• Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek zevcelerinden. İsmi Aişe binti Ebû Bekir’dir. Yani Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın kızıdır. Annesi Ümmü Ruman binti Âmir İbni Uveymir’dir. Künyesi Ümmü Abdullah, lakabı Sıddîka, ünvanı Ümm-ül-mü’minîndir. Hazreti Âişe’nin çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hazreti Aişe üzülürdü. Birgün Hazreti Peygambere bunu arz etmiş ve Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) de “Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr’i kendine evlâd edinirsin, Onun ismine izafeten de künye alırsın.” Bundan sonra Hazreti Aişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr’e izafeten Ebû Abdullah diye künyelendi.

    Hazreti Aişe, Hicret’ten sekiz sene önce Mekke-i Mükerreme’de doğdu. (m. 614). 57 (m. 676) senesinin Ramazan ayının 17. Salı günü Medine-i Münevvere’de vefât etti. Namazını Medine vâlisi olan Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) kıldırdı. Vasıyyeti üzerine geceleyin Bâki’ Kabristanına defn edildi.

    Hazreti Aişe vâlidemiz küçük yaşta iken okuma-yazma öğrenmiş olup, çok zekî ve kabiliyetli idi. Her bir hâdise üzerine hemen bir şiir söylemesi onun zekâsına bir delîldir. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi katiyyen unutmazdı. Çok akıllı, zekî, âlime, edibe ve afife ve sâliha idi. Hâfızası pek kuvvetli olduğu için, Eshâb-ı kiram, birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Âyet-i kerîme ile medh edildi.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) ikinci defa olarak, ellibeş yaşında iken, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) kızı; Aişe ( radıyallahü anha ) ile evlendi. Bunu, Hadîce-i kübrânın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.

    Peygamberimizin Hazreti Aişe ile evlenmelerinde en önemli husûs nikâh akdinin Hazreti Peygamberin arzusuyla değil, Allahü teâlânın emri ile olmasıdır. Buhârî ve Müslim’in rivâyetlerinde ve Mevâhib-i Ledünniyye’de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Aişe’ye şöyle buyurdu: “Seni üç gece rüyada gördüm. Bir melek ipek kumaşa sarmış (Bu senin hatunundur) dedi. Ben de yüzünü açtım ve “Eğer Allah tarafından ise Cenâb-ı Hak imza eylesin” dedim. Ya’nî eğer rüya rahmânî ise Allahü teâlâ müyesser kılsın demektir. Tirmizî’nin beyanına göre: Cebrâil (aleyhisselâm) Peygamberimize yeşil bir ipek içinde Hazreti Aişe’nin sûretini getirdi ve “Bu senin dünyâda ve âhirette hatunundur”buyurdu.

    Hazreti Aişe’nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hergün ya akşam ya sabah vakitlerinde Hazreti Ebû Bekir’in evine uğraması âdet-i şerifleri idi. (Müşrikler Dar’ün-Nedvede toplanmışlar, şeytan Necdli bir şeyh kılığında gelmiş; müşriklere Hazreti Peygamberi öldürmelerini tavsiye etmiş ve Hazreti Peygamberi ( aleyhisselâm ) öldürmek üzere karar almışlardı. Cebrâil (aleyhisselâm) bunu Hazreti Peygambere ( aleyhisselâm ) haber verdi ve hicretine Allahü teâlânın müsâde buyurduğunu bildirdi.) Hazreti Peygamber hicretine müsaade buyurulduğu gün; öğle vakti sıcakta hiç gelmediği bir saatte başını sarmış olduğu halde Hazreti Ebû Bekir’in evine geldi ve Hazreti Ebû Bekir’e Allahü teâlânın hicret için izin verdiğini ve Hazreti Ebû Bekir’in de kendisi ile beraber olacağını haber verdi. Bu haber üzerine Hazreti Ebû Bekir sevincinden ağladı. Hazreti Aişe o güne kadar sevincinden ağlayan hiç bir insan görmediğini söylemiştir.

    Yine Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını geride Mekke’de bırakmıştı. Medine’yi şereflendirince azadlı kölesi Zeyd bin Harise ile Ebû Râfi’i iki deve ve ihtiyâçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla bize gönderdi. Hazreti Ebû Bekir de Abdullah bin Ureykıt’ı iki üç deve ile onların yanına katıp, hanımı Ümmü Rumân ve beni ve kız kardeşim Esmâ’yı develere bindirerek göndermesini, oğlu Abdullah bin Ebû Bekre mektûb yazarak emretti. “Hazreti Aişe, annesi Ümmü Rumân ve Resûlullahın kerîmelerinden Hazreti Zeyneb hariç diğerleri ile kâfile olarak yola çıktı. Kubeyd mevkiinde Hazreti Zeyd 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kâfileye Talha bin Ubeydullah ( radıyallahü anh ) da katıldı. Mina mevkiinden Beyd’a denilen yere ulaştıkları zaman Hazreti Aişe’nin devesi kaçtı. Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Devem kaçtı. Ben Mahfe’nin içindeydim. Annem de yanımdaydı. Annem “Eyvah kızcağızım, eyvah gelinciğim” diyerek çırpınıyordu. Allahü teâlâ devemize sükûnet verdi ve bizi kurtardı. Nihâyet Medine’ye geldik. Ben Hazreti Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte indim.” O zaman Mescid-i Nebevî ve etrâfındaki odalar yapılmıştı.

    Abdülhak-ı Dehlevî, (Cezb-ül-kulûb) kitabında, fârisî olarak diyor ki, (Mescid-i şerîf) yapılırken, Aişe ve Sevde ( radıyallahü anha ) için birer oda yapıldı. Sonra, ihtiyâç oldukça bir oda yapılarak, adedleri dokuz oldu. Odalar, Arab âdeti üzere, hurma dalından idi. Üstleri kıldan keçe ile örtülü idi. Kapılarında yalnız perde asılı idi. Odalar mescidin cenûb, şark ve şimâl taraflarında idi. Kerpiçden yapılmış olanı da vardı. Çoğunun kapısı mescide açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi. Hazreti Fâtıma ile Hazreti Aişe’nin odaları arasında kapı vardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefâtından birkaç gün önce, Hazreti Ebû Bekir’den başka Eshâb odalarının mescide açılan kapılarını kapattırdı.

    Mekke’den gelen Resûlullahın ev halkı kendi odalarının önünde indi. Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Ebû Bekir’in evinde bir müddet ikâmet buyurdular. Hazreti Ebû Bekir bir gün Resûlullaha “Yâ Resûlallah ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir?” diye sordu. Resûlullah “Mehirdir” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, Resûlullaha mehr parası gönderdi. Bunun üzerine Resûlullah Hazreti Âişe ile nikâhlarının vukû’ bulduğu Şevval ayı içerisinde evlendi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz buyuruyor ki: “Medine’ye hicret edip geldiğimiz zaman burası hastalığı bol olan bir yer idi. Bütün Eshâb-ı kiram hastalığa tutuldular. Bu hastalıktan ancak Resûlullah ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın korumasıyla kurtuldu.” Hazreti Âişe de hastalandı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Sende gördüğüm nedir” diye sorunca Hazreti Âişe “Anam Babam sana feda olsun yâ Resûlallah hummadır. Allah onu kahretsin” dedi. Peygamberimiz: “Hayır ona kötü söyleme. O, vazîfelidir, istersen sana bir duâ öğreteyim. Onu okuduğun zaman Allahü teâlâ onu senden giderir.” buyurdu. Hazreti Âişe, “Öğret, yâ Resûlallah” dedi. Hazreti Peygamber duâyı öğretince humma geçti. Hazreti Âişe vâlidemiz hasta yatarken babası Hazreti Ebû Bekir, Onu yanağından öptü: “Sevgili yavrucuğum nasılsın” diye halini sordu.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Medine’de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) gazâlarına katılmış diğer Sahâbî hâtunları gibi yaralıların tedâvisi ve onların bakımıyla meşgûl olmuş, büyük hizmetler görmüştür. Cephelerde eline kılıç alıp, çarpışmayı istemiş ise de Resûlullah ( aleyhisselâm ) buna müsâde buyurmamıştır. Meselâ Uhud günü Hazreti Peygamber ( aleyhisselâm ) yaralanmış, mübârek yüzü müşriklerin attığı taşla yaralanıp, kan içinde kalmıştı. Hazreti Fâtıma vâlidemiz, Resûlullahın mübârek yüzünü yıkamış, kan durmayınca yünden hasır yakmış ve külünü âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimizin mübârek yüzüne basarak, kanı durdurmuştu. Hazreti Âişe vâlidemiz de sırtında yiyecek ve içecek su taşıyarak Uhud’a gelmişti. Hazreti Âişe ve Ümmü Süleym kırba ile su taşıyorlar, Hamne ( radıyallahü anh ) ise susuzlara su veriyordu. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Uhud gazâsında müslümanlar bozulup, Resûlullahın yanından dağıldıkları zaman, Hazreti Âişe ile Ümmü Süleym bint-i Milhân’ı gördüm. Arkalarında kırbalarla koşa koşa su taşıyorlar, yaralıların ağızlarına boşaltıyorlardı. Kırbaları boşaldıkça koşarak gidiyor doldurunca koşarak geliyor yine yaralılara su veriyorlardı.” Kadınların Uhud Savaşına katılmasına müsaade edilmesinin sebebi yaralıları tedâvi için idi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz, Benî Mustalık (veya Müreysi) gazâsına da katılmıştı. Bu gazâda kendilerine yapılan iftira ile ilgili olarak Hazreti Âişe buyururdu ki: (Bana karşı yapılan iftiranın yalan olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi). Hatta bunu söyleyerek öğünürdü. Allahü teâlâ, nûr suresindeki onyedi âyeti göndererek, Âişe’ye iftira edenlerin Cehenneme gideceklerini bildirdi. Hazreti Âişe’nin izzeti ve şerefinin yüksekliği bu âyet-i kerîmelerle de anlaşıldı.

    Hazreti Âişe’ye iftira, Hicret’in beşinci yılında (Müreysi) gazvesinde olmuştu. Bu muharebeye (Beni mustalık) gazvesi de denir. Resûlullah, bu gazâya bin kişi ile gitmişti. Hazreti Âişe ile Ümmü Seleme’yi de götürmüştü. Ganîmete kavuşmak için, çok sayıda münâfık da gelmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) askerin önüne Hazreti Ömer’i koydu. Kanlı savaşdan sonra beşbin koyun ile onbin deve ve yediyüzden ziyade esîr alındı.

    Me’aric-ün-nübüvve de buyuruluyor ki: Resûlullah gazâya giderken, zevceleri arasında kur’a çekerdi. Hangisinin adı çıkarsa, onu birlikte götürürdü. Bu gazâya da Hazreti Âişe ile Hazreti Ümmü Seleme gitmişti. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Kadınların örtünmesi için âyet gelmişti. Bana bir çadır yapdılar. Çadırla deveye bindirirlerdi. Gazâdan dönüşde, Medine’ye yakın konmuşduk. Seher vakti göç sesleri işitildi. Abdest için, askerden uzaklaşmışdım. Hemen geldim. Gerdanlığımı bulamadım. Geri gittim. Aradım, buldum. Yerime gelince, askeri göremedim. Gitmişler. Beni çadırın içinde sanıp deveye yükletmişler. O zaman az yirdim. Zaîf idim. Ondört yaşında idim. Şaşırdım kaldım. Beni bulamayınca ararlar diyerek, oturup bekledim.

    Uyumuşum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Safvânın arkadan gelmesini emr eylemişti. Gelip beni uykuda görünce, bağırmış. Sesden uyandım. Onu görünce, yüzümü örttüm. Devesini çökdürdü. Uzaklaşarak, (Deveye bin) dedi. Bindim. Safvân yuları tuttu. Sıcak basınca, askere yetişdik. Önce münâfıklara rastladık. Çirkin şeyler söyleşdiler. Onları İbni Ebî Selûl kışkırtıyordu. Müslümanlardan Hassan bin Sabit ve Mistah da onlara uymuşdu. Medine’ye gelince, hasta oldum. İftira söylentileri her yere yayılmış. Benim haberim yokdu. Fakat, Resûlullah beni eskisi gibi aramıyor, hastalığımı da yoklamıyordu. Sebebini anlıyamıyordum. Bir gece, Mistah’ın annesi ile ihtiyâç için dışarı çıkdım. Etekleri ayağına sarılarak düşdü. Oğlu Mistah’a la’net etti. Niçin söğersin? dedim. Söylemedi. Birkaç kerre sordum. Ey Aişe! Onun ne söylediklerini işitmedin mi? dedi. Sordum, iftira sözlerini bana anlattı. Hastalığım hemen arttı. Ateşim yükseldi. Tepemden duman çıktı zannettim. Aklım gitti. Düşdüm. Aklım başıma gelince evime geldim. Babamın evine gitmek için Resûlullah’dan izin istedim, izin verdi. Ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Anneme sordum: “Yavrum hiç üzülme! Senin işin kolaydır. Güzel olan ve zevci tarafından çok sevilen her kadın için böyle şeyler söylerler” dedi. Şaşırdım. Böyle sözler acaba Resûlullahın mübârek kulağına da gitmiş midir? Babam da duymuş mudur diye üzüldüm. Çok ağladım. Babam başka odada Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Sesimi duymuş. Annemden sormuş. Annem de, dillerde dolaşan sözleri şimdi işitdi demiş. Babam da ağladı. Sonra yanıma gelip, “Yavrum sabret! Allahü teâlâdan ne âyet geleceğini bekleyelim” dedi. O gece, sabaha kadar uyumadım. Gözlerimin yaşı dinmedi.”

    Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali ile Üsâmeyi ( radıyallahü anh ) çağırıp, “Bu işin sonu neye varacak?” dedi. Üsâme, (Yâ Resûlallah! Biz senin zevcenin yalnız iyi olduğunu biliriz) dedi. Hazret-i Ali de, (Yeryüzünde kadın çok. Allahü teâlâ sana yeryüzünü dar eylemedi. Aişe’yi, câriyesi olan Büreyde’den sor!) dedi. Ona soruldu. “Allaha yemîn ederim ki, onda bir ayb görmedim. Arada bir uyurdu. Koyun gelince, un ile hamur yapıp yerdi. Çok zaman onun yanında bulundum. Onda hiçbir ayb görmedim. Ağızlarda dolaşanlar doğru olsaydı, Allahü teâlâ, onu sana bildirirdi” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir gün evinde üzüntülü oturuyordu. Ömer-ül-Fârûk hazretleri geldi. Resûlullah, onun ne düşündüğünü sordu. “Yâ Resûlallah! İyi biliyorum ki münâfıklar yalan söylüyorlar. Allahü teâlâ, senin üzerine sinek kondurmuyor. Bir murdar yere konup da, sonra senin üstünü kirletmesin diye muhafaza ediyor. Seni az bir pislikden saklıyan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbet saklar” dedi. Hazret-i Ömer’in bu sözü Resûlullahın hoşuna gitti. Mübârek yüzü güldü.

    Sonra, Hazret-i Osman’ı çağırdı. Ona da sordu. (Bu sözü münâfıkların yaydığından ve yalan olduğundan şübhem yoktur. Hepsi iftiradır. Allahü teâlâ, senin gölgeni yere düşürmüyor. Mübârek gölgenin bile pis bir yere düşmesini, yâhud habîs bir kişinin, o gölgeye basmasını önlüyor. Mübârek evine pislik sokmasını hoş görür mü?” dedi. Bu sözden de, mübârek kalbi ferahladı. Sonra Hazreti Ali’yi çağırıp sordu. O da, “Bu sözler yalandır, iftiradır. Münâfıkların uydurmasıdır. Sizinle nemâz kılıyorduk. Siz nemâz içinde iken mübârek na’lınızı çıkardınız. Size uyarak biz de çıkardık. “Na’lınlarınızı niçin çıkardınız” dediniz. Size uymak için dedik. Siz de, “Cebrâil aleyhisselâm geldi. Na’lında necâset bulaşığı olduğunu bana haber verdi. Onun için çıkardım” buyurmuşdunuz. Namaz içinde bile vahy ederek seni pislikden koruyan Allahü teâlâ, mübârek zevcelerinize böyle pislik yapılmasına izin verir mi? Böyle birşey olsaydı, bunu da hemen haber verirdi. Mübârek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, vahy edip, mübârek zevcenizin pak olduğunu elbette size bildirir” dedi. Bu söz de, Resûlullâhı sevindirdi. Hemen Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’în evine teşrîf buyurdu.

