• 272 syf.
    ·2 günde
    Ben kendi Sosyolojik okuma geçmişimi ikiye ayırıyorum: Bauman öncesi ve Bauman sonrası...

    Bauman öncesi dönemde akademik kavramlar arasına sıkışmış, gündelik deneyimlerle sosyolojinin savunduğu görüşleri bir türlü birleştiremiyordum. Sorunun benden kaynaklı olduğunu düşünüyor ve bir yetersizlik duygusuna kapılıyordum. Sosyoloji disiplinine özel ilgi duyuyor olmama rağmen elime aldığım kitapları okurken verim almadığımı hissediyordum. Okuduğum her kitap bana sosyolojik düşünmeyi değil de Sosyoloji bölümünde yapılacak olan sınavlardan daha yüksek puan almama yardımcı olabilecek gibi geliyordu bana. Sorun kimde? Sorun bizim birey olarak sahip olduğumuz bilgi birikimini yetersiz hissettiren olguları daha bilimsel yollarla açıklamak amacıyla daha karmaşık daha uzun daha zor kelimlerle anlatan yazarlarda mı? Yoksa sorun bizim birey olarak ayrı ayrı disiplinleri daha anlamlı hâle getirebilecek kadar inceleme araştırma, yorumlama deneyimini oluşturacak gücü elde etmek yerine üşenmekle geçen yıllarla gerçekten yetersiz kalışımız mı?

    Sorunun tanımı ve nedenleri tabii ki bu kadarla sınırlı değil daha üst sistemler tarafından cahil bırakılmış olma durumumuz da çok etkilidir. Lakin Bauman öyle bir yazardır ki herhangi akademik geçmişi olmayan, genç yaşlı, okuyan-okumayan ev kadını iş kadını vb. ayrımlar olmadan her bireyin anlayabileceği yalınlıkta bize Sosyolojik Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor. Bauman'ı okuyup da yine de hayatımız olduğu gibi kalıyorsa bu sefer kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki sorun bizde başka bahanemiz kalmadı biz sorunluyuz...

    "Günübirlik işlerimizin çoğunu oluşturan alışılagelmiş ve tekdüze hareketlerimizi
    sürdürdükçe çok fazla kendimizi irdeleme ve çözümleme gereği duymayız. Yeteri kadar sıklıkla yinelendiğinde şeyler bildik hale gelirler ve bildik şeyler kendi kendilerini açıklarlar; soru ve kuşku doğurmazlar. Bir bakıma görünmezdirler. İnsanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur. Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır. Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."


    Bauman yaşadığımız hayatta dünyanın kendisini tanımadığımızı, dünya ile olan ve başka insanlar, başka sistemler tarafından bize ezberletilen dünya ile olan ilişkimizi biliriz diye belirtmektedir. Her disiplinin alanı akademik alanda çalışan insanlarca belirlenmiş ve sınırları bu şekilde kabul edilmiştir. Bauman kendinizi bir kütüphanede hayal edin der. Tarih, ekonomi, siyasal bilimler, antropoloji, hukuk vb. Alanlarda olan kitapların raflarına yakın bir yerde bir de Sosyoloji alanına ait olan, köşede bırakılmış kitapları göreceksiniz der. Yani Sosyoloji tüm bu alanlara yakın bir disiplin olarak size yansıtılır. Fakat bu anlanların paylaşmakta anlaşamadıkları ya da en güzel parçaları kendilerine sakladıklarından sonra yere saçılan kırıntıları toplayan "artıkçı" bir disiplin olarak gösterilir Bauman'a göre.

    Ama bu disiplinlerin konu dağılımını nereden biliyoruz? Günlük hayatta karşılaştığımız olayları yorumlarken ekonomi, hukuk, siyasi bilimler disiplinlerinin konularını biz belirlemiyoruz bize öğretilen bu diyor Bauman. O yüzden biz dünyayı değil dünya ile olan ilişkimizi biliriz sadece ifadesini kullanır...

    O zaman Sosyoloji ne işe yarayacak? Her bilim dalı insan eylemlerini, erdemlerini açıklamak ve sınırlamak için kendi aralarında konu dağılımı yaparken Sosyolojinin yeri neresidir? İlk özet tanım da şöyle açıklayacak Bauman.

    "Sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır."

    Yani şunu söylemek istiyor Bauman. Bırakın onlar istediği kadar üstünlük kavgası versin. Biz hepsini kullanarak insan eylemlerini ifade etmeye çalışacağız. Ve bu saydığımız disiplin alanlarının insan hayatına getirdikleri özgürlük genişlemesi-daralması sosyolojinin üzerinde durduğu en ağırlıklı mesele olarak çıkacak karşımıza...


    Bauman'a göre kazanılmış bir Sosyolojik Düşünme becerisi kişinin daha duyarlı olmasına yarayacak, duygularını daha da keskinleştirmesine yarayacak ve gözlemlerini daha da açmasına yardımcı olacak. Böylece hayatlarımızda değiştirilemez, kaçınılmaz diye ifade ettiğimiz ebedi özelliklerin insan gücünün ve insan kaynaklarının kullanılmasıyla ortaya çıkmış olduğunu görecek ve bunu anladıktan sonra artık içimizde bir huzursuzluk oluşacak ve kendi eylemlerimizin de bu sistemlerin içinde eriyip gidiyor olduğunu fark edince Sosyolojik düşünme geri dönülmez bir huzursuzluk yaratacak bize bunu anlatmaya çalışıyor Bauman..

    Bauman ilk bölüm olan "Özgürlük ve Bağımlılık"a şöyle başlıyor:

    "Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz Sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir."

