• 144 syf.
    "Bazı acılar vardır.Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez.O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır "

    Mehmet Hocam'in kitap çıkarma uğraşısından habersiz bir şekilde yaklaşık iki ay önce yukarıdaki alıntıladığım cümleyi ileti olarak paylaşmasına tesadüf edince 'Bir roman yazsam,giriş cümlesi bu olurdu belki de...' yorumuna karşılık olarak 'yazmalısınız muhakkak Hocam ' demiştim tabiki bu satırların yazarın bağrında saklı birer tohum misali şimdilerde yeşerme vaktinin gelerek bahar yağmurları misali kalbime de hüznünü taşıyacağından bihaber...Çünkü bu sözün acılığı; yaşanmışlıkların,çekilenlerin üstünü örtmeye maalesef yetmiyordu,acı geçse bile onun bıraktığı o derin tesirler yerini bulunca ince ince sızlamaya devam ediyordu.Zaman uyuşturuyordu belki ama yazarın da ifade ettiği gibi bir hatıra,bir manzara,bir selam,bir tebessüm,bir hasret uyandırıyordu kalbinde sarıp sarmalamadığın, en kıymetli hislerinin yanında kederini de beraberinde bırakarak...

    Cengiz Aytmatov'un;
    "İnsan için en zoru, her gün insan olmaktır." sözünü eserinde baştacı eden yazar dili,rengi,ırkı vs.ne olursa olsun hiçbir insanın üstünü çizmeden, en kıymetli şeyin 'insan olmak' olduğunun altını çiziyor kez be kez ...İnsanın en temel hakları elinden alınmamalı;savaşlar, zulümler ve de haksızlıklar uğruna hikayeler yarım bırakılmamalı.Acıya kalplerde geniş yer açmamalı.Mutluluk hayatla beraber adım atmalı, geride hele hele kursakta hiç kalmamalı diyor adeta yazar.


    Ancak hayat bu ya nelerle karşılaşacağımız hiç belli olmaz.Her zaman söylerim, kimsenin hikayesine tam olarak vakıf olamayız.Ondan dolayı da 1k ahalisi olarak kimimiz samimiyetsizlikten,vefasızliktan bir kaçış olarak,kimimiz ise yalnız kalmak ihtiyacından,kimimiz kabuğuna cekilme misali içini boğan kederlerinin düğümünü çözmek uğruna satırlara sırtını yaslayarak kalbinin teselli bulacağı ümidi ile vs.gibi sebeplerden kitaplara sığınırız.Bir yönüyle yaşamdan kaçıstır kitaplar, fantastik bir dünyanın kanatlarıyla geçici bile olsa huzuru yakalayarak.Bir yönüyle hüznünü sayfaların arasına gömmek, acısını dindirmektir.Kimisi için de sayfalarla adeta oyun oynayarak butik dünyasına renk katmak, anını şenlendirmek,gününü tamamlamaktır.

    Mavi otobüs de içinde geçici olarak duracağımız, aynı gemide yolculuk yapacağımız fani dünyamız misali kavgalarımız, karsilasmisliklarımiz ,tevafuklarımız, hikayelerine tanık olmuşluklarımız bunun yanında uzaktan el sallayarak yolcu ettiğimiz biri gibi,bir o kadar hikayesine uzak olduklarımızdan,uzak durmak istediklerimizden ibaret yola düşen birer gölge aslında.Eserde kimisi hazin,kimisi yürek burkan,kimisi ümitvâr,kimisi hayatın gırgırında Bosna'dan, Samsun'a varan hikayeler ...

    Eserde iyilik, adalet,an'ın kıymetini bilmek,özgürlük ondan da önemlisi 'insan olmak' gibi bizim ağız ucuyla ezbere sıraladığımız evrensel değerlerin içini doldurmuş yazar bizlerdeki karşılığını yeniden yoklayarak, tanımını değiştirerek.
    Hakikaten mazimize bakınca çok da uzağa gitmeden bile sukredecegimiz ne çok nimet var.Özellikle ülkesinden savaş,zulüm vs. sebeplerden hayat hakları ellerinden alınmış, canları, ruhları darp edilmiş mültecileri, mazlumları düşününce ve de onlara reva görülenleri düşününce üşüdüm sıcacık vatanımda...İncindim onlarla birlikte, gözyaşlarıma hakim olamadım.Rabbim kimseyi vatansız bırakmasin.Garip olmak her yönüyle düşünüldüğünde meğer ne zormuş.

    Aşırı empati sendromu diyor ya yazar işte onun bi'nebzesi bile yüreğimi altüst etti.Hikayeleri sadece ve sadece kısa süreliğine misafir etmek bile ağır geldi yüreğime.


