• * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • 256 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hiç sevdiğiniz birini değerlendirme şansınız oldu mu? Ya da ülke olarak ‘Kutsal’ saydığınız bir değeri DEĞERLENDİRME yaptığınız? Evet, bu kitapta bunu yapmanın zorunluluğunu yaşıyoruz. İyi ki fiyatı 2.5K olarak belirlenmemiş diyelim. Neyse, sorunumuza odaklanalım sonra kitabı değerlendiririz. Bir kitap konusu belirliyoruz. Kitabın yürüyeni iyi, idare eder sizi. Ancak kitabın konusu şu: ATATÜRK.
    Kitabın başında da verildiği gibi bir GEN devinimi yapılıyor. Dünyada gelişimi anlatılıyor. Hatta Mendel öncelik veriyor kitaba. İlk bölüm ona ayrılıp sonra kitaba giriliyor. Bu tarzı pek görmemiştim. Genelkurmay bir toplantı yapıyor ve ‘Çok Gizli’ olduğu belirtilen GEN projesinde Kutsalımız, Atamız kitaba konu ediniliyor. Genleri kopyalanarak yeniden Dünya’ya getirebilir ve bir birlik sağlayabilir miyiz diye. Açıkçası ‘Fikir’ olarak harikulade. Ancak, özellikle Atatürkçü düşünceye sahip kardeşlerime sormak istiyorum! Atamızın konu edinildiği bir filmi, diziyi ya da afişi ya da sadece üzerinde resminin olduğu bir ‘Nesneyi’ objektif olarak değerlendirebiliyor musunuz? Hayır. Ancak bundan sonra söyleyeceklerimde yanlışlık görecek olan İleri Seviyede Zekaya sahip kardeşlerim olursa; eleştirilerim Kutsalımıza değil, Kutsalımızı konu edinenlere olacaktır. Şimdi kitaba geçelim. Bundan sonrasını okumasanız da olur. Spoiler olacaktır sonra fırça atmayın.
    Mendel’in yaptığı projelerle başlayıp Haziran 1998’de Genelkurmay toplantısıyla ilerleyen bir başlangıç görüyoruz. Aynı anda Jacksonville – ABD’de de Nermin Hanım ve Mehmet Bey (oğulları Serkan da var, ki hazır yeri gelmişken kişileri de ortaya dökmekte fayda var) olaya dahil oluyorlar. Evlilik yıldönümü kutlamasında Amerika, Türk Genelkurmayından gelen bir pasta ve içindeki notla beraber -bende de büyük heyecan ve beklenti- kitaba başladık.
    Japonya’dan getirilecek cihazlar, iş birliği, ihanetler ve bende oluşan bir İsrail taraflılığı var. Durun! Bunu da açıklayayım. Farkında mısınız küçücük ülkede bütün millet sadece birbirine güveniyor ve asla ihanet etmiyorlar. Bizde ne kadar acı ki; camiye gidince bile insanlar montunu önüne ayakkabısını yanına koyuyor. Ayakkabı çalınacak korkusu var. Hayranlığım, ‘Biz de böyle olabilirdik’ düşüncesinden ileride değil, yanlış anlaşılmasın.
    Neyse, ne diyorduk? Japonya’dan getirilecek cihazlar, yapılan ihanetler ve büyük kovalamacalar. Askeri operasyonlar derken kitap gerçekten de coştukça coşuyor ama böyle bir şey eksik gibi. Hani bazen oturur, eğlenir, eksik bir şey olduğunu düşünür ama o eksikliği bir türlü bulamazsınız ya hani, öyle bir eksiklik…
    Sonrasında Serkan (kendinden parantez içinde bahsetmiştim) İstanbul’da Can diye biriyle tanışıyor yakın oluyor ve onun Psişik güçleri olduğunu okuyoruz. Bilim kurguya mı kaçıyoruz yoksa gerçekten de böyle insanlar var mı diye bu konuda da araştırılmış kitaplar aramaya başladım. Elinizde varsa ya da bilginiz varsa bana söyleyin ben ona göre temin edeyim.
    Sonu da fena değildi ve gelecek kitap adına da umut verdi. Hani tek farklılık gelecek kitabı yazanın Selçuk Balkan olması. Orkun Uçar – Burak Turna ikilisi gibi olacaksa bunu da sıkıntı etmem ama oldukça farklı iki kitap görürsem üzülürüm. En kısa zamanda o kitabı da temin etmeyi umuyorum. Ah, bu arada diğer kitabın adı 2023 – Kader Mızrağı olarak geçiyor. Kendinize her daim en iyi şekilde bakmanız dileğimle iyi günler, keyifli okumalar diliyorum..
  • 56 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bir müddet aradan sonra Stefan Zweig'in bir kitabı ile karşınızdayım. Herzamanki gibi yine güzel bir kitaptı.
    Kitap 3 hikayeden oluşuyor.

    -Lyon'da Düğün
    -İki Yalnız İnsan
    -Wondrak
    >Lyon'da düğünde Fransız devrimi sırasında insanların alınıp mahkum edildiği ölüme saatler kala iki gencin aşkının ve değişik nikahlarının olması diğer mahkumlara, insanlara güç verip son dakikalarında bir nebzede olsa o gençler için bir mucize olmasını diliyorlardı. "Fakat hayat mucizeleri sevse de, gerçek mucizeler konusunda cimri davranır"...
    >İki yalnız insanda da biri topal diğeri ise çirkin olduğundan dolayı inssnlar tarafından bir dışlanma aşağılanma ön yargı ile yalaştıklarından bahsediyor. Daha sonra bu iki kişi bir şekilde biraraya gelip aynı acıları yaşadıklarını ve paylaştıkları anlatılıyor. Diğer insanların hep dışladıkları ve hep yalnız kaldıklarından dolayı "kusurlarını görmeden birbirlerini anlamanın kör duygusu bu iki yalnız insanın üzerine bir mutluluk gibi inmişti"...
    >Wondrak'da çirkinliğnden dolayı hep dışlanmış alay edilmiş bir kadının ormanda birkaç iğrenç insanın tecavüzüne mağruz kalmış daha sonrada bir oğlu dünyaya gelmiş ve onu herkesten saklayıp kollarken korurken Birinci Dünya Savaşından dolayı oğlunu ondan alacaklardı ve bir plan yapıyor tabi planı pek güzel sonuçlar doğurmuyor.