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) diyor ki: O gün ben durmadan ağlıyordum. Ensârdan bir hanım gelmiş o da ağlıyordu. Annem ve babam yanımda oturuyorlardı. Ansızın Resûlullah gelip selâm verdi. Yanımda oturdu. O zamandan beri yanıma hiç gelmemişti. Bir ay geçmişti. Hiç vahy inmemişdi. Resûlullah oturunca, Allahü teâlâya hamd ü sena eyledi. Şehâdet kelimesini okudu. Bana dönüp, “Ey Âişe, senin için bana şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değil isen, Allahü teâlâ, yakında senin doğru olduğunu bildirir. Eğer bir günâh hâsıl oldu ise, tevbe istiğfar eyle! Allahü teâlâ, günâhına tövbe edenlerin tevbesini kabûl eder” buyurdu. Resûlullahın mübârek sesini işitince, ağlamakdan vazgeçdim. Babama dönüp, cevâb vermesini söyledim. “Vallahi bilmem ki, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) ne cevap vereyim. Bizim kavmimiz cahiliyet devrinde putperest idi. İnsan heykellerine tapınırlar, ibâdet etmesini bilmezlerdi. Hiç kimse bizim kadınlarımıza böyle birşey söyliyemezdi. Şimdi elhamdülillah kalblerimiz İslâm nûru ile parladı. Evimiz İslâm ışığı ile aydınlandı. Herkes bizim için böyle söylüyorlar. Ben, Resûlullaha ne diyeyim?” dedi. Sonra anneme döndüm. Sen cevâb ver, dedim. O da, “Ben şaşırdım kaldım. Ne söyliyeceğimi bilmiyorum. Sen söyle” dedi. Sonra, ben söze başladım. Dedim ki: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, mübârek kulağınıza gelmiş olan lâfların hepsi yalandır. Eğer onlara inanmış iseniz, temiz olduğumu ne kadar söylesem, bana inanmazsınız. Allahü teâlâ biliyor ki, benim birşeyden haberim yokdur. Yapmadığım birşeye evet dersem, kendime iftira etmiş olurum. Vallahi başka diyeceğim yokdur. Yalnız Yûsuf aleyhisselâmın dediğini derim ki, “Sabr etmek iyidir. Onların söyledikleri şey için, Allahü teâlâdan yardım beklerim.” Şaşkınlığımdan, Ya’kûb “aleyhisselâm” diyeceğim yerde, Yûsuf “aleyhisselâm” dedim. Sonra yüzümü çevirip dayandım. Rabbimin beni temize çıkaracağını, Allah hakkı için hep bekliyordum. Çünkü, kendimden emîndim. Suçum yokdu. Fakat, Allahü teâlânın benim için âyet-i kerîme göndereceğini sanmıyordum. Kıyâmete kadar her yerde, benim için âyet-i kerîme okunacağını aklıma sığdıramıyordum. Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kendi aşağılığımı bildiğim için, benim için, âyet-i kerîme göndereceğini hiç ümîd etmiyordum. Yalnız günahsız olduğumu, kalbimin temizliğini Peygamberine rü’yâda bildirir veya kalb-i şerîfine ilham eder diyordum. Allah hakkı için doğru söylüyorum ki, Resûlullah, oturduğu yerden daha kalkmamışdı ve kimse odadan dışarı çıkmamışdı. Mübârek yüzünde vahy alâmetleri göründü. Oturanların hepsi, vahy geldiğini anladı. Babam bu hâli görünce, deriden bir yastık vardı. Yastığı Resûlullahın mübârek başının altına koydu. Bir yemeni çarşaf ile üzerini örtdü. Vahy gelmesi bitince, mübârek yüzünden örtüyü kaldırdı. Gül ile kırmızı yüzünden, inci gibi parlıyan terleri, mübârek elleri ile sildi. Gülümsiyerek “Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allahü teâlâ, seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şâhid oldu” buyurdu. Babam hemen “Kalk yâ kızım! Resûlullaha çabuk teşekkür et!” dedi. Ben de, “vallahi kalkmam, Allahü teâlâdan başkasına şükr etmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerîme indirdi” dedim. Sonra Resûlullah, “sallallahü aleyhi ve sellem”, Nûr sûresinin onbirinci âyetinden başlı yarak, on âyet-i kerîme okudu. Babam hemen kalkıp başımı öpdü.

    Âişe ( radıyallahü anha ) hakkında bu âyet-i kerîme gelmeden önce, Hz Ebû Eyyûb Hâlidin zevcesi, “Âişe için ağızlarda dolaşan sözlere ne dersin?” diyerek, Hazreti Hâlidden sormuş. Hazreti Hâlid de, “Allah için, bu sözler yalandır. Sen bana karşı böyle kötülük yapar mısın?” demiş. “Hâşâ yapmam” deyince, Hazreti Hâlid de “Âişe, dîni bizden daha bütün iken, Resûlullaha karşı böyle şey yapmış olabilir mi? Biz böyle söylemedik. Bu sözler büyük iftiradır” demiş. Hak teâlâ da, Hazreti Hâlidin tam bu sözü gibi âyet-i kerîme göndermişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hemen Eshâbını mescide topladı. Gelen âyet-i kerîmeleri okudu. Âyet-i kerîmenin bereketi ile, mü’minlerin kalblerindeki şübheler kalkdı. Mistah, Hazreti Ebû Bekir’in akrabası idi. Fakîr idi. Hazreti Ebû Bekir, onun geçinmesine yardım ederdi. Mistâh, bu işte münâfıklarla bir olunca, ona yardım etmemeğe yemîn etdi. Bunun üzerine, Allahü teâlâ, Nûr sûresinin yirmiikinci âyetini gönderdi. Ebû Bekir Sıddîk, bu âyet-i kerîmeyi işitince, “Allahü teâlânın beni afv etmesini severim” dedi. Mistah’a eskisi gibi yardım etdi. Hazreti Âişenin temiz olduğunu bildiren âyet-i kerîmeler gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu sözleri söyliyenlere “Kazf haddi vurulmasını emr buyurdu. Dört kişiye seksen değnek vurdular. Birisi kadın idi ve Resûlullahın baldızı idi. (Me’âric) kitabının yazısı temam oldu.

    Hazreti Âişe için gelen onyedi âyet-i kerîmeden birincisinin tefsîrini (Mevâkib tefsîri) şöyle bildiriyor: “Âişe “radıyallahü anhâ” ya iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu sizin için hayırlıdır. (Bu iftira sebebi ile çok sevâb kazandınız. Onların yalanı meydâna çıkdığından, sizin şânınız, şerefiniz artdı. Âyet-i kerîme, sizin temiz olduğunuzu bildirdi: “O iftira edenlerden her biri için kazandıkları günâh kadar cezalar vardır. Büyük iftirayı icâd edip, çok çirkin şeyi söyliyenlere dünyâda ve âhiretde büyük azâb vardır” Bunlara had vuruldukdan sonra, Abdullah bin Ebî Selûl hakîr, zelîl oldu. Hassan, ölünceye kadar kör oldu. Mistah’ın eli çolak oldu. Onikinci âyet-i kerîmede, “Bu iftirayı işitince, mü’min erkek ve kadınlar, kendi ailelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydânda bir yalan ve iftiradır demelidirler”, ondokuzuncu âyet-i kerîmede, Mü’minlerin kötü olarak anılmasını sevenlere, dünyâda ve âhiretde acı azâblar vardır ve yirmialtıncı âyet-i kerîmede “Habîs söz söylemek, habîs adamlara lâyıkdır. Habîs adamlara, habîs kelâm yakışır” buyuruldu. Resûlullah ve Hazreti Âişe ve Safvân (r.anhüm) o alçakların söylediklerinden uzakdırlar. Onlar için afv, mağfiret ve Cennetde ni’metler vardır.

    Görülüyor ki, Hazreti Âişe’ye iftira edenlere, Allahü teâlâ, alçak demekdedir. Onlara çok acı azâblar vereceğini bildirmektedir. (Hasâis-ul-habîb) kitabında diyor ki, Resûlullahın mübârek zevcelerinden birini (Kazf) edenin, kötüleyenin kâfir olduğuna ve tevbesinin kabûl olmıyacağına, Abdullah İbni Abbâs hazretleri fetvâ vermiştir. Hele, Hazreti Âişe’ye kötü demek, Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek olur. Bunun küfr olduğu sözbirliği ile bildirilmişdir. Eshâb-ı kiramdan birinin annesine kötü diyenin cezası da, kazf cezasının iki katıdır.

    Hazreti Âişe buyurdu ki: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ilk hastalığı Hazreti Meymûne’nin evinde oldu. O gün Resûlullahın Hazreti Meymûne’ye uğradığı gündü. Burada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hastalığı arttı. Diğer ezvâc-ı tahirât gelerek Resûlullahın hizmetine koyuldular. Peygamberimiz de “Ey benim zevcelerim ma’zûr görün takatim yoktur ki evlerinizi dolaşayım. İzin verirseniz Âişe’nin evine gideyim, bana orada hizmet edersiniz.” buyurmuşlardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Abbas ve Hazreti Ali’nin omuzlarına dayanıp Hazreti Âişe’nin odasına gitdi. Giderken mübârek ayakları yeri sürüyordu. Gelip döşeğe yattı. Bu odada 11 (m. 632) senesinde Rebî’ûl evvel ayının onikinci Pazartesi günü Öğleden önce mübârek başı Hazreti Âişe vâlidemizin göğsünde olduğu halde vefât etti. Vefât ettiği yere; Hazreti Âişe’nin odasına defn edildi.

    Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra da Eshâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvan” Hazreti Âişe vâlidemize Ümm-ül-mü’minîn; mü’minlerin annesi olarak hürmetleri, ikramları ve izzetleri çok fazla idi. Hatta bu husûsta Hazreti Ömer ( radıyallahü anh ) bunda o derece ileri gitti ki, Hazreti Âişe: “Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Ömer bana çok iyilik etti. Yâ Rabbi bundan böyle beni Onun ihsân ve iyilikleri için ayakta tutma” buyurdu. Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın; kabr-i şerîfi yanında kendisi için ayırmış olduğu yeri Hazreti Ömer’e ( radıyallahü anh ) verdi. Hz Ömer buraya defn edildi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Osman zamanında da dîn-i İslâmı öğretmekle meşgûl oldu. Osman ( radıyallahü anh ) hilafetinin son zamanlarında Kûfe ve Mısır’da isyancılar Medine’ye yürüdüler ve Hazreti Osman’ı şehîd etdiler. Hazreti Ali, halife olunca, katilleri arayıp kısas yapmak için gecikdirmeği uygun gördü. Eşkiya ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devam etdiler. Hazreti Osmanı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri her tarafa yaymağa başladılar. Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Talha, Zübeyr, Nu’mân bin Beşîr, Ka’b bin Acre ve başkaları bu hâle çok üzüldüler’, “İşin sonunun böyle olacağını bilseydik, Hazreti Osmanı, eşkiyaya karşı korurduk” dediler. Katiller, bunu haber alınca, bu sahâbîleri de şehîd etmeğe karar verdiler. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gitdiler. Hac etmek için Mekkeye gelmiş olan Hazreti Âişeye anlatıp ona sığındılar. “Halîfe, fitneyi basdırıncaya kadar, eşkiyaya yüz veriyor. Onlar da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini artdırıyorlar. Kısas yapılmadıkça ve zâlimlerin cezası verilmedikçe, kan dökmenin önüne geçilemiyecekdir” dediler. Hazreti Âişe de, “Bu şakîler Medînede kaldıkça ve Emîrü’l-mü’minînin etrâfını sardıkça, sizin Medîneye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emîn bir yere gidiniz işin sonunu bekleyiniz. Hazreti Alî’yi bu eşkiyanın elinden kurtarmak için uzakdan yardım ediniz, ilk fırsatda, halîfeyi aranıza alıp eşkiyâ üzerine yürüyünüz. Katilleri yakalayıp kısas yapmak kolay olur. Böylece kıyâmete kadar, zâlimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değildir. Acele etmeyiniz” buyurdu. Eshâb-ı kiram, Hazreti Âişe’nin sözlerini beğendiler, İslâm askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeği uygun gördüler. Hazreti Âişeye “Fitne kalkıp, ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizi himâye et! Sen Müslümanların annesisin ve Resûlullahın muhterem zevcesisin. Ona herkesden daha yakın ve daha sevgilisin. Seni herkes saydığı için, eşkiyâ sana yaklaşamaz. Bizimle beraber bulun! Bize kuvvet ol!” diye yalvardılar. Hazreti Âişe, müslimânların rahat etmesi için ve Resûlullahın Eshâbını korumak için, onlarla birlikde Basra’ya hareket etdi. Halîfenin etrâfını sarmış olan ve birçok işlere karışmakda olan katiller, bu haberi Hazreti Alîye başka türlü anlatdılar. Halîfeyi de Basra’ya gitmeğe zorladılar. İmâm-ı Hasen ve İmâm-ı Hüseyin ve Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Abdullah bin Abbâs gibi Sahâbîler, halîfeye acele etmemesini, münâfıkların sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkiyâ ağır basarak, Emîr hazretlerini Basra’ya götürdüler. Önce Ka’ka’ adında birini gönderip, Hazreti Âişe’nin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lâzım geldiğini söylediler. Halife, bu isteklerini uygun buldu. Her iki tarafdaki Müslümanlar sevindiler. Üç gün sonra birleşmek için anlaşdılar. Buluşma saati yaklaşınca, katiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkanları olan Abdullah bin Sebe’ yahûdisinin etrâfında toplandılar. Bunun çâresini sordular. Son çaremiz bu gece halîfenin askerlerine hücum ediniz ve hemen halifeye gidip “Âişe’nin yanındakiler sözlerinde durmadı. Baskına uğradık” deyiniz. Bir süvari birliği ile de, karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönderdikleri ajanlar da, karşı tarafdan imiş gibi “Halife sözünde durmadı. Baskına uğradık” diye bağırdılar. Böylece harb başladı. Deve vak’ası böyle patlak verdi.

    Deve vak’ası sonunda Hazreti Ali Hazreti Âişe’ye izzet ve ikramda bulunmuş ve kendisini Medine-i Münevvere’ye göndermiştir. Hazreti Âişe’nin ( radıyallahü anha ) Deve vak’asına çıkması, harb etmek için olmayıp ıslâh etmek, fitneyi basdırmak içindi.

    Hazreti Âişe mü’minlerin annesidir ve Resûlullahın zevcesidir. Hazreti Ali’nin de annesi makamında olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir. İctihâdı Hazreti Ali’nin ictihâdına uymadı. Hazreti Âişe; Hazreti Ali’yi çok severdi. Çünkü (Ali’yi sevmek imândandır) hadîs-i şerîfini, Hazreti Âişe haber verdi. Böylece, onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lâzım geldiğini bildirdi. Hazreti Ali şehîd edilince pek çok ağladı ve üzüldü.

    Seyyid Ahmed bin Ali Rıfâî buyuruyor ki “Eshâb-ı kiram “aleyhimürrıdvân” arasında olan olaylar üzerine aşırı konuşmak fikir yürütmek, hiç caiz değildir. Her müslüman, Eshâb hakkında, dilini tutmalı, o büyüklerin hep iyiliklerini söyleyip, hepsini sevmeli övmelidir. Çünkü onlar birbirlerini severlerdi.”

    Hazreti Âişe müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa; kadınlara mahsûs hallere dair fıkhî hükümler kendisinden sorulurdu. Çünkü Hazreti Âişe hem mü’minlerin annesi, hem de dinlerini öğrenecekleri bir müftî müctehide idi. Âyet-i kerîme ile medh ve sena olundu. Âlim, edîb, çok akıllı ve üstâd idi. Çok fasîh ve belîğ konuşurdu.

    Âişe-i Sıddîka hazretlerinin fazîletleri, üstünlükleri, sayılamıyacak kadar çokdur. Eshâb-ı kirama fetvâ verirdi. Âlimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtde birini Hazreti Âişe haber vermiştir. Hadîs-i şerîfde (Dîninizin üçde birini Humeyrâdan öğreniniz!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Aişeyi çok sevdiği için, ona (Humeyrâ) derdi. Eshâb-ı kiramdan ve Tabiînden çok kimse, Hazreti Âişeden işitdikleri hadîs-i şerîfleri haber vermişlerdir. Urvetübni Zübeyr hazretleri buyuruyor ki “Kur’ân-ı kerîmin ma’nâlarını ve halâl ve haramları ve Arab şiirlerini ve neseb ilmini Hazreti Âişe’den daha çok bilen kimse görmedim.”