    Özgürlük, insanlık tarihine bakılınca henüz çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir ifade. Özgürlük bireysel tatmin aracı olarak kullanılınca hükmetme, zarar verme olarak çıkar karşımıza. Özgürlük yeni hayat sahası kurmak amacıyla üstün bir iş yaptığını zanneden ve bu özgürlüğünü gerçekleştirmek adına her yolu deneyen Hitler olarak çıkar karşımıza. Toplama kampları, İnsan fırınları ve milyonlarca Yahudi mezarı olarak çıkabilmektedir karşımıza. Özgürlük kimin eline geçtiğine göre değişen bir ifadedir. Özgürlük Bir Atatürk'ün eline geçerse bir vatanı kurtarabilir. Özgürlük bir Atatürk düşmanının eline geçerse yapılan tüm devrimleri ve yakılan tüm meşaleleri yerle bir edebilir. Özgürlük elleri ve ayakları prangalı olan binlerce kölenin eline geçerse onları tutsak eden bir avuç insanı yerle bir edecek bir güç sağlar onlara. Özgürlük Moğol imparatorluğunun eline geçerse tüm Anadolu medeniyetlerinin birikimini Dicle ve Fırat'a dökülen mürekkep olarak da çıkabilir karşımıza. Özgürlük bir karar verme ve seçme yetisidir. Ve bu karar verme yetisi bencil, arzularına doyumsuz güç duygusundan beslendiğini düşünen zavallı iktidar mensuplarının elinde kaldığı sürece şahsi özgürlük kavramından konuşmak gereksiz olacaktır. Çünkü Bauman birey olarak özgürlük duygumuzun oluşumunu da gelişimini de belirleyen bir sürü etmenin olduğunu söyler.

    Özgür davranabilmek için özgür iradeden başka kaynaklara ihtiyacınız vardır der Bauman. Herkesin aklına da ilk olarak para gelir. Lakin para yetersiz bir kaynaktır. Doğumla birlikte edindiğimiz bir sürü özellik bizim özgürlük kaynaklarına erişmemizi engelleyebilir. Irk, cinsiyet, yaş, etnik grup, milliyet vb. özelliklerimizin başkaları tarafından nasıl algılandığı ve bu algıdan kaynaklı bize nasıl davrandıkları özgürlük kaynaklarına erişimimizin en önemli hususlarıdır. Bauman bir Yahudi, Hitler'in başlattığı olaylardan da nasibini almış sürgüne maruz kalmış kendini yabancı hissetmiş ve bu yabancılık duygusunun kendinden başka nedenlerden kaynaklı olduğunu ifade etmek için kendini sosyolojiye adamış bir insandır. Bir başka Yahudi'den örnek vermek istiyorum. Stefan Zweig, Hitler öncesi dönemde kitapları teker teker basılıyor, maddi durumu çok iyi bir durumda yaşıyordu. Hatta o kadar yüksek yaşam rahatlığı vardı ki özel el yazması koleksiyonu bile vardı teker teker topluyor el yazmalarını ve hayatından gayet memnundu. Sonra bir zamanlar ona komşu olan lakin sonradan bunu öğreneceği Hitler çıkıyor ortaya. Her şey birdenbire oldu. Eserleri toplatılmaya, yakılmaya başlandı. Alman dilinde en çok sevilen yazarken en nefret edilene doğru sürüklenmeye başladı. Yıllardır topladığı el yazmalarının birini bile alamadan vatanından kaçtı. Ne sahip olduğu edebi güç ne de sahip olduğu maddi olanaklar işe yaramadı. Hitler'in özgürlüğü öyle istiyordu ve öyle olacaktı. Şimdi Zweig'in birey olarak suçu nedir? Yahudi doğmak. Artık hayatını Yahudi doğma suçunu işlediği için sürgünde geçirecekti. İntihar ettiği zaman Brezilya'da yaşıyordu. Hitler öncesi dönemde olduğundan daha fazla değer görüyor ve devlet çapında saygı duyuluyordu ona. Lakin o sadece Yahudi olduğu için ona ve tüm Yahudilere bir genelleme mantığı ile işlenen suçtan ötürü yaşadığı duygu bunalımını atlatamayacak ve intihar edecekti.

    Özgürlük karar verme yetisidir. Zweig isteseydi bir şey olmamış gibi yazmaya ve yaşamaya devam ederek kullanabilirdi o özgürlüğü. Ben şuan bu satırları yazmak yerine elime başka bir kitap alabilir Bauman'ın ben de yarattığı düşünceleri dile getirmek yerine daha az zahmetli bir işe kalkışabilirdim. Siz de bu yazılanları okuyup okumama konsunda özgürsünüz. Bu tarz özgürlükler bizim irademize bağlı olanlardır. İnsan isterse farkındalık seviyesini arttırır isterse günlerini bomboş bir şekilde bir asalak gibi yaşayarak geçirebilir. Zaten bizim elimizde olmayan özgürlükler yüzünden hayatımız gayet zor bir konuma doğru sürükleniyor. En azından özgürlüğümüzü bu güç koşulları yaratanları anlayabilmek ve anlatabilmek için harcayalım ki kendi özgürlük irademizi oluşturabilecek sorgulama yeteneğine erişebilelim diyor Bauman.


    İkinci bölüm olan Biz ve Onlar'da şöyle bir paragraf yer alır.

    "Zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları
    aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine "kardeşler" ya da "bacılar" diye seslenirler. Milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır
    olma, ülkeden "ana vatanımız" ya da "atalarımızın toprağı" diye söz ederek sağlanır."


    "Kefenini giyip hazır olma" metaforu da diyebiliriz. Bu siyasi arenada daima işe yarayan bir yol değil midir? Başı sıkışan "kutsallara" sığınıyor. Siyasi olarak can çekişen, yakıtı bitmek üzere olan otoriteler hemen bir olay ayarlar. Bir ihanet senaryosu çizer ve içinde bulunduğu durumdan "kardeşlik" "millet" ve dini kutsallara ile sıyrılır. Çünkü kitleleri idare etmenin ve mevcut kötü durumu unutturmanın yolu daha kötü bir senaryonun geleceği endişesini aşılayarak kimsenin kimseyi sevmediği bir ortamda herkesin birbirine sarılmasını sağlamaktır.

    Bauman bu bölümde "biz ve onlar" kavramlarını irdelemiştir.

    "Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir. Bu grup içinde olanları gayet iyi anlarım ve anladığım için nasıl sürdüreceğimi bilirim, kendimi güvenli ve evimde hissederim. Bu grup adeta benim doğal ortamım, içinde olmaktan hoşlandığım ve huzur içinde döndüğüm yerdir. "Onlar" ise tersine ne ait olmayı isteyebileceğim ne de istediğim bir grubu anlatır. Dolayısıyla o grupta neler olup bittiğine ilişkin gözümde canlanan şeyler, belli belirsiz ve kopuk kopuktur; o grubun işleyişine ilişkin pek bilgim yoktur ve bu yüzden o grubun yaptığı her ne ise benim için genelde kestirilemez ve aynı şekilde korkutucu şeylerdir."

