• Doğaçlama söylediği taşlamalar dilden dile dolaşırdı. Şu satırları yazdığım sırada, köktendinci bir milletvekili sayesinde TBMM üyeleriyle “deyyus” küfrü arasında bir bağlantı kurulduğu için, “mebus” ile “deyyus” sözcüklerinin kafiye düştüğü bir örnek veriyorum Neyzen’den:

    Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
    Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
    Künyeni almak için Partiye ettim telefon;
    Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.
  • Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
    Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
    Künyeni almak için Partiye ettim telefon; Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.
  • Neyzen Tevfik'i Hollywood filmine getirirler. Filmin sonunda, başroldeki delikanlı, kızı kurtarır ve öper. Işıklar yanıp da herkes kalkarken bir ses duyulur: '' tüh Allah müstahakını versin!.. ''
    Nedenini soranlara beyazperdeyi göstererek şu karşılığı verir. '' Orada da, kurtardıktan sonra kızlardan yararlanmayı düşünüyorlar. Demek onlar da bizden farksızmış. Yazıklar olsun!...''
    Sunay Akın
    Sayfa 93 - kültür yayınevi
  • 151 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bernhard'ın her eserinde oranları değişken olarak bir saldırı vardır. Bazı eserlerinde bu saldırı öykünün, tiyatro metninin ya da romanın içine karışmıştır, onlarla bir bütün haline gelmiştir. Bazı eserlerinde ise açıkça, salt saldırı vardır; bir harmanlanma yoktur, her şey açıkca ortadadır. Saldırı kelimesi aslında eleştiri kelimesine nazaran daha sert, ağır bir kelime. Belki saldırı yerine, eleştiri kelimesi de kullanılabilir. Ama zannımca eleştiri kelimesi Bernhard'ı tam olarak karşılayamıyor; eksik kalıyor. Ancak ve ancak en ağırından bir saldırı olarak nitelendirilebilir Bernhard'ın yaptığı. Eleştiri kelimesinin karşılayamayacağı ölçüde ağır bir saldırıyı Bernhard bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Öyle ki, hayatının son yıllarında eserlerinin, kendi ülkesi olan Avusturya'da basılmaması ve yayınlanmaması için çeşitli girişimlerde dahi bulunmuştur.

    Eski Ustalar, Bernhard'ın diğer eserlerine göre daha yoğun ve açık bir şekilde saldırı yaptığı bir eseri olarak nitelendirilebilir. Üstte de bahsettiğim üzere bu eserinde yazılan şey ile harmanlanan bir saldırıya değil, aksine apaçık dümdüz bir saldırıya şahit oluyoruz. Ama bu apaçıklık, yoğunluk açısından bir eksiklik hissettirmiyor kesinlikle. Yazılan şey ile harmanlanlanmış olanın diğerinden daha da derin olması beklenir ama söz konusu Bernhard ise alışılmış olan şeylerin tümünü bir kenara bırakmamız gerekiyor. Kendisinin söyledikleri öyle çarpıcı gerçekler ki, saldırı eserin alt planında kalmıyor, aksine; apaçık, en öne konulmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Bernhard'ın bu eserini incelemeye başlamadan önce aklıma bir benzetme geliyor aniden. Eski Ustalar tıpkı muhalefet olunan bir iktidarın ana binasının karşısında protesto yapmak gibidir. Eserin tamamı sanki bu yöndedir; o apaçıklık ve çarpıcı etki sanki bunu hissettiriyor.

