındayız ve devlet adamlarına yapılan bir sürü başvuruyu ciddiye alıp araştırması bile yapılmadı Telegram konusunun. 'Devlet, Telegram yok desin' şeklinde beyanatlarınız oldu. Ama bu bile denilemedi. Telegram devam ediyor mu ve sizde ne gibi etkileri oluyor?”
    Devam ediyor. Bu mesele, sadece basite, âlete indirgenecek bir mevzu değil. Fizik yanında metafiziğe bakan bir yönü de var. Her neyse; Türkiye’de varlığı hem teori hem pratik anlamda benimle gündeme birlikte gündeme taşındı. Ben, bana verilen zehri, bana uygulanan işkenceyi şifâya tahvil ettim... “Telegram Feylesofisi” olarak özetlediğim şekilde fikrimi tahkim ettim. Ruhçuluğun hakikatini ortaya koydum. Bu gücü bana verdiği için, Allah’a şükür makamında olduğumu söylemek isterim.…
    Öbür yönden, geniş ayrıntıları ve uzmanları ile konuşulacak olan bir konu. Telegram'da, Ölüm Odası'nda vd. kitaplarımda konuyla alakalı izâhlar mevcut. Oraya müracaat edilebilir.
    “Yaşama Sevincimi Hiç Kaybetmedim!”
    Bolu F Tipi Cezaevi'ne giderken beni tedirgin eden konulardan biri de; yaşama sevinci hususuydu. Tam16 yıl toplumdan, özgürlüğünden, yaşamın bütün güzelliklerinden uzaklaştırılmış, hem de haksızca, hukuksuzca, alenice bir zulme maruz bırakılmış bir insanla görüşmeye gidiyordum. Acaba geç kaldık diyebilir miydik? Kim bilir, 16 yılda konuşma, anlatma isteği dahil bütün ümidini yitirmiş biriyle karşılaşacaktım. Gözlerinde yaşama sevincini görebilecek miydim? Konuşmanın bu noktasında bunu sordum.
    “16 yıldır hapistesiniz. İnsan sesinden, hayatın güzelliklerinden, özgürlüğünüzden mahrum bırakıldınız. Bir de bunun haksızca olması üzerinizde bir yük olarak acınızı arttırmış olmalı. Anne ve babanızın cenazesine bile katılmanıza izin verilmedi. Ailenizle bir arada görüşme izniniz bile yok.”
    Öncelikle görüş mevzuunu izah edeyim…Ayda 1 açık ve bir kapalı, 1’er saat; ancak dediğiniz gibi hepsi ile bir arada değil tek tek. Görüşmeciler tek tek görüşe alındıkları için mesela 4 kişi ise her biri ancak 15-20 dakika görüşebiliyor. Ziyaretçisi kalabalık olan için bu zaman adam başı 5 dakikaya kadar inebiliyor. Düşünün 8-10 kişilik ailenin halini !.. Cezaevinde geçirdiğim bu süreç hiç değiştirmedi hayata bakışımı. Yaşama idealimi hiç kaybetmedim. Ben hâlâ biraz sonra sanki dışarı çıkacakmış gibi ümit içindeyim. Çünkü davama güveniyorum…Ben 16 sene “çıktım çıkamadım” gibi meseleler içinde şuurlu olarak, bulunmadım. Mesela bana, “uğraş, 16 sene sonra çıkacaksın!” deselerdi, bugün o zaman dolmuş olmasına rağmen söylüyorum, bunu kabul etmezdim. Her zaman söylediğim gibi; “Eğer ben, bensem, olacak olan olur...” Bilmem söylemeye gerek var mı; ben “hayatı fikir, fikri hayat” anlayışının insanıyım. Ve herşeye, en başta da Telegram'a rağmen 16 seneyi verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman ettiğim duamdır: Allah herşeyin hayırlısını nasip etsin... Allah hayırlı ömür versin...”
    Güncel konulardan konuşmak istemediğini biliyordum. O yüzden tekrar sorup güzel ahengi de bozmak istemedim. Anlayışına sığınarak şu kadarını sorabildim:
    “Son günlerde 28 Şubat davasında Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak gibi bazı paşaların da tahliye haberi geldi. Siz de duymuşsunuzdur. Bu sizi yaraladı mı?”
    “Bunu hukuk haysiyeti çerçevesinde ilgilileri söylesin. Bu konuları daha önce birçok kez anlattım ve defaatle yazdım. Avukatlarım belirttiler, belirtiyorlar... O dönemde hem hukuk, hem ahlâk ve hem de İslâm adına en haysiyetli duruşu biz sergiledik. Karşılığında idam cezası verildi. İktidar değişti, ama bizim durumumuzda değişen birşey olmadı. Bu durum da gösteriyor ki; bütün iktidarların ortak düşmanı biziz. Anlıyorsun değil mi? Allah'a şükrederiz ki, bizde (işaret parmağıyla zik-zak işareti yaparak) böyle durumlar yok.”
    Süremiz bitmişti. Kimse ayrılmak istemese de gardiyanların uyarıları ile ayrılmak zorundaydık.
    “Son olarak "sizi sevenlere söylemek istediğiniz birşey var mı?" diyorum.”
    (Tebessüm ederek) Herkese çok selâm. Bize dua etsinler. Teşekkür ederim.
    ***
    Bir fikir adamının, bir şairin, bir sanatkârın, sessiz fakat Davudî çığlıklarına şâhit olmuştum adetâ.
    Herşeye rağmen bizi ayakta tutan, Salih Mirzabeyoğlu'nun moral olarak gayet iyi olmasıydı.
    Çok çok geç olsa da her şey bitmiş değil.
    Avukatı Ali Rıza Yaman'ın belirttiği gibi; “Salih Mirzabeyoğlu hak ettiği şartlara bir ân önce kavuşturulmalı. Devlet, hükümet, sanat ve fikir ricâlinin ilk gündem maddesi bu olmalı!”
    Röportaj: Halil Kurtbeyoğlu
  • bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı'da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder.... dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagora kesikmiş. zagorda kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar'a benim içimde bi sıkıntı... işi anladım tabii: zagoru ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor'a, sonra komalık. ankara'da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhanın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor'a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, "nasıl?" diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor'a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına.gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor'a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. ne yaptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul'a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi.bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, oh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişey demiyo. sinop'ta oluyo bunlar. ben de döndüm istanbul'a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o halinle kalk git sen diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden.sonra çocuğu doğuruyo. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır'a, zagor'un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul'da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır'a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır'dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını,usul usul yürü şimdi.
    o gün bugün usul usul yürüyorum işte.
  • Cehennem azabının sonsuza kadar süremeyeceğini göster­mek için Şeyh (İbn Arâbi), Kur’an ve Hadislerden faydalanır.[1] Günahkârla­rın[2] orada sonsuza kadar kalacağını söyleyen Kur’an âyetlerini tartışma konusu yapmaz. Şeyh, bu âyetlerdeki orada zamir ifade­sinin her zaman dişil olmasına dikkatimizi çekerek, bunun “azab”a değil “Ateş”e işaret ettiğini söyler. Kur’an ve Hadiste aza­bın sonsuza kadar süreceğine dair hiçbir şey vahyedilmemişken, Cennet Bahçesinde durum böyle değildir. Ayrıca, Allah’ın rahme­tinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki, Allah günahları bağış­lar (39:53) böylece hiçbir şey azabı sonsuz yapmaz. Buna ek ola­rak, ceza sadece işlediklerine uygun (78:26) olabilir, bu yüzden sınırlı bir günah sınırsız bir cezayı gerektirmez.