    {Zweig bu öykülerde toplum dışına itilmiş karakterleri üzerinden insanlık durumunu analiz eder. Karakterlerinin başlarından geçenler "yazgı" değil, insanlığın iflasının sonucudur}
    Ve çok güzel izah etmişler yukarıda. Gerçekten bu şekilde olan insanlar bu zamanda da hep bir dışlanma aşağılanma söz konusu. Aksine onları aramıza alıp toplum içine girdirsek herkes kötü kalplerinden arınsa bunlar olmaz. Hepimiz insanız yarın birgün bizimde başımıza gelmeyeceği ne malum. En basitinden engellilere hep farklı gözlerle bakıyorlar. Asıl engel bizde bunu bilmiyorlar. Oyüzden bu okuduğumuz kitaplardan anlatılan olayları hayatımıza geçirip farkında bireyler olmalıyız.
    Keyifli okumalar:) Stefan Zweig
  • 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kitap, 2.Dünya savaşı sırasında Kırgız halkının yaşadığı zorluğa kısa bir şekilde değinir. Savaş insandan neleri alır... Fantastik bir kurgu değil, evinizin içindeymişcesine olan, olacak, olabilecek durumun öyküsüdür. Savaşa giden erkekeler, erkekesiz kalan köyün ağır yükünü sırtlanan kadınlar, sevdalar ve bekleyişler...

    Aytmatov; bu öyküyü, aşk öyküsü olarak yazmış olsa da buna katılmak kişiden kişiye değişir. Yabancısı olmadığımız bir durum var karşımızda. Askerlik, erkek için vatani görevi ve özlem içinde beklerken yaşadığı terk edilir miyim? korkusu. Kızın beklerken, beklemeye alışması, aslında yokluğuna alışması ...Anlatım ve cümlelerin kullanımı çeker insanı. Olaya aşk değil de, psikolojik yaklaşmakta mümkün. Olaylar, yer, zaman, iletişimin insan üzerindeki etkileri vardır. Hangi durum olursa olsun herkes kendine göre haklıdır. Tek bir gerçek varadır; düşüncede haklılık, fiilde haklılığı getrimez. Fiillerimiz bağlı olduğıumuz görünmez sosyal kurallarımıza sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Aksi sonuçlar farklı haklılıklar değil, tek bir haklılık getirir. Toplum kuralları her şeyin önündedir.

    ----Spoiler----

    Cemile...

    Rahat tavırları ve güzelliği ile ilgileri üzerine çeker.
    Çoculuk aşkı olur birinin, karısı olur birinin ve büyük aşkı olur birinin...

    Aşk teması bu haliyle dilden dile, gönülden gönüle aksada ortada farklı durumların birleşimi vardır.

    Bir çocuğun hayranlığı vardır. Kendisinden büyüğe aşık olmak ilk aşkın her zaman uğrak aşk yolu olmuştur. Vardır bir yerlerde aşka dair bir yaş farkı, bir tutku, bir hayranlık...

    Evliliğe dair bir sevdayı sonsuzluğa adama vardır. Sadık, Cemile'ye hayatını adamaya evlilikle başlamıştır.

    Kimsessiz, sessiz Daryan... Sevgiyi her insan ruhunda hisseder. Hayata tutunmak umut, sevgi karışımı bir iksirle olur. Daryan, zorluklar çekmiş ve bunlar onun tabiatında sessizlik yaratmıştır. Cemile ile Daryan'ın yolunun kesişmesi ilahi bir güç değil, zamanın ve mekanın onları hep bir arada tutmasından geliyor.

    Satırlar arasında gezinirken, Sadık'ın mektubunda ve Cemilenin mektubu eline alışında hep Sadık ve Cemile'ye dair bir sevgi ararsınız. Askerde insan en çok sevdiğini özler ve askerde en çok insan terk edilmekten korkar. Bunları düşünürken öyküde mektup adabı anlatılır ilkin. Sonra anlarsınız nedenlerin nedenini.

    "'Bu mektubu posta ile güzel kokulu yeşillikler içindeki Talas'ta oturan aziz ve pek sevgili babam Colcubay (Yolcubay)'a gönderiyorum...' derdi. Bundan sonra benim annem, sonra kendi annesi, sonra hiç şaşmayan bir sıra ile bizler gelirdik. Bu sıralama bittikten sonra kabilemiz aksakallıların, yakın akrabaların sağlık durumları, hal hatırları sorulur, en sonunda da, Sadık, alelacele ilave edilmiş küçük bir cümle ile 'Ve karım Cemile'ye de selam ederim.'der, mektubunu bitirirdi.

    Tabii evde anne ve baba sağ iken, avılın aksaklıkları (ihtiyarları) ve yakın akrabalar varken en başta kadın adını anmak, hele mektubu onun adına yazmak hiç yakışık almaz, hatta herkesi şaşkına çeviren bir tuhaflık olurdu. Adet böyleydi ve bütün köy bunu pek tabii karşılardı. Tartışılması şöyle dursun, kimsenin üzerinde durduğu, aklına getirdiği bir konu değildi bu. Asla söz konusu edilmezdi. Önemli olan, her mektubun hasretle beklenmesi, bir sevinç kaynağı olmasıydı."

    Sevginin çokta açığa çıkmamasının nedeni aslında yine toplumsal değer ve adaptır. Bizde eskiler eşlerine mektubun sonunda "....geri kalan herkese selam ederim." derdi. Sevgi naiflikte ve incelikte gizliydi. O son satır sevgiye dair tüm cümlelerdi kimisi için, kimisi içinde Cemile gibi bana satır sonunda bir selam yolladı der, yüreğine söz geçirememeyi suçlu aramakla temizlerdi.

    Sadık, öykünün kırılma noktasıdır. Savaşta asker olan sadece ailesi değil, toprağı için canını vermeye giden binlerce askerden biri. Ardından sevdiğini bırakırken evlilik bağına güvenmiş biri.

    Evlilik bir yolun ve sorumluluğun başıdır. Daha öykünün başında neler olacağına dair cümleler ailenin gelinden beklentilerini anlatması ile başlar.

    "-Allah'a şükür, diyordu, iyi bir eve, hayırlı bir yuvaya düştün. Burada mutlu olacaksın. Bir kadını mutlu eden şey çocuk doğurmak ve bir evde bulunması gereken şeylere sahip olmaktır. Allah'a şükür biz ihtiyarların kazandığı her şey size kalacak. Bunları mezara götürecek değiliz. Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    " Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    Tüm bu toplumsal kuralların anlatılması öykünün gidiş yönünü anlatır. Cemile gözü kara oluşunu aşkta göstermiştir. Sonuçlar değil kararları ve hayatı onu ardında bir çok laf söz ile bir yola çıkarmıştır.

    Üzerine düşünürseniz, sanatın insan ruhundaki izlerini anlatır. Kifayetsiz sözleri, bir anda kalmayı... türkülere değinir. Bağrı yanmayanın türkülerle işi olmaz, der.