    Kısaca bahsetmek gerekirse, eserin pek fazla bir konu bütünlüğü yok. Yani ana planda kitapta yaşanan olaylar değil, dile getirilen şeyler var. Bu açıdan düşündüğümüzde olay örgüsüne, dile getirilen şeylerin dışında bir bütün olarak bakamayız. Eserin asıl bütünlüğünü sağlayan şey dile getirilen saldırılardan ibarettir. Eser, dostu saydığı Reger ile buluşmaya giden anlatıcımızın, onunla buluştuğu ana kadar olan zamandan, birbirleri ile buluşup uzunca bir şekilde konuşmalarına dek olan kesitten ibaret. Ama bu kesitte bile dile getirilen şeylerin yoğunluğu nedeniyle öylesine geniş ki, Reger'in hayatının çok ufak bir kesiti dahi okura olağanüstü ayrıntılı ve büyük geliyorsa, Reger gibi biri olarak hayatta var olabilmek mümkün müdür, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Reger ile buluşmadan önce, dostunu uzaktan gözlemleyen anlatıcımızın aklından bu gözlem sırasında geçenler dahi o denli geniş ki kitabı okurken durup durup şaşırdım açıkcası, bu denli derine inebilen bir insan delirmeden nasıl hayatta kalabilir diye çokca sordum kendime. Düşünsenize, her baktığı şeyden onlarca yüzlerce anlam çıkaran bir insan. Bir arkadaşına bakıyor, onunla yaptıkları bir konuşmanın herhangi bir noktası geliyor aklına ve bu noktadan yola çıkarak birçok felsefi soruşturma yapıyor. Bu soruşturmanın kendisi de o arkadaşını ilk gördüğü anda yapılıyor. Ve sonra değişik konularla bu konuşma hakkında bağlantılar buluyor ve bu bağlantılarda kendini kaybediyor. Hayatının tümü felsefi soruşturmaların ardından kaybolmak uğruna giden biri gibi geçiyor. İşte Bernhard'ın karakterlerini her okuduğumda böyle hissediyorum. Hayatta derinsellik bağlamında kaybolmuş ya da kaybolmasına ramak kalmış insanların bir çeşit tasvir edilişi.

    Bernhard'ın kendi ülkesi olan Avusturya'ya olan düşmanlığından daha önce söz etmiştik. Belki de en çok bu eserinde Avusturya'ya ve Avusturya insanına bir saldırı açıkca seçiliyor. Dahi ve Avusturya sözcüklerinin hiçbir koşulda bir arada bulunamayacağını dile getirecek kadar açık bir saldırı ile başlıyor eserimiz. Ülkede söz sahibi olabilmek ve ciddiye alınabilmek için orta karar (!) olunması gerektiğini ve bunun mantıksızlığını bolca dile getiriyor. Çünkü bir ülkedeki aykırı ya da farklı düşünceli insanlar, normal insan topluluklarından zıt renkler gibi hemen belli olurlar. Bir ülkenin yöneticileri şayet ülkeyi yönetenler ise ve bu yönetme ülkede söz sahibi olmakla olunuyorsa, söz sahibi olabilme şansı daima haklarında emin olunan kişilere verilir. Aykırı kişilere söz hakkı verilmez, çünkü kendi egemenliklerinin devamını isteyen yöneticiler daha en baştan orta karar olmayanları görmezden gelmekten, gözlerine batarlarsa da onları cezalandırmaktan hiç çekinmezler. Bu da aslında bir anlamda modern devlet kavramının devamlılığını getiren bir numaralı aldatıcı etkendir. Toplumun tamamı orta karar olmaya sevk edilir. Orta karar olunabilirlik sağlayan çeşitli eylemler önceden belirlenir. Ve insanlar bu önceden belirlenmiş olan eylemleri gerçekleştirerek herkesleşmeye başlar. Bu orta hallilik sıfatı çağımızda birçok eylem ile nitelendirilebilir aslında. Ev-araba, diploma-meslek ya da imza-yetki gibi. Ama bu orta hallilik kavramının dengesini tehdit edenler (Mesela Reger gibi) her zaman belirli kişiler tarafından yok edilmeye uğraşılır. Gerek dünyanın zamanında çokca şahit olduğu gibi fiziksel yok etme ile, gerekse de insanların algısını şaşırtarak zihinsel yok etme ile.

    Bir insanın henüz ifade edilmemiş düşüncelerle ölüme gitmesi, ölümün kendisinden daha dehşet verici bir durumdur Reger'a göre. Bir insanın varlığı bedensel olmasından çok zihinsel olması ile önemli ve kalıcı durumdadır. Ölümün trajik olmasının sebebi de ancak bu yüzdendir. İnsan zihni her daim düşünce üretebilme yetisine sahiptir. Parlak bir zihne sahip olan bir insan, hayatı boyunca düşüncelerini kağıda aktarmış olsa dahi, ölüm anında bile zihninin düşünce ürettiğini kabul edersek, bu düşünceleri ifade edememiş olmasıdır trajik olan şey, ölüm değil. Bir habersiz kalınmadır ölüm. Parlak zihinli bir insanın ardında bıraktığı düşünceleri birçok insan tarafından okunacak ve yorumlanacak bile olsa, o parlak zihinli insanın düşüncelerinin kaynağı, salt ona ait olan hali en nihayetinde sonlu bir haldedir. O kişinin düşünceleri yorumlanmış olsa bile ortaya çıkan yeni düşünce yorumlayan kişinin ve ana fikrin sahibinin düşüncesinin harmanlanmış halidir. Bu açıdan en trajik ölüm de zihni üretgen bir insanın genç yaşta yaşama veda etmesidir.