    Cehennemin azabının ortadan kalkması gerekir, çünkü en sonunda (bi’l-ma’âl) rahmet, herşeyi kapsadığını, üstünlük ve önceliğini gösterecektir. “Azap ilâhî gazaptan, saadet ise rızadan kaynaklanır. Rıza sonsuz rahmetin gözler önüne serilmesidir, ama gazap sona erer.” (III 382.35)

    Vücudun hakim gelen rahmet sıfatları Rahman’ın Nefesi’nin ilk cevherine ait olan sıfatlardır. İnsanın “ilâhî ahlâk ile ahlâklanması”, o insana vücudla daha çok uyarlığı, yani Allah’a daha faz­la yakınlaşmayı kazandırır. Rahmet, Hakk’ın en aslî mahiyetine ait olduğu için insanların yaratıldıkları ilâhî suret rahmetin hük­mü altındadır. Gazap ise ikincil bir niteliktedir. Tüm bunların an­lamı şudur; rahmet, aşk ve merhamet olan hakikatin kendini zâ­hir etmesi gerekir, insanları hakikatten uzaklaştıran ise sadece bâtıl olan şeylerdir. Bâtıl yok olur, Hakk kalır. Cehennemin geçi­ciliğinin kaynağını açıklayan bu düşünceler aşağıdaki pasajda da­ha açık olarak görülür:

    Allah kalpleri hak ve bâtıl, iman ve imansızlık, ilim ve ce­haletin yeri yapmıştır. Batılın, imansızlığın ve cehaletin nihaî so­nucu sona erme ve yok olma olacaktır, çünkü bunlar vücudda kaynağı bulunmayan özelliklerdir. Bunlar zâhir bir özelliği ve bi­linen bir sureti olan bir tür yokluktur. Bu özellik ve bu suret va­roluşlarına ait bir destek ararlar ama bulamazlar; böylece sona erip hiç olurlar. Bu yüzden nihaî akıbet saadet olur.

    Bunun aksine iman, hakikat ve ilim, varlığını Hakk’ta bulan bir özden beslenirler. Hükümleri bu özde sabittir, değişmez. Baş­ka bir ifadeyle bu isimlerle isimlendirilen bu öz Hakk ile aynıdır. Yani Hakk olan, Alim olan, Mümin olan O’dur. Buna göre, iman Mümin’den, ilim Alim’den, hak ise Hakk’tan beslenir. Vücud O ol­duğu için Hakk bâtıl olarak isimlendirilemez. “Cahil” ve “kafir” olarak da isimlendirilemez. O bunlardan münezzehtir, Yücedir.

    Buna göre ilâhî kitapların manası müminin, halifelerin ve mi­rasçıların kalplerine nüzul eder. Bunların faydaları her türlü iyi­liğin yeri olan kalpleredir. Ne var ki Şeriatın ilâhî emirlerinde varolmayan hâllere ahval adı verilir ve “sapma” olarak adlandı­rılır. Bunların kalıcılığı yoktur; kendileri yok olduğu için hükümleri de ortadan kalkar. Eğer bir kimse cehenneme girmişse, bu sadece onun kötülüklerinin yok olması, geriye iyiliklerinin kalması içindir. Kötülükleri kaybolup iyilikleri kaldığında, “Sa­adeti kötülükleri tarafından tüketilmiş saadet ehli” , olarak adlan­dırılır. (III, 417.35) –

    Kısaca, âlem Rahman’ın Nefesi’nden çıkar ve Rahman salt ha­yırdır. Varolan herşey kendi kaynağına dönmek zorundadır bu nedenle herşey salt hayra, iyiliğe geri döner. Bir şeyin salt iyiliği o şeyin saadet içinde bulunmasını ister. Varlıkların karşılaştık­ları “şer” onların mümkün şeyler olmalarından -yani kayıtsız olan vücudun gerekliliği ile yokluğun mümkün oluşluluğu ara­sında bulunan iki anlamlı durumlarından- ya da Allah’tan gayrı herşeyin O Değil olması gerçeğinden kaynaklanır. Âleme bir şer’in girmesi ise “Allah tarafından değil, mümkün olan bir şey tarafından zâhir olur.” (III 389.25) Şer ve azaba ait olan yön en sonunda ortadan kalkar, çünkü kaynağı yokluktur. Öte yandan, varlıklar yok olmazlar, çünkü onlar vücudun niteliğindedirler: “Yokluktan gelen şeyler vücudda asla varolmazlar.” (I 312.34) Özetlersek; “Âlem, özü itibariyle rahmetin nesnesidir; sadece ikincil sebeplerden dolayı gazaba maruz kalır.” (III 207.28)[3]

    İbn Arabî bazı ilâhiyatçıların ve fakihlerin kendi görüşlerine göre günahkâr gördükleri kimselerin sonsuz azapta kalacakları iddialarını kabul etmez. Böyle bir Allah anlayışını yanlış bula­rak, birçok yerde bu kimseleri eleştirir. Buna bir örnek aşağıda verilmiştir:

    (Bu anlayışa ulaştığında) Allah’ın rahmetini itaatkâr olsun veya olmasın tüm kullarına dağıtmak isteyen bir kimse ile Al­lah’ın rahmetinden bazı kullarını mahrum etmek isteyen bir kim­se arasındaki farkı anlamaya başlarsın. Bu ikinci kimse Allah’ın herşeyi kuşatan rahmetini yasaklarken kendini bu yasağa dahil etmez. Allah’ın rahmetinin gazabını aştığı hakikati olmasaydı, böyle bir sıfata sahip bir kimse asla Allah’ın rahmetine ulaşamaz­dı. (III 370.15)