    "Biz ve onlar" ifadeleri siyasi, dini, ekonomik, toplumsal, cinsiyetçi vb. farklılıkları ait olduğumuz çevrede içselleştirme eğilimimizle alakalı bir durumdur. "Biz" kavramını kendimizce doldurduktan sonra artık kendimize düşman icat etmemiz gerekir ki karşılıklı çatışmadan doğacak olan aksiyon ile egolarımızı, çıkarlarımızı, ideolojilerimizi hayatta tutabilelim. 21. Yüzyılda geri kalmış coğrafyalarda önemli olan çoğunluğu elde etmektir. Çoğunluk cahil, eğitimsiz, sapkın duygulara sahip veya aklınıza gelen tüm negatif özellikleri barındırıyor olabilir o önemli değil önemli olan "Biz" grubunun sözde demokrasiyi elinde tutmasıdır. Siz mevcut otoriteye karşıt bir görüşte olursanız artık "düşman" kategorisinde yer alırsınız çünkü siyasilerin ayakta kalmak için sömürdüğü kitleyi etkileyebilir düşüncelere ve eylemlere sahipsiniz. (Eşcinsel, ateist, komünist, laik, feminist, vb) mesela Ataerkil bir otoriteyi tehdit ediyorsanız o yapıyı savunanlar tarafından kadın cinayetlerinin arttığını görürsünüz, eşcinsel insanlara nefret söyleminin arttığını görürsünüz, dini oluşumların gittikçe arttığını görürsünüz, siyasi tutuklamaların ve sansürlerin arttığını görürsünüz. Ve de bunların hepsi cephede düşmanlarla savaşıyor hissi verilerek yapılır. Çünkü "biz"i oluşturan topluluk diğer "onlar"ı ezecek güçtedir. Böyle kaldığı sürece de bazı şeylerin değişmesini beklemek iyimserlik olacaktır.

    Bauman Armağan ve Mübadele bölümünden:

    "Kişisel bağlam hayat uğraşının tamamı için yetersiz kalsa bile, vazgeçilmez bir unsurdur. "Derin ve bütünlüklü" kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni,doktorumun hastası ve birçok başka yerde birçok başka şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek durumunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben gerçek, hakiki "Ben"- kimim?"

    Ben kimim?

    "Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım." İfadesi ne kadar da çarpıcı. Günlük hayatımız bizden çok uzak yerlerde seyreder. Üstelik maddi kazancı sağlamak adına günün 1/3'ünden fazlası iş hayatında geçiyorsa artık ben kavramı bize gittikçe yabancılaşmaktadır. Bana göre iki yol var. Ya ayak uydurup oynadığımız bir sürü rolün toplamını muazzam bir şekilde yansıtıp sahte bir mutluluk sahte bir yaşama adabde olup yaslanıp gideceğiz. Ya da sahteliklere katlanamadığımız için aksi, soğuk iş saatleri dışında kalan zamanı boşa harcatacak o samimiyetsiz ortamdaki insanlardan uzak duracağız. Bir üçüncü seçenek çalışmamak olabilir ama ona pek sıcak bakmıyoruz bütün yaşantımızı para ile idare etmeye o kadar çok alıştık ki...

    Farklı iş deneyimleri, yıllardır süren insana dair okuma anlama sürecimin bana kattığı en önemli erdem: sahtelikleri, kendinden çok uzakta bir görüntüyü yansıtan insanları ayırt edebilmek ve bu saçma oyuna dahil olmamak. Eylemlerimi, ilişkilerimi çok yüksek bir oranda kontrol altında tutmak ve iş yerinde bulabileceğim zaman aralıklarını kimsenin gelip benden çalmasına izin vermemek. Herkesin hayatını istediği gibi devam ettirme özgürlüğü var ama kendi sınırlarında olduğu sürece var bunu unutmamak gerekir.


    Bauman yedinci bölüm olan "Kendini koruma ve Ahlâkî görev" de ihtiyaç duyduğumuz eşyalara verdiğimiz "iyi" olma niteliğini irdeliyor. Kendi yetersizliklerimizi sanki sahip olacağımız eşyalarla örtebilecek duruma gelecekmişiz gibi bir hisse kapıldığımızı söylemektedir. Etrafımızda olmasını istediğimiz ya da başkalarının bize bunu dayattığı eşya satın alma duygusunun bize bir sahip olma duygusunu kazandırdığını ve bu duygunun da bizi baskı altına aldığını söylemektedir. Sanki tüm sorunlarımız o eşyayı almakla çözülecek hayatımızı mutlu bir şekilde devam ettirebilir olma durumumuzda bu sahip olma duygusunu tatmin etmekle gerçekleşecekmiş gibi davranırız.


    Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? kitabında da bu durumla alakalı şöyle bir alıntı geçmektedir.
    #65271768

    Bu tüketme arzusu nereden gelmektedir? Bu ilk olarak insanın hangi sınıfa mensup olursa olsun içindeki o ilkel sahip olma arzusundan kaynaklanmaktadır. Eğer o arzuyu hakimiyet altına alamazsak ister en fakir kişi ister en zengin kişi sürekli bir eşya yoksunluğunu duyacağızdır.


    İkinci olarak toplum ve medyanın sürekli yeni ürünleri piyasaya sürmesi ve size de sadece onlara sahipseniz mutlu olabilirsiniz duygusunu yansıtması. Bir nevi eşyaya sahip olanın olmayanı aşağılaması ve eşyaya sahip olmayanın sahip olanı kıskanması durumudur. Bize düşen görev ne peki? Bauman maddi olarak sizden çok daha üstün olanların durumunun sizin hayatınıza hiçbir baskı unsuru oluşturamaz olduğunu söylemektedir. Geri döneceğim lakin bizim hayatımıza etki edecek tek güç unsuruna sahip olan insanın da istihdam edebilecek iş kollarına, fabrikalara, tarlalara sahip insan olacağını söylemektedir. Sadece sizin zamanınızı satın alabilen kişi size baskı uygulayabilir ve sizi hakimiyeti altına alabilir.

    İlk konuya dönersek sınıfsal farklılıklardan kaynaklı maddi güç ayrımı alt sınıflara bir güç uygulama gibi niteliğe sahip değildir. Sadece gösteriş yapabilir ve sizde ait olmayanla size hava atabilir o kadar. Tabii ki sahip olunan eşyalarla yaşam rahatlığı daha da artar lakin bizim olmayan eşyaların hayalini kurarak zaman kaybetmenin de bir önemi yoktur.