    Hayatımızda kimi durumlar bize 'birdenbirelik' kavramını defalarca kez hatırlatır. İnsan ölümleri buna neden olan en büyük etmendir. Biz insanlar ne kadar parlak bir zihne sahip olursak olalım temelinde duygusal varlıklarız. Bizim var oluşumuzdaki yanlışlık, şudur: Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz insanları sonsuzluğa yerleştiririz. Bu en büyük yanlıştır. Bir insanı çok severiz, o kadar çok severiz ki onun bir gün öleceği gerçeğini kafamızdan çıkarır, sonrasında da bu düşünceyi kafamızdan çıkardığımızı bile unutur hale geliriz. Ama ölüm, bizi her seferinde kendimize getirir, o kabullenilmiş olan yalanı 'birdenbirelik' ile her defasında yüzümüze çarpar. Çok zamansız öldü deriz ölen kişiye. Halbuki bize göre o an ölen kişi için ölmenin doğru zamanı bile yoktur ki zamansız olabilsin. Bu zamansızlığı yaratan bizim, birbirmizi sonsuzluğa yerleştiren hatalı düşünme biçimimizdir Reger'a göre. Belki de duyguların kendisi dahi birer beyinsel hatadır, kim bilir?

    Reger'i en çok sinirlendiren şeylerden biri de kültürlü gibi görünmeye çalışan kültürsüz insanlardır. Günümüzde bizler en kültürel şeyleri bile bunu başkasına göstermek, sergilemek için yapıyoruz. Mona Lisa tablosuna gerçekten sanatsal kaygı için değil, başkalarına Mona Lisa tablosunu gördüğümüzü anlatmak için bakıyoruz. Çünkü çağımızda insanlar bir şekilde birbirlerinin, yine birbirleri hakkındaki yorumlarına o denli önem verir hale gelmişlerdir ki kendi benliklerinden dahi göz kırpmadan vazgeçebilecek hale gelmişlerdir. Ya da bir müzeye "ben buradaydım" demek için gider hale gelmişiz yalnızca, belki bunu derken yanına bir konum ya da bir fotoğraf iliştiririz. Konudan uzaklaştık. Ayrıca sanat tarihçilerine de bolca saldırı yapılıyor. Müzeye giden ziyaretçileri, sanat eseri ile baş başa bırakmamakta inat etmiş gevezeler olarak tanımlanıyor sanat tarihçileri ve müze gezisi rehberleri. Bir tablo hakkında izleyiciye bir makine gibi sürekli olarak bilgi vermek, izleyicinin sanat eserine bakışını sınırlandırır. Önemli olan, izleyici için mesela bir tablonun o andaki salt halidir. O anda hiçbir somut bilgi önemli değildir. Önemli olan tek şey belki de tablo üzerinde resmedilmiş olan hafif bir tebessümdür. Bu sanatsal haz, tablonun hangi yılda hangi ayda yapıldığı gibi somut, nesnel bilgilerden yüzlerce kat daha önemlidir. Bir izleyici kendisi, en baştan içinde duyacağı haz ile tablo hakkında kendi isteği ile bilgi edinip, belki de sadece o tabloyu incelemelidir. Bir insanın sanatsal bakış açısına dışarıdan hiçbir sanat 'uzmanı' müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Tıpkı nasıl şiir yazılır, şu nasıl yapılır, bu nasıl başarılır tarzı kitapların insan algısını kısıtlaması gibi bu sözde belirlenmiş olan uzmanlar da ziyaretçilerin algısını kısıtlamaktan başka bir işe yaramazlar. Bu bağlamda müzede her şeye bakmaya çalışmak da anlamsızdır. En uygunu belki de günlerce yalnızca tek bir eseri incelemektir. Gerçekten sanatsal bir haz duyan insan bunu yapar Reger'a göre. Çünkü bu haz onu en derine inmeye zorlar.