    Aytmatov'un bu ilk öyküsü oldukça başarılı bir eserdir. Üzerine herkes kendi fikirlerini katar ama sonuça toplumsal kural ile bağlanır, nettir.
    Hayata kısa bir ara verip, ilahi bakışla anlatılan bu öyküye katılmanızı tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar!
  • Kızlık zarı, birçok gelişmemiş (ve hatta gelişmiş) toplumda da kültürel anlamlar yüklenmiş olan, aslında biyolojik açıdan son derece sıradan ve basit bir yapıdır. Ancak cinselliğe açılan kapının "kilidi" olarak lanse edildiği için, belki de hak ettiğinden fazla anlamı omuzlarında taşımaktadır. Bu yük, tabii ki basit bir yapı üzerine değil, o yapıyı taşıyan dişiler üzerine binmektedir. Peki bu yapı dişilerin vücudunda neden bulunuyor? Gerçekten herhangi bir anlamı var mı? Evrimsel süreçte neden oluşmuş ve korunmuş? Bu yazımızda biraz bu konulara göz atacağız. Ancak unutmamak gerekiyor ki bu konu bilim insanlarının da oldukça merak ettikleri ve henüz tamamen net bir sonuca ulaşamadıkları bir konudur. Konuyla ilgili birkaç makul ve birçok testten geçmiş hipotez mevcuttur; ancak bunların hepsi yeterince güçlü değildir ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu yazımızda, en güncel ve modern bilgileri sunarak bu ilginç konuyla ilgili temel bilgileri ve bulguları aktaracağız.


    Kızlık Zarı Nedir ve Hangi Hayvanlarda Bulunur?

    Öncelikle ilginç bir gerçekle başlayalım: "kızlık zarı" olarak bilinen "himen" yapısı, şimdilik bilindiği kadarıyla, sadece insanlarda yetişkinlikte de korunabilen ve bulunan bir yapıdır! Kaliforniya Üniversitesi Scripps Oşinografi Enstitüsü'nden, Stanford Üniversitesi mezunu Dr. Alistair Hobday ve arkadaşlarının 23 Ağustos 1996 yılında Medical Hypothesis dergisinin 49. sayısında yayınlanan makalelerine göre, daha önce yapılan pek çok araştırmanın gösterdiği üzere, insanlar kızlık zarına sahip olan tek hayvan türüdür. Ancak bazı genç ineklerde ve bazı spanyel ırkı köpeklerde de benzer yapılar rapor edilmiştir. Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta şudur ki, pek çok memelide bu zar embriyolojik dönemde oluşmakta; ancak sonrasında apoptosis (programlı hücre ölümü) mekanizmasıyla yok olmaktadır. Afrika fillerinde de kızlık zarı bulunmaktadır; ancak zar çiftleşme sırasında değil, doğum sırasında yırtılmaktadır.

    Dolayısıyla kızlık zarının evrimsel bir adaptasyon olduğunu düşünmek makuldür. Fakat hangi koşullarda ve ne zaman oluştuğuna dair soru işaretleri olmakla birlikte, neden evrimsel süreçte birçok türde yitirildiği (veya bazılarında hala korunduğu) henüz bilinmemektedir. Böylesine nadir ve evrim ağacı üzerinde çok dağınık ve seyrek bir şekilde bulunan yapılar, genellikle evrimsel sürecin çok erken evrelerinde körelmiş olan; ancak bazı türlerde sonradan yeniden ortaya çıkmış olan özelliklere işaret ederler. Dolayısıyla kızlık zarı, belki de çok eski atalarımızdan (balıklar gibi) kalma bir özellik olabilir; lakin bu hayvanlarda henüz bu tür bir yapıya veya benzerlerine rastlanamamıştır. Evrim ağacı üzerinde bu şekilde bir dağılımın bir diğer sebebi ise, bazı türlerde bağımsız olarak benzer şekilde evrimleşmiş olması olabilir ve buna yakınsak evrim adı verilir. Benzer yaşam biçimlerine sahip hayvanlarda, benzer yapılar evrimleşebilir. Eğer ki kızlık zarının vajina açıklığını koruma gibi bir görevi varsa, tozlu ve embriyonun bu tozdan zarar görmeye açık olduğu türlerde böyle bir ortak adaptasyona rastlıyor olabiliriz. Fakat bu spekülasyonlar, evrimsel analizle doğrulanana kadar geçerli olarak kabul edilmemelidir.

    Fakat kızlık zarının diğer türlerdeki varlığına dair araştırmalar kimi zaman tutarsız sonuçlar verebilmektedir. Örneğin yukarıda sözünü ettiğimizden farklı araştırmalar, bu yapının sanıldığından çok daha yaygın olabileceğini göstermektedir. Dr. Morris'in yaptığı çalışmalar, listeyi daha da genişletmektedir. Morris'in gösterdiğine göre atlarda, balinalarda, köstebeklerde, köstebek farelerinde, sırtlanlarda ve muhtemelen daha birçok diğer memelide kızlık zarı bulunmaktadır. Örneğin bazı diğer araştırmalar, lamalarda ve insanın en uzak primat kuzenleri arasında bulunan lemurlarda da kızlık zarını tespit etmiştir. Daha da detaylı analizlere baktığımızda gine domuzlarında, bazı galago türlerinde, foklarda, denizaslanlarında ve deniz ineklerinde de kızlık zarı tespit edildiği görülür. Son olarak, en güncel araştırmalarla bu listeye katılan yeni türler arasında sincaplar, antiloplar, gazeller, yarasalar, kediler, şempanzeler, zebralar, manateler, sıçanlar, çinçillalar, ornitorenkler, deniz gergedanları alpakalar, bobolinkler, geyik fareleri, geyikler, sivrifareler de dahil olmuştur. Hatta kızlık zarının kökenlerini daha eskilere götürecek şekilde kurbağalarda, alabalıklarda, muhabbet kuşlarında, palyaçobalıklarında gelincik böceklerinde de kızlık zarı yapısına rastlanmıştır. Ancak belirttiğimiz gibi, bu hayvanların neredeyse hiçbirinde zar yetişkinliğe kadar kalmamakta, zaman içerisinde atrofi ya da apoptosis yoluyla yok edilmektedir. Bu durum, insandaki zarın yok olmamasının sebebini sorgulamamıza neden olmaktadır. Üstelik bu diğer canlılarda, insandaki gibi yırtılma sonucu bir kanama çoğunlukla gözlenmemektedir. Sözü edilen diğer hayvanların çoğunda kızlık zarı yapısal bir zar olarak bu hayvanların üreme organlarının ağzında bulunmaktadır. Dolayısıyla üreme organının bir parçasıdır ve ilk üreme sırasında "yırtılma" gibi bir sonuç doğurmamaktadır. Yine bu durum, insan gelişimiyle ilgili bu zarın görevine yönelik soru işaretleri doğurmaktadır.