    Rahmetin en sonunda hakim olacağı hakikati, gazap sıfatının sona ereceği anlamına gelebilir. Yine de Allah’ın “iki eli” vardır ve O’nun hakikati değişmez. Kozmolojik olarak cehennemin, gaza­bın birtakım tesirlerinin olduğu alanlara, yani semalara ve arza yerleşmiş olduğu gerçeği Allah’ın gazabının bekâ bulacağını gös­terir ve cehennem asla yok olmaz. Ama insanlar gazabı azap ola­rak tecrübe ederler ve bu azabın bir sonu vardır. Ne var ki Şeyh, saadetin tanınmasının, onun zıddı olan şeyin anlaşılmasını ge­rektirdiği için azabın hayalde bulunmaya devam edeceğim söyler.

    Sadece ilâhî isimlerin ahkâmlarını sürdürmeleri için Hazreti Hayale ait azabın dışında cehennemde hiçbir azap kalmaz. Bir isim sadece kendi hakikatinin gerektirdiği hükümlerin zuhurunu gerekli kılar. Bir ismin zuhuru Alim ve Mürîd isimlerinin hüküm­lerine ait bir şey olduğu için herhangi bir varlığı gerektirmez.

    Buna göre, hayalî ya da cismanî bedende ya da herhangi bir şeyde Müntekim’in hükmü zâhir olduğunda bu ismin hakları, ahkâmının ve etkisinin ortaya çıkmasıyla yerine getirilir. Bu yüzden ilâhî isimler geçerliliklerini, tesirlerini sürdürürler ve her iki âlemin sakinleri isimlerin hükümlerinden ayrılamazlar. (III, 119.2)

    Başka bir pasajda Şeyh, ilâhî isimlerin hükümleri meselesine farklı bir yönden yaklaşır ve Allah’ın yaratılmışlara gazaplı olma­sının sona ermesinden sonra da tesirlerini nasıl sürdüreceklerini açıklar. Bu ise, Şeyh’e göre Kur’an’da (20:4) zikredilen ve elli bin yıl sürecek olan kıyamet gününün sonunda gerçekleşir.

    [Şeyh genellikle kıyamet gününü 50 bin yıl olarak ifade eder ve bunun nedenini çeşitli şekillerde açıklar. Ama bir yerde bu sürenin tam olarak uzunluğundan emin olmadığını çünkü Allah’ın bu ilme ait keşfi vermediğini söyler(III 383.10).]

    Şeyh Kur’an’da zikredilen Allah’ın bazı gazap sıfatlarına işaret etmektedir: İntikam alıcı, cezalandırıcı, geciktirici ve mani olucu.

    Bu sürenin bitiminden sonra hakim hüküm, Rahman ve Rahim’e geri döner. En güzel isimler (17:110) Rahman’a aittir ve hakim hükümlerinin yöneldiği kimseye göre bunlar “en güzel” isimlerdir. Rahim Rahmeti yoluyla gazaptan intikam alır ve Ra­him cezalandırıcıdır. Rahmet yoluyla gazabı mani ederek hakika­tini geciktirir. Buna göre isimlerin karşılıklı zıtlıklarına ait hü­küm ilişkilerinde devam eder, ama yaratılmışlar rahmete boğul­muşlardır. Karşılıklı zıtlıklara ait hüküm isimlerde sonsuza dek kalır, ama bizde kalmaz. (111 346.14)

    Başka bir yerde Şeyh isimlerin kendilerine değil de, acı çek­meye ve derde yol açan gazap isimlerinin tesirlerini sürdüreme­yeceği gerçeğinin pratik sonuçlarına bakar. Bu işlemde Kur’an ve Hadis’te anlatılan cehennemde görevli şiddetli meleklere ve cehennemdekilere acı veren hayvanlara değinir. Bu pasajın başlan­gıcında, “Her nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.” (2:115) Kur’an âyetine değinen Şeyh, bunun varoluşun evrensel bir kuralı olduğunu ve cehennemin bunun dışında olmadığını söyler. Şeyh cehennemi kişileştirirken, “O gün cehenneme: Dol­dun mu? deriz. O da: Daha var mı?” der (50:30) Kur’an âyetini takip eder.