    Bir araba, bir ev alan insan sizin ona sahip olamayacağınızı belirtecek şekilde böbürlenebilir. Sizi etki altına alarak ona daha fazla hürmet göstereceğinizi düşünür. Lakin onun yüksek maddi zenginlikleri sizi denetim altına alamaz. Etki altına alma durumu da size bağlıdır. Sizin bu hayattaki ideal ve hayallerinizin maddi veya manevi boyutuyla alakalı bir durumdur. Burada aşağılanan kişinin takındığı tutum çok önemlidir. Eğer sizi aşağılayan gibi maddi hayata ve böbürlenmeye ihtiyacınız varsa ömür boyu bir eşya yoksunluğu sizi bekleyecektir..


    Bauman "Hayat Uğraşına Dalmak" bölümünde tüketim kültürünün üzerinde durmaktadır. Bu konu şimdiye kadar bu kitapla beşinci olan kıtaplarının tümünde hassasiyet gösterdiği bir konudur. Israrla nasıl tüketim kültürünün köleleri haline geldiğimizi vurguluyor. Benim bu bölümlerinden edindiğim bir sürü şey oldu Bauman okumalarına başlayan her okur da bilinçli bir şekilde Bauman'ı dinlerse kendine bu konuda çok şey katacaktır.

    Bauman'ın vurguladığı noktalardan biri oluşturulan yapay bir tüketim kültürünün medya ve onları kullanıp tanıtımını yapan "üst düzey" yaşam koşullarına sahip insanlar tarafından bize sunulması ile bizim de sanki bu ürünleri almamız gerekiyormuş hissine kapılmamızı isteyen bir pazar anlayışı hakim.

    Pazar sahipleri insan ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir ürün ileri sürmekte ve ona ihtiyacımız olduğunu bize hissettirmektedir. Herkesin evinde televizyon olmalı duygusu gibi herkes akşamları haber izlemeli ya da dizi film izleme ihtiyacını gidermeli gibi..

    O yüzden teknoloji sürekli kendini yenilemek zorundadır mevcut arz talep mekanizmasının canlı tutulması için seçeneklerin fazla ve herkese uygun olabilecek kadar alt sınıflara da inmelidir. Bazılarından az bazılarından fazla kazanç ama herkes bu tüketim mekanizmalarına katılmalıdır.

    Birkaç alıntı bağlantısı ile durumu pekiştirmek istiyorum.

    #75542398
    #63164527
    #63073113

    Reklamların bu konuda rolü çok önemlidir. Bize sürekli yeni tüketim mallarına ihtiyacımız olduğunu vurgular. Daima eski malları kullanarak hayatına devam eden insanları aşağılarlar, eski kafalı olarak nitelerler. Üretilen malların birinci sınıf teknoloji ürünü ve birinci sınıf uzmanlarla yaratıldığını vurgular ve bizim "teknoloji-uzmana" karşı güven bağı oluşturmamız adına uğraş verirler.

    Algılarımıza yapılan bu suni saldırı ile beraber biz de ihtiyacımız olan veya olmayan bir şeyi bir aciliyet haline getirir ve başkaları tarafından oluşturulan yetersizlik, yoksunluk algımızı kırmak adına tüketime başlar, kredili hayat koşullarına adapte olur daha iyi eşyalara sahip oluruz. Seçkin kisilerin sahip olduğunu sandığımız halbuki bizi sürüye dahil etmekten baska işe yaramayan maddiyata kurulu yaşam konforuna erişiriz. Bu yanılsamalar dünyasını nasıl aşacağız? Neyi isteyip neyi istemediğimizin altında yatan nedenlerin hangisi bize aittir? Bunu sorgulamaya yardımcı olacak tek şey de bu oyunu bozacak olan Sosyolojik okumalardır. Kendi başına bir ders olan Medya Sosyolojisi bu yüzden vardır. İletişim Sosyolojisi bu yüzden vardır. Sosyolojinin de amaçlarından biri bu algı düzenlerini açığa çıkarmak ve insanlara şeffaflık sağlamaktır. Başa dönersek şöyle bir ifade kullanmıştı Bauman:
    "Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."

    O yüzden otorite Sosyolojiyi de kendi yanına çekmeye çalışır. Gerçekleri söylemekle yükümlüdür bu bilime kendini adamış insanlar. Şayet yerli bir isim bulamazsanız Evrensel bir sürü sosyolog var Bauman da önemlilerinden biridir.

    Bu eserde Bauman'ı okumuyor adeta dinliyorsunuz. Baştan sona kadar bir anlatı havasında devam eden kitabın asıl amacı insanları akademik kavramlara boğmadan Sosyoloji bilimini sevdirmek ve çok da başarılı bir yapıt olmuş.

    Bauman bölüm bölüm sosyolojinin çalışma alanlarını sizinle sohbet ediyormuşçasına inceliyor bol bol örnek veriyor insanların bu alana olan ön yargılarını kırmaya çalışıyor. O yüzden Bauman'ı okuyun, okutun Sosyoloji olmadan insan eylemlerinin ifade edilişı hep yarım kalacaktır.

    İlk sayfada şöyle söylüyor Bauman:
    "Düşünme ve yazma, özel olduğu kadar sosyal bir faaliyettir." O yüzden yazmaktan da vazgeçmemek gerekir düşünelim ve yazarak ifade etmeye devam edelim...
  • Aslında hiç bir zaman bize ait olmayan bir dünyaya sahibiz. Bu dünyanın adı sosyal medya.

    Evlerimizde, işlerimizde ve ikili ilişkilerimizde berbat olan her şeyi hasır altı yaptığımız bir dünya. Mutsuzluğun şirin ve mutlu gösterilebildiği, sadece "bazen" gerçek mutluluğun paylaşılabildiği ve birbirimizden kaçıp sığındığımız yer.

    Nasıl da her şey yolunda, her şey ne kadar da güzel, sanki olmasını istediğimiz her şey orada tamam. Aslında hiç olmadığımız kadar mutlu olduğumuz yer orası.