    Reger'in ne denli derinsel düşünen bir insan olduğundan başta bahsetmiştik. Kendisi okuma eyleminde olması gereken titizliğe de dikkat çekiyor. Kendisi bir eseri sindire sindire okuduğunu, okumuş olduğu herhangi bir eserin bir sayfasının dahi felsefi bir çalışma çıkarabileceğinden bahsediyor. Fazlasıyla derinsel bir düşünme sistemine sahip bir insanın yaşamındaki her detay bu gibi derinlikleri gerektirecektir. Bu yüzden Reger hiçbir esere (herhangi bir tablo ya da bir roman) tamamlanmış olarak bakmaz. Tamamlanmış olanın kayda değer ve heyecan verici olmadığından söz eder. Bu bağlamda tamamın parçalara ayrılmış halini görmektir asıl heyecan verici olan, bir şeyi tamamlamak değil tamamlamaya çalışmaktır. Bütün ve tamamlanmış olanın var olmadığını her anladığımızda yaşamı sürdürme şansımız vardır yine Reger'a göre. Bir eser, eserin sahibi tarafından tamamlanmış olarak görülebilir. Ama esere bakan başka bir göz de bu eseri tamamlanmış olarak görmek zorunda değildir. Bir eser bize devamlı bir düşünce akışı sağlıyor ise tamamlanmış değildir, tamamlanması, eserin kendi bizim düşünce dünyamıza büyük bir katkı sağladığı için bizim düşünce dünyamız sona erdiği zaman (belki de öldüğümüz zaman) ancak mümkün olabilir. Bu açıdan şahit olduğumuz hiçbir esere asla tamamlanmış diyemeyiz. En kısa süre gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bir eser bile az da olsa bize katkı sağlıyorsa, bu katkılardan meydana gelmiş ve ilerlemekte olan zihnimiz durmadıkça gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz hiçbir eser de tamamlanmış halde olamaz. Bu yüzden de dünyadaki tüm eserler, onlara şahit olan diğer insanların ölümünde tamamlanacaktır. Asıl heyecan veren şey de bu tamamlanmamışlık halidir aslında.

    Öğretmenler de bu saldırılardan nasibini almış. Öğretmenlerin yapmış oldukları bazı saçma şeylerin, öğrencilerdeki çoğu şeyi öldürdüğü dile getiriliyor. Zorunlu bir müze gezisi, öğrencide bir müze aşkı yaratmaz. Bu öylesine riskli bir durumdur ki, herhangi bir öğrencide hayatı boyunca müzeye gitmeme gibi durumları bile doğurabilir. Bu gibi faaliyetler öğrencilerdeki henüz yeni yeni inşa edilen sanat ilgisini yerle bir eder. Öğrencilerin zihinleri Bernhard'a göre devletin çöpüyle doldurulur, sorgulayıcı şeyler de asla öğretilmez. Çünkü artık doğal bir insan yoktur, devlet çocukları vardır. Anne babaların çocuğu değildir yeni doğan çocuklar, devletin çocukları haline gelmiştir onlar, anne babasının eline tutuşturulan kimlik denilen bir kağıt parçası ile. Devlet onların beynine ne doldurmaya karar vermişse buna mahkum edilirler öğretmenler tarafından. Mesela yönetmelik adı altında öğretmenler tarafından çeşitli mahkumiyetler verilir öğrencilere, öğrenciler de baştan bunu kabul ederler. Zaten başka çareleri de yoktur. Eğer ortada doğal biri kalmışsa da derhal tespit edilir ve devlet insanına dönüştürülmeye çalışılır. Şayet bu da olmazsa en son çare olarak devlet bu doğal insanı bir artık gibi dışlamaya başlar. Bu bağlamda aklıma hemen yıllar öncesinde okulumdaki dayatmalar geliyor. "Ya resim seçeceksiniz ya da müzik" dayatması; eğer müziği seçerseniz flüt ve korodan başka bir şey yok, resimi seçerseniz de öğretmenin göstermiş olduğu şeylerden başka bir şey çizme şansınız yok. Bu açıdan baktığımda bendeki sanat kavramının çocukluğumda birçok kez kısıtlandığını ancak şu anda açıkca fark edebiliyorum. Sanat dayatmalar ya da sınırlandırılmalar içersinde varlığını sürdüremez. Geriye kalan şey de zaten sanat da değildir aslında.