    Eshâb-ı kiram, hediyyelerini, Resûlullaha, Âişe’nin evinde getirip, böylece sevgisini kazanmağa yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Âişe tarafında Hafsa, Safiyye, Sevde vardı. İkincisi, Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i Seleme’yi Resûlullaha gönderip (Eshâbına emr buyur. Hediyye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!) dediklerinde, Resûlullah buyurdu ki, “Beni, Âişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâil “aleyhisselâm” bana, yalnız Aişenin yanında iken geldi.” Ümm-i Seleme, dediğine pişman olup, tevbe ve afv diledi. Fakat zevceler, Hazreti Fâtıma ( radıyallahü anha ) ile de haber gönderdiler. Cevabında “Ey kızım, benim sevdiğimi, sen sevmez misin?” buyurdu. Fâtıma “Elbet severim” dedi. Cevâbında “O hâlde, Âişe’yi sev!” buyurdu. Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki, Resûlullahın zevceleri arasında, Hadîceye ( radıyallahü anha ) gayret etdiğim gibi başkasına gıbta etmedim. Hâlbuki, onu görmemişdim. Çünkü, ölmüş olduğu hâlde, onun adını çok söylüyordu. Ne vakt bir koyun kesip dağıtsa mutlaka bir parçasını da Hadîce’nin akrabasına yollardı. Bunu görünce, bir defa (Allahü teâlâ, sana, sanki Hadîce’den başka kadın vermedi mi, hep onu söylüyorsun) dedim. “Evet, başka kadınlarım oldu. Fakat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu” buyurdu.

    Tirmüzî’de Mûsâ bin Talha diyor ki, Hazreti Âişe’den daha fasîh, düzgün konuşanı görmedim. Resûlullahı medh eden şu iki beyt Hazreti Âişe’nindir:

    Ve lev semi’û ehl-ü Mısre evsâfe haddihî,
    Lemâ bezelû fî sevmi Yûsufe min nakdin.

    Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû,
    Le âserne bilkat’il-kulûbi alel eydi.

    Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Yûsuf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Ya’nî, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüliyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi (de acısını duymazlardı).

    Hazreti Âişe’nin şân ve şereflerinden birisi de Resûlullahın sevgilisi olmasıdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu çok severdi. Resûlullaha en çok kimi seviyorsun denildikde, (Aişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi? dediler. “Âişenin babasını” buyurdu. Ya’nî en çok Hazreti Ebû Bekir’i sevdiğini bildirdi. Hazreti Âişe’ye sordular ki, Resûlullah en çok kimi severdi. Fâtıma’yı severdi dedi. Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fâtıma’hın zevcini buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazreti Aişe’yi, çocukları arasında Hazreti Fâtıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazreti Ali’yi, Eshâbı arasında ise, Hazreti Ebû Bekir’i en çok severdi. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik iğriyordum. Mübârek yüzüne bakdım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaşdırıyordu. Şaşa kaldım. Bana doğru bakdı. “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzünüzdeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnınızdaki ter danelerinin saçdıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını öpdü ve“Yâ Aişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Ya’nî, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çokdur, dedi. Hazreti Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullahı severek onun cemâlini anlıyarak gördüğü için aferin ve takdîr olmaktadır. Beyt:

    Ne iyi o gözler ki, güzele bakmakdadır.
    Ne tâli’li o kalb ki, onun için yanmaktadır!

    Tabiînin büyüklerinden olan imâm-ı Mesrûk, Hazreti Âişe’den gelen bir haberi bildirirken (Resûlullahın sevgilisi ve Ebû Bekir Sıddîkın kerîmesi olan Hazreti Sıddîka buyuruyor ki) diyerek söze başlardı. Bazan da (Allahü teâlânın ve göklerde olanların sevdiklerinin sevgilisi diyor ki) derdi. Âişe ( radıyallahü anha ) kendisinin, ezvâc-ı tâhiratın hepsinden daha üstün olduğunu söyliyerek, Allahü teâlânın ni’metlerini sayar, öğünürdü:

    Bunlardan da bazıları şunlardır:

    1- “Resûlullah beni istemeden önce, Cebrâil aleyhisselâm, benim resmimi getirip gösterdi ve bu senin zevcendir dedi.” derdi.

    2- “Resûlullah gece namazı kılıyordu. Ben yanında yatmış idim. Bu hâl yalnız bana mahsûsdu (di yerek öğünürdü). Secdede, mübârek elleri ayaklarıma değince, ayaklarımı çekerdim.”

    3- “Resûlullahın zevceleri içinde, benden başka koca görmeden Resûlullah ile evlenen olmamıştır.”

    4- “Ezvâc-ı Tâhirât içerisinde, yalnız benim yanımda iken vahiy geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bazı zev celerine, “Âişe’yi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yatağında iken bana vahy gelmekdedir” buyurmuşdu.

    5- “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zevceleri arasında benden başka hiçbirinin hem babası, hem de annesi hicret etmiş değildir.”

    6- “Allahü teâlâ benim hakkımda Beraat âyetini nâzil eyledi”

    7- “Resûlullah vefât ederken mübârek başları benim göğsümde idi.”

    8- “Resûlullah benim evimde vefât buyurdu.”

    9- “Benim odam Resûlullahın türbesi olmuştur.”

    Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın rızasına kavuşmak için gecesini gündüzüne katardı. O’nu ( aleyhisselâm ) birazcık üzgün görse teselli etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Hatta Resûlullahın akrabalarını da gözetir, onlara karşı da her türlü iyiliği yapardı. Âişe ( radıyallahü anha ) buyuruyor ki, günde ikinci defa yemek yiyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) görünce, “Yâ Âişe! Yalnız mi’deni doyurmak sana her işden daha tatlı mı geliyor? Günde iki kere yimek de isrâfdandır. Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez” buyurdu. Hadimi merhum, burayı şöyle açıklıyor (Resûlullah ( aleyhisselâm ) Âişe’nin ( radıyallahü anha ) ikinci yemeği, acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuşdu. Yoksa, keffâretler için, günde iki kere yidirmek lâzım olduğu meydandadır.)

    Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Âişe’ye yemek yiyip yemediğini sordular. “Hiç bir zaman doyasıya yemedim” buyurdular ve ağladılar. Dâima oruç tutarlardı. Teheccüd namazını hiç terk etmezlerdi. Çoğu zaman Hazreti Peygamberle ( aleyhisselâm ) kılarlardı. (Tirmizî-Zühd)

    Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) efendimizden 2210 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Eshâb ve Tâbiîn’den birçokları hadîs-i şerîf nakletmişlerdir. Hazreti Âişe’nin ilmini en ziyade neşreden hemşiresi Esma’nın oğlu Urve İbn-üz-Zübeyr ve birâder-zâdesi Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir’dir. Ahmed İbn-i Hanbel, (Müsnet)’inde Hazreti Âişe’nin hadîslerini (253) sahife içinde toplamıştır. Sahih hadîs kitapları Hazreti Âişe’nin fetvâları ile doludur. Dîni mes’elelerin hallinde, önce Kur’ân-ı kerîm’e sonra hadîs-i şeriflere başvurur, daha sonra da nasslardan (âyet ve hadîs) çıkan ahkâma kıyas ederek ictihâd ederlerdi.

    O devrin belli başlı âlimlerinden ve fukahâ-i seb’adan biridir. (Fukahâ-i Seb’a) yedi fıkıh âlimi demektir ki, bunlar. Hazreti Ömer, Hazreti Ali, İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ), Zeyd bin Sabit ( radıyallahü anh ), Hazreti Âişe, Abdullah İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) ve Abdullah İbn-i Ömer ( radıyallahü anh )’dır.

    Fıkıh ve ictihâdda, görüşü, keskin ve kuvvetli idi. Fıkıh ilminin kurucularındandır. İslâm Dininde pek yüksek makam sahibi olup, hadîs ve fıkıh âlimlerince takdîr ve sitayişle anılanların başında gelmektedir.

    Tabiînden Mesrûk’a soruldu “Hazreti Âişe Ferâiz ilminden bir şeyler bilir miydi.” Buyurdu ki: “Allaha yemîn ederim ki, Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden bir çoğu gelir Hazreti Âişe’den ferâize âit şeyler sorar ve öğrenirlerdi.”

    İmâm-ı Zührî: “Eğer zamanının bütün âlimleri ve Peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi, bir araya toplansa, Hazreti Âişe’nin ilmi yine çok olurdu.” buyururdu.

    Ebû Mûs’el Eş’arî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bizler (Eshâb-ı kiram) müşkül bir mesele ile karşılaşınca gider Hazreti Aişe’ye sorardık. Hazreti Âişe’nin ilmi pek çoktu.”

    Urve bin Zübeyr: “Ne fıkıhda ne tıbda, ne şiirde Hazreti Âişe’den daha çok ilmi bulunan kimse yoktu” buyurmuştur.

    Abdurrahmân bin Avf ( radıyallahü anh ) hazretlerinin oğlu Ebû Seleme: “Sünnet-i Resûlullahı Hazreti Âişe’den daha iyi bilen dinde tebahhür etmiş (derya gibi geniş ilme sâbib olmuş), âyet-i kerîmelere vâkıf ve sebeb-i nüzûllerini bilen, ferâiz ilminde mahir olan bir kimseyi görmedim” buyurmuştur.

    Atâ bin Ebî Rebâh “Hazreti Âişe Eshâb içinde en çok fıkıh bilen, isâbet-i rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi” buyurmuştur.

    Hazreti Âişe vâlidemiz bütün İslâm ilimlerine vâkıf, müctehid, edîb, zühd ve verâ sahibi çok cömerd bir zevce-i Resûlullahı idi. Onun vefâtında bütün müslümanlar ağladı. Çünkü O Ümm-ül-Mü’minîn idi.

    Hazreti Aişe ( radıyallahü anha ) hakkında bir çok hadîs-i şerîfler vardır. Bunlardan biri imâm Münâvî’nin Ebî Şeybe’den bildirdiği “Âişe cennetde de benim zevcemdir.” Hadîs-i şerifleridir. Râmuz-ül-ehâdis’de kendisine hitaben buyurulduğu bildirilen, hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

    “Ey Âişe hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? Kıyâmet gününde Allah katında en kötü insan, şerrinden kaçarak insanların terk ettiği kimsedir.”

    “Ey Âişe, Allah kullarına lütf ile muâmele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever.”

    “Ey Âişe, yumuşak ol; zira Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse onlara rıfk (yumuşaklık) kapısını gösterir.”

    “Ey Âişe bilmez misin; kul secde ettiği zaman, Allahü teâlâ onun secde yerini yedi kat yerin sonuna kadar tertemiz kılar.”

    “Ey Âişe, sana birisi istemeden, birşey verirse, kabûl et; çünkü o, Allahü teâlânın sana gönderdiği bir rızıktır.”

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) bir gün Resûlullah efendimize, “Şehîdlerin derecesine yükselen olur mu?” diye sorunca; “Her gün yirmi kerre ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur.” buyurmuşlardır.

    “Ey Âişe! Geceleri şu dört şeyi yapmadan uyuma!”

    1. Kur’ân-ı kerîm hatim etmeden,

    2. Benim ve diğer peygamberlerin şefaatlerine kavuşmadan,

    3. Mü’minleri kendinden hoşnud etmeden,

    4. Hac etmeden!”

    Bunları söyledikten sonra namaza durdu. Namazını bitirip de yanıma geldiğinde, kendilerine dedim ki:

    - Ey iki cihanın güneşi olan Efendim! Annem, babam, canım sana feda olsun; Bana dört şeyi yapmamı emrediyorsun. Ben bunları bu kısa müddet içinde nasıl yapabilirim?

    Tebessüm ederek buyurdular ki: “Yâ Âişe! Ondan kolay ne var? Üç İhlâs-ı şerîfi ve bir Fâtiha sûresini okursan, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş; bana ve diğer peygamberlere salevât getirirsen, şefaatımıza kavuşmuş; önce mü’minlerin ve sonra da kendi affını dilersen, mü’minleri kendinden hoşnud etmiş; (Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehül mülkü velehülhamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir) tesbihini okursan hac etmiş sayılırsın!” Tabiînden gençler Hazreti Âişe’ye geldiler ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ahlâkını sordular. Buyurdu ki: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Kur’ân-ı kerîmin hoş gördüğünü kabûl edip râzı olurdu. Hoş görmediğini kendisi de hoş görmez ve kaçınırdı.”

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) iki şey arasında muhayyer kılındığı zaman, o iki işin en kolayını alırdı -günâh olmadıkça- günah olduğu zaman, ondan herkesten çok uzaklaşırdı. Hiç bir zaman Allah’ın Resûlü ( aleyhisselâm ) kendi nefsi için intikam almaya kalkışmamıştır. Yalnız Allah’ın emri çiğnendiği zaman müstesna.”

    “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi”

    “Peygamberin ( aleyhisselâm ) karnı (hiçbir zaman) yemek ile doymamıştır. Bu husûsta hiç kimseye yakınmamıştır. İhtiyâç, onun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile, O’nun bu durumu, gündüz orucundan alıkoymazdı. İsteseydi Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, meyvelerini ve refah hayatını isterdi. And olsun ki, O’nun o halini gördüğüm zaman acırdım ve ağlardım. Elimle karnını sıvazlardım ve derdim ki:

    “Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyâdan bazı menfâatler (yiyecek ve içecekler) temin etsen olmaz mı?”

    “- Ey Âişe, dünyâ benim neyime! Ulû’l azm’den olan peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o halleri ile yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular, bu sebeple Rableri onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir şekilde yaptı. Sevâblarını arttırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat beni onlardan geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır” buyurdu.

    Âişe ( radıyallahü anha ) dedi ki: Bu sözlerinden bir ay sonra (fazla) kalmadı vefât etti ( aleyhisselâm ). “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bütün gece tek bir âyetle namaz kıldı.”

    Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm )’e Peygamberlikle birlikte şehîdlik derecesini de vermiş olduğu, Hazreti Âişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadîs-i şerîften anlaşılmaktadır. “Hayberde yidiğim zehirli etin acısını duymaktayım. O zehrin te’sîri ile ebher (aort) damarım şimdi çalışmıyacak hâle geldi.”

    Ebû Dâvud, Hazreti Âişe’den ( radıyallahü anha ) bildiriyor ki; kız kardeşim Esma, Resûlullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı.

    Derisinin rengi belli oluyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) baldızına bakmadı. Mübârek yüzünü çevirdi ve “Yâ Esma! Bir kadın; namaz kılacak yaşa geldiği zaman; onun yüzünden ve iki ellerinden başka, yerlerini erkeklere göstermemesi lâzımdır” buyurdu.

    Hazreti Ömer’in haber verdiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Dinde fırkalara ayrıldılar âyet-i kerîmesi bu ümmette meydana gelecek olan bid’at sahiplerini ve nefslerine uyanları haber veriyor.” buyurdu.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) tenbellikden Allahü teâlâya sığınmış, “Yâ Rabbi! Beni, keselden koru!” diye duâ ettiğini, Âişe (radıyallahü anha) ve Enes bin Mâlik (Buhârî) ve (Müslim) de bildirmişlerdir. (Eşî’ât-ül-leme’ât) da, (Beyân ve Şi’r) babında diyor ki, Âişe ( radıyallahü anha )nın bildirdiği hadîs-i şerîfde, “Şi’r, iyisi iyi olan, çirkini çirkin olan sözdür” buyuruldu. Ya’nî, vezn ve kâfiye, bir sözü çirkinleştirmez. Şi’ri çirkin yapan, ma’nâsıdır.

    Resûlullah ( aleyhisselâm )’e biri geldi. Onu uzakdan görünce, “Kabilesinin en kötüsüdür” buyurdu. Odaya girince; gülerek karşılayıp iltifât eyledi. Gidince; Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) sebebini sordu, “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir” buyurdu. O, müslümanların başında bulunan bir münâfık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdârâ buyurdu.