    Kızlık Zarına Dair Temel Bilgiler ve Olası Bir Evrimsel Açıklama

    Burada, bazı bilgiler vermekte fayda vardır: Embriyonun ilk 5-6 haftasının sonuna kadar insanlarda dişi-erkek ayrımı yoktur. İki cinsiyetin de aynı cinsel yapısı vardır. Daha sonra, genetik mekanizmalar dahilinde farklılaşma başlar. Ancak 4. aydan sonra tam olarak erkeklik ve dişilik ayrımı meydana gelir ve hatasız bir şekilde ayırt edilebilir hale gelir. Dişilerde, ana karnındaki son zamanlara kadar vajinal kanal ile ürogenital sinüs denen bir yapı, kızlık zarı denen anatomik organla ayrılır. Ancak sonradan, bu yapı bozulmaya başlar ve sadece bir mukoza tabakası şeklinde vajinal girişi kapatan bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm sırasında bazen hata meydana gelebilmekte ve vajina girişi kapanabilmektedir. Bu hastalığa deliksiz zar anlamına gelen "imperforate hymen" denir.

    Kızlık zarı, pek çok farklı biçimde karşımıza çıkabilmektedir. Genellikle dairesel veya hilal şeklinde oluşan yapı, kimi durumda birden fazla sayıda bulunabilir. Genellikle dişi 1. yaşına ulaştığında zarın vajinayı kapatma miktarı da azalır. Bu yapı, genellikle ilk cinsel birleşme sırasında yırtılır ve bireyden bireye değişebilecek miktarda acı ve kanamaya sebep olur.

    Bildiğimiz kadarıyla hiçbir maymun türünün yetişkin halinde kızlık zarına rastlanmaz. Bu da, kızlık zarının bu haliyle yapısının hominidlerde (insansılarda) evrimleştiğini düşündürmektedir. Her ne kadar bu yapının hiçbir fizyolojik görevi bulunmasa da, sosyal ilişkiler dahilinde belirli anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlar, toplumdan topluma değişim gösterebilmektedir. Fakat insan haricindeki maymunların yavrularında bu zarın izlerine rastlanmış olması, Stephen Gould ve Niles Eldredge gibi büyük evrimsel biyologlar tarafından ileri sürülen insan neotenisi konusunu akla getirmektedir ve Evrim Ağacı olarak bize göre bu olasılık çok güçlü bir şekilde ipuçları taşımaktadır. "Heterokroni, Neoteni (Çocuk Görünümlülük) ve Sıçramalı Evrim" başlıklı makalemizden de okuyabileceğiniz gibi, insanların evriminde bir noktada gelişime etki eden genlerde meydana gelen mutasyonlar, insan gelişimini atalarından ayrıldıktan sonra yavaşlatmış olabilir. Çünkü insanların yetişkinleri ve yavruları, diğer kuzenlerimizin yavrularına çok fazlasıyla benzemektedir; ancak onların yetişkin hallerine pek benzemeyiz. Bu da akla, evrimsel süreçte gelişim farklılıklarına dayalı bir türleşmeyi konu edinen heterokroniyi akla getirmektedir. Yani bizlerin yetişkinleri, yavru hallerimizin daha büyük bir kopyası gibidir. Kuzen maymunlarda gördüğümüz büyük farklılaşmayı gelişim sırasında yaşamayız. Yani bizlerin gelişimi yavaşlamıştır; sadece fiziksel boyut olarak irileşiriz ve bir miktar farklılaşırız. Dolayısıyla kızlık zarı gibi diğer maymunlarda yetişkinliğe geçişte yok olan yapılar, bizde yetişkin halde de korunur. Bu, kızlık zarının akla en yatkın açıklamalarından birisidir ve insan neotenisinin diğer birçok veriyle desteklendiği düşünülürse, bu konu da neoteniye destek oluyor denebilir.

    İnsanların yetişkinleri de, yavruları da diğer maymunların yavrularına daha fazla benzer. Diğer maymun türlerinde yetişkinliğe geçildikçe fiziksel özellikler ciddi anlamda değişir; ancak insanda, göreceli olarak bu çok daha azdır. Dolayısıyla insan evriminde heterokroni denen bir evrimsel adaptasyon yaşanmış olabilir: bizlerin genlerinde, gelişimimizi yavaşlatan bir mutasyon meydana gelmiş olabilir ve bu sebeple yetişkin insanlar, yavru insanların sadece büyük birer kopyası gibi gözükürler, diğer maymunlarda olana kıyasla çok fazla fiziksel değişim yaşamazlar.
    İnsanların yetişkinleri de, yavruları da diğer maymunların yavrularına daha fazla benzer. Diğer maymun türlerinde yetişkinliğe geçildikçe fiziksel özellikler ciddi anlamda değişir; ancak insanda, göreceli olarak bu çok daha azdır. Dolayısıyla insan evriminde heterokroni denen bir evrimsel adaptasyon yaşanmış olabilir: bizlerin genlerinde, gelişimimizi yavaşlatan bir mutasyon meydana gelmiş olabilir ve bu sebeple yetişkin insanlar, yavru insanların sadece büyük birer kopyası gibi gözükürler, diğer maymunlarda olana kıyasla çok fazla fiziksel değişim yaşamazlar.

    Fakat tek bir teoriye saplanıp kalmamak ve daha geniş bir bakış açısı sunabilmek için diğer olasılıklara da değinmek istiyoruz:


    Kızlık Zarının Evrimine Yönelik Diğer Hipotezler

    Yalnız daha fazla ilerlemeden önce burada hatırlanması gereken bir nokta, bu hipotezlerin kesinlikle mutlak yargılar olmaması (zaten "hipotez" tanımı budur) ve gerçeğin, bu hipotezlerden farklı bir şekilde ortaya çıkabileceğidir. Bu sonuca, yazının en sonunda bir kere daha varacağız.

    Konuyla ilgili ilk hipotez, Cinsel Seçilim açısından gelmektedir. Pek çok toplumda, erkekler dişileri evlilik manasında seçerken bakireliğe (kızlık zarının yırtılmamış olma durumu) önem vermektedirler. Bu sebeple, bazı bilim insanları, kızlık zarı yırtılmış (daha önceden cinsel ilişkiye girmiş) dişilerin seçilim karşısında dezavantajlı konuma düştüğünü ve bu özelliklerinden ötürü seçilemediklerini düşünmektedirler. Avusturalya'da yaşayan Yungar kabilesinde, kızlık zarı delinmiş olan dişilerin aç bırakıldığı, işkence edildiği ve öldürüldüğü bilinmektedir. Pek çok modern veya en azından diğer ülkelerle ilişkisi olan toplumlarda da (Yungar kabilesinin dış dünyayla ilişkisi yoktur), benzer "ilkel" uygulamalar (buradaki anlamı, insan zekasına ve yaşam standartlarına uygun olmayan uygulamalardır) bulunmaktadır. Bunun, kızlık zarının evrimi açısından anlamı şudur: Kızlık zarı, bir şekilde evrimleştikten sonra (buna az sonra değineceğiz), erkekler tarafından güçlü bir seçim aracı haline getirildiği için, zarın varlığı gitgide insan popülasyonlarında sabitlenmiştir. Cinsel Seçilim de, bu durumun açıklayıcısıdır. Ancak elbette bu açıklama, ilk olarak nasıl evrimleştiğini ortaya koymamaktadır.