    Günahkârlar Cehennem’de saadete ulaşacaklardır; ama onla­rın saadeti ile Cennet Bahçesi sakinlerinin saadeti arasındaki farklılığı sürdüren bir faktör vardır: Cehennemdekiler her zaman Allah’tan mahcup kalırken, Cennet Bahçesindeki saadet ehline Allah’ın rüyeti sunulacaktır. Buna göre Şeyh şöyle der:

    “Ahiretin iki meskeni vardır: rüyet ve hicap.” (II 335.18)

    Hadislerde cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısından söz edilmiştir. Şeyh’e göre, cehennemin yedi kapısı en sonunda açılacaktır. “Ama Cehennemin sekizinci kapısı olup bu kapı ki­litlidir ve asla açılmayacaktır: Bu kapı Allah’ın rüyetine perdeli olma kapısıdır.” (I 299.5) Allah’ın rüyetini görmeleri azaplarını artırmasın diye cehennemdekiler azabı tattıkları sürece bu perde orada kalır. Allah’ı görmüş olsalardı mahrumiyetleri hakkında daha derin bir fikre sahip olurlardı ve azapları artardı. Ve azap sona erdiğinde, onların saadeti tatmaları için bu perde yerinde kalır.

    Eğer Allah cehennemdekilere kendini gösterseydi, onların önceki kötü işlerinden ve cezayı hak etmelerinden dolayı bu gü­zel tecelli, önceden yaptıkları şeylerden Allah’ın karşısında utan­madan başka bir şey getirmezdi ve bu utanma azaptır. Ama azap sona ermiştir. Bu nedenle onlar müşahede etmenin ve rüyetin zevkinden habersiz kalırlar. Perdeli olmaları sayesinde saadete sahiptirler. Amaç saadettir ve bu perde yoluyla sağlanmıştır. Ama kimler için? Allah’ın rüyetinin saadeti ile perdenin saadeti nasıl karşılaştırılabilir ki! O gün onlar Rablerinden perdelenmişlerdir. (83:15) (III 119.7)

    En son analizde, saadet, bir kimsenin mizacı ile uyum sağla­ması gereken bir şeydir. Bu, cehennem sakinlerinin huzur içinde bulunmalarını açıklar. Şeyh bu hususu, “Nihayet onların arasına kapısının içinde rahmet, dışında azap olan bir duvar çekilir” (57:13) Kur’an âyetinde zikredilen cennet ile cehennem atasın­daki duvarın mahiyetini anlattığı uzunca bir pasajda açıklar. Şeyh, aslında duvarın kendisinin özellikle bir rahmet olduğunu, çünkü duvarın bâtın boyutunda azap olsaydı cehennemdeki aza­bın da cennetteki saadet gibi sonsuz olması gerektiğini söyler. Şeyh Cennet ehlinin istedikleri vakit bu duvara tırmanıp Cehennemdeki insanların görünüşlerini seyretmekten hoşlanacağını söyler. Duvarın üzerinde rahmete gark olmuş bir şekilde Cehen­nem ehlini seyrederken, Cennet Bahçesi’nde bulamadıkları fark­lı bir saadeti bulurlar, çünkü korku içindeyken aniden gelen gü­vende olma hissi, her zaman güvende olmaktan daha fazla zevk verir. Cehennem ehli de rahmete dahil edilmelerinden sonra, duvardan Cennet ehlini seyrederler.

    Rahmet, Cehennem ehlini de kucakladıktan sonra, Cehen­nemde olmaktan zevk duymaya başlarlar ve Cennet’te olmadık­ları için Allah’a hamd ederler. Bunun nedeni ise bu hâldeki miaçlarının böyle olmasını gerekli kılmasıdır: Bu mizaçla birlikte Cennet’e girmiş olsalardı, acıya gark olup elem içinde olurlardı. Bu nedenle- eğer anladıysan- ne olursa olsun saadet uygun olan­dan, azap da uygun olmayandan başka bir şey değil. Buna göre, nerede olursan ol, mizacına uygun olan şey seni bulduysa saadet içinde olursun, mizacına uygun olmayan şey seni bulduysa azap­ta olursun.

    Bulunulan yerler oraların sakinleri için sevimli kılınmıştır. Ateş cehennem ehlinin bulunduğu yerdir ve onlar bu yerin sa­kinleridir. Ondan yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. Cenne­tin sakinleri olan cennet ehli ise cennetten yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. .

    Bulunulan yerden zevk almak o yerin sakinlerine ait bir sıfat­tır. işlerinde aşırıya gitmelerinden veya hiç yapmamaktan dolayı perdeli olabilirler. Bu, durumlarının değişmesine neden olur. Be­raberinde getirdikleri illet bulundukları yerin zevkinden perdeli olmalarını doğurur.