    Medine’de kaht (kuraklık) oldu. Hazreti Âişe’ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) Hilyet-ül-evliyâ cild-2, sh. 43

    2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh. 58

    3) El-A’lâm cild-3, sh. 240

    4) Eshâb-ı Kirâm sh. 9, 10, 22, 27, 47, 72, 76, 78, 310

    5) El-İsâbe cild-4, sh. 359

    6) El-İstiâb cild-4, sh. 356

    7) Medâric-ün-Nübüvve cild-2, sh. 97

    8) Tezkiret-ül-Huffaz cild-1, sh. 27

    9) Şezerât-üz-zeheb cild-1, sh. 61

    10) Tabakât-ül-Huffâz cild-1, sh. 8

    11) Üsûd-ül-gâbe, cild-5, sh. 501

    12) Fâideli Bilgiler sh. 68, 70, 76, 153, 184, 202

    13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-6, sh. 29

    14) Sahîh-i Buhârî Kitab-un-nikah Bab-38, 39, 59

    15) Miftâh u kunûz-üs-sünne, Hazreti Âişe maddesi

    16) Sahîh-i Müslim: Nikâh, 69, 72

    17) Ebû Dâvud: Nikâh, Bab-32

    18) Tirmüzî: Nikâh, Bab-19

    19) Nesâî: Nikâh Bab-29

    20) İbn-i Mâce: Nikâh Bab-13

    21) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 983
  • 112 syf.
    -
    Aslında her gün yaşadığımız 'kırmızı pazartesi'lerden yalnızca biri.
    İki çocuk annesi Z.K. yasak aşkı A.D. ile olan ilişkisi ortaya çıkınca intihar etti. İkilinin ilişkisi ablası tarafından da biliniyordu.
    İstanbul'da 4 kardeş siyanür zehirlenmesinden öldü. Olayın intihar olduğu ve sebebinin de maddi yetersizliklerden kaynaklanan psikolojik bunalım olduğu aşikar.
    Yine bir aile siyanürden zehirlenerek öldü. Maddi bunalımdan dolayı psikolojik sıkıntılar yaşayan baba intihar etti. Eşi ve çocuklarının da katili oldu.
    19 yaşındaki Güleda, eski sevgilisi tarafından önce dövüldü, kaçtı, polisler yakaladı, şikayetçi olmadı, eski sevgilisi serbest bırakıldı, yine dövüldü, boğuldu, kalbinden bıçaklandı, öldü.
    Son iki haftanın 'kırmızı pazartesi'leri.
    -
    Namus nöbeti geçiren bir ailenin 'Bize engel olun!' diye fısıldayarak bıçakladıkları adamın; bakıp görmeyenler, görseler de düşünmeyenler, düşünseler de yanlış düşünenler arasından evinin avlusuna kadar tökezleyerek yürüdüğü kısa bir öykü.
    -
  • ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM'IN HASTALANMASI ve ÖLMESİ

    5365 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, kendisini ölüme götüren hastalığa yakalandığı zaman derdi ki:

    "Ey Aişe! Ben Hayber'de yediğim (zehirli) yemeğin elemini hep hissediyordum. İşte şimdi kalp damarımın kesildiğini hissettiğim anlar geldi."

    Buhârî, Megâzî 83.

    5366 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı ağırlaşıp, ağrıları artınca, benim odamda tedavi edilmesi için diğer zevcelerinden müsaade istedi. Onlar kendisine izin verdiler. İki kişinin arasında çıktı. Bunlardan biri amcası Abbâs İbnu Abdilmuttalib idi, bir başkası daha vardı. Ayakları yerde sürünüyordu. Odama girince ızdırabı daha da arttı.

    "Ağızlarındaki bağları açılmamış yedi kırbadan üzerime su dökün, belki (iyileşir), insanlara bir vasiyette bulunurum!" buyurdular. Hz. Hafsa'ya ait bir leğene oturttuk. Sonra bu kırbalardan üzerine su dökmeye başladık. (Bir müddet sonra) "yeterince döktünüz" diye işaret edinceye kadar dökmeye devam ettik. Sonra (iyileşerek) halka çıkıp namaz kıldırdı ve bir hitabede bulundu."

    5367 - Yine Sahiheyn'de Ubeydullah İbnu Abdillah'tan gelen bir rivayette Ubeydullah der ki: "Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın yanına girdim. Ona: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığından bana anlatmaz mısın?" dedim. Anlatmaya başladı: "Elbette! Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ağırlaştı ve: "Halk namazını kıldı mı?" diye sordu. Biz: "Hayır! Ey Allah'ın Resûlü, onlar sizi bekliyorlar!" dedik.

    "Leğene benim için su koyun!" emrettiler. Hz. Aişe der ki: "Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü. Sonra kendine geldi ve tekrar:

    "Cemaat namaz kıldı mı?" diye sordu. "Hayır!" dedik, onlar sizi bekliyorlar ey Allah'ın Resülü!" Tekrar:

    "Benim için leğene su koyun!" emretti. Hz. Aişe der ki:

    "Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

    "İnsanlar namaz kıldı mı?" diye sordu.

    "Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar, ey Allah'ın Resülü!" Aleyhissalâtu vesselâm: "Benim için leğene su koyun!" dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

    "Halk namazı kıldı mı?" diye sordu.

    "Hayır, onlar sizi bekliyorlar ey Allah'ın Resülü!" dedik. Hz. Aişe der ki:

    "Halk mescide çekilmiş, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yatsı namazı için bekliyorlardı."

    Hz. Aişe der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Hz. Ebu Bekr'e adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi. Elçi gelerek ona:

    "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm halka namaz kıldırmanı emrediyor!" dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebu Bekr radıyallahu anh:

    "Ey Ömer halka namazı sen kıldır!" dedi. Hz. Aişe'nin anlattığına göre, Hz. Ömer:

    "Buna sen daha ziyade hak sahibisin (ehaksın)!" cevabında bulundu. Aişe der ki: "O günlerde namazı Ebu Bekr radıyallahu anh kıldırdı. Bilahare Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbâs olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebu Bekr kıldırıyordu. Ebu Bekr, Resülullah'ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Aleyhissalâtu vesselâm geri çekilme diye işaret buyurdu. Kendisini getirenlere: "Beni yanına oturtun" dedi. Onlar da Hz. Ebu Bekr'in yanına oturttular. Hz. Ebu Bekr, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekr'in namazına uyarak namazını kılıyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm oturmuş vaziyette idi."

    Ubeydullah der ki: "Abdullah İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın yanına girdim ve:

    "Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın Aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı ile ilgili olarak anlattığını size anlatayım mı?" dedim. Bana: "Haydi anlat!" dedi. Ben de bu hususta anlattığını naklettim. Söylediklerimden hiçbir noktayı reddetmedi. Sadece:

    "(Resülullah'ı mescide) Abbâs'la birlikte taşıyan ikinci şahsın ismini verdi mi?" diye sordu. Ben: "Hayır söylemedi" deyince: "O, Ali radıyallahu anh idi" dedi."

    5368 - Bir rivayette Buhârî şu ziyadede bulundu: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hastalığı sırasında: "Ben, yarın neredeyim? Ben, yarın neredeyim?" diye sorarak Hz. Aişe'nin yanında kalacağı günü öğrenmek isterdi. Zevceleri, dilediği yerde kalma izni verdiler."

    Hz. Aişe der ki: "Aleyhissalâtu vesselâm, benim hücremde ve normal olarak bana uğramakta olduğu günde vefat ettiler. Ayrıca Azîz ve Celîl olan Allah onun rûh-u şerifelerini kabzettiği vakit, mübarek başları ciğerimle boğazım arasında (göğsümde) (yaslanmış vaziyette) idi. Tükrüğü de tükrüğüme karışmıştı.

    (Aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı sırasında birara, kardeşim) Abdurrahmân İbnu Ebî Bekr radıyallahu anhümâ içeri girdi, elinde bir misvak vardı, dişlerini misvaklıyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm o misvağa baktı.

    "Ver o misvağı bana!" dedim. O da verdi. Dişlerimle kemirip yonttum ve ucunu geverek (yumuşatıp) Aleyhissalâtu vesselâm'a uzattım. Resülullah, başı göğsüme yaslı vaziyette onunla dişlerini misvakladı."

    Buhârî, Megazî 83, Vudû 45, Ezân 39, 46, 47, 51, 67, 68, 70, Hibe 14, Humus 4, Enbiya 19, Tıbb 21, İ'tisâm 5; Müslim, Salât. 90, (418); Tirmizî, Cenâiz 8, (978, 979); Nesâî, Cenâiz 6, (4, 6, 7).

    5369 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, sıhhati yerinde iken şöyle diyordu:

    "Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzedilmez. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."

    Aleyhissalatu vesselâm hastalandığı zaman O'nu, (başı) dizimin üstünde baygın vaziyette gördüm. Bir ara kendine geldi. Gözlerini evin tavanına dikti ve sonra: "Ey Allah'ım! Refik-i A'la'da (bulunmayı tercih ederim)" dedi. Bu sözü işitince ben (kendi kendime): "Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor" dedim. Bunun, sıhhatli iken bize söylediği şu hadis olduğunu anladım: "Hiçbir peygamber cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."

    Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın telaffuz ettiği son söz: "Allahım, Refik-i A'la'da" cümlesi oldu." (Refik-i A'la: Cennetin en yüksek makamında bulunan peygamberler cemaatidir).

    Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsîr, Nisa 13, Marda 19, Da'avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Muvatta, Cenâiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da'avât 77, (3490).

    5370 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar (ölmeye yakın) iken evde birkısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm:

    "Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalâlete düşmeyin!" buyurdular. Hz. Ömer:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur'ân var, Allah'ın kitabı sizlere yeterlidir" dedi. Oradakiler aralarında ihtilâfa düştü. Kimisi: "Yaklaşın, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm size vasiyet yazsın!" diyor, kimi de, Hz. Ömer radıyallahu anh'ın sözünü tekrar ediyordu.

    Gürültü ve ihtilâf artınca, Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa câiz değildir!" buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: "En büyük musibet, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!" diyerek çıktı."

    Buhari, Megâzî 83, İlm 39, Cihâd 176, Cizye 6, İ'tisâm 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).

    5371 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar olduğu (ölüm anlarına geldiği) zaman, sık sık ızdıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ: "Vay babacığım, ne ızdırab çekiyor!" diye yakınmaya başladı. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Bugünden sonra baban ızdırab çekmeyecek!" buyur(arak onu teselli etmek iste)di. Aleyhissalâtu vesselâm ölünce, Hz. Fâtıma:

    "Vay babacığım! Rabbi, duasına icabet etti! Vay babacığım, gideceği yer Firdevs cennetidir! Vay babacığım, ölümünü Cibril'e haber verdik" diye yas etti. Aleyhissalâtu vesselâm gömülünce de:

    "Ey Enes! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?" diyerek ızdırabının azametini dile getirdi."

    Buhârî, Megâzî 83; Nesâî, Cenâiz 13, (4,13); İbnu Mâce, Cenâiz 65, (1629).

    5372 - Yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "(Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcası) Hz. Abbâs radıyallahu anh, bir cemaate uğradı. Aralarında Ensardan bir grup vardı. Resûlullah'ın ızdırabı arttığı için ağlıyorlardı. Onlara: "Niye ağlıyorsunuz?" diye sordu.

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberliklerimizi hatırladık" dediler. Bunun üzerine Abbâs radıyallahu anh Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına girdi (ve ensarın ağlamakta olduğunu) ona haber verdi. Aleyhissalâtu, vesselâm hemen başına boz renkli bir sargı sardı -veya "bir bürdenin kenarını" demişti- ve hücreden çıkıp minbere geçti. Halka hitap etti. Ensarı hayırla yâdetti ve onlara iyi muamele edilmesini vasiyet etti. İlâveten dedi ki:

    "Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, o da Allah'ın yanındakini seçti: "Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı ve: "Ey Allah'ın Resülü! Annelerimiz, babalarımız sana feda olsunlar!" dedi. Biz de "Bu ihtiyar adama da ne oluyor ki, Resülullah'ın: "Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, kul da Allah'ın yanındakini tercih etti" sözü üzerine ağlıyor" dedik. Meğer burada muhayyer bırakılan Resûlullah'mış. Bunu en iyi bilenimiz de Ebu Bekr radıyallahu anh imiş."

    Buhârî, Salât 80, Fezâil 3.

    RESÜLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM'IN YIKANMASI KEFENLENMESİ

    5373 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkamak istedikleri zaman: "Allah'a kasem olsun bilmiyoruz! Ölülerimizi soyduğumuz gibi, Resûlullah'ı da elbiselerinden soyacak mıyız, yoksa elbisesi üzerinde olduğu halde mi yıkayacağız?" dediler. Bu şekilde ihtilaf edince, Allah üzerlerine uyku attı. Öyle ki, onlardan herbirinin çenesi göğüslerindeydi. Beyt cihetinden, kim olduğu bilinemeyen bir konuşmacı:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı elbisesi üzerinde olduğu halde yıkayın!" diye konuştu. Bunun üzerine kalkıp, kamîsi üzerinde olduğu halde yıkadılar. Su, kamîsin üzerinden dökülüyordu.. Aleyhissalâtu vesselâm'ın bedenini elleriyle değil, kamîsiyle ovuyorlardı."

    Hz. Aişe sözlerine devamla dedi ki: "Eğer, daha önce yaptığım işi şimdi yapacak olsaydım, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı kadınlarından başkası yıkamazdı."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 32, (3141).

    5374 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm üç Necrânî kumaş içerisine kefenlendi: "İki parçalı bir hulle, bir de öldüğü sırada üzerinde bulunan kamîs."

    Âmiru'ş-Sâbi'den kaydedilen bir rivayette İbnu Abbâs şu ziyadede bulunur: "Aleyhissalâtu vesselâm'ı Hz. Ali, Fazl ve Üsâme radıyallahu anhüm yıkadı ve bunlar kabrine indirdiler."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3153).

    5375 - İmam Mâlik anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm pazartesi günü vefat etti ve salı günü de defnedildi. Halk namazını (cemaat halinde değil) ferd ferd kıldı, hiç kimse imamlık yapmadı.

    Bir kısmı: "Minberin yanına defnedilsin" dedi. Bazıları da: "Bakî' mezarlığına defnedilsin" dedi. Bu (münakaşaya) Hz. Ebu Bekir geldi ve: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" buyurduğunu işitmiştim" dedi. Bunun üzerine, hemen orada mezar kazıldı.

    Aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkamak istedikleri vakit, gömleğini çıkarmak istediler. Derken: "Gömleği çıkarmayın!" diye bir ses işittiler. Bunun üzerine gömleği üzerinde olduğu halde yıkadılar."

    Muvatta, Cenâiz 27, (2, 231).

    5376 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Kabrinde Resülûllah aleyhissalâtu vesselâm'ın altına kırmızı bir kadife kondu."

    Tirmizî, Cenâiz 55, (1048); Nesâî, Cenâiz 88, (4, 81); Müslim, Cenâiz 91, (967).

    5377 - Muhammed İbnu Ali İbni'l-Hüseyin anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kabrine lahid yapan Ebu Talha'dır. Aleyhissalâtu vesselâm'ın altına kadifeyi koyan, (Aleyhissâlatu vesselâm'ın) azadlısı şükran radıyallahu anh'dır."

    Tirmizî, Cenâiz 55, (1047).

    5378 - Kâsım İbnu Muhammed rahimullah anlatıyor: "(Halam) Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın evine gidip yanına girdim ve: "Ey anneciğim! Bana Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ve iki arkadaşının kabirlerini(n örtüsünü) aç da bir göreyim!" dedim. Üç kabri de benim için açıverdi. Bunlar (yer seviyesinden ne) yukarıda ne de aşağıda idiler. Kırmızı arsanın kumlarıyla kumlanmış idi."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3220).

    5379 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kabrini yerden yükseltilmiş olarak görmüştür.

    Buhârî, Cenâiz 96.

    ÖLÜMÜN BAŞLANGICI VE GELİŞİ

    5380 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Lailahe illallah demeyi telkin

    edin."

    Müslim, Cenâiz 1, 2, (916, 917); Tirmizî, Cenâiz 7, (976); Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3117); Nesâî, Cenâiz 4, (4, 5).

    5381 - Ma'kıl İbnu Yesâr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâ-sin süresini okuyun."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 24, (3121); İbnu Mâce, Cenâiz 4, (1448).

    5382 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "İnsan öldüğü zaman gözleri nasıl belerip kalıyor, görmez misiniz?" buyurmuştu. Cemaat:

    "Evet, görüyoruz!" dediler. Bunun üzerine:

    "İşte bu, gözünün, nefsini (çıkan ruhunu) takip etmesindendir!" buyurdular."

    Müslim, Cenâiz 9, (921).

    5383 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Ebu Seleme radıyallahu anh'ın yanına girdi. Ebu Seleme'nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra:

    "Ruh kabzedildi mi göz onu takip eder" buyurdu. Ehlinden bazıları feryad u figân koparmıştı. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Kendinize kötü temennide bulunmayın, hayır dua edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler!" buyurdu. Sonra ilâve etti:

    "Allahım, Ebu Seleme'ye mağfiret buyur! Derecesini hidayete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!"

    Müslim, Cenâiz 7, (920); Tirmizî, Cenâiz 7, (977); Ebu Dâvud, Cenâiz 19, 21, (3115, 3118); Nesâî, Cenâiz 3, (4, 5).

    5384 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:

    "Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah'ın rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabbine kavuş."

    Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: "Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!" derler. Sonra onu mü'minlerin ruhlarına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:

    "Falanca ne yaptı? Falanca ne yaptı?" diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:

    "Bırakın onu, onda hâla dünyanın tasası var!" derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):

    "Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?" der. Onlar:

    "0, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!" derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:

    "Kâfir muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler:

    "Bu cesedden kendin öfkeli, Allah'ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah'ın azabına koş!"

    Bunun üzerine, cesedden, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:

    "Bu koku ne de pis!" derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler."

    Nesâî, Cenâiz 9, (3, 8-9).

    5385 - Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min alnının teriyle ölür."

    Tirmizî, Cenâiz 10, (982); Nesâî, Cenâiz 5, (4, 6).