    Benzer şekilde, insanlığın ilkin dönemlerinde (günümüzden 300.000 yıl öncesinde ve daha da eskilerde) neden erkeklerin kızlık zarına önem verdiği de bilinmemektedir. Sosyolojik ve antropolojik olarak incelendiğinde, evrimimizin ilk basamaklarında insan toplumlarında dişilerin yuvada kalıp yavruların bakımıyla üstlendiği, erkeklerinse risk alarak avlanmaya gittikleri bilinmektedir. Bu süreçte erkekler evlerine geri dönemeyebilmekte veya tamamen farklı kabilelere ulaşabilmektelerdi. Bu sebeple bir erkeğin vahşi doğa şartlarında birden fazla dişiyle aile kurmak zorunda kalabildikleri de düşünülebilir. Bu süreç içerisinde de erkekler, dişilere güvenemedikleri için bu zar yapısına fazladan önem vererek, dişilerini "daha önce bir diğer erkekle beraber olmamış" olacak şekilde seçmiş olabilirler. Tabii bu eğilimi doğrulamanın tarihsel bir yolu bulunmamaktadır; ancak günümüzdeki ilkel (burada "gerici" anlamıyla kullanılmıştır) zihniyetlere bakarak, atalarımızın vahşi zamanlardan kalma eğilimlerini halen taşıyan, birden fazla dişiyle birlikte olmak isteyip de nihai eşini belirleyeceği zaman kızlık zarını ön plana çıkaran erkek profillerinden geçmişimizi tanımamız mümkün olabilir. Bu görüşe karşı çıkan bazı diğer bilim insanlarıysa, insanlarda (ve diğer birçok hayvanda) cinsiyetler arası ilişkilerin "ilkler" üzerine kurulmadığını, tam tersine cinsiyetler arası ilişkilerde "deneyim"in daha ön planda olabileceğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla kızlık zarının aslında bir dezavantaj bile olabileceği (çünkü "cinsel deneyimsizliği" göstermektedir), insanlarda bu yapının bulunmasının arkasında tamamen farklı bir neden aranması gerektiğini ileri sürmektedirler. Bir grup bilim insanıysa, bu yapının cinsel seçilim ile doğrudan bir alakası olmadığını, genetik sürüklenme yoluyla önemsiz bir yapı olarak günümüze "sürüklendiği"ni ve biyolojik hiçbir anlam taşımak zorunda olmadığını düşünmektedirler. Dolayısıyla yüklediğimiz kültürel anlamların biyolojik bir temelinin hiç bulunmaması da gayet muhtemeldir.

    ​​​​​​Bir diğer hipoteze göre, insanlara giden kolun eski atalarının oldukça sucul bir hayatı olması ve kızlık zarının görevinin, foklardaki kulak zarları gibi, suda bulunabilecek kirlilikten kaynaklı hastalıkların önüne geçebilmek olmasıdır. Bu hipotez, bu zarın neden tam bir koruma sağlamadığını sorgulamak konusunda yetersizdir. Hipotezi ileri süren bilim insanları, bunun artık kullanılmayan, körelmiş bir organ olmasıyla açıklamaktadırlar. Ayrıca bu hipotezin en güçlü dayanaklarından biri, diğer deniz memelilerinde de zar yapısının keşfedilmiş olmasıdır. Yine de hipotez, çok güçlü bir iddia olarak sayılmamaktadır, çünkü suya bağımlı yaşamın insan evrimine nasıl etki ettiği tam olarak bilinememektedir ve Sucul Maymun Teorisi olarak bilinen insanın sucul kökenli bir türden evrimleştiğine yönelik teori büyük oranda çürütülmüştür.

    Bir diğer hipotez, kızlık zarının spermleri içeride tutmasından ötürü ilk seferdeki üreme şansını arttırmak amacıyla evrimleştiğini ileri sürer. Bu zorlama iddia da, kızlık zarının cinsel birleşme tarafından spermleri içeride tutamayacak kadar yırtılmasından ötürü geçersiz bir hipotez olarak görülmektedir. Öte yandan orgazm kasılmalarının evrimsel nedeni olan spermlerin üreme organı etrafındaki kasların sert bir biçimde kasılarak döl yatağına ilerlemesini kolaylaştırma etkisi dahil edildiğinde, zarın da spermleri içeride tutmak ile ilgili bir görevi olabileceği düşünülebilir. Bu konuda daha fazla veriye ihtiyacımız olduğu bir gerçektir.


    Bugüne Kadar Geliştirilen En Güçlü Açıklamalardan Biri...

    Şimdiye kadar ortaya atılan en güçlü hipotezlerden biri ise şöyledir: Bu yapı, insan iki ayak üzerine kalkmadan, maymunlarla olan ortak atamızdan ayrılmamızdan hemen sonra evrimleşmiş, en azından önem kazanmış olabilir. Evrimleşme sebebi olarak zaten genlerimizde bulunan ancak maymunlarda kapalı olan bir genin yeniden aktive olması gösterilebilir (yukarıda saydığımız türlerde de bulunmasından ötürü kızlık zarının evrimsel geçmişinin çok daha gerilere uzanıyor olabileceğini hatırlayınız). Daha sonra insansı atalarımız iki ayak üzerine kalkmıştır ve bu sebeple gebelik süresi de kısalmıştır. Normalde diğer bazı canlılarda doğumdan önce apoptosis mekanizmasıyla yok edilen bu yapı, gebeliğin kısalmasıyla birlikte göreceli olarak prematüre (tam olarak gelişmemiş) bebeklerin doğması sonucu, doğum sonrasına taşmıştır. Yani normalde 12-14 ay ana karnında durması gereken yavrular, gebeliğin kısalmasıyla 9 ay kadar kalmaya başlamıştır ve genellikle gebeliğin son aylarında yok edilen kızlık zarı, bu yeni evrim sonucunda (iki ayak üzerine kalkmak ve gebeliğin kısalması) yok edilemeden kalmıştır. Daha sonradan Cinsel Seçilim sayesinde korunan bu yapı, ileri yaşlara kadar kalmaya meyilli hale gelmiştir.