    Örneğin cehennem ehli elemi ve acıyı gerektiren işler yapma­mış olsalardı ve mizaçlarına uyan yerde mezarlarından yeniden diriltildiklerinde cennet ile cehennem arasında bir seçim yapma­ları istenilseydi, aynen bir balığın yeryüzü sakinlerinin hayat bul­duğu havadan kaçarak suyu seçmesi gibi, onlar da cehennemi se­çerdi. (IV 14.34)[4]

    İbn Arabi’nin ölümden sonrasına ait öğretilerinin kısa bir özetinin sonunda, konuya başladığım noktayı hatırlatmama izin verin: Şeyh’in görüşünde ölümden sonraki yaşama dair gelenek­sel tanımların tamamı, akla ne kadar tuhaf gelirse gelsin, vücu­dun sahip olduğu tahayyül gücüne dayanılarak açıklanabilir.

    Kur’an ve Hadis, insanların büyük bir çoğunluğunun ya imanla kabul ettiği ya da akıl ve mantığın kurallarına uygun yorumladı­ğı, Allah ile ahiret hakkında çeşitli ifadelerle doludur. Ancak Şeyh, özellikle Müslüman olan bir kimsenin yaptığı, açık anlam­dan uzaklaşan her türlü yoruma karşı çıkar. Böyle bir kimse, “vahyedilmiş Kitaplara değil de kendi yorumuna imanı olduğu­nu” (I 218.26) gösterir.[5]

    Allah’ın bir kimsede yarattığı o kimse gibi geçici bir hayata sahip kuvveler olan kendi düşüncelerinin ve zanlarının hüküm­lerine uyulması, bizim gözümüzde en şaşılacak şeydir. Allah bu kuvveleri aklın kulları olarak yaratmıştır. Ne var ki akıl onların hükmüne uyar. Akıl aynı zamanda bu kuvvelerin kendi seviyele­rinin ötesine geçemeyeceğini ve hafıza, suret verme, hayal ya da dokunma, tatma, koklama, duyma, görme gibi hissî kuvvelere ait özelliklerden yoksun olduğunu da bilir. Yine de tüm bu yetersiz­likleriyle birlikte, akıl Rabb’ine ait bilgide bu kuvveleri takip eder. Öte yandan, Peygamber’in diliyle Rabb’inin kendisi hakkın­da bildirdiklerini takip etmez. Bu ise âlemde olan en şaşılacak ha­talardan biridir. (1 228.27)

    Şeyh’in eleştirilerine maruz kalan aklî yorumlama gerçek bil­giye götüren yaklaşımı göz ardı eder. Yani, akla en olmadık gelen şey, aslında aynen Kitap’ta anlatıldığı şekliyle hayal gücü sayesin­de gerçekleşir.

    Sh: 138-154



    Kaynak: William C. Chittick, Hayal Alemleri, Tercüme: Mehmet Demirkaya Orijinal Adı: İmaginal Worlds: İbn Al-‘İrabi And The Problem Of Religious Diversity ,2. Basım: Ekim 2003, İstanbul
  • İsveç Neden Refah Seviyesi En Yüksek Ülkelerden Biridir?

    Neredeyse "refah" kelimesi duyulduğu anda akıllara gelen ilk imgelerden biri İsveç. Peki neden? Türk asıllı bir İsveç vatandaşı Ekşi Sözlük'te konuyu çok güzel tasvir etmiş:

    "İsveç, vatandaşı olduğum ülkedir. İsveç'te refah seviyesi yüksektir, ama bu sandığınız sebeblerden değil. İsveç'teki refah seviyesinin sebebi İsveçlilerin çok para kazanmasından çok isveçlilerin aşırı derecede tutumlu olması ve hesaplarını bilmeleridir. Türkiye'de tam tersi bir durum var. Mesela son yıllarda ülkemizde "serpme kahvaltı" modası başladı ve bir çok beyaz yakalı haftasonları boğaz manzaralı kahvaltıcılara gidip 2-3 günlük maaşını tek öğünlük yemeğe veriyor. Bunu bir isveçliye söyleseniz kalpten gider.