    Reger'a göre politikacılar katillerdir. Devlet topluma yalan söyler, bu da toplumdaki insanları da zamanla yalan söylemeye iter. Kötü şeyler yaşanmış bir ülke böylelikle olmamışlıklar ülkesine dönüştürülür. Doğru kavramı çağımızda mantıksal anlamından farklı işlemektedir, Reger'in de desteklediği üzere. Doğru kavramı artık elde edilen verilere göre değil, çoğunluğa göre kesinlik kazanmaktadır. Devlet kendine özgü bir doğru ve gerçeklik kavramı yaratmıştır. Bunun yanı sıra bize danışılmadan bizi temsil edilmek üzere seçilmiş insanlar, yine bizden habersiz bizim adımıza karar alırlar. Bu açıdan da politikacıları katil olarak görür Reger; düşünce ve özgür irade katilleri. Hükümetlerin iğrenç tutumlarından ve bizlerin bunları baygınlık içersinde izlemek zorunda oluşumuzdan da söz eder. Buna göre toplum, faciaları çaresizlik içersinde izlemek zorundadır. Facia olduktan bir süre sonra yaşananlar unutulur ve tüm önlemler alınır. Bu açıdan devletin unutulmaması gereken şeyleri unutturduğunu, en alakasız şeyleri de sürekli hatırlattığını öne sürer. Burada dikkat edilmesi gereken şey, devlet ile toplum kavramları arasında gerçeklik ve doğruluk olgularının değişken olmasıdır. Doğru ve gerçeklik kavramlarının evrensel olmasıdır önemli olan. Mesela bir facia, devlete göre yaşanmamış gibi ya da bir kaza olarak sayılırken, o faciadan etkilenmiş insanlara bir felaket olarak görünür. Bernhard'ın bu kavramların ayrıştırılamayacağını savunması ona göre bu kavramları evrenselleştirir. Bu yüzden de insanlığın tamamını devasa bir devlet olarak görüp kabul eder.

    "İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    Eski ustalar hakkında önemli noktalara sıkça dikkat çekiliyor eserde. Eski ustalar olarak nitelendirilen bir grup insanı eleştirilemez, kötü yorum yapılamaz olarak görüyoruz. Bu kesinlikle yanlış bir durumdur. Bir insanı sırf tanınmış ismi yüzünden eleştiremez hale geliyorsak gidişatımız gerçekten kötü demektir. Bu bağlamda örnek olarak şu soruyu sormak çok daha yerinde olacaktır. Dostoyevski'yi gerçekten okuyup beğendiğimiz için mi eleştiremez hale geliyoruz (ki bu bile çok yanlış) yoksa ismi çok bilindik olduğu için mi? Çok ünlü, herkes tarafından sevilen, yok satan bir yazar hakkında olumsuz eleştiri yapma cesaretimiz yok. Çünkü başkalarının fikrine, başlarının beğenisine göre hareket etmek çok daha kolayımıza geliyor. Şu şu, bilmem hangi kitabı okuyup beğenmiş, o halde bu eser güzeldir diyoruz. Bu bu yazarı etrafımdaki herkes seviyor o zaman ben de okumalıyım derken bile aslında o yazarı okumak için değil, o yazarı beğenmek için okuyoruz. Çünkü çevremize aykırı bir hareket yapmak en korktuğumuz şey olmuş artık modern çağda.

    Eserde çeşitli kutlamalardaki anlamsız yönler de incelenmiş durumda. Reger'in kendisi bile "ben kutlamalar nefret edicisiyim" diyor. İnsanların günümüzde kutlama yapacak birçok şey bulmaları kendisini çok şaşırtıyor. Bazı günler icat ediyor insanlık ve bu günlerin arasına bazı değerleri ve duyguları yerleştirmeye çalışıyor. Ama belirlenmiş günlerin içine sığdırmaya çalıştıkları kavramlar sınırlanamayacak kadar büyük. Bu günlerden bir tanesini, çok olmadı bir hafta önce geride bıraktık bile. Sevgi kavramını çeşitli somut nesnelere yüklemeye çalışmak bana her zaman mantıksız gelmiştir. Duygu dediğimiz şey nesnelere yüklenemez. Çeşitli işlenmiş maden parçalarını birbirmiz için satın alırken gerçekten sevgimizi bunlara mı yüklediğimizi sanıyoruz? Ya da bunun bir temsilileştirme olduğunu? Belki de bu sadece sevgimiz uğruna ne kadar para harcayabildiğimizi kanıtlamak içindir? Bu açıdan sevgi, para harcayabilme yetisine mi bağlıdır? Bak, senin için ne kadar pahalı bir maden parçası satın aldım işte sevgim için bu kadar para harcayabiliyorum, temel düşüncesi sevginin değerinin ancak harcanabilecek olan para ile ölçüldüğünü gösterir. Bu bir yanılgıdır.