    İyi ki bu eserin ismi "Yola Düşen Gölgeler" olmuş ilk düşünülen 'Mavi Otobüs' isminden daha çok sevdim.Ayrıca bu isim tam manasıyla bu eserin karşılığı,hakkını tamamıyla vermiş noksanlık bırakmadan.Aymatov sevdalısı bir yazarın eseri elbette ki nasibini alacaktı mest olduklarının kaleminden oksijen yudumlayarak :))

    Yazarın okuduğum bu üçüncü eseri diyebilirim.Ve itiraf etmeliyim bu eseri daha çok sevdim.Ne yalan söyleyeyim kitabın İlk 60 sayfasına gelene kadar otobüsteki yerimi yadırgadim.Bir an için yanlış otobüse bindiğimi bile düşündüm :)) Sonra defalarca biletimi kontrol ederek, tayin ettim kalbimin yerini hikayelerin akışına bırakarak.Ama Bosna'da Aida ile parcalandim, dostların sessizliği ile sağır oldum.Matbaaciyla hasret bir bicak gibi delip geçti yaramı yeniden kanatarak.Ne çok his bırakmış bu eser üzerimde.Otobuse binerken ve de indikten sonra farklı bir bakış kazanarak hayat yolculuguma devam ediyorum şimdilerde işte :))

    Daha ilk sayfalarda yazarın biyografisini okurken ait olması gereken yerin,Samsun'un, çığlığını isittim sayfalara tutunup yaklaştıramasam da.Gurbet saray olsa bile gecedir kimisine.Bana da öyle.Ve taktir ettim ne mutlu evlatlarına ki böylesi hassas bir yüreğe sahip babaları olduğu için.Hatıralara yabancı kalmadığı ve de yüreğimize taşıdığı için.
    Yolunuz açık olsun ...
  • “Düşündün mü hiç, bir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir?”

    “Nasıl mı? Basbayağı... Dış güçlerce yıkılır gider.”

    “‘Nasıl yıkılır?’ demiyorum. Nasıl tasfiye edilir? Bunun tekniği nedir, hukuk bakımından?”

    “Bilmem! Hiç düşünmedim...”

    “Bir dünya imparatorluğu, yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? ‘Veririm’ derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? Yani bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekâletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Buraları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak, biri çıkıp kurcalayacak er geç... Hem de, ‘Bunlar ne kansız heriflermiş yahu, yediden yetmişe!’ diye mezarımıza tükürerek... Durumun gerçeği şudur yavrum! 1908’in padişahçı İttihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir “dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu... Ne durumdaydı son zamanlarda bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim, 1908’de İttihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan tam yirmi iki yıl öncesinin durumunu...”

    “Durumu... Belli, Bağdat-Basra...”

    “Ne güzel belli! Dinle, 1908’de İttihatçıların ele geçirip on yıl içinde yıktığı imparatorluk, tam dört milyon üç yüz seksen üç bin kilometrekare toprağa sahipti.”

    “Yok canım! Var mıydı bu kadar?”

    “Hay hay! 1908’de Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezayir, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk toprakları sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu topraklar üzerinde malımız olan, yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet, oturuldu masaya... Karşımızda yirmi iki devlet... Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan Anlaşması’nın bütün oturumları ne kadar sürmüştür?”

    “Hayır!”

    “Beş buçuk ay... Mahzenler dolusu arşivleri düşün, buradaki çeşitli anlaşmaları, bunlardaki incelikleri getir gözünün önüne... Delegelerimiz incelediler mi bunları? Kılı kırka yardılar mı? Hayır! Çünkü İstanbul hükümeti delegeleri, yani asıl uzmanlar, bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara... Bu iyiliğimize karşı İngiliz Generali Harington’un teşekkürünü hatırlarım. Demek, dört milyon üç yüz seksen küsur kilometrekarelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde... Buna tasfiye denmez. Mirası reddettik, hem de borçlarından bir kısmını kabul ederek reddettik. Değil bir dünya imparatorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karara bağlanamaz.”
  • 144 syf.
    ·10/10
    Mehmet kardeşim
    Kitabını bitireli 3 gün oldu. Ve halen etkisindeyim. Bir şekilde okuyanlarla konuşmak istiyorum. Hikayenin kahramanlarını kafamda resmedip birileriyle üzerlerinde tartışmak istiyorum. Ben bu kişiyi tanıyorum , bizim mahalledeki serseriye ne kadar benziyor değil mi filan demek istiyorum.
    Anlattığın hikaye , kullandığın üslup , hikayeler arası geçişler , sahneleri birbirine bağlayan cümleler ile çok güzel bir kitap olmuş.
    Bence bir yazarın okuyucusunda bıraktığı iz , okuyucuyu hikayenin içine alıp , hikayenin içinde gezdirip , sonrasında aynı kişi olarak değil ona bir şeyler katarak bırakmak olmalı. Ben 3 gündür hikayenin etkisinde olan bir kişi olarak söylüyor ki bütün hikayelerden çok etkilendim. Bazısını elime alıp sopalayasım geldi , bazısını göğsüme bastırıp teselli edesim. Bazısının da elini sıkıp Aslanım benim diyesim. Aida'nın köprüden geçerken Bosna'lı askerlere isimlerini sorup "sizin ismine kurban olurum" dediği yerde de İlyas dedenin her öğlen namazı cama tıklatıp "bir ihtiyacın var mı" dediği yerde de tutamadım kendimi. Ayrıca bir not ekleyeyim ki ben İlyas dedeciyim. Senin de dediğin gibi eminim onlar cennette bir araya geleceklerdir , çünkü insan sevdiğiyle beraberdir.