    DitchtheLabel ve Kerith Lemon Pictures tarafından hazırlanan kısa videolar sosyal medyanın insanları aldatma konusunda ne kadar başarılı olduğunu gözler önüne seriyor ;

    https://www.yerelbt.com/...-dunya-sosyal-medya/
  • MODERNİZM VE MEDYA KISKACINDA AİLE /

    Feyzullah AKDAĞ (Psikolojik Danışman)

    Temellerini Batı’daki rönesans ve reform hareketlerinden alan modernizm akımı, insan ve insanla ilişkili her şeyin yeniden ve yepyeni bir değerler dizisi ile inşasını savunur. Bu itibarla eskiye ait her ne varsa düşman olarak görür. Zira yeni inşa sürecinde eskinin artıklarından arınmış sıfır bir beyin lazımdır kendisine. İşte bu noktada başta din ve onun etkisiyle şekillenen kültür, modernizmin amaçlarına ulaşmasındaki en büyük engellerdir. Öyleyse modernizmin misyonu bellidir: din ve kültürü bitirmek. Modernizm, dini açıktan bitirmeye kalkıştığında alacağı riskin büyüklüğünü çok iyi analiz etti. Bundan dolayı daha dolaylı ve insanları uyandırmayacak bir yol seçti kendine: Artık tüm çalışmalarını din ile insanı aynı bağlamda buluşturan ve yine din ile şekillenen kültür olgusunu bitirmek üzerine odaklamıştı. Kültür, bitirilecek ve dinden arınık yepyeni bir modernizm kültürü tüm dünyada yaşatılacaktı. Bir anlamda dünya vatandaşlığı kavramı bu amaca matuftur.

    Düşman belliydi artık. Kültürü bitirmek için şimdi sıra mücadele araçlarındaydı. Bilim, iletişim araçları ve hatta modernizmin yeniden yorumlayıp sunduğu din, kültürü bitirme aracı olarak kullanılan en etkili silahlar olarak piyasaya sürüldü. Modernizm, iki yüzyılı aşkındır slogan haline getirdiği tüm geleneğin(kültürün) aşağılanması ve reddedilmesi projesini bu amaçla tüm alanlarda hayata geçirdi. Girdiği her yerde maalesef ciddi kazanımları da oldu. Özellikle müslüman zihinlerde neden olduğu tahribat o kadar büyük oldu ki bu tahribat, değil bir köşe yazısıyla; belki ciltler dolusu kitaplarla ancak analiz edilebilir. Hal böyleyken bu habis projenin kültürümüze ait aile, çocuk yetiştirme, cinsiyet algısı, cinsiyet rolleri, kadın erkek münasebetleri gibi sosyal hayatımızın yapı taşlarına da saldırması gayet doğaldır. Nitekim bahsettiğimiz kavramlar, binlerce yıl içinde sayısız tecrübeyle elde edilmiş muazzam bir hazine olarak kültürün önemli yapı taşlarıydı.

    Modernizm, kültürümüz üzerindeki operasyonunu bilhassa medya üzerinden yaptı. Zira en az masrafla en çok insana ulaşabileceği mecra, medyaydı. Günün her saati açık olan, evlerimizin başköşesinde ağırladığımız televizyon marifetiyle hızlanan tahrip hareketi, son yıllarda telefon ve internet sektörünün gelişmesiyle çok daha güçlü hale gelmiş oldu. Artık televizyondan bize telkin edilen mesajları, ondan bir sebeple uzaklaşınca kullandığımız telefon ve internetle kesintisiz şekilde almaya devam ediyoruz. Ev hanımlarımız, artık tüm işlerini televizyonun yayın akışına göre yapar hale geldi. Evladı ağladığında avutmak için yine en büyük yardımcısı televizyon ve tablet oldu. Akşam baba eve gelir. Kimseyle kayda değer birkaç kelam etmeden yemeğe oturur. Ailemiz, yemeği televizyon eşliğinde yer. Yani ola ki birkaç kelime konuşulacak olsa bu sayede o ihtimal de bitiyor. Yemek bittikten sonra çayı beklerken televizyonda “zaping” yapıp diğer elinde telefonuyla sosyal medya turuna çıkılır. Çocukların ise elinde tablet bilgisayarlar oldukça “akıllı uslu” çocuk olmaya devam ederler. Tüm bunlar olurken ne karı koca ne de çocuklar birbirleriyle iletişim halindeler. Bedenleri aynı duvarlar içinde fakat ruhları birbirlerine tamamen yabancı duruma gelmiş haldeler. Aile içinde kim kimin ne yaptığını, ne sevdiğini, internette nerelerde takıldığını, neleri dert edindiklerini vb bilmiyor. Hele ki çocukların o körpe tertemiz dimağlarına nelerin kazındığını anne baba takip etmiyor, bilmiyor. İki eşin çalıştığı ailelerde durum bundan daha da vahim. Tabi ki bu melun projenin farkında olup dikkatli davranan ailelerimiz var ancak maalesef bunların sayısı ummanda katre seviyesinde kalıyor. Muhatabım o bahtiyar aileler değil. Zaten tüm çabamız bu bahtiyar ailelerin çoğalmasına yöneliktir.

    Ev halimiz böyle olunca kültürün aktarımı için kilit rol oynayan aile içi iletişim çalışmıyor. Bu sayede kültüründen habersiz bir nesil yetişiyor. Peki, kültürünü tanımayan çocuğun bu yanı eksik mi kalıyor dersiniz? Elbette hayır. Tabiatta boşluk yoktur. Sizin sorumluluk alarak doldurmadığınız tüm alanları, başkaları(modernizm) büyük bir zevkle doldurmaya hazırdır. Siz sosyal medyada gezinirken çocuğunuz yeni dünya düzeninin kültürüyle aşılanıyor. Oynadığı oyunda, seyrettiği çizgi filmde, takip ettiği sosyal medya kanalında, dinlediği şarkıda, maruz kaldığı reklamlarda kasıtlı olarak bir yere doğru sürükleniyor evlatlarımız. Bu mesajlardan en güçlü ikisi cinsellik ve cinsiyetsizleştirmedir.