    5386 - Ubeyd İbnu Halîd es-Sülemî Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabından birinden naklen anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ani ölüm, kâfir için gadab-ı ilahî'nin bir yakalamasıdır, mü'min için de bir rahmettir."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 14, (3110).

    CEVAZ

    5387 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh'ın yanına girdik. O, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın oğlu İbrahim'in süt babası idi. Aleyhissalâtu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik. İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalâtu vesselâm'ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh:

    "Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah'ın Resülü?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!" buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: "Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!"

    Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62, (2315); Ebu Dâvud, Cenâîz 28, (3126).

    5388 - Abdullah İbnu Ubeydillah İbni Ebî Müleyke anlatıyor: "Hz. Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın Mekke'de bir kızı vefat etti. Cenazesinde bulunmak üzere geldik. İbnu Ömer ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm de cenazede hazır oldular. Ben ikisinin arasında oturuyordum. Abdullah İbnu Ömer, tam karşısında bulunan Amr İbnu Osman'a:

    "Ağlamayı niye yasaklamıyorsun? Zira Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Ölü, ehlinin, kendisi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür" buyurmuştur!" dedi. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: "Hz. Ömer radıyallahu anh bunun bir kısmını söylemişti" dedi ve sonra İbnu Abbas konuşmasına devam ederek anlattı:

    "Hz. Ömer'le Mekke'den çıktım. el-Beyda nam mevkie geldiğimizde, semüre ağacının gölgesinde bir yolcu gördü. Bana:

    "Git bak bakalım! Bu yolcu neyin nesi?" dedi. Gittim baktım, meğer Süheyb imiş, gelip haber verdim. "Onu bana çağır!" dedi. Tekrar Süheyb'e dönüp:

    "Haydi yürü, Emir'ül-Mü'minine uğra!" dedim.

    Hz. Ömer radıyallahu anh hançerlendiği zaman Hz. Süheyb radıyallahu anh, ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: "Vay kardeşim, vay arkadaşım!" diyordu. Hz. Ömer: "Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? Aleyhissalâtu vesselâm: "Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür" buyurdu!" dedi.

    İbnu Abbâs radıyallahu ahnüma der ki: "Hz. Ömer radıyallahu anh öldüğü zaman bunu Hz. Aişe radıyallahu anhâ'ya hatırlatmıştım. Şöyle dedi:

    "Allah Ömer'e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Allah, mü'mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir" demedi. Lakin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır" buyurdular."

    Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: "(Bu meselede) size Kur'an yeter. Orada "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez" (Fâtır 18) buyrulmuştur."

    Bu söz üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhüm: "Gerçek şu ki, güldüren de, ağlatan da Allah'tır, (gülmek ve ağlamak fıtri bir şe'niyettir, kişinin bundadahli yoktur)" dedi.

    İbnu Müleyke der ki: "İbnu Ömer bu konuşmalar karşısında hiçbir şey söylemedi (serdedilen delilleri ikna edici buldu)."

    Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Genâiz 15, (4,18,19).

    5389 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kendisine, İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın: "Sağ kimsenin üzerine ağlamasıyla ölüye azab edileceğini söylemekte olduğu" haber verilmişti. Şu cevabı verdi:

    "Allah, Ebu Abbirrahman'ı (İbnu Ömer'i) mağfiret buyursun. Aslında o, yalan söylemiyor, ancak unutmuş veya yanılmış olmalı. Zira Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, (ölmüş) bir yahudi kadın cenazesine uğramıştı, yakınları onun üzerine ağlıyorlardı.

    "Bunlar onun üzerine ağlıyorlar. Ona da bu yüzden kabrinde azab ediliyor!" buyurdu."

    Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 25, (931); Muvattâ, Cenâiz 37, (1, 234); Tirmizî, Cenâiz 25, (1004); Nesâî, Cenâiz 15, (4,17).

    5390 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın âlinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer radıyallahu anh onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalâtu vesselâm müdahale edip:

    "Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba maruzdur, (ızdırabın yaşandığı) zaman yakındır!" buyurdular."

    Nesâî, Cenâiz 16, (4,19).

    5391 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, ölmüş bulunan Osmân İbnu Maz'ûn'u, gözlerinden yaşlar dökerek öptü."

    Tirmizî, Cenâiz 14, (989); Ebu Dâvud, Cenâiz 40, (3163); İbnu Mâce, Cenâiz 7, (1456).

    5392 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Kurrâlar öldürüldüğü zaman, bir ay boyu kunut okudu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir başka şey için bu kadar üzüldüğünü hiç görmedim."

    Buhârî, Cenâiz 41, Vitr 7, Cizye 8, Megazi 38, Da'avât 59; Müslim, Mesacid 29, (677).

    MATEMDEN NEHİY

    5393 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ebu Seleme öldüğü zaman, şöyle dedim: "Garip adam, diyar-ı gurbette öldü. Ben de: "Onun için öyle bir ağlayacağım ki, herkes ondan bahsetsin."

    Tam ağlamak için hazırlanmıştım ki, Saîd'den, bana yardım etmek isteyen bir kadın geldi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm onunla karşılaşmış ve kadına: "Sen, Allah Teâlâ'nın tard ettiği şeytanı tekrar eve sokmak mı istiyorsun?" dediler. Bunun üzerine ben de ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım."

    Müslim, Cenâiz 10, (922).

    5394 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Zeyd İbnu Hârise, Cafer İbnu Ebî Ta'lib ve Abdullah İbnu Ravâha radıyallahu anhüm'ün ölüm haberi gelince oturdu. (Halinden) üzüntülü olduğu belliydi. Ben kapı aralığından bakıyordum. Yanına bir adam geldi ve: "Cafer'in kadınları!" dedi ve onların ağladıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm derhal onları men etmesini emretti. Adam gitti ve sonra geri gelip: "Ben onları yasakladım, fakat onlar sözüme kulak asmadılar" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ikinci sefer emrederek kadınları bundan nehyetmesini söyledi. Ama o, kadınların yine kulak asmadıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: "Yasakla onları!" buyurdu. Adam üçüncü sefer geri geldi ve:

    "Ey Allah'ın Resûlü! Allah'a yemin olsun kadınlar bana -veya bize- galebe çaldılar" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Ağızlarına toprak saç!" emretti."

    Buhârî, Cenâiz 41, 46, Megâzî 44, Müslim, Cenâiz 30, (935); Ebu Dâvud, Cenâiz 25, (3122); Nesâî, Cenâiz 14, (4,15).

    5395 - Câbir İbnu Atik radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Abdullah İbnu Sâbit'e geçmiş olsun ziyaretine gelmişti. Onu, (Allah'ın emri) galebe çalmış buldu. Ona seslendi. Fakat cevap alamadı. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm istirca'da bulundu "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn" dedi ve:

    "Biz (yaşamanı isteriz ama, Allah'ın emri) bize galebe çaldı ey Ebu'r-Rebî!" dedi. Bunun üzerine kadınlar feryad edip ağlamaya başladılar. İbnu Atik radıyallahu anh kadınları susturmaya başladı. Ancak Aleyhissalâtu vesselâm: "Bırak onları ağlasınlar! Vâcip olduğu zaman tek ağlayan ağlamayacak" buyurdu.

    "Vacip olan da ne?" dediler.

    "Öldüğü zaman (demektir)" dedi. Bunun üzerine kızı:

    "Allah'a yemin olsun, elimden gelse şehid olmanı isterim. Çünkü sen (cihad için gerekli teçhizâtı) hazırladın" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Allah onun ecrini niyetine göre verdi. Siz aranızda şehid olmayı ne zannedersiniz?" buyurdular.

    "Allah yolunda ölmek!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

    "Öyleyse ümmetimin şehidleri cidden azdır. Bilesiniz: Tâunda ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, yeter ki seferi taatte olsun. Zâtulcenb'ten ölen şehittir. İshalden ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, yıkık altında ölen şehittir, çacuk karnında ölen kadın şehittir."

    Muvatta, Cenâiz 36, (1, 233, 234); Ebu Dâvud, Cenâiz 15, (3111); Nesâî, Cenâiz 14, (4,13,14).

    5396 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Sa'd İbnu Ubâde'ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve: "Ölmüş olmalı!" dedi. Yanındakiler: "Hayır" deyince, Aleyhissalâtu vesselâm ağladılar. Resûlullah'ın ağladığını gören halk da ağladı.

    "İşitmiyor musunuz, buyurdular, Allah Teâla Hazretleri ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir! -ve dilini işaret ettiler- yahut da merhamet eder."

    Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12, (924).

    5397 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "(Izdırab ve mâtemi sebebiyle) yanaklarını yolan, üst başını yırt(ıp dövün)en, cahileye duasıyla dua eden bizden değildir."

    Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İmân 165, (103); Tirmizî, Cenâiz 22, (999); Nesâî, Cenâiz 19, (4, 20).

    5398 - Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    Bir kimse ölünce, arkada ağlayanları kalkıp: "Vay benim dağım, vay efendim..." gibi sözler sarfederse, ona iki melek vekil kılınır, melekler ölen kimsenin göğsüne vura vura: "Sen öyle misin?" diye sorarlar."

    Tirmizî, Cenâiz 24, (1003).

    5399 - Nu'mân İbnu Beşîr radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Abdullah İbnu Ravâha radıyallahu anh bayılmıştı. Kızkardeşi Amrâ ağlamaya başladı: "Vay benim dağım vay şuyum, vay buyum" diye sayıp dökerek yakınıyordu. Abdullah ayıldığı zaman:

    "Allah'a yemin olsun, o söylediklerini söylerken her defasında bana: "Sen böyle misin?" diye soruldu" dedi."

    Söylendiğine göre, Abdullah vefat ettiği zaman Amrâ arkasından ağlamadı."

    Buhârî, Megâzî, 44.

    5400 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh'ın elinden tuttu, oğlu İbrahim'e gittiler. Aleyhissalâtu vesselâm oğlunu can çekişir vaziyette buldu. Kucağına aldı ve ağladı. Abdurrahman:

    "Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi? " dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Hayır (ağlamaktan değil), iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musibet sırasındaki ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi."

    Tirmizî, Cenâiz 25, (1005).

    5401 - Esma Bintu Yezîd İbni's-Seken radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kadınlardan biri dedi ki: "Ey Allah'ın Resülü! Bizim sana âsi olmamamız gereken şu ma'ruf (iyi amel) nedir?" Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Matem yapmayın!" buyurdu. Kadın:

    "Ey Allah'ın Resülü! Falan sülâle (nin kadınları) amcamın (vefatında matemime iştirak edip) yardımcım olmuşlardı. Benim de mukabeleten borcumu ödemem gerek" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm kadına (matem için) izin vermedi. Kadın tekrar tekrar izin istedi."

    Kadın der ki:

    "Resülullah, sonunda onlara borcumu ödemem için izin verdi. Onlara olan borcumu ödedikten sonra hiç matem tutmadım, şu ana kadar bir başka mateme de katılmadım. Benim dışında matem tutmayan kadın da kalmadı."

    Tirmizî, Tefsîr, Mümtehine, (3304).

    5402 - Hz.Huzeyfe radıyallahu anh muhtazar (ölüme yakın) olunca: "Ben ölünce, kimse üzerime ezan okumasın, ben bunun, ölüm haberinin duyurulması olmasından korkarım. Zira ben, Aleyhissalâtu vesselâm'ın ölüm haberinden yasakladığını işittim. Öyleyse ben öldüm mü, üzerime namaz kılsınlar. Beni Rabbime (sessizce) taşısınlar" dedi."

    Tirmizî, Cenâiz 12, (986); İbnu Mâce, Cenâiz 14, (1476).

    5403 - Ebu Sa'idi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm matemci kadına da, onu dinleyene de lânet etti."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3128).

    5404 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın anlattığına göre, "Abdurrahman (İbnu Ebi Bekr es-Sıddîk) radıyallahu anh'ın kabri üzerinde bir çadır görmüştü, seslendi:

    "Ey oğlum! Çadırı mezarın üstünden kaldır. Çünkü onu, (sağken işlediği) ameli gölgelemektedir."

    Buhârî, Cenâiz 82, (muallak olarak kaydetmiştir.)

    ÖLÜYÜ YIKAMA VE KEFENLEME

    5405 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Bir adam, Arafat'ta Resülullah ile beraber dururken devesi onu (yere atıp) boynunu kırdı ve adam öldü. Aleyhissalâtu vesselâm: "Adamı su ve sidr ile gasledin, iki parça bezle kefenleyin, kefene tahnît yapmayın (koku sürmeyin).. Başını da örtmeyin. Allah onu Kıyamet günü telbiye ederek diriltecektir!" buyurdu."

    Buhârî, Cenâiz 20, 21, 22, Cezâu's-Sayd 13, 20, 21; Müslim, Hacc 94, (1206); Ebu Dâvud, Cenâiz 84, (3238, 3239, 3240, 3241); Tirmizî, Hacc 105, (951); Nesâî, Hacc 98, 99,100,101 (5,195-197).

    5406 - Leyla Bintu Kâif es-Sakafiyye anlatıyor: "Ben Ümmü Külsûm Binti Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkayan kadınlar arasında idim. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm da kapının yanında idi. Yanında Ümmü Külsüm'un kefeni vardı, bize parça parça veriyordu. İlk verdiği parça izâr idi. Sonra gömleği(dır'), sonra başörtüsünü (hımâr) sonra göğüs örtüsünü (milhafe) verdi. Ümmü Külsüm sonra bir başka giysinin içine konuldu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 36, (3157).

    5407 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Ölü, (Kıyamet günü), içinde öldüğü elbise ile diriltilecek" dediğini işittim."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 18, (3114).

    5408 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Kefen(e fazla ödeme)de ileri gitmeyin. Çünkü çabuk çürütülür."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 35, (3154).

    5409 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Hamza İbnu Abdilmuttalib'i tek parçadan müteşekkil çizgili bir kumaşla kefenledi."

    Tirmizî, Cenâiz 20, (997).

    5410 - Abdullah İbnu Amr İbni'I-As radıyallahu anhüma anlatıyor:

    "Ölü üç parça ile kefenlenir: Gömlek giydirilir, izar bağlanır, üçüncü giysi olan lifafeye sarılır. Eğer sadece bir kat giysi varsa onunla kefenlenir."

    Muvatta, Cenâiz 7, (1, 224).

    CENAZENİN TEŞYİİ VE TAŞINMASI

    5411 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim cenazeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur."

    Tirmizî, Cenâiz 50,(1041).

    5412 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah alehissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cenazeyi ne ses (matem), ne de ateşle takip etmeyin."

    Bir rivayette şu ziyade var: "Cenazenin önünde yürümeyin."

    Muvatta, Cenâiz 13, (1, 226); Ebu Dâvud, Cenâiz 46, (3171).

    5413 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ı, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir'i cenazenin önünde yürürlerken gördüm."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (3179); Tirmizî, Cenâiz 26, (1007,1008); Nesaî, Cenâiz 56, (4, 56).

    5414 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm cenazenin önünde yürürdü. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman da (önde yürürdü).

    Tirmizî, Cenâiz 26, (1007).

    Rezîn şu ziyadede bulundu: "Siz teşyî ederken cenazenin önünde, arkasında, sağında, solunda ve yakınında yürüyün!"

    Rezîn'in ziyâdesini Buhârî muallak olarak zikretmiştir.

    5415 - Ümmü Atiyye radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Cenazeyi takipten (biz kadınlar) men edildik ama bunda çok şiddet gösterilmedi."

    Buhârî, Cenâiz 30; Müslim, Cenâiz 235, (938); Ebu Dâvud, Cenâiz 44, (3167).

    5416 - Muğîre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Binekli, cenazenin ardından yürür, yaya ise dilediği yerden. Çocuğa da namaz kılınır. Anne-babası için mağfiret ve rahmetle dua edilir."

    Tirmizî, Cenâiz 42, (1031); Nesâî, Cenâiz 55, 56, (4, 55, 56); Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (4180).

    5417 - Hz. Sevbân radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bir cenazeye katılmıştı. Birkısım binekliler gördü.

    "(Binerek cenaze teşyi etmekten) utanmıyor musunuz? Allah'ın melekleri yaya olsunlar da siz hayvanların sırtında olun (olacak şey değil)!" buyurdular."

    Tirmizî, Cenâîz 28, (1012); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3177).

    5418 - Hz. Câbir İbnu Semure radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Ebu'd-Dahdâh'ın cenazesini yayan takip etti. At sırtında geri döndü."

    Müslim, Cenâiz 89, (965); Tirmizî, Cenâiz 29, (1014); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3178); Nesâî, Cenâiz 95, (4, 85, 86).

    CENAZEYİ DEFİNDE SÜR'AT

    5419 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cenazede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belayı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz."

    Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51, (944); Muvatta, Cenâiz 56, (1, 243); Ebu Dâvud, Cenâiz 50, (3181); Tirmizî, Cenâiz 30, (1015); Nesâî, Cenâîz 44, (4, 42).

