Kıvılcım Y., Gölge'yi inceledi.
 23 Eki 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

“Bir şarkıyı dinlerken aynı şeyleri hissetmek kucaklaşmadır.”

Kucaklaşan gerçek dostluğu, iki öksüz canı, bir maymunla bir çocuğu bir ağıtta birleştiren, bazen gülümseten bazen de gözlerimden süzülen damlalara engel olamadığım, Osmanlı Dönemi’nden bir İstanbul romanı.

İstanbul romanı dediysem sıradan bir kurgudan bahsetmiyorum. İlk cümleleriyle içine çekiyor, yavaşça yükselerek en üst seviyede son buluyor. Gel sana bir hikaye anlatıcam diyor İsmail Güzelsoy, oturduğu koltuğun karşısını işaret ederek, geçip oturuyorsun ve gözlerini kırpmadan dinliyorsun hikayesini. Şiir gibi cümleler, masalsı bir anlatım – tabi en önemlisi her masalın perde arkasında “gölge” gibi gizlenen gerçeklikler- masalsılığını taçlandıran çizimler… İstanbul semalarında yürütüyor bizi, Osmanlı Dönemi meydan tabloları can buluyor gözlerimizin önünde. Bazen de canlanan hareket eden o figürler yavaşlayıp donuyor tablo oluyor yeniden, kısacası Güzelsoy zamanla oyun oynuyor. Yeni bir terimle tanıştırıyor bizi; Ruyabaz. Merak ediyorsun ne anlama geldiğini ama bunu öngörerek diyor ki en başında: “Anlamak için acele etme. Bazı şeyleri anlamadan da severiz ya. İnsanları mesela… Aşk başka ne ki?” Tabi aşk da var hikayesinde onun haberini de vermiş oluyor.

Bir ipte iki canbazın oynayabileceğini gösteriyor mesela saflıkla temizlikle bunun nasıl gerçek olabileceğini. Güveni, gerçek dostluk kavramının nasıl olabildiğini ve insanların nasıl kirlendiklerini. Kehanet oyunlarını, onlara kapılanların pişmanlıklarını anlatıyor. Bilimle hurafe, sevinç ve hüzün, gerçek ve rüya bir araya geliyor.

Dili ve üslubuna gelirsek, eski ve yeni kelimeler öyle uyumlu ki, Osmanlıca kelimelerin içinde dikkati dağılıp sıkılan beni bile yola getiriyor. İlerde yaşanacak olayla ilgili küçük bir anektod verdikten sonra hikayesine kaldığı yerden devam etmesiyle heyecan ve merak eksilmeyen öğelerden biri haline geliyor. Okurken ve okuduktan sonra gördüğüm üzere yazar tarihte yaşanan olaylardan da bahsediyor. Hikayenin başlangıcında da bunu görmek mümkün. Çocuk kahramanımızla maymun dostu Leylifer’in bu kalp ısıtan hikayesi yazarın, tarihçi Reşat Ekrem Koşu’nun maymunların 16. asırda idam edildiğine dair anlattığı olaydan esinlenmesiyle ortaya çıkmış aslında. Olayın iç karartıcılığı yanında bir hikayeye konu olması ne de güzel olmuş.

Kitabım işaretlenmiş cümlelerle doldu, her biri birbirinden anlamlı olan bu cümlelerin hangilerini alıntı olarak paylaşacağımı bilemedim kararsızlık yaşadım çoğu zaman. Kitap bittikten sonra da uzun bir süre etkisinde kaldığım son paragraflarını okudum, derleyip toplamaya çalıştım, ne yazsam, nereden başlasam da hakkını verebilsem diye düşündüm. Bilmiyorum hakkını verebildim mi ama diyorum ki siz iyisi mi alın okuyun mutlaka bu kitabı.


-Son olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum, maalesef o da kitabın dikkat çeken ilk unsuru olan kitap kapağı. Maalesef diyorum çünkü kapak o kadar ürkütücü ki, Doğan Kitap’ın neden böyle bir tercihte bulunduğunu henüz anlayabilmiş değilim. Kitabı çok merak etmeme rağmen ben bile sorun yaşadım bu konuda. Kendimi sayfaların içine kaptırmış olsam bile yine de bir yanımı rahatsız eden bu duruma en sonunda kitabı kaplayarak çare buldum. Kitabı okumayanlar için şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki içinde bulunan çizimlere bakarak karar vermeniz çok daha doğru bir yöne sürükleyecektir kararınızı.-

Keyifli okumalar.