    Yukarıdaki paragrafta 'maden parçası' derken aslında bir yandan da Reger'in hayatsal manada kullandığı bir yöntemi de uyguluyordum. Her şeyi dayanılır kılmak için uygulamak zorunda olduğumuz bir karikatürleştirme kavramından bahseder Reger. Her şeyi korkunç bir ciddilikte ele almak insanın sonunu getirir. İşte bu yüzden ironi sanatı vardır belki de. Gerçekten ciddi olan bir duruma tamamen bilimsel soğuklukta bakarsak bu bizim için ölümcül olacaktır. Çoğu şeyi olduğu halini karikatürleştirerek incelersek daha ayrıntılı inceleme şansını da elde etmiş oluruz. Çünkü bu da aslında başka bir perspektiften bakma yöntemidir. Biz bir durumu salt doğal hali ile fark edip, onu çekilebilir kılmak için ciddiyetini kendimizce azaltırız. Gerek benim yaptığım gibi bilmem kaç ayar pırlantalara 'maden parçaları' diyerek, gerekse de Reger'in yaptığı gibi kültürlü gibi görünen kültürsüzleri operada ne oynanırsa oynansın elleri patlayana dek alkışlayan (alkışlamak gerektiği için) otomatlar olarak tanımlayarak.

    Bizler aslında çok beğendiğimiz şeylerden birbirmize bahsederken bile birbirimizi kısıtlar duruma geliriz. Çok beğendiğimiz bir oyunu en yakın arkadaşımıza olağanüstü bir heyecanla anlatırız. O kadar çok beğeniriz ki o izlediğimiz oyunu, anlattığımız kişinin oyunu beğenmeyeceği, hatta oyundan nefret edebileceğini düşüncesi aklımızın ucunda bile yer etmez. Bahsettiğimiz oyundan aynı bizim gibi onun da büyülenmesini bekleriz, onu kendimiz sanarak. Aslında buradan yola çıkarak duygu yoğunluğunun yol açtığı mantıksal açıdan eksiklikler de rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunu, Reger hayranlığın insan aklını budalalaştırması olarak da tanımlar. Ona göre gerçek akıl hiçbir zaman hayranlık duymaz, hayranlık gereksizdir. Gerçek akıl bilgi edinir, saygı duyar ve dikkat eder. Hayranlık insanı gerçeklikten ve mantıksal düşünmeden uzaklaştırır. Bu yönden, eski ustalara duyulan hayranlığın onları ilahlaştırdığını iddia ediyor Reger. Herkes eski ustalara hayranlıkla bakarken o hepsinden, isimleri ne olursa olsun nefret ediyor ama her şeye rağmen onu hayatta tutan da bu oluyor. Bu nefret. Bir eserin derinine inmek onu olağanlaştırır. Bir eserin her şeyini inceleyip ortaya koyduğumuzda o eser bizim için bir noktada sömürülmüş bir nesne olarak görünmeye başlar. Çünkü her şeyini yalayıp yutmuşuzdur. Ve olağanüstü bir eseri artık bizim için olağan hale getirmişizdir; başka bir deyişle beklentilerimizi her seferinde daha da yukarıya çekeriz böylelikle, bu yüzden de her şahit olduğumuz eserden daha da az etkilenmeye başlarız. Bu yüzden de mahvederiz kendimizi. Bu tıpkı cahilliğin asıl mutluluk olduğunun söylenmesi gibi aslında. Ama bir yandan da başka bir çaremiz de yoktur. Bu açıdan düşündüğümde kendime şunu da sordum eserin son sayfalarında:

    Gerçek ustalık her eserin ve sanatçının en derinine inerek onlardan nefret etmeye mi dayanıyor?

    Ya da nefret de sadece başka bir karikatürleştirme mi?
  • Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler; 
    Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus! dediler...
    Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
    Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler!
  • Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
    Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
    Künyeni almak için Partiye ettim telefon;
    Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.

    (Neyzen Tevfik)