    Bu hipotez, bir diğer bulguyla desteklenmektedir: Eski insanlarda, vajinal kanalın diğer maymunlarda olduğu kadar aktif olarak temizlenememesi (maymunlar sürekli olarak dillerini kullanarak vajinalarını temizlerler), vajinal enfeksiyona bağlı ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Bu sebeple, kızlık zarı gibi dolaylı olarak vajinal kanalı koruyan yapılar, Doğal Seçilim tarafından da desteklenmektedir. Kızlık zarının varlığının, enfeksiyon oranını azalttığı ve dişilere üreme avantajı sağladığı düşünülmektedir. Özellikle günümüzde meydana gelen yüksek vajinal enfeksiyonu oranlarına bakılırsa, kızlık zarı gibi yapılar az etkili olsalar dahi seçilimle desteklenebilmektedirler. Bu hipotezin desteklenmesinin en önemli yolu, kızlık zarı yırtılmış olanlar ile yırtılmamış olanlar arasında yapılacak bir enfeksiyon kapma oranı araştırmasıdır.

    Enfeksiyona karşı savunmayı destekleyen bir diğer bulgu da, sıcak iklimlerde bulunan canlıların üzerlerini örtme gibi bir zorunlulukları olmamasıdır. Dolayısıyla bu canlılar, çıplak yaşarlar ve bu sebeple de enfeksiyonlara daha açık bir halde olabilirler. İnsan da, Afrika gibi sıcak bir iklimde evrimleşmiş bir canlı olarak, kızlık zarının enfeksiyonlara karşı koruyucu bir yapısı olduğu düşünülebilir.

    Bu konuda bir diğer hipotez de, Desmond Morris'in ünlü kitabı "Çıplak Maymun" isimli kitabında ileri sürülmektedir. Morris, bu kitabında insanlarda kızlık zarının varlığının erginliğe kadar sürmesinin sebebini, sosyal davranışlara bağlamaktadır. İnsan türünde dişi-erkek ilişkileri pek çok hayvanınkinden çok daha önemlidir. Morris'e göre, genç erkekler uzun vadeli bağlılık duymadan cinsel birleşmeye yatkındırlar. Dişiler ise bu birleşme sonucunda kendilerini hamile ve kendilerine ebeveynlikte yardımcı olacak bir eş bulunmayan bir halde bulabilmektedirler. İşte bu sebeple, bu kısmi bariyer (kızlık zarı), insanın sosyobiyolojik evriminde önem arz etmektedir. Dişilerin ve dolaylı yoldan toplumların kızlık zarına önem vermesi, toplumu düzenleyici bir hal almış ve dişilerin uzun vadeli bağlılıkları olan erkeklerle birlikte olmalarını ve dolayısıyla soyun devamlılığının sağlandığı ileri sürülmektedir.


    Sonuç

    Bu ilginç ve farklı hipotezlerin her biri üzerinde durmaya değerdir. Biz, Evrim Ağacı olarak her zaman olduğu gibi tek bir cevaba kilitlenmektense, her birinin toplam etkisini hesaba katmaktan yanayız. Yani bu hipotezlerin sadece birinin doğru olmasındansa, her birinin bir miktar etkisi olduğunu düşünmek, daha fazla hipotez ileri sürmek açısından fayda arz etmektedir.

    Kızlık zarı, bizim toplumumuzda da son derece önem arz eden bir mevzudur. Buna, elbette ki kimse karışamaz. Ancak bilinmesi gereken bilimsel bir olgu vardır: Kızlık zarı, biyolojik olarak çok ciddi bir anlam ifade etmez, hatta neredeyse hiçbir anlamı olmadığını iddia etmek bile aşırıya kaçmak olmayacaktır. Bu sebeple, insanları insanlıktan çıkaracak bazı davranışlara meylettirmesi, anlamsızlık ve cahillikten ileri gelmektedir. Yukarıdaki hipotezlerde de görüldüğü gibi, kızlık zarı bazı sosyokültürel ilişkilerde anlam taşıyor olsa bile, belirli zeka düzeyine, kültüre ve eğitime sahip bireylerde bu tip basit biyolojik olguların, hayati sosyal ilişkileri etkilemesine izin verilmemelidir. En nihayetinde biz, insanın zeka konusunda en gelişmiş hayvan olduğunu biliyor ve kabul ediyoruz. Bu sebeple, insanın sahip olduğu davranışların ve sosyal ilişkilerin de, bu zekaya paralel karmaşıklıkta ve gelişmişlikte olduğunu beklemek gerekmektedir.


    Kısaca kızlık zarının fizyolojik (herhangi bir salgısı bulunmaz, bir sistemde yer almaz, vs.) bir önemi olmamakla birlikte, ilkel insan toplumlarında enfeksiyonlara karşı az da olsa bir koruyucu yapısı olduğu düşünülmektedir. Günümüz modern toplumunda ve son 70.000 yıllık insan evriminde insanın artık zekasının oldukça ilerlemesine rağmen kızlık zarının halen körelmemiş olmasının sebebi ise, Cinsel Seçilim'in etkisi olabilir. Belki de, hiçbir seçilimin doğrudan bir etkisi yoktur ve bugün daha genel olarak kabul edilen kanıya uygun bir biçimde, iki ayak üzerine kalkmamızla beraber gelen bir "yan ürün" olarak günümüze kadar taşınmıştır. Ancak bu yapının etkileriyle ilgili araştırmalar halen sürdürülmektedir ve kesin cevaplar, daha ayrıntılı araştırmalardan sonra verilebilecektir.

    https://evrimagaci.org/...i-hymen-ve-evrim-117
  • 272 syf.
    ·2 günde·8/10
    Birkaç aydır instagramda keşfettiğim ve burada da takip edildiğini gözlemlediğim “evladımsanadiyorum/ Alternatif Eğitim Okumaları” grubuyla birlikte eğitim okumaları yapmaya gayret ediyorum. Bu vesileyle hem branşım adına teknik, hem çocuk psikolojisini temel alan çocuk-aile-öğretmen-çevre ilişkileri üzerine kurmaca metinler okuyorum. Aslında birkaç yıldan bu yana çocuk edebiyatındaki eksikliğimi görüp okumalar yapıyordum. Fakat bu, kütüphaneden seçtiğim çoğunlukla ismini duyup merak ettiğim kitapları tercih etmemle ilerleyen bir okuma süreciydi. Şu ara etap etap okuduğum kitapların birbiriyle olan ilişkisini hissedince bu alanda hakikaten kendini yetiştirmiş kimselerin tavsiyesine uyarak ilerlemenin daha faydalı olduğunu gözlemledim kendi adıma. Yani 2. Etap kitaplarının ( Sınıftan Yükselen Sesler Ödül Yok - Ceza Yok ! Bu Nasıl Disiplin? Karne Oyunu ) boşu boşuna bu sırayla seçilmediğini, bir kitapta (eğitim bilimleri/ psikoloji adına) teorik olarak anlatılanın diğer kitaplarla (kurmaca metin/romanlar) sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde pratiğe döküldüğünü görmüş oldum ve bu beni ayrıca mutlu etti.