    Tüm araçlarıyla medya, çocukları çok küçük yaşlardan itibaren cinselliğe özendirirken arka fonda bu cinselliğin sadece karşıt cinsiyetler arasında olmak zorunda olmadığı mesajını da veriyor. Şuan ergenlik öncesi çocukların en çok kullandığı sanal mecralarda çocuklarla ve çocuk bedeniyle alakası olmayan sanal karakterler mevcut. Evladınız bir klip seyrettiğinde abartılı makyajla çıplaklığını sergileyen, stüdyoda sesi makyajlanmış şarkıcıları görüyor. Oyun oynamak istese abartılı vücut hatlarına sahip, yetişkin bedeni olarak tasarlanmış karakterlerle oynuyor oyununu. Fotoğraflara bakmak istese bin bir filtreden geçirilmiş gerçekle alakası olmayan, dişiliği ya da erkekliği vurgulayan insan fotoğrafları görüyor. Çizgi film karakterleri bile yetişkin insan bedeni formunda tasarlanıp cinselliği çağrıştıracak şekilde kullanılmakta. Görselliği ön plana çıkararak akılda daha kalıcı olacaklarını biliyorlar. Bunun için görüntü efektlerini de iyi kullanarak henüz anaokulu çağındaki çocukların zihinlerini işgale başlıyorlar. Anne, gün içinde katil bulmaca programı seyrederken baba, akşam online okey oyununda olduğu için evladının bunlara maruz kaldığının farkında bile değil. Ebeveyn için önemli olan karnı tok olan evladının sessiz sedasız evde oturmasıdır. Bu sessizlik eğer telefon, televizyon ya da tabletle sağlanacaksa bir an dahi beklemeksizin bu aletler alınmalıdır. Çocuk bunlarla oynarken sesini çıkarmıyorsa “akıllı uslu” çocuk olmuştur. Ekrana büyülenmiş gibi gözünü kırpmadan bakan çocuk, hayatının ilk yıllarından itibaren telkin bombardımanı altında kalıyor. Bu şekilde zamanından çok daha önce, farkında olmadan cinsellikle ilgili birçok şey öğreniyor ve cinselliğe merak duyar hale geliyor.

    Çocuk, artık cinselliğe güdülenmiştir. Bu hal ile ergenlik dönemine giren gencimiz, bu sefer aynı araçlarla yoğun bir cinsiyetsizlik mesajına maruz kalıyor. Verilen mesaj açıktır: cinsellik sadece karşıt cinslerle tatmin edilmek zorunda değil. Tatmin aracı bir gün kadın iken başka gün erkek de olabilir. Hatta bu tatmin aracı, canlı ya da cansız herhangi bir varlık da olabilir. Önemli olan, istenen şeyin bir an evvel kayıtsız şartsız elde edilmesidir. Gencimiz, ergenlik döneminde medya tarafından işte bu telkinlere maruz kalıyor. Mesela, şuan dünyada 12-20 yaş aralığı tarafından en çok seyredilen klipler, k-pop akımı adı altında faaliyet gösteren Koreli pop gruplarıdır. Grup üyelerine baktığınızda cinsiyetleri hakkında kesin bir fikre asla ulaşamazsınız. Erkek ya da kadın olduklarına dair herhangi bir işaret yakalayamazken kliplerinde birçok cinsel davranış sergilediklerini de görürsünüz. Bununla beraber yine gençlerin en çok takip ettiği dijital film platformlarında eşcinselliğin normal olduğu ve kadın erkek ayrımının hatalı olduğu temasının çok güçlü şekilde işlendiğini müşahede edebilirsiniz. Evde anne babasının ihmali yüzünden telefonu, tableti elinden düşürmeyen birçok evladımızın maruz kaldıkları maalesef budur. Kendilerine verilen mesaj bellidir: cinsel birliktelikte taraflar sadece kadın ve erkek olmak zorunda değil.

    Tüm bu saldırılardan korunmak için en emin kale, kültür aktarımının olduğu ailedir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi aile içi iletişimin bittiği bir evde bu aktarım mümkün olmuyor ve kale içten fethediliyor. Aile içi iletişimin bittiği, kendinden uzaklaşmış ve öz kültüründen bihaber yetişen çocuklarımız ve gençlerimizin zihinleri bu şekilde işgal edilmiş oluyor. Ne hazin ki bu bizzat anne ve baba eliyle yapılmış oluyor. Uyanık olmamız şart. Her ne olursa olsun anne ve babanın evlatlarıyla sağlıklı iletişim sağlaması ve devam ettirmesi, kültür aktarımı için en önemli koşuldur. Bununla birlikte çocuğun ninesi, dedesi ve diğer akrabalarıyla yakın iletişim içinde bulunması, anne babanın yükünü hafifleteceği gibi çocuğun güvenli bir ortamda sosyalleşmesini de sağlayacaktır. Aile bağlarını her zaman diri tutmak zorundayız. Aksi takdirde sosyalleşme ihtiyacı, çocuğu aile dışına yöneltecek ve bu da kontrolünün çok zor sağlandığı sosyalleşme macerasına neden olur. Çocuk aile ile sağlıklı bir iletişimde oldukça din, kültür, adab-ı muaşeret, cinsellik, cinsel roller gibi birçok hayati kavramı alır ve benimser. Bu içselleştirme sürecini başarıyla tamamlayan evladımız artık modernizmin en kuvvetli silahı olan medyaya karşı çok daha donanımlı ve güvendedir. Anne ve babaların bu tehlikeye karşı tümden savunmasız olmadıkları ortadadır. Yeter ki şu telefonu ve televizyonu biraz kapatıp evladının yüzüne baksın ve onun Allah tarafından ona emanet edildiğini hatırlasın. Emanete ihanet ederse Allah’ın bunun hesabını soracağını bir an bile aklından çıkarmasın.

    Medya ve çeşitli organlar tarafından geleneksel cinsiyet rolleri yoğun bir şekilde aşağılanmaktadır. Buna rağmen evlatlarımızı, kültürümüzün geleneksel cinsiyet rolleriyle yetiştirmekten korkmayalım. Elbette her bir cinsiyet rolünün mutlak doğru olduğunu savunmuyorum. Binlerce yıl içinde gelişen bu rollerin günümüz için geçerli olmayan bazı mesajları da var. Ancak böyle bir durum var diye tüm geleneği ve kültürü reddetmek, pire için yorgan yakmak olacaktır. Selim akılla süzgeçten geçirip evladımıza bu muazzam hazineyi aktarmalıyız. Medya tarafından durmadan aşağılanan, özelde cinsiyet rollerinin genel de ise kültürün arka planında binlerce yıllık tecrübe ve mayasında din vardır. Kültür, bu anlamda hayat damarımızdır. Kitap gibi araçlarla aktarılacak bir kavram olmayan kültür, ancak ve ancak aile bireylerinin ilgiye dayalı, samimi ve açık iletişimleriyle aktarılabilir. Yani okulda öğrenilecek bir şey değil bu. Bizzat ebeveyn ve geniş aile tarafından yaşantı temelli nakille sağlanabilir.

