• Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’
    "Hypatia"
  • “Bir şarkıyı dinlerken aynı şeyleri hissetmek kucaklaşmadır.”

    Kucaklaşan gerçek dostluğu, iki öksüz canı, bir maymunla bir çocuğu bir ağıtta birleştiren, bazen gülümseten bazen de gözlerimden süzülen damlalara engel olamadığım, Osmanlı Dönemi’nden bir İstanbul romanı.

    İstanbul romanı dediysem sıradan bir kurgudan bahsetmiyorum. İlk cümleleriyle içine çekiyor, yavaşça yükselerek en üst seviyede son buluyor. Gel sana bir hikaye anlatıcam diyor İsmail Güzelsoy, oturduğu koltuğun karşısını işaret ederek, geçip oturuyorsun ve gözlerini kırpmadan dinliyorsun hikayesini. Şiir gibi cümleler, masalsı bir anlatım – tabi en önemlisi her masalın perde arkasında “gölge” gibi gizlenen gerçeklikler- masalsılığını taçlandıran çizimler… İstanbul semalarında yürütüyor bizi, Osmanlı Dönemi meydan tabloları can buluyor gözlerimizin önünde. Bazen de canlanan hareket eden o figürler yavaşlayıp donuyor tablo oluyor yeniden, kısacası Güzelsoy zamanla oyun oynuyor. Yeni bir terimle tanıştırıyor bizi; Ruyabaz. Merak ediyorsun ne anlama geldiğini ama bunu öngörerek diyor ki en başında: “Anlamak için acele etme. Bazı şeyleri anlamadan da severiz ya. İnsanları mesela… Aşk başka ne ki?” Tabi aşk da var hikayesinde onun haberini de vermiş oluyor.

    Bir ipte iki canbazın oynayabileceğini gösteriyor mesela saflıkla temizlikle bunun nasıl gerçek olabileceğini. Güveni, gerçek dostluk kavramının nasıl olabildiğini ve insanların nasıl kirlendiklerini. Kehanet oyunlarını, onlara kapılanların pişmanlıklarını anlatıyor. Bilimle hurafe, sevinç ve hüzün, gerçek ve rüya bir araya geliyor.

    Dili ve üslubuna gelirsek, eski ve yeni kelimeler öyle uyumlu ki, Osmanlıca kelimelerin içinde dikkati dağılıp sıkılan beni bile yola getiriyor. İlerde yaşanacak olayla ilgili küçük bir anektod verdikten sonra hikayesine kaldığı yerden devam etmesiyle heyecan ve merak eksilmeyen öğelerden biri haline geliyor. Okurken ve okuduktan sonra gördüğüm üzere yazar tarihte yaşanan olaylardan da bahsediyor. Hikayenin başlangıcında da bunu görmek mümkün. Çocuk kahramanımızla maymun dostu Leylifer’in bu kalp ısıtan hikayesi yazarın, tarihçi Reşat Ekrem Koşu’nun maymunların 16. asırda idam edildiğine dair anlattığı olaydan esinlenmesiyle ortaya çıkmış aslında. Olayın iç karartıcılığı yanında bir hikayeye konu olması ne de güzel olmuş.

    Kitabım işaretlenmiş cümlelerle doldu, her biri birbirinden anlamlı olan bu cümlelerin hangilerini alıntı olarak paylaşacağımı bilemedim kararsızlık yaşadım çoğu zaman. Kitap bittikten sonra da uzun bir süre etkisinde kaldığım son paragraflarını okudum, derleyip toplamaya çalıştım, ne yazsam, nereden başlasam da hakkını verebilsem diye düşündüm. Bilmiyorum hakkını verebildim mi ama diyorum ki siz iyisi mi alın okuyun mutlaka bu kitabı.


    -Son olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum, maalesef o da kitabın dikkat çeken ilk unsuru olan kitap kapağı. Maalesef diyorum çünkü kapak o kadar ürkütücü ki, Doğan Kitap’ın neden böyle bir tercihte bulunduğunu henüz anlayabilmiş değilim. Kitabı çok merak etmeme rağmen ben bile sorun yaşadım bu konuda. Kendimi sayfaların içine kaptırmış olsam bile yine de bir yanımı rahatsız eden bu duruma en sonunda kitabı kaplayarak çare buldum. Kitabı okumayanlar için şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki içinde bulunan çizimlere bakarak karar vermeniz çok daha doğru bir yöne sürükleyecektir kararınızı.-

    Keyifli okumalar.