    5420 - Ubâdetu'bnu's-Sâmid radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm cenazeyi takip ettiği vakit, cenaze mezara konuncaya kadar oturmazdı. Bir yahudi âlimi (bir gün) karşısına çıkıp:

    "Ey Muhammed biz de böyle yaparız!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Onlara muhalefet edin! Oturun!" emrettiler!"

    Ebu Dâvud, Cenâiz, 47, (3176); Tirmizî, Cenâiz, 35, (1020).

    5421 - Âmir İbnu Rebî'a radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Sizden biri bir cenazenin geçtiğini görürse, cenaze ile birlikte yürümese bile, cenazeyi geride bırakıncaya veya cenaze kendisini geride bırakıncaya veya cenaze onu geride bırakmadan, yere konuncaya kadar oturmasın."

    Buhârî, Cenâiz 47, 48; Müslim, Cenâiz 74; (958); Ebu Dâvud, Cenâiz 47, (3172); Tirmizî, Cenâiz 51, (1042); Nesâî, Cenâiz 45, (4, 44).

    5422 - Muhammed İbnu Sîrîn rahimehullah anlatıyor: "Hasan İbnu Ali ve İbnu Abbas radıyallahu anhüm (otururlar iken) bir cenaze geçmişti. Hz. Hasan derhal ayağa kalktı, İbnu Abbâs ayağa kalkmadı. Hasan radıyallahu anh:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bir yahudinin cenazesine ayağa kalkmadı mı?" dedi: Bunun üzerine İbnu Abbâs da ayağa kalktı. Cenâze için kalktı sonra tekrar oturdu.

    Bir rivayette: "Ben melekler için, yani cenaze ile birlikte olan melekler için ayağa kalktım" denmiştir.

    Nesâî, Cenâiz 47, (4, 46).

    5423 - Hasan İbnu Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm otururken bir yahudi cenazesi geçiyordu. Yahudi cenâzesinin başından yukarıda olmasını iyi karşılamadı ve ayağa kalktı."

    Nesâi, Cenâiz 47, (4, 47).

    ŞEHİDİN DEFNİ

    5424 - Hişâm İbnu Âmir anlatıyor: "Uhud günü Ensâr, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelip: "Bize yara ve meşakkat isabet etti, ne emredersiniz (ey Allah'ın Resülü)?" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Kabirleri genişletin ve derinleştirin. Bir kabre iki-üç kişiyi birden koyun!" buyurdular."

    "Öyleyse hangisi öne konsun?" denildi.

    "Kur'an'ı daha çok bilen!" buyurdular."

    5425 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Uhud şehidlerini (defin sırasında), her iki kişinin (cesedini) bir giysiye koyuyor, sonra da: "Kur'an'ı hangisi daha çok almıştı?" diye sorup, onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu. Sonra da: "Ben bunlara şahidim!" diyordu. Onları kanlarıyla defnetmelerini emretti. Onlara cenâze namazı kılmadı, onları yıkamadı da."

    Buhârî, Cenâiz 73, 74, 75, 76, 79, Megâzî 26; Ebu Dâvud, Cenâiz 31, (3138); Tirmizî, Cenâiz 46, (1036); Nesâî, Cenâiz 61, (4, 62).

    (İbnu Deybe hadisin bir meselesi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar): "Derim ki: "İki kişinin, bir giysi içinde, derileri birbirlerine değecek şekilde birleştirilmeleri câiz değildir. Öyleyse bu "birleştirme" hadisesi, ikisinin arasına bir perde konduktan sonra gerçekleştirilmiş olacağına yahut o giysinin ikisi arasında bölünmüş olacağına hamledilir. Zahir mâna da bunu gerektiriyor çünkü hadiste geçen "onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu" ibaresi bunu ifade eder. Her birinin müstakil veya aralarında bir perde olmadan birini öne almak mümkün değildir."

    5426 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Uhud günü, halam, kabristanımıza gömmek için babamı (Uhud'dan Medineye) getirmişti. O sırada Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın tellâli şöyle nida etti: "Ölüleri yerlerine geri götürün!"

    Ebu Dâvud, Cenâiz 42, (3165); Tirmizî, Cihâd 37, (1717); Nesâî, Cenâiz 83, (4, 79).

    5427 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Uhud şehidlerinin üzerinden demir(den mamul silah, zırh gibi şeyler)in ve deri(den mamul kan bulaşmamış giyecek)lerin çıkarılmasını ve onların elbiseleri ve kanlarıyla gömülmelerini emretti."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 31, (3134).

    DEFİNDE TA'CİL

    5428 - Husayn İbnu Vahvah radıyallahu anh anlatıyor: "Talha İbnu'I-Berâ hastalandığı zaman, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ona geçmiş olsun ziyaretine geldi. (Yakınlarına:) "Ben onda ölüm alâmetinin zuhurunu gördüm. (Ölümünü) -bana hemen haber verin ve acele davranın. Çünkü, müslüman bir kimsenin cesedinin ailesi içerisinde hapsedilmesi uygun değildir" buyurdular."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 38, (3159).

    5429 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün Resülullah aleyhissalatu vesselam bir hutbe irad etti. Hutbesinde, ashabından, ölmüş, yetersiz bir kefene sarılıp, geceleyin defnedilmiş bir zâtı zikretti. Sonra kişinin, mecbur kalmadıkça geceleyin gömülmesini yasakladı, ta ki üzerine namaz kılınsın. Ve dedi ki:

    "Biriniz kardeşini kefenledi mi, kefenini güzel yapsın!"

    Müslim, Cenâiz 49, (943); Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3148); Nesâi, Cenâiz 37, (4, 33).

    5430 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, geceleyin bir kabre girdi. Kendisine bir kandil yakılmıştı. Uzanmış vaziyetteki cenazeyi kıble cihetinden aldı. (Ölüye): "Muhakkak ki sen çok dua eden, çok Kur'an okuyan (yufka yürekli) bir kimseydin. Allah sana rahmetini bol kılsın!" diye dua etti ve dört kere tekbir getirdi."

    Tirmizî, Cenâiz 62, (1057).

    5431 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir kızının defnine şahid olduk. Bu definde Resülullah kabrin üzerine oturmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm'ın gözlerinden yaş aktığını gördüm.

    "Aranızda bu gece günah işlemeyen (cima yapmayan) var mı?" buyurdular. Ebu Talha radıyallahu anh: "Ey Allah'ın Resulü! Ben varım!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Öyleyse kabrine in!" buyurdular."

    Ravi der ki: "Ebu Talha kabre inip onu defnetti."

    Buhari, Cenaiz 72.

    5432 - Hz. İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Lahid bize, şakk bizden başkasına aittir."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 65, (3208); Tirmizî, Cenâiz 53, (1045); Nesâî, Cenâiz 85, (4, 80).

    5433 - Ebu'I-Heyyâc el-Esedî anlatıyor: "Bana, Hz. Ali radıyallahu anh: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?" diye sordu ve Resülullah'ın kendisine:

    "Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!" dediğini anlattı."

    Müslim, Cenâiz 93, (969); Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3218); Nesâî, Cenâiz 99, (4, 88, 89).

    5434 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı."

    Müslim, Cenâiz 94, (970); Ebu Dâvud, Cenâiz 76, (3225, 3226); Tirmizî, Cenâiz 58, (1052); Nesâî, Cenâiz 96, (4, 86, 88).

    5435 - Muttalib İbnu Ebî Vedâ'a anlatıyor: "Osmân İbnu Maz'ün öldüğü zaman, cenazesi Medine'den dışarı çıkarıldı ve gömüldü. Osman radıyallahu anh, muhacirlerden ölen kimse idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, bir adama Osman için bir kaya (getirerek mezar yerini belli etmesini) emretti. Adam (bir taş aldı, fakat) taşımaya güç yetiremedi. Resulullah aleyhissalâtu vesselâm bizzat gidip kollarını sıvadı. -Râvi der ki: "Sanki ben sıvadığı sırada Resülullah'ın kollarının beyazlığını görür gibiyim."- Sonra kayayı getirip Osman'ın baş tarafına koydu ve: "Bununla, kardeşimin kabrini işaretliyorum, âilemden ölenleri bunun yanına gömeceğim" buyurdu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 63, (3206).

    ÖLÜNÜN NAKLİ

    5436 - Abdullah İbnu Ebî Müleyke anlatıyor: "Abdurrahman İbnu Ebî Bekr radıyallahu anhümâ Mekke yakınlarında bir yer olan Hubşiyy'de vefat ettiği zaman Mekke'ye taşındı ve orada defnedildi. Hz. Aişe radıyallahu anhâ Mekke'ye gelince Abdurrahmân'ın kabrine uğradı ve şu beyitleri okudu:

    "Biz (Irak Kralı) Cezîme'ye uzun zaman (kırk yıl hizmet eden) iki nedîmesi (Mâlik ve Akîl) gibiydik.

    Öyle ki (hakkımızda): "Bunlar ebediyen ayrılmayacaklar" denmişti.

    Vakta ki, ben ve (kardeşim) Mâlik uzun beraberlikten sonra ayrılınca, sanki tek gece beraber kalmadık gibi oldu."

    Hz. Aişe sonra şunları söyledi: "Vallahi ben burada olsaydım, öldüğün yerde defnedilirdin. Eğer ölümüne hazır olsaydım ziyaretine de gelmezdim."

    Tirmizî, Cenâiz 60, (1055).

    5437 - Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, ölünün defnini tamamlayınca, kabri üzerinde durur ve:

    "Kardeşiniz için (Allah'tan) mağfiret talep edin, onun için (karşılaşacağı sorgulamada) metânet dileyin. Zira şimdi ona hesap sorulacak!" buyururdu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 73, (3221).

    5438 - Hz. Ali radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, bir ölünün defin işini tamamlayınca şöyle derdi: "Allahım, bu kulundur, sana gelmiştir. Sen ise yanına inilenin en hayırlısısın. Ona mağfiret et, onun girdiği yeri (kabri) geniş kıl."

    Rezîn tahric etmiştir.

    5439 - Hz. Bureyde radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, "Ölünce, kabrinin üzerine iki yaş çubuk konmasını tavsiye etmiştir."

    Buhârî, Cenâiz 82, (Bab başlığında muallak olarak kaydetmiştir).

    5440 - Urvetu'bnu'z-Zübeyr, Hz. Aişe radıyallahu anhâ'dan naklen anlattığına göre, "Urve'nin kardeşi Abdullah İbnu'z-Zübeyr'e Aişe dedi ki:

    "Beni arkadaşlarımla birlikte defnedin. Resülullah'la birlikte odaya defnetmeyin. Zira ben, O'nunla birlikte tezkiye olunmamdan hoşlanmam."

    Buhârî, Cenâiz 96, İ'tisâm 16.

    KABİR ZİYARETİNİN YASAKLANMASI

    5441 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Allah kabirleri çok ziyaret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara da lanet etsin."

    Tirmizî, Cenâiz 61.

    5442 - Abdullah İbnu Amr İbni'I-As radıyallahu anhüma anlatıyor:

    "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte bir ölü defnettik. Defin işi bitince Aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte ölünün (çıktığı evin) kapısının hizasına kadar geldik. Orada gelmekte olan bir kadınla karşılaştık. Zannımca, Aleyhissalâtu vesselâm onu tanıdı. Bu, Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ idi.

    "Evden niye ayrıldın?" diye sordu.

    "Şu ölünün sahibine geldim. Ölülerine olan merhamet duygularımı onlara ifade ettim. (Allah rahmet etsin dedim) -veya ölüleri sebebiyle onlara taziyede (başsağlığı dileğinde) bulundum-" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Belki sen onlarla birlikte kabirlere kadar vardın!?" dedi. Hz. Fâtıma:

    "Allah korusun! O hususta sizin zikrettiğiniz günahı işittim, (hiç kabre kadar, gider miyim!)" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Eğer onlarla kabirlere kadar gitmiş olsaydın..." diyerek ciddî bir tehditte bulundu.

    Râvilerden biri, "Küd "dan maksadın kabirler olduğunu zannederim" dedi."

    Ebu Dâvud

    Kütübü Sitte
  • "Başımıza gelen hemen her türlü felaketi bir kader gibi tevekkülle karşılamamızın arkasında biraz da unutkanlık yatıyor."
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • Markopaşa · 12 Mayıs 1947 · Sayı: 21

    " Bir Matbaa Versen, İmdadıma Gelsen'' ana başlıklı yazının konusu bir Türk müziği konseri eleştirisidir. Konserde son şarkıyı Markopaşa söylemiştir: "...En son şarkıyı Markopaşa kart ve çatlak sesiyle Recep Peker'in önünde diz çökerek okudu:

    Titrer yüreğim her ne zaman yadıma gelsen

    Kan ağlar içim hatırı naşadıma gelsen

    Şu hali perişanuma bir bakıp,

    Bir matbaa versen bize imdadıma gelsen...



    Bu yazıdan sonra altına şu not konmuştur:

    NOT: Bu yazının sonundaki "Bir matbaa versen", mürettip hatası yüzünden yanlış dizilmiştir. Aslı " Bir matbaa yıksan" olacak. Tarihe hürmet vazifesiyle düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz. Markopaşa.





    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Satılmıştır" başlığını taşıyor ve ne yazık ki güncelliğinden bir şey yitirmemiş: "İnsanlar var, mağaza nedir bilmez. İnsanlar var, mağazalar alır. Yine insanlar var. Mağazaların yalnız vitrinlerini seyredebilirler. Yılanın derisini ayağına, kısrağın karnından sökülen tayın derisini sırtına, timsahın derisini eline, tavşanın derisini boynuna, tilkinin derisini başına geçirip, insanların derisini yüzen ve asfaltlarda seken bayancıkları, ben bir türlü içine girmediğimiz lüks mağaza vitrinlerine benzetiyorum. Bu belki de, darvinizmi ispat için insanların hayvan aslına dönüşüdür. Gerdanında, bileklerinde bir kuyumcu vitrini, ayak parmaklarındaki ciladan, saçındaki oksijene kadar bir itriyat mağazasının vitrinini taşıyan bu hanımcıklara "Bayan vitrin" demek nasıl olur? Bu vitrinlerdeki mallar satılmıştır. Üzerlerindeki "satılık" etiketi aylarca durur. Kime satılmışsa, sahibi gelip bir türlü almaz. "Bayan vitrin" de satılıktır, ama etiketi yoktur. Onun görünmez etiketi, pey sürebileceğini tahmin ettiği " Bay vitrinlere"e lütfetttiği tebessümüdür.

    - Şu güzel kundura?

    - Satılmıştır.

    Şu mantonun üzerinde bir etiket: "satılmıştır" Resim sergisindeki şu tablo satılmıştır. Bu güzel şapka satılmıştır. Hepsi satılmış. Yalnız vitrindeki malların üstünde etiketleri vardır. " Bayan vitrin"in ise etiketi yok. Etiketi olmayan satılmış bir mal daha var ki, o da: Kul kalemler ve köle muharrirler.



    Markopaşa· 19 Mayıs 1947 · Sayı: 22

    Markopaşa'nın bu sayısında "Demokrasi Hortladı", "Gurbet Kuşu", "Dolar Marşı", "Bilmeceler" ile Sabahattin Ali'nin "Krediyi Düşüren Kredi" başlıklı yazıları yer almış. Mim Uykusuz'un "İnatçı Keçiler" karikatürü de bu sayıda yayımlanmış. Sabahattin Ali yazısında, Amerikan yardımının gelişini yeniden konu edinme gereği duymuş:

    "Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi, yoksa

    fena mı, olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi. Çünkü yasaktır. Ama, öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hain isiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omuzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz! Ve bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar: Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar "milli heyecan" aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygusundan başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz. Amerikan mandacılarından başka herkesin aklına takılan:"Bu yardımın sonu nereye varacak?" sorusuna neden açık ve inandırıcı cevap veremediler, hatta işin münakaşasına bile yanaşmadılar? Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri, yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk millerini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Çünkü: "Verelim mi, vermeyelim mi?" diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan millerinin hakkı ise, "Alalım mı, almayalım mı? diye düşünmek ve konuşmak da Türk millerinin hakkıdır.



    İkinci sayfada yer alan "Yer Değiştirme" başlıklı yazıdaki önsezinin ne kadar güçlü olduğu bugün kanıtlanıyor:

    "Bilindiği gibi, Türkiye'den Amerika'ya tetkik heyetleri ve Amerika'dan Türkiye'ye mütehassıslar [uzmanlar] yollanmaktadır. Eğer bu vaziyet biraz daha devam edecek olursa, bu iki memleketin pek yakında haritada yer değiştirecekleri kuvvetle tahmin edilmektedir.