    Volvo'da yöneticilik yapan müdürlerin bile evden tost yapıp getirdiği isveç'te insanların dışarıda yemek yemesi için özel bir durum olması gerekiyor. Birinin doğum günü, evlilik yıldönümü, mezuniyet gibi özel günler dışında neredeyse dışarıda hiç yemek yemiyorlar. İşe bisikletle veya toplu taşımayla gidip geliyorlar. Ailenin bir tane ufak bir arabası oluyor ve bunu mutfak alışverişi yapılacağında filan kullanıyorlar. Bir evde sadece oturulan odada ışıklar açık oluyor. Bizdeki gibi evde yalnız otururken "ses gelsin de yalnızlık hissetmeyeyim" diye tv'yi açık bırakmıyorlar mesela. Aldıkları bir paltoyu 10-12 sene boyunca giyiyorlar. Ortalama bir İsveçlinin kıyafet dolabı içerik olarak ortalama bir Türkün dolabının 5'te biri kadardır. Biz bir giydiğimizi bir ay giymeyiz ama isveçliler bu konuda gocunmaz. Gerekirse 3 günde bir aynı gömleği giyerler. bizdeki gibi her sene cep telefonlarını yenilemiyorlar ve yenilediklerinde de ucuz bir model alıyorlar.

    Bizdeki gibi her 2-3 senede bir araba yenilemiyorlar. Oturdukları evlerin çoğu tarihi yapılardan oluşuyor ve kimse 150-200 senelik bir binada oturmaktan gocunmuyor. Bizde 15-20 senelik binalara bile eski denip burun kıvrılıyor. Adamlar çöplerini bile geri dönüşümden geçirip elektrik üretiyorlar. Evlerine temizlikçi tutmuyorlar. Bulaşıklarını elde yıkıyorlar. Evde bir şey bozulursa kendileri tamir ediyorlar. Volvo ve İKEA gibi kendi ülkelerinin ürünlerini saymazsak marka takıntıları yok. Karı koca gece gündüz demeden çalışıyorlar. Çocuklar bile genç yaşta iş bulup harçlığını çıkartmaya başlıyor. Evlerdeki mobilyalarda minimalizm ön plandadır ve ihtiyaç olunmayan mobilya asla alınmaz. evlerde tam olarak yeterli miktarda mobilya bulunur ama fazlası bulunmaz.

    Ayrıca mobilyalar 20-25 yılda bir yenilenir. Bir isveçli 20 yaşında ailesinden ayrı eve çıkıp kendi evine taşındığında aldığı mobilyalarla 40-45 yaşına kadar idare edebilir. Bizde ise inanılmaz bir savurganlık var. Kimse üretim yapmıyor ama herkes tüketim yapıyor. Herkes gösteriş peşinde. Herkes rahatına ve konforuna düşkün. Herkes en yeni evlerde yaşayıp en iyi arabalara binip çeşit çeşit kıyafet alıp sürekli dışarıda yemek yiyip en yeni telefon modellerini kullanıp en lüks şekilde yaşamak istiyor. Kimse hayattaki hiçbir rahatından taviz vermek istemiyor. İsveç ve kuzey avrupa'daki diğer ülkelerde refah kültürü var ama bunun sebebi sandığınız şeyler değil. Onlar para içinde yüzdükleri için değil tutumlu oldukları için refaha ulaşabildiler."
  • 240 syf.
    ·1 günde·10/10
    Hasan Ali Toptaş'ın süslü cümlelere hiç ihtiyacı olmadı. Kitapta sevgisini tanımlarken bile Halil karakteri ile gayet sade ama bir o kadar kurulan süslü cümlelerden daha ağırdı
    "bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse, işte o kadar çok sevmiştim."
    Ne kadar saf, ne kadar güzel...
    Yalansız, dolansız...

    Öncelikle kitaba başlarken isimden yola çıkarak biraz daha farklı bir roman beklerken okuduklarım karşısında küçük dilim tutuldu. İnanın okuduğum 3.kitabı yazarın ama hala şaşırmamayı beklerken nasıl şaşırıyorum anlamıyorum. İnanılmaz bir kalemi var Hasan abinin. Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız, başlamak için güzel bir eser ama ben yine de ilk önce gölgesizleri okumanızı tavsiye ediyorum. İkisi arasında seçim yapamam ama gölgesizleri ilk okumanızı tavsiye etmek isterim, niye ben de bilmiyorum...
    Hasan Ali Toptaş çok farklı bir yazar. Size boş öğütler, nasihatlar vermiyor; hikayesini anlatıp çekiliyor.
    Siz ne yapmak isterseniz onu yapıyor ve ne isterseniz onu düşünüyorsunuz.
    Kitabı okurken aklıma sık sık bir zamanlar okuduğum "kitle pskolojisi" kitabı aklıma geldi. Tekrar okumayı düşünüyorum açıkçası. Kitapta sık sık insanların nasıl kitleler halinde vahşi ve kötü olduğunu görüyoruz. Kitleden sıyrılmayı başaran ise amansız bir ölüme sürükleniyordu. Güçlü, güçsüzü eziyor; güç sürekli el değiştiriyordu.