    Tüm geleneğin aşağılanması ve reddedilmesi mesajını işleyen modernizmin amacı işte bu aktarımı engelleyerek kültürsüz bireyler yetiştirmektir. Kültürsüz birey, hedefsiz gemi gibidir. Kültür rüzgârını alamayan birey modernizmin belirlediği hedefe yine modernizmin rüzgârıyla son sürat gidiyor demektir. Buna engel olmak zorundayız. Evlatlarımızın gözümüzün önünde başka bir el tarafından yetiştirilmesine daha fazla seyirci kalmamalıyız. Lütfen artık sanal mecralarda takılmayı sınırlandırıp gerçek dünyaya dönelim. Evde günlük birkaç saat de olsa eşinizle ve çocuklarınızla yüz yüze, bizzat, samimi bir şekilde iletişim kurun. Bu, siz anne babalara da çok iyi gelecektir. Göreceksiniz evinizde bir huzur dolaşacak, mutluluğunuz artacak, evin bereketi çoğalacak. İşte, modernizmin nefret ettiği ev ortamı budur. Çocuğunuza kültür hazinenizi aktarmak için bilinçli bir çabada olun. Bunu yaparken, evladınızı nasıl bir beladan uzak tuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. En kıymetlilerimize en kıymetli çabamızı vermekten gocunmayalım. Onlar, bunu sonuna kadar hak ediyor…

    Bayramımız mübarek olsun.

    https://hertaraf.com/...Uob_eNSmmOhOldMhfy_c
  • Tarih: 17.12.2009
    Bundan tam 11 sene önce, dönemin sağlık bakanı Recep Akdağ açıklama yapıyor;
    “İlk ölüm 25 ekimde oldu ve 2 aylık bir süreç sonucunda vatandaşlarımızdan 12.316 kişi domuz gribine yakalandı, 458 kişi bu grip sebebiyle can verdi.”
    ….

    Eminim ülkemizde yaşanan daha evvel ki salgınların bu derece çok vatandaşımıza bulaştığından ve neredeyse yarım bin kişinin öldüğünden hiçbirimizin haberi dahi yoktur. Doğrusu o dönemi yaşarken de bu derece korkmamış, psikolojimizi alt üst etmemiştik.
    Önlemler alıyor ama normal şekilde hayatımıza devam ediyorduk.
    Şimdi ise sanki geçmişte bu tür biyolojik salgınlar yaşanmamış, hiç kimseye bulaşmamış, bundan daha fazla can kaybımız olmamış gibi olağan üstü bir şekilde
    KOR-KU-TU-LU-YO-RUZ!
    Peki ama neden?
    Neden bu korona sebebi ile din, dil, millet ayırmadan “Tüm dünyadan korkmaları” isteniyor?
    Dünyamızda zaten daha hızla yayılan ve daha fazla kişinin ölümüne sebep olan onca hastalık varken neden illa korona?
    Bir tek misal vereceğim..
    Sadece 2018 yılında Dünya sağlık örgütünün verilerine göre dünyada bir sene içinde tam 18,1 milyon kişiye kanser tanısı konmuş ve bunların 9,6 milyonu aynı yıl kanserden can vermiştir.
    Kanser vaka ve ölümleri salgın olmadığı halde, bir çok salgından daha hızlı ilerliyor ve can alıyorken neden hala tv reklamları kanserojen maddeler ile dolu olan ürünleri öneriyor?
    Demek ki birileri razı bu gidişden.
    Sessiz sedasız her sene milyon dolarlık ilaç ve tedavileri kullandıktan sonra bunca insanın hala kanserden ölmesi; ilaç şirketlerine kazandırırken, dünya nüfusunu belli bir sayıya indirmeye çalışanların da ekmeğine yağ-bal oluyor.
    Buradan da şunu anlamalıyız ki “Bugün hastalık diye önümüze sürülenlerin YÖNETİCİLERİ var, ancak hiçbir hastalığın KORUYUCULARI yok..
    Bu noktada Rabbimizin şu ayeti celilesi bir tokat gibi çarpmalı suratımıza.
    Rabbimiz şöyle buyuruyor;
    “Bu topluma ne oluyor da hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar!”
    (Nisa Suresi/78)
    Ne yapıyoruz Allah aşkına? Hala oturup akletmiyor, düşünmüyor yalancı medya önümüze ne sürse afiyetle YUTUYORUZ!
    Geçmişte yaşananlar, yakın tarihimiz neden hiç küpe olmuyor kulaklarımıza.
    Nasıl bir süreçteyiz neden oturup araştırmıyoruz?
    Hala bir kısmımız işi sulandırıp evde yaptığı yemeği, aktiviteyi sosyal medyada etiketlerle paylaşıp eğlenirken, bir kısmı kafasını deve kuşu misali kuma gömüp “komplo bunlar” diyor.
    Diğer bir kesim ise geçmişte de veba vs. gibi salgınlar vardı, bugün de var ne olmuş ki rahatlığına kapılıp aklınca kendini rahatlatıyor.
    Oysa geçmişte kirli sular, kanalizasyon ve alt yapı sistemi olmadığından ötürü hijyensizlik, farelerin halkla iç içe yaşaması vs sebebiyle kendiliğinden oluşan salgınlar ile, bugünün laboratuvar ortamında insan eliyle bile iateye üretilip, insanı kontrol altına almak için piyasaya sürülen salgınları bir tutmak ne büyük gaflettir.

    Genetiği değiştirilen ve adeta canavara dönüştürülen bu virüsler sadece bilim kurgu filmlerinde mi var?
    Oysa bu insanlar bilmezler mi “tohum ve ilaç” üreten fabrikalar aynı kişilerin elindedir.
    Kuran’da “ekinin ve neslin” ifsad edilmesi gerçeği ile birebir uyuşan bir hal içerisinde değil miyiz artık?
    Öyleyse insan eliyle üretilen bunca hastalığa nasıl pembe gözlüklerle bakabiliriz?
    İlaç şirketlerinin; hayatlarını mahvettikleri binlerce insana yüklü tazminatlar ödediğini niçin görmezler?
    “Herşey kendiliğinden oluşuyor ve hepsi doğal” zihniyeti hakikatin üzerini nasılda örtüyor.
    Ve yarın o kabak bizim başımızda patladığında herşey için çok geç olur.
    Bu biyolojik gerçekleri kabul etmeyen bir kafa yapısı, düşmanın silahıyla nasıl silahlanabilir?