    Dördüncü sayfada "Ödünç Para Almanın da Şerefi Paylaşılırmış" başlıklı yazı da oldukça ilginç:

    "Amerikan yardımı sahneye yeni yeni kahramanlar çıkardı. Bunlardan biri Ulusun [Ulus gazetesinin] şeyhi Nurettin Artam'dır. Geçenlerde yazdığı bir yazıda "Vatan" satıcısı Ahmet Emin'in [Yalman] "Türkiye'ye Amerikan yardımını ben sağladım" diye övünmesine içerlemiş, "Sen o şerefe layık değilsin, o şeref bize aittir" diyor da bir daha demiyor.

    Hey Allah'ım, ne günlere kaldık. Borç istemenin de şerefi paylaşılamazmış meğer.



    MARKOPAŞA KAPATlLlYOR

    Markopaşa 22. sayısından başlayarak geçici bir süre kapatıldı. Aslında kapatılış tarihi 16 Mayıs idi. Kapatılış nedeni 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirdi. Bu şiirden dolayı kovuşturma

    açılmıştı. Kapatılış öyküsünü, gazeteyi o sırada tüm sorumluluğuyla çıkaran kahramanlardan ikisi, Mim Uykusuz ile Haluk Yetiş'in 1970'li yıllardaki söyleşilerinden dinleyelim:



    "... Haluk Yetiş - ... Bir kere "şifahi olarak" toplatılma kararı geldi. 1947 senesinin 19 Mayıs'ı idi. "Bu sayı toplatılmıştır" diye bize bildirildi. Bunu bize şifahi olarak bildiren şimdiki Orhan Burhan Apaydın'ın babası idi. O zaman Emniyet Birinci Şubede, Basın bürosunda polisti. Hatta Hilmi Yücebaş, o da polisti. Birinci Şubede, Basında görevli idi. Onlar geldiler bana haber verdiler.



    "Örfi idare (sıkıyönetim) emriyle Gazete kapatılmıştır" diye. Aziz de yoktu, Sabahattin Ali de. Hapiste idiler. Galiba Mim Uykusuz. yazı işleri müdürü görünüyordu. Demek istediğim polisle ilişki,

    kapatma toplatma zamanları olurdu. Nitekim yazılı bir talimat getirmedikleri için biz gazeteyi

    (22. sayıyı) çıkardık Fakat Mustafa Uykusuz. ile beni nezarete aldılar. Bir gece kaldık. Ama bir şey

    yapamadılar. Çünkü herkes 19 Mayıs törenlerinde idi. Normal polisler bile görevde idi. Ertesi gün serbest bıraktılar.



    M. Uykusuz. - ... "Markopaşa memleketi Sovyetler Birliği'ne sattı" diyorlardı. Bu yüzden ikide bir baskın yaparak ararlardı her yeri. Satış belgelerini arıyorlarmış. Bu aramaların ve baskınların sonunda ya bizleri Emniyete götürürler, ya da bırakırlardı. Ama alışmıştık artık. 19 Mayıs'ta girdik nezarete.19 Mayıs'ta nezarete girmek büyük bir şans işiymiş meğer. Değilse o Ahmet Demir adlı hunhar kişiden adamakıllı bir dayak yiyecektik, yemedik. Bir komiser vardı, ne idi onun adı?

    Haluk Yetiş - Sen içerde masanın üzerinde yattığın zaman mı?

    M. Uykusuz - Ben sık sık odasına gidiyordum onun, Süha Hakkı adında bir komiser vardı hani?

    Haluk Yeriş - Ünlü komiser Suavi mi?

    M . Uykusuz - Tamam tamam. "Suavi bey ne olacak böyle, daha kaç saat bekleyeceğiz?" diyordum. Ama ne yapsak adamın aldırdığı yoktu. " Bekleyin ulan, Demir bey gelsin. Demir bey sizinle özel olarak konuşmak istiyor" diyordu. Demir bey Aziz'i bile dövmüş. Neyse ki biz çok kalmadık. 36 saat kadar bekledik. Öyle bir şey ki, insan yaşamı zorlandığında, özlemleri, arzuları daha güçlü oluyor: Emniyet Müdürlüğü'nün en üst katındaydık. Bu en üst katta Birinci Şube vardı ve siyasal tutuklular da orada bulunuyordu. Bizi bir odaya soktular. Sabahleyin ben pencereden bakıyorum, ortalık aydınlanmaya başlamış, herkes işine gidiyor. Tramvaylar geçiyor ama, sessiz film gibi, sesleri duyulmuyor. Görüntü olarak insanlar geçiyor, pır biniyorlar, pır iniyorlar. Şarlo'nun o ilk filmleri gibi izliyorum. Nasıl bir tramvaya binme arzusu sardı içimi... Nezaretten çıktıktan sonra adımımı bile

    atamadım elbette.

    Haluk Yetiş - Oraya girişimizin nedenini biliyor musun?

    Kemal Bayram - Nedendi?

    Haluk Yetiş - Pazartesi günleri Gazete çıkıyordu. Cumartesi günü Emniyetten iki polis memuru geldi. Ortalıkta bizden başka da kimseler yoktu. Aziz Nesin de, Sabahattin Ali de dışarıda [Yönetim yerinde değil, tutuklular]. Mustafa Uykusuz yazı işleri müdürü, ben idare müdürüyüm. İki polis geldi içeriye ...

    "Gazeteniz örfi idare tarafından kapatılmıştır. Haberiniz olsun" dediler ve gittiler. Mustafa ile ikimiz, düşünüp taşındık; "bunlar sadece sözle söyleyip gittiler, herhangi bir tebligat yapmış sayılmazlar. İmza vermediğimize göre, bu tebligat yapılmış değildir. Bu nedenle biz gazeteyi normal olarak çıkaralım. Gelenlerin gerçekten polis olup olmadıkları bile belli değil" dedik. Aradan bir gün geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi, pazartesi günü gazeteyi satışa çıkardık. Çıktığı gün 19 Mayıs'a rastladı

    ve biz içeride kaldık. Nezarette. "Bize yazılı tebligat gelmedi. Herhangi bir şey söylenmedi. Gösterin imzamızı böyle bir şey varsa" dedik. Hem polislerin suçu var, hem müdür Demir'in aslında. Tebligat yapmamaktan, imza almamaktan. Bu yüzden bize pek bir şey yapamadılar. Mahkemeye bile veremediler. Belki 19 Mayıs olmasaydı çok dayak yiyecektik.

    M. Uykusuz - Belki seni dövemezlerdi Haluk, çok zayıf bir gençtin o zamanlar. O, komiser Suavi "hadi şansın varmış, esaslı bir dayak yiyecektin ama, dua et ki Ahmet Demir Bey 19 Mayıs stadyumunda meşguldü. Kurtardın paçayı" dedi.

    Haluk Yetiş - İlginç bir şey anlatayım, o gün oradan çıktıktan sonra yaşamımızda ilk kez çok önem verdiğimiz bir yerde "Konyalı Restoran"da oturup karşılıklı yemek yedik. Nedeni şu: İkimizi nezarethaneye aldıklarında benim cebimde Markopaşa'nın satış parasından bir tek mor binlik vardı. Nezarete gidişime değil de, "ya bu parayı benden alırlarsa, nasıl hesap vereceğim" diye ödüm patlıyordu. O zaman bin lira çok büyük para, ya alırlarsa?

    M. Uykusuz - Cebimde tıraş olmak için sakladığım jileti bile aldılar. Ayakkabı bağlarını, bel kemerini çekip aldılar, güya kendimizi asarmışız...



    Basın Savcılığı, 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirin şairinin bildirilmesini gazeteden istemişti. Gazete, bu tezkereye süresi içinde yanıt vermediği için hakkında dava açıldı ve mahkeme

    kararıyla kapatıldı ( Ulus, 29.5.1947). Bin bir zorlukla çıkabilen Markopaşa'nın gerçekte kapatılma nedeni neydi? Bunu da Haluk Yetiş şöyle anlatıyor:

    "... O zamana göre en büyük baskıyı yapan gazete. ( ... ) Öbür gazeteler bu kadar muhalefet yapamıyorlardı. Etkili de olamıyorlardı. Herkesin ağzında Markopaşa'nın yazdıkları vardı. Ayrıca

    mizahi olduğu için de, dava konusu olmasına karşın gene bir şey yapamıyorlardı. Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi hükümetlerin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Meclis'te bile Markopaşa'da yazılan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat parri yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından "Gerçek" gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi Gerçek. Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay

    ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde, yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi girişim. Halk, yöneticiler için söyleyemediklerini Markopaşa'da bulabiliyordu...



    Sabahattin Ali'nin tutuklandığı 28.05.1947 günü Mustafa Uykusuz sanık olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya getirildi. Uykusuz ile vekili, Markopaşa'nın kapatılma kararına itiraz ettiler. Mahkeme, kapatılma kararının kaldırılmasına lüzum olmadığına karar vererek, müdafaa şahitlerinin dinlenmeleri için duruşmayı 4 Haziran 1947 tarihine bıraktı ( Ulus, 29. 5 . 1 947).



    Böylece Gazetenin iki yazarı ve karikatüristi içeri girmiş oluyorlardı. Merhumpaşa da zorunlu olarak bir süre çıkamayacaktı. 22 sayı çıkabilen Markopaşa' nın bu birinci devresi ile ilgili olarak ilk açıklama ancak 8 Eylül 1947'de çıkan Malumpaşa'nın 1. sayısında Sabahattin Ali'den geliyordu. Sabahattin Ali "Bir Gazete Çıktı" başlığıyla verdiği yazıda bu 22 sayı ile ilgili şunları söylüyordu:



    "Bir Gazete çıktı... 1947 yılında. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul'da, haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz Gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu Gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazen neşriyatını durdurarak, bazen ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek, okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak sureti ile ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı. 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu. Bu 22 sayıda, hiçbir Gazeteye yapılmadık şekilde ona, gazeteler insafsızca hücum ettiler, iftira ettiler. Matbaacılara basmamaları için, gizli emirler verildi. Bayiler, satmamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan çıplak ayacıklı 7-8 yaşındaki çocuklar toplanarak, parmak izleri alınmak sureti ile sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hanüman edildi. Bu gazeteyi satanlardan -Türkiye'de

    ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye'de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı. 22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir'de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettirildi. Gazeteler yırtıldı, ayaklar altında çiğnettirildi. Hatta şöyle bir vak'a [olay] oldu: Bir vilayette, alakalılar [ilgililer] yahut kendilerini alakalı sananlar işçilere para dağıtarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları için emir verdiler. Filhakika [Gerçekten de) miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus Gazetesini alıp yırttılar.

    Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: "Dün ... gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır." 22 sayıda bu Gazete dört neşriyat [yayın] müdürü, biri şapirograf [teksir] olmak üzere 11 matbaa değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Bu 22 sayıda 10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir [yazar] muhtelif müddetler ile, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir'deki

    gibi sürülerek değil, takılmak sureti ile bütün İstanbul'da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi. Neler geldi o gazetenin başına efendim. Bütün bunların daha azı, daha çoğu; putperestler tarafından ilahlara tapanlara, ilahlara tapanlar tarafından tek Allah'a tapanlara, onlar yahudilere, yahudiler hristiyanlara, hiristiyanlar islamlara, katolikler protesranlara, Fransada kralcılar tarafından Cumhuriyetçilere

    yapılmıştı.



    Şiddet, cebir ve tazyik edenlerin değil, bunlara çarpılanların muzaffer olduğu meydandadır. Nitekim, budandıkça aynı fikrin filiz verdiği, geliştiği görüldü. O gazetenin yerine; aynı yolda kaç gazete çıktı. O gazete, para kazanmayı birinci plana almayan arkadaşlarının intişarından [çıkmasından] memnunluk duydu, yeri boş kalmadı. Bütün bunlar neden yapıldı? O Gazete komünistmiş dediler. Halbuki değildi. 22 sayısında, komünizme ait bir kelime bulanların alnı karışlanır. Bu iftirayı, komünizmin ne olduğunu bilmeyenlerle, bildikleri halde işlerine gelmeyenler yaptı. O gazete, ferdin ve milletin istismarına mani olmak, insanların hak ettikleri ve layık oldukları, kadar kazanmaları, sefalerten kurtulmaları, bir kelime ile demokrasiye kavuşmaları için kendi vadisinde, mütevazi şekilde vazifesini yapmakta idi.

    Türk mizah edebiyatında, günlük gazetelere kadar takip ve taklit edilen bir yeni devir, çığır açmıştı. Ya ... işte böyle efendim,

    Neler geldi o gazetenin başına."





    MARKOPAŞA TAKLİTÇİLİGİ TIRMANIYOR

    25 Mayıs 1947 tarihinde çıkan taklitçi Lalapaşa gazetesinin sahibi Hamiyet Yılmaz, yazı işleri müdürü Abdülkadir Gürol'dur. Gazete Osmanbey Matbaasında basılmış. Markopaşa'nın biçem ve şeklini taklit etmiş. Markopaşa ile ilgili iki de yazı yayımlanmış. İlki bir şiir ve "Merhum Markopaşa'nın Mezarını Lalapaşa'nın Ziyareti" başlığını taşıyor:


    Dediler ki ıssız kalan idarehanende

    Kırmızı mühürler varmış görrneye geldim

    O kızıl alevin narına sen de

    Ne için kelle-i kübrayı verdin?



    Dediler ki sana emel bağlayan

    Kapına yanılıp bir dem uğrayan

    Pek berbat olurmuş ben de bir zaman

    Gitmeyin diyerek nasihat verdim.



    Şimdi ne gelen var çemenzarına

    Ne de uğrayan var cümlegahına

    Haftanın ilk günü ben mezarına

    Çelenk takdimine bir karar verdim.



    Ey Lala haddini bilerek söyle

    Hevese kapılıp fırlatma öyle

    Benim işim yoktur fesada böyle

    Hakikat bağının gülünü derdim.

    K. Alaloğlu



    İlgili ikinci yazı da üçüncü sayfada çıkmış. Bu yazı Markopaşa'nın son (22.) sayısında çıkan bir yazıya yanıt olarak yazılmış. "Markopaşa'nın Borç Almanın da Şerefi Olur mu imiş Yazısına Karşı Soruyoruz" başlığını taşıyor: Borç almanın da şerefi yok mudur? Borç almak fena ve mayup [ayıplı] değildir. Gerçi makbul ve muteber değilse de ... Fakat ödünç almakla, kendini satmak ayrılırsa. Ahmet Emin Yalman bu yardımı memlekete soktu ise tebrike şayan bir iş yapmıştır. Zira dost bir millerin dostça yardımı

    hiçbir zaman düşüklük sayılmaz. Böyle bir vaziyette meşhur atalar sözünü unutmamak lazım gelir: "Borç yiyen kesesinden yer." Borç alıyorsak, ödemek üzere alıyoruz, iane [yardım parası], lütuf veya ihsan [bağış] babından [olarak] değil. Bu işi başarmak da iyi ve lakin yabancı amaçlara hizmet, bu bakımdan para almak büsbütün başka ve hiç de iyi olmayan bir mahiyet atfediyor ki Paşadan [Markopaşa'dan] soruyoruz: Böyle bir şey biliyorsa neden açıklamıyor; her kelimesinin aradan yok

    olmuş harfleri bunu yazmaya yetmiyor mu yoksa kendilerini oy dilim diye vasıflandırdığı Markopaşa cenapları dilini mi yuttu. İkisinden birini soruyoruz?



    Sorunun yanıtını Sabahattin Ali, Malum Paşa'nın I. sayısında veriyor. Ancak kimlerin "yabancı amaçlara hizmet ettiği" yıllar sonra bugün ayna gibi ortada. Ne var ki (Markopaşa diliyle) o zaman dilimizi döndürürken artık boynumuzu bile döndüremiyoruz. Bir döndürebilsek ve o boynun üstünde taşıdığımız kafalarımız bir "tam bağımsız" düşünebilse . . . Düşünebilse de hele bir döndürebilsek . ..



    Merhumpaşa · 26 Mayıs 1947 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın kapanan I. döneminden sonra aynı kalemlerin yönetiminde başka adlarla gazeteler çıkacaktır. Bu gazeteler " Markopaşa soyundan gazeteler" olarak nitelenmektedir. Bu soydan

    ilk gazete Merhumpaşa olmuştur. Markopaşa'nın kapanlma olasılığı göz önüne alınarak yeni bir gazete hazırlığının olduğu, Merhumpaşa'nın hemen bir hafta sonra çıkışından anlaşılıyor. Birinci sayısı 216.05.1947'de çıkan Merhumpaşa'nın sahibi de Sabahattin Ali. Yazı işleri yönetmenliğini de Sabahattin Ali üstlenmiş. Adresi, Markopaşa'nın adresi: Ankara Cd., Çinili Han, No: 13. Dizgi ve

    baskı yerleri de aynı.