    Bu çocuk edebiyatı alanındaki ilk incelemem. Bu sebeple kitabı incelemeden önce çocuk edebiyatı üzerine görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Çoğu kişi çocuk kitaplarını, hikayeleri, masalları oldukça basit bulur. Ne var ki canım çocuk kitabı yazmakta, der. Elinin kiridir çocuk kitabı yazmak. Kendi yaşıtlarıyla iletişim kuramayan kimseler çocuğun seviyesine inip, onların zihin ve ruh işleyişini kavrayıp, onlara uygun kitap yazabileceğini iddia eder. Özellikle bizim okul öncesi grubu içinde bu kafayla yazılmış çocuk psikolojisi ve pedagojiden bihaber, edebi zevkten nasibini almamış, -sözde- mesaj kaygısıyla yazılmış öyle kötü eserler var ki… Neyse yaramı deşmiyorum.

    Hasıl işin içine girdikçe anlarsınız ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Şöyle ki; biz yetiskinlere hitap eden bir hikaye yada roman yazarı, metnini oluştururken “Acaba bu okurun seviyesine uygun mudur?” kaygısı içine düşmez. Kendisi bir yetişkindir ve yetişkinlere neyi nasıl anlatması gerektiği çok iyi bilir. Anlaşılma derdinden ziyade edebi oyunlar ve metnin kurgusu üzerine yoğunlaşır, edebi açıdan yeni teknikler deneme peşindedir çoğunlukla, daha güzeli bulma gayretindedir, kelimeler onun oyuncağıdır. Yazarken kalemini, edebi zevkini ispata çalışır çoğu yazar. Ama çocuk edebiyatı kurgulamak bambaşka bir bakış açısı ister. Zihni dünyayı yeni yeni kavrayan henüz işlem öncesi yahut somut işlemler dönemindeki bir bireye uygun sağlam bir kurmaca ürün ortaya getirmek hiç de o kadar kolay bir şey değildir. Neyi nasıl anlatacağınızı, hangi kelimeleri tercih etmeniz gerektiğini, cümle uzunluğunu, yapacağınız betimlemenin seviyeye uyumunu, cümlelerinizin somut bir şekilde zihinde canlanabilme gücünü, mizahı ve sayamadığım nice şeyi düşünmek zorundasınızdır. Yaş seviyesi düştükçe, o seviyeye hitap edecek kurguyu hazırlamak o kadar güçleşir ve emek ister. Şimdi bu anlattıklarımın akabinde bakmak istedim Sınıftan Yükselen Sesler kitabına.

    Kitabın orijinal adı ‘Because of Mr. Terupt” yani “Mr. Terupt’ın Yüzünden”. Lakin kitap bizde “sınıftan yükselen sesler” olarak çevrilmiş. Kitabı okuduktan sonra orijinal ismini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Çünkü kitabın adı, kitap boyu karakterlerin ve benim zihnimizde dolanan “Kimin suçu?” sorusunun cevabıymış meğer. Bizim çevirmenler spoiler vermeyelim diye de bu şekilde çevirmiş olabilir pek tabi.
    Kitapların kapağına hiç dikkat etmem. Çoğunlukla okuduktan sonra incelerim ve isim ile kapağın kurguyla olan ilişkisine bakarım. Kitabın kapak seçimini de oldukça yerinde buldum. Elinde kar topu olan bir çocuk resmi. Ve kapakta da John Irving “Romandaki üzücü kaza tam anlamıyla bir kaza değil. O da hikaye gibi ustaca hazırlanmış ve sürükleyici bir kurguyla gizlenmiş.” Yorumu aslında kitabı özetler nitelikteymiş. Bu seçimleri beğendim. Neden derseniz, başlayalım.

    Hayatta çoğu zaman elimizde olmayan ya da sebebini çözemediğimiz durumlardan dolayı istemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız. Karşılaştığımız bu sonuçlar kafamızda genellikle;
    Neden böyle oldu?
    Bu neden benim başıma geldi?
    Bunun sebebi ne? Sebep ben miyim? Ben değilsem kim? Bu olanlar kimin suçu?
    Sorularının dolaşmasına sebep olur. İçimize devrilen bu soruların muhatabı olmak bizi öyle ağır gelir ki, ne görmezden gelmek bizi rahatlatır, ne de suçu başkasına yıkmak gönlü serinletir. İstemeden de olsa yaptığımız şeylerin kötü sonuçları altında ezilir, küçücük kalırız. Kalbimizin labirentli yollarında bizi sıkan bu olayların suçlusunu bulmak için delicesine dolaşırken; vicdanımızın, bizi bu asıl sebeplerin el salladığı çıkış kapısına götüremediği her saniye daha da yok olmak, görünmezlik pelerinine bürünmek isteriz. İşte bu içsel muhasebeden çıkış yolunu bulmak her zaman kolay olmaz. Çünkü vicdan, görünmeyen ruhumuzu kaplayan en ağır yüktür. En ufak hatada su almış bir sünger gibi şişiverir. Gelsin, biri sıksın şu süngeri de içimiz boşalsın diye bekleriz. Biraz içgörüye sahipsek ve şansımız da yaver giderse vicdan süngeri sıkılıverir güçlü bir el tarafından. –bunu sıkmaya kendi gücün yetiyorsa ne mutlu tabi. Ezcümle kimse hatalı olduğunu düşündüğü, kendinden şüphe ettiği ama emin olamadığı durumlar karşısında, biri gelip de ona canı gönülden “Senin hatan değildi.” demedikçe vicdanının süngerine birikmiş suyu boşaltamaz. Vicdanının ağırlığından kurtulamaz.

    Peki sorunu nasıl çözeceğiz? Bizi istemediğimiz durumlarla baş başa bırakıp bunca sancıyı çekmemize sebep olan şeyi nasıl bulacağız? Beni incelemeyi yazmama iten şey bu içsel muhasebeyi en güzel şekilde yapan kitabın birbirinden mizaca sahip 11 yaşındaki karakterleri Peter, Alexia, Danielle, Luke, Jessica, Anna ve Jeffrey.

    Kitap Snow Hill okuluna yeni gelen 5. Sınıf öğretmeni Bay Terupt un okula adım atmasıyla başlar. Sınıf içerisinde dikkati çeker özellikleri olan; zıpır diye tanımlayabileceğimiz Peter, zorba bir kız profili çizen Alexia, içe kapanık Anna, sınıfın zekisi Juke, sınıfın tontik ve bir o kadar temiz yürekli alıngan kızı Danielle, yaşına göre oldukça olgun düşünebilen Jessica, sessiz duygusal çocuk Jeffrey’nin öğretmenleriyle ve birbirleriyle olan iletişimini, yaşadıkları talihsiz olay sonrası bu karakterlerin düşünce ve davranışlarında meydana gelen olumlu yöndeki değişimleri konu alır.