    Bakın, doğru tespit yapmadan asla çözüme ulaşamayız.
    Analizlerimiz doğru olmalı ki, Müslüman basireti ile adım atabilelim. Şunu bilmeliyiz ki “sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir toplum” korku ile çok kolay yönetilir ve zihinler pekala işgal edilir.
    Bugün üzerimizde yürütülen senaryolar ile yapılmak istenen de budur.
    Bu sefer ki imtihanımız geçmişe göre daha zordur.
    Ve emin olun bundan sonrası daha da zor olacaktır.
    Çünkü Allah Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur.
    “Rabbinize kavuşana kadar sabredin!!! Zira her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır” (Buhari)
    Bizler bunu bilmeli, ancak korkmadan maddi manevi gücümüze güç katmalıyız.
    -Dünya yıkılsa, bir tek ben kalsam, yine senin davanı taşıyacağım Ya RasulAllah!
    Diye her hücresi haykıran bir insanı hangi virüs kaosa sürükleyebilir?
    Bugüne kadar bana “insanları korkutuyorsun!” Diye saldıranlar anladılar mı acaba ne için çaba verdiğimi?
    Pohpohlanan ve sahte bir dünyada, yalancı bir mutluluk empoze edilen bunca insanın bozulan psikolojisini ney düzeltecek şimdi?
    Her zaman derim..
    Öyle bir yaşamalıyız ki, yarın çadır kentede düşsek, bir virüsle yoğun bakımda günde saysak; yine aynı iman ve teslimiyetle güçlü olmalıyız!
    Bu Korona nasıl bir amaca hizmet ediyor ki, bu derece büyütüldü ve halk kaosa sürüklendi..
    Beni asıl korkutan virüs değil, bu salgının hizmet ettiği amaç.
    Dünya sağlık teşkilatının eski uzmanlarından yani bu işin tam ehil kişilerinden olan Peter Koenig bu salgının amaçlarından sadece bir tanesinin çipli aşılar ve ilaçlar olduğunu söylüyor..
    Yani bizler koronadan değil, gafil olmaktan korkmalıyız.

    Davos’ta kararlaştırılan “ID2020” mevzusunu araştırırsanız, ne demek istediğimi daha detaylı şekilde öğrenebilirsiniz.

    Dertleri; yaşlı, zayıf ve doğurganlardan kurtulmak!
    Bunca zaman türlü kimyasallar ile insanların bağışıklık sistemlerini zayıflatıp durdular..
    Bugün ise bu insanların direnemediğini görüyoruz.
    Dünyanın en genç profesörü ünvanını alan ve Türk Einstein olarak bilinen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bakın ne diyor;
    -Zamanında kuş gribi diye bir salgın vardı. Bu gribi en çok Afrika halkına yaydılar. Ve daha sonra aşıları bu insanlar üzerinde ücretsiz olarak uygulandı ve en çokta kadınlara yapıldı. Bizde ah ne güzel, ne iyi insanlar dedik. Ama yıllar geçince anladık ki sözde salgını bitirecek olan bu aşıların içerisinde sadece ilaç yoktu. Aynı zamanda insanları kısırlaştıran ve kadınların bebeklerini düşürmelerine sebep olan kimyasallar da vardı. İşte insanların aklıyla böyle dalga geçiyorlar ve nesillerini tüketiyorlar.

    Bu sözler bana ait olsaydı cahillikle suçlanırdım ama dünyanın en genç profesörü ünvanını alan ve kimya, moleküler biyofizik, biyokimya, matematik alanlarında uzman olan Oktay Sinanoğlu’na “hadi ordan komplocu” diyecek kadar alim olanınız var mı?

    Bu süreçte kaybedenler “çok korkanlar” olacak..
    Vallahi sadece Allah’tan korkanlar bu salgında ölseler de, kalsalar da bu sürecin kazananları olacaklar..
    Açlıktan korkup reyonları yağmalayanlar/millete en az 1 yıllık stok yapın aklını verenler..
    Hiç düşünmezler mi geride kalan fakirin hakkını?
    Senin gibi tek seferde 10 kilo pirinç alacak parası olmayan, boş reyondan ne götürecek evdeki yavrusuna?

    Yada evini eşiğini bedenini kimyasala boğanlar..
    Koronaya yakalanmazsalar zaten bu gidişle 1-2 aya kalmaz egzama, sedef ve ciğer hastalıklarına yakalanacaklar..
    Veba bulaşan insanlara;
    -Sen salgına yakalandın, hastasın! Diyen gayrimüslim doktorlar vardı.
    Ve birde veba bulaşan Müslümanlara;
    -Mübarek olsun, şehadetin gelmiş! Mübarek olsun!
    Diye müjde veren İslam hekimleri vardı..
    Sahi, gerçekten de gönüllere ferahlık vermiyor mu?

    “Taundan (yani salgın hastalıktan) ölen şehittir!” Müjdesini veren bir Rasule ümmetken bize düşen nedir ki?
    Korkmadan, dimdik durarak bilmemiz ve yapmamız gereken 2 şey var..

    1-) Rabbimizin kelamlarına sıkı sıkı sarılmak, Peygamberimizin sünnetlerine dişlerimizle tutunmak, bol bol istiğfar etmek, bedenimizi ve ruhumuzu haramlardan sakınmak, yediklerimizin helal ve tayyip olmasına özen göstermek kısacası “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Ayetini iliklerimize kadar hissedip amel etmek..

    2-) Bütün bu olanların ahir zaman tuzakları olduğunu bilmek. Gaflete kapılmadan üzerimizde kurulan bu oyunların idrakına varmak. Okumak, araştırmak, sorgulamak.
    Bu salgın bize gösteriyor ki hastalıktan çok öte işler dönüyor.
    Belli ki ilaç ve aşı diye sunacakları her ne ise asıl altın vuruşu bununla yapacaklar!
    Bize düşen daha uzun yaşamak değil, Müslümanca yaşamak..
    Sıcak yatakta ölmek değil, Müslümanca ölmek!

    Kıymetli Kemal Özer’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum.

    “Bundan sonra ya daha karanlık bir çağa gireceğiz yahut da kurtuluşa ramak kaldı. Karanlığa doğru sürüklendiğimiz kesin. Ama ümitsiz hiç değiliz. Korkmaya gerek yok. Çünkü yeryüzünde tek söz sahibi bu haydutlar değil. İyilik ölmedi, iyiler ise tümden sahadan çekilmiş değil. Yeter ki, bu iblislerin bilim dinini sorgulamayı öğrenin, gerisi çorap söküğü gibi gelir.”

    İstikbal İslam’ındır! Vesselam!

    Yağmur İbiç/ 29.03.2020