    Birinci sayfada "Okuyucularımıza" başlıklı bir açıklama var: Biz bu gazeteyi millet sırtında kene gibi yaşayan aylakçılar için çıkarmıyoruz. Biz bu gazeteyi ömürlerini çenelerinde toplamış zevzekler

    için çıkarmıyoruz. Hayır, biz bu gazeteyi alnının teriyle topraktan, makineden, kağıttan, kalemden ekmek çıkarmaya çabalayan namuslu vatandaşlar için çıkarıyoruz. Bunun için, şu bunak hakkımızda şöyle demiş, bu sersem bize şöyle sövmüş, şu edepsiz bizi şöyle kötülemiş, bunlara kulak astığımız yok.

    Ey, gazetemizi okuyan ve sayısı yüz binleri çoktan aşan temiz, namuslu, mert millet! Hakkımızda verilecek en isabetli hüküm senin kanaatindir. Yalnız sana güveniyor, yalnız sana dayanıyoruz. Yüzümüzü kara çıkarmayacağından eminiz. Sen de şuna emin ol ki, biz de senin yüzünü kara çıkarmayacağız.

    MERHUM PAŞA





    Başyazısında Sabahattin Ali gençlere seslenirken Markopaşa'nın başına gelenlerden yola çıkmış:

    GENÇ ARKADAŞ: Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. ( . .. ) Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et. Bu millete dayanmadıkları için, her halde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözüne kanma. Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma. Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyaları ile halkı kırdırmak, bu arada külahı kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağır başlısın! Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden

    ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.



    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Tutunuyorlar" başlıklı. Yazıda, dönemin siyasileri yergi masasına yatırılmış: Aşağıdaki gizli toplantı zaptı, Ankara Ekspresi Kızıltopraktan geçerken, yataklı vagonun penceresinden buruşturulup atılmıştır. Sahibinin aslını idarehanemizden alması rica olunur:



    Recep Peker ısrar ediyordu:

    - Batmayız, katiyen batmayız!

    Muhittin Baha Pars:

    - Farzı muhal batacak olursak . . . dedi.

    Başbakan yine ısrarla:

    - Batmayız, diyorum size. Batsak bile, tutunacak bir yer buluruz.

    Hamdullah Suphi:

    - Hacılara, hocalara tutunuruz.

    Başbakan:

    - Olmaz! Dedi.

    - Öyle ise minarelere tutunuruz.

    İsmail Hakkı Baltacıoğlu atıldı:

    - Bana tutunun, dedi. Ne güne duruyorum?

    Hazirun hep bir ağızdan:

    - Sen evvela kendini tut! diye bağırdı.

    Necmettin Sadak:

    - Sosyalistlere tutunalım! dedi.

    Hemen İçişleri Bakanı cevap verdi:

    - Tutmasını bilemeyiz, işi yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

    Reşat Şemsettin Sirer:

    - Osmanlı büyüklerine de tutunsak, mesela Deli İbrahim'e, Abdülhamid'e ...

    Bu buluş Hüseyin Cahit'in pek hoşuna gitti:

    - Ben demez miyim size Reşat Sirer istidatlı, kabiliyetli bir politikacıdır diye? Ama İngilizlere, Amerikalılara da tutunalım.

    Başbakan hemen atıldı: ·

    - Onlara sımsıkı tutunuyoruz zaten!

    - Faşistlere tutunmalıyız.

    Fatih Rıfkı cevap verdi:

    - Modası geçti onların. Ama yine el altında bulunsun. Sakla samanı, gelir zamanı. Bu gizli toplantıyı fare deliğinden rakip eden Merhum Paşa

    yerinden bağırdı:

    - Millere tutunmayı unuttunuz, Millete!

    - Milletin eler tutar yeri kaldı mı ki?

    Merhum Paşa cevap verdi:

    - Kuyruğuna tutunalım, kuyruğuna . . .

    Bütün toplantı erkanı kuyruğu tutacak oldular, lakin kuyruk koptu, ellerinde kupkuru kemik parçaları kaldı.



    Bu yazı yüzünden Sabahattin Ali hakkında yeni bir dava açıldı. Üçüncü sayfadaki "Anglo-Arnerikan-Türkiş Limited Ortaklığı Mukavelenamesi" başlıklı yazıya da bakmakta yarar var:



    1 - Ortaklığımızın adı: Anglo-Amerikan-Türkiş Limited ortaklığıdır, merkezi İstanbul'dur.

    2.- Ortaklığı, aşağıda adları yazılı sermayedarlar kurmuştur:

    Rockfeller Jr., Petrol kralı, Amerikalı, Florida.

    Hearst, Gazete kralı, Amerikalı, New York.

    Parkins, Eski Times başyazarı, İngiliz, Londra.

    A. Kapar, Müteahhit, gizli sermayedar, Türlü dalevereler mucidi, Türk, Monako.

    Mr. Ahmet Emin Yalman. "Vatan" satıcısı ve başyazarı, gönüllü Amerikan, İstanbul.

    3.- Ortaklığın faaliyet sahası: Türkiye'nin altını üstüne getirmek; üstüne gökdelen binalar, fabrikalar, altına da kazıklar oturtmak. Türkiye'den elde edilecek petrol, kömür, demir, pamuk, ilh . . . gibi madenleri Amerikaya sevk etmek, Türk köylüsünün ayağındaki tek donu da verinceye kadar yükseltmek ve boğaz açlığına çalıştırmak, bütün bu işlere Türk milletinin tahammülü tükeninceye kadar devam etmek.

    4.- Ortaklık işletme um um müdürünün başında idare kurulunun kılıcı daima asılı durur.

    5.- Türkiye'nin sömürülmesinden elde edilecek servetin hangi eğlence yerlerinde harcanacağını idare kurulu tayin eder. Bu masraftan geri kalan paralar da Amerika'daki bankalardan birine yatırılır.

    6.- İdare kurulu, ortaklık müesseselerinin teftişi işini zengin tahsisatla eski İngiliz Başbakanı Çörçile emanet etmiştir.

    7.- Bu mukavelenin geri kalan maddelerini de okuyucularımız tamamlasınlar.



    Merhumpaşa'nın ikinci sayfasındaki " Mahkeme Koridorlarında" köşe başlığı ile verilen "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" adını taşıyan yazı, daha birinci sayısında Merhumpaşa'nın başına iş açtıracaktır: Hasan Ali-Kenan Döner komedisinin dünkü temsilinde Hitler'in acemi çırakları gülünçlü nutuklarına devam ermişlerdir. Nihal Atsız gezici kumpanyasını seyre gelenler salonu tıka basa

    doldurmuşlardı. Evvela Kenan Döner kantoya çıktı: "Oğlan döne, kız döne. Geldim ben döne döne" şarkısını döne döne söylerken, evvela gözü döndü, sonra başı döndü, nihayet nevri dönüp, ihtiyar dansör, kumpanya aktörlerinin alkışları arasında yere yuvarlandı. İkinci perdede yine Kenan Döner çıktı. Göbek boşluğuna Nihal Atsız yerleşmiş bulunuyordu. İhtiyar Döner ağzını açar açmaz

    ağzından Atsız Nihal'in kafası fırlamış ve "Hayl Hitler!" diye üç defa horladıktan sonra; Hasan Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığında Stalin'e, Molotof'a iş verdiğine dair tiradına başlamıştır. Nutkun sonunda "Hasan Ali bir komünisttir" demiş, sebebi sorulunca:

    - Çünkü faşist değildir, diye cevap vermiştir.

    Bundan sonra Arnavut oğlu Arnavut olup, kendisi Türk oğlu Türk, büyük ırkçı ve Türkçü İsmet Rasin de Hasan Ali'nin komünistliğine şahitlik ermiş ve ispat için de, halis kan soyunun, yarım kan ırkının üstüne yemin billah edince akar sular durmuştur. Tanık, sanık ve diğer faşist artıklarının numaraları başka güne kalmıştır.



    Son sayfada yayımlanan "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı ise gösterilere neden olacaktır: Recep Peker ve Sadi Irmak'ın seyahatleri esnasında halkın sırtına tahmil ve tahliyeleri, Celal Bayar ve ortaklarının halkın omuzuna yüklenmesi, Falih Rıfkı ve Kumpanyasının halkın başına çıkması ve inmesi işleri eksiltmeye çıkarılmıştır. Şartname parasız olarak Halk Partisi indirme bindirme bürosundan alınabilir.



    Bu yazı yüzünden Adana'da gösteri düzenlenir. Gösteri, CHP'li Çalışma Bakanı Sadi lrmak'ın katılımı ile kurulan Adana İplik ve Dokuma İşçileri Sendikası tarafından yapılır. Bu protesto mitingi, sendikanın ilk genel kurulundan birkaç gün sonra yapılmıştır. Ulus gazetesi "Çukurova İşçileri Merhumpaşa'yı Takbih Ettiler" başlığıyla haberi verir:



    "... "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı, Çukurova işçisi üzerinde çok fena tesir yapmış, bunun üzerine dün bayiler önünde toplanan yüzlerce işçi Merhumpaşa Gazetelerini satanlardan toplayarak ayaklar altında çiğneyip parçalamışlardır. Bu arada belediye önünde toplanan büyük bir işçi kütlesi «kahrolsun komünistler, kahrolsun komünizm" diye bağırmışlardır. Daha sonra işçiler büyük bir intizam dahilinde Kuruköprü'ye kadar yürümüşler, bir taraftan ellerindeki Merhumpaşa sayılarını parçalamaya devam etmişler, diğer taraftan da zehirli fikirleri takbih eden [kınayan] nümayişlerde [gösterilerde] bulunmuşlardır. Çukurova işçisinin asil heyecanını. millet ve memleket severliğini belirten bu gösteri hadisesiz [olaysız) sona ermiştir. [Ulus, 30.05.1947]





    BASKlLAR... SlKlNTlLAR ...

    Merhumpaşa'nın çıkışının ikinci günü (28 Mayıs 1947) Sabahattin Ali içeri alındı. Sabahattin Ali için Markopaşa'nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu" başlıklı yazıyla

    Cemil Sait Barlas'a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan "Biliyor musunuz" başlıklı yazıyla Falih Rıfkı Atay'a hakaretten dava açılmıştı. Şimdi de Merhumpaşa'nın birinci sayısında çıkan "Genç Arkadaş" başlıklı yazıyla Nihal Atsız'a, "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tümtürk'e "neşren hakaret''ten dava açıldı. Gerçi Gazetenin "sahibi ve mesul müdürü" Sabahattin Ali'ydi ama "Genç Arkadaş" başlıklı olanı sayılmazsa söz konusu imzasız yazılar onun değil. Aziz Nesin'in, Şerif Hulusi'nin, Rıfa Ilgaz'ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o

    yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti. Davalardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı İstanbul 2. Asliye Ceza, Mahkemesinin 10.03.1947 gün, 47/66 esas ve 47/130 karar sayılı kararıyla Sabahattin Ali' nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlanmıştı. Nihal Atsız ve İsmet Rasin Tümtürk'le ilgili olanı ise İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. S. Ali, Ceza Kanununun 482. maddesi gereğince hakaret suçundan yargılandı. Davacı İsmet Rasin Tümtürk, gazetede kendisi için "Hitler'in acemi şakirdi (çırağı) ve Arnavutoğlu Arnavut" yazıldığı için tahkir edilmiş (aşağılanmış) olduğunu ileri sürdü ve bin lira tazminat istedi. Sabahattin

    Ali de savunmasında " İsmet Rasin'in, Cenap Şahabettin'in oğlu olduğunu, Cenap Şahabettin'in ise Hayat Ansiklopedisi'nde çıkan tarihçesine göre Arnavut olduğu anlaşılmaktadır" diyerek kendini savundu. Sabahattin Ali ayrıca "İsmet Rasin mültecidir. Hitler, ırkçılığın en büyük ustası olduğu için kendisine bu bakımdan Hitler'in çırağı dedik" ( Tanin, 19.06.1947)



    Mahkemenin 25.06.1947 gün ve 47/265 esas sayılı hükmüyle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali'nin avukatları Mehmet Ali Cirncoz ve Mülhime Gökbudak tarafından temyiz edildi. Bunlardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı kesinleşti. Sabahattin Ali bir süre poliste alıkonuldu. İlkin Sultanahmet, ardından Paşakapısı Cezaevine kondu .Haziran ayının ilk haftasında bir başka duruşmada da Mustaf Uykusuz mahkemeye çıktı. "Dediğin" başlıklı şiirden dolayı 7.Asliye Ceza Mahkemesinde devam eden davanın duruşmasında M. Uykusuz " . . . bu şiiri taşradan okuyucunun gönderdiğini, Aziz Nesin tarafından tadilat yapılarak [düzeltilerek] neşredildiğini" belirtti ve tanıklarının dinlenmesini istedi. Tanık olarak mürettip (dizgici) İlhan Hemşehri, Şerif Hulusi, Kemal Yavaşkan, Aziz Nesin ve Haluk Yetiş çağrıldı. Tanıkların hepsi de şiirin bir okuyucu tarafından gönderildiğini fakat kimin yazdığım bilmediklerini, müsveddenin de kaybolduğunu "belirttiler ( Vatan , 05.06.1947)





    Aziz Nesin, gazetenin koleksiyonu kendisine gösterilecek olursa okuyucuya verilen cevabın izleyen sayılarda bulunabileceğini ekledi ( Tanin, 5.6.1947). 19.06. 1947 tarihindeki duruşmada Aziz Nesin,

    şiiri yazanın Gümülcineli Hüsnü Yusuf adlı okuyucu olduğunu söyledi. Savcılık ise aksi yönde görüş bildirdi. "Bu yazıların tarzı ifadeleri okuyucu mektubu olmayıp bunların Markopaşacıların kaleminden çıknğını ihsas ediyor [anıştırıyor]" (Vatan, 20.6. 1947) iddiasında bulundu. Mahkeme,16.07. 1947 günkü kararın da, şiiri yazanın karardan önce bildirilmesini cezayı azaltıcı neden olarak gördü ve M. Uykusuz'un altı aylık cezasını üç aya indirdi. Markopaşa gazetesinin de karar tarihinden başlayarak üç ay süre ile kapatılmasına karar verildi (17.07.1947 tarihli Tanin, Vatan ve Akşam) . Karar temyiz edildi. Temyiz bozulmuş olacak ki 24 Eylül 1947 tarihinde yapılan duruşmada Uykusuz için yeniden tutuklanma kararı alındı (25.09.1947 tarihli Akşam ve Tanin). 06.10.1947 günü yapılan duruşmada, savcının isteği ve mahkeme heyetinin verdiği kararla salon boşaltılarak gizli oturuma geçildi. "İki saat süren gizli oturumun neticesinde mahkeme heyeti, açık bir duruşmada kararı vermiş ve yazıda suç teşkil edecek bir mahiyet görülmediğinden, sanık Mustafa Uykusuz'un oybirliği ile beraatine karar vermiştir" (07.10.1947 tarihli Cumhuriyet, Tasvir, Akşam) . Bu kararla Markopaşa gazetesi de beraat etmiş oldu. Haber, Markopaşa'nın beraatinden sonra çıkan 10.10.1947 tarihli 23. sayısında ilk duruşmada beraat etmiş gibi verilmektedir:



    "...6 Ekim I 947 pazareesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümerin manevi şahsiyerini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafiimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikren

    sonra beraarımıza karar vermiştir.

    Tüm olanlar ile gazetenin toplatılması, yasaklanması ve baskı

    zorlukları üst üste gelmişti. Olayları, Haluk Yetiş'den dinleyelim :

    114

    Toplama kararları yakamızı bırakmıyordu. O zamana göre

    elimizde biraz para birikmişti. Bu para ile bir makine getirmeye

    karar verdik. "Kendimize ait bir makine olsun. Hiçbir uğraşıya

    engel olunmasın" istiyorduk .

    . .. Savaşran yeni çıkıldığı için kullanılmış makinaları getirme

    olanağı vardı. Selanik Bankası'ndan akreditif açrırdık. Hesap

    bankada benim adıma açıldı. Akreditif de benim adıma oldu.

    Hepsini yaurdık ve makinanın gelmesini bekledik: Makinayı

    beklerken mahkemeler çoğaldı ve Sabahartin Ali bir ara hapse

    girdi. Aziz Nesin tutuklandı. ( . . .) Gerek Paşakapısı Cezaevine,

    gerekse Harbiye'ye gidişierirnde hem ziyaret yapıyor hem de gizli

    olarak bir miktar yazı da alıp getiriyordum . . .

    ( ... ) İşte bu koşullar içinde bazı hafta Markopaşa'yı çıkaramadığımiz

    da oluyordu. Zaman zaman kapatılıyordu . . Onun

    yerine bu kez "Merhum Paşa" diye çıkarıyorduk. Sabahattin Ali

    hapiste olduğu için "sahip" değiştirdik. Bir ara Mustafa Uykusuz

    da içeri girdi ...