    Kitap Bahriye'nin Güldiyar isimli kızını, babasına azık götürmesi için yola göndermesiyle başlıyor.
    Gönderirken de :
    - git, ama dikkatli ol tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanıyor cesetleri bulunuyor sağda solda.
    Diye telkinde bulunuyor.
    Güldiyar eve döndüğünde ise taş ağlamaya başlıyor. Sürekli anmesinin sorduğu gibi kitap bitene kadar bizde sorup duruyoruz "Güldiyar ne yaşadı babasına giderken ? "
    Hasan Ali Toptaş bunu her kitabında yapardı ama bu sefer gerçekten sırf kız neden taş ağlıyor diye düşünmekten bir günde kitabı bitirdim.
    En başta Bahriye'nin verdiği öğütte mi gizli acaba diye de düşündüm ama hala tam olarak çözemedim.
    Zaten önemli olan Güldiyar ne yaşadı değil, sonrasında neler olduğu...
    İşte acı gerçekler oradan başladı.
    İnsanlar akın akın, Güldiyar taş ağlıyor diye eve gelmeye başladı ve acıyı mı izliyorlar, merak mı ediyorlar anlayamıyoruz...
    Güldiyar'a geçmiş olsun dahi demeden, hal hatır sormadan sadece karşısına geçip izliyorlardı. Bu durum bana biraz televizyon karşısında izlediğimiz olayları anımsattı. Bizler de her gün binlerce acıyı, olayı, yaşamı bu şekilde izlemiyor muyduk?
    Tabii bu izleme olayı sonradan birtakım kirli adamların işin içine girmesiyle para karşılığı olmaya başladı.
    Tam olarak burda kendimi sorguladım... Müge Anlı'da, haberlerde, Esra Erol' da kaç olayı izledim böyle, sırf zevkine, sırf ne olacak merakından! Kendime o kadar çok kızdım, o kadar çok kızdım ki!

    İnsanlar bir acıyı iyileştirmek, yardımcı olmak yerine artık sadece üstüne parasını, zamanını vere vere izliyordu. Sadece izliyordu. Duygusuzca, merhametsizce...
    Sadece tek bir yerde Güldiyar ve babasına yapılan bu işkenceye karşı çıkan biri vardı, Halit. O saf sevgisinin kurbanı olan, Halit şöyle diyordu :
    - Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam da o zaman kendi yüzüme bakamam diyorum. "
    Yine de anlamıyor insanlar onu." "Ben seni anladıysam ne olayım "diyor içlerinden biri ve anlamıyorlar. Oysa Halit açıklıyor bu yapılan zulümlere el birliğiyle karşı koyabilecek güçte oldukları halde, bu kadar kişi iki adamın hakkından gelemediklerini . O sırada,içerde zulüm görenlerin köylüsü olan, yaşlı bir adam polisin dahi olaya el atmadığını söyleyerek vicdanını rahatlatmaya çalışıyor oluşu beni çok üzdü. Günlük hayatta hep karşılaştığımız bir durum değil mi?
    En çok yakınlarımız kurtarmaz bizi...
    Hikaye hakkında, çok şöyle oldu böyle oldu demek istemiyorum. Zaten yeterince spoiler verdim diye düşünüyorum
    ama daha çok anlamlar gizli içinde emin olun.
    Okurken, kendiniz bulabilirsiniz ancak ne kimse anlatabilir, ne de kimse okumadan anlayabilir. Çark dönmeye devam ediyor kitabın sonunda, yani böyle gelmiş böyle gidecek demek istiyor sanırım yazar. Bizler hep korkup, haklı olanları zulüm karşısında savunmadıkça hep devam edecek. Ve her bir gün bir başkası kurban olacak içimizden. Ta ki, bizler izlemeyi bırakıp insan olduğumuzu hatırlayana kadar. Bu kitap beni derinden yaraladı gece gece. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.