    Kitabın daha ilk cümlesinde Peter’in belirttiği gibi yeni ve tecrübesiz öğretmenler çocuklar tarafından her zaman daha çok sevilir. Çünkü onlara göre bu yeni öğretmenin sınırını aşmak, kendilerini kabul ettirmek daha kolaydır. Fakat bu sefer malum öğrencilerimiz sert kayaya çarpar Bay Terupt hiç de öyle çaylak sayılacak türde bir öğretmen değildir. Umarsamaz görünen dikkati ve sınıfa hakimiyeti öğrencilerin gözünden kaçmaz. Bay Terupt’ın ders anlatım biçimi de diğer öğretmenlere benzemez. Öğrenme sorumluluğu çocukların üzerindedir, projelerini kendileri seçer, hazırlar ve sunarlar. Yaparak yaşayarak öğrenirler pek çok şeyi. Bu teknik gitgide çocukların sosyal hayatlarında da yer bulmaya başlar.

    Burada Bay Terupt’ın yaptıkları hatalar sonrasında çocuklarla olan iletişimini oldukça sevdim. Çocukların öğretmenlerinden öğrendiklerini, olumlu düşünebilmeyi, bilmedikleri konular/yaşamlar hakkındaki önyargılarını kırma süreçleri oldukça başarılı işlenmiş.

    Olaylar yedi çocuğun gözünden anlatılarak ilerliyor kitap boyunca. Burada her çocuğun karakterini dolduran küçük ayrıntıları çok sevdim. Örneğin Luke’un sürekli dolar sözcükleri oyununu hayatının bir parçası yaparak bu sözcülerle konuşması, Jessica’nın babasının mesleği sebebiyle yaşadığı bölümleri tiyatro piyesi gibi anlatması, (1.perde 1.sahne gibi…) Alexie’nın hep felan’lı konuşması karakterlere dair güzel ayrıntılardı. Bu akışta yazar kurgunun içine yedi çocukla birlikte yedi hikaye yerleştirmiş. Ve her bölümde birbirinden farklı özelliklere sahip bu çocukların sergilediği davranışların nedenlerini öğreniyoruz aslında. Yazar hiçbir davranış sebepsiz değildir teorisine ayna tutuyor bir manada. Özellikle çocukların birbirleriyle olan diyaloglarını ve kendi ağızlarından duygularını aktardığı bölümleri oldukça başarılı buldum ben. Yazar karakterlerini ve verebilecekleri tepkileri gerçekçi bir şekilde aktarmış. Özellikle Jeffrey’nin hikayesi, olaylar karşısındaki tepkileri, kardeşinin hastalığı ve ölümü üzerine yaşadığı duygu durumları oldukça etkiledi beni. Çocukların özel eğitim öğrencilerine bakış açıları ve onlarla iletişime geçtikten sonraki hislerini anlattıkları bölümler yürek ısıtan türdendi. Yine burada şunu öğreniyoruz; sorunlu bir davranış sonrasında, davranışını hissetmek/kişiye ayna tutmak ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek bizi iyileşmeye götüren yol aslında. Kurgu boyunca da Bay Terupt’ın yaptığı şey buydu. Davranışa ışık tutup çocuğun davranışlarının sorumluluğunu almasını sağlamak, bu bir nevi vicdan güçlendirme sporuydu.

    Her şey çok iyi giderken Bay Terupt’ın başına gelen, onun aylarca komada yatmasına sebep olan kaza sonrası yedi çocuğun yapmış olduğu iç muhasebe kitabın bence en başarılı bölümüydü diyebilirim. Kitabın temposu ilk bölümde hızla akarken kazadan sonra göz açıp kapar gibi yanıp sönen film sahneleri gibiydi çocukların o anı anlatışı. Üzüntülerini, o üzerlerine çözen suçluluk hissiyle birlikte ben de ağırlaştım. En çok altını çizdiğim bölümler oldu bu kısımlar.

    Çok uzattığımın farkındayım. Yedi farklı karakter ve yedi farklı dünyadan bahsediyoruz. Her bir çocuğun dünyası üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Toplantı vakti gelse de şu yedi afacanı çekiştirelim diye bekliyorum. Öyle sevdim, sahiplendim yavrucukları.

    Hoş, kitapta öğretmen-öğrenci arasında hele ki 11 yaş çocuğu için bize fazla rahat gelebilecek, “Şşşş, çocuğum, sen hayırdır?” dedirten diyaloglar da yok değil. Ama “Öhömmöhöömm şirin çocuk senii” deyip çok takılmadım oralara. Sonuçta çeviri bir metin okuduğumuz şey ve illa ki kültür farkını yansıtan unsurlar olacaktır.

    9-10 yaş üzeri herkesin okuyabileceği, özellikle ebeveynlerin ve çocuklarla ilgilenen herkesin okuması gerektiğine inandığım, dil, kurgu ve anlatım yönüyle keyif aldığım bir kitap oldu Sınıftan Yükselen Sesler.

    Niyet edene keyifli ve verimli okumalar olsun.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Japon anime ve filmlerimde gördüğüm o yaşantının biraz daha derinlerine inmek için İkigai'yi aldığımı söylemeliyim.

    Kitap "Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı" diye geçiyor.

    Kitabı okurken aklıma aslında bunun bizim eskiden köylerde olan yaşamımızdan pek farklı olmadığını fark ettim.

    Ben kendim köyde yaşamadım ama rahmetli babaannem anlatırdı hep.
    Sabah gün doğmadan kalkıp namaz kılmak,ahırda ki hayvanları beslemek,sonra kahvaltı yapıp bahçeyle ilgilenmek...

    Babaannem 93 yaşında vefat etti ve ele ayağa düşmedi. Hala kendi öz bakımını kendi yapardı, bizlere minnoş patikler örerdi.

    Bilirsiniz bizde bir söz vardır. "Eski toprak."

    Bu sözü genelde ninelerimize,dedelerimize söyleriz. Onların ne kadar dayanıklı olduğunu dile getirmek için.
    Evet,eski topraklar dayanıklılar çünkü onların zamanında her şey bu kadar kolay değildi. Örneğin en basitinden: Günümüzde acıktığınız zaman telefondan bir pizza söylüyorsunuz ve ta da kısa sürede elinizde.Ama eskiden böyle miydi? Tabi ki değildi!

    Babaannem evlere su geldiği zaman,musluklardan akan suyu gördüğünde ne kadar şaşırdığını anlatmıştı. Oysa bizim çağımıza göre bu hiçte şaşılacak bir şey değil.

    Yani toparlayacak olursam eskiler pek oturmazdı,az ve sağlıklı yerlerdi. O yüzden de sağlıklıydılar.

    İşte bu kitapta bunları anlatıyor tabi ki Japonların yaşamlarından. Ama Japonlar bizden farklı olarak bu işleyişi hala devam ettirmeye çalışıyorlar. İşte bizden farkları da bu!