    Fakat kitabın temel olarak bende bıraktığı 3 iz var diyebilirim.
    Birincisi tüm kitap Hüzün kokuyordu sanki. Her cümlesi , her hikayesi hüzün kokuyordu. Serseri Musa'nın hikayesi de , Aida'nın hikayesi de , İlyas Dedenin hikayesi de , Matbaacının hikayesi de ve diğer tüm hikayeler de hüzün kokuyordu. Belki de bu yüzden çok sevdi herkes. Belki de bu yüzden her okuttuğum kişi bana aynı yorumla geldi. Ancak kalbi hüzün dolu kişi bu hikâyeleri yazabilir , bu hikayeleri bu şekilde anlatabilir. Çünkü Hüzün çok kıymetli bir şeydir. İnsana insanlığını hatırlatır.
    İkinci nokta , zalimin tek olduğu. Kötü kötüdür. Nereden geldiği , kim olduğu , ne için yaptığının bir önemi yok. Zalim Müslüman da olabilir , Hristiyan da olabilir. Dinsiz de olabilir. Kötü tektir. Iraklı Türkmen kardeşimize eziyet eden bir Müslüman olsa ne olur , Aida'ya o eziyetleri yapanlar Hristiyan olsa ne olur , bir sürü suçsuz günahsız insanı evinden yurdundan işinden edip hayallerini söndürenler ben İslam dinine inanıyorum dese ne olur. Birisine baktığında insan değil , ideolojik bir kalıp görüyorsan , benden veya ondan diye algılıyorsan dininin milliyetinin ne önemi olabilir. Tüm hikayeler boyunca kötüyü çok güzel ve objektifçe tarif etmişsin. Ben de seninle aynı fikirdeyim. Kötü kötüdür. Ve kötüye kötü dememek İyiye Zulmetmektir.

    Ve bende bıraktığı üçüncü ve bence en önemli iz de şu ki ; bunca kötülüğün içinde , bunca cehaletin içinde Aliya gibi düşünüp iyi kalmaya devam etmek gerektiğini çok güzel anlatmışsın. Tüm hikayelerde ben bunu sezdim. Şartlar ne olursa olsun tüm hikayelerde İyi Kalmaya Çalışmak övülüyor ve saygı değer bulunuyordu. Kabalığın , nobranlığın , edepsizliğin , ağzının payını vermek adı altında prim yaptırıldığı bu günlerde ,tüm hikayelerde Israrla İyi Kalmaya çalışmanın altı çiziliyordu.
    Zaten bunca kötülüğün arasında derdini kitap yazarak anlatmak bile İyi Kalmakta ısrar etmenin en güzel delili.
    Benim de senin de büyük saygı duyduğumuz Aliya İzzetbegoviç'in bir sözüyle bitireyim değerlendirmemi ; "Ve herşey bittiğinde hatırlayacağımız şey , düşmanlarımızın sözleri değil , dostlarımızın sessizliği olacaktır."
  • "Bosna'daki Sırpların Sırbistan'ı var, Hırvatların Hırvatistan'ı var. bizim ise Türkiye'miz var." dedi.
  • Bosna katliamlarının en acı günlerinde bazı Boşnak askerler Aliya' ya gelirler.
    " Başkanım, Sırplar bizim kadınlarımıza tecavüz, esirlerimize işkence ediyorlar. Biz de onlardan ele geçirdiklerimize aynısını yapalım." derler. Cevap çok nettir :
    " Sırplar bizim öğretmenimiz değiller. Biz bunları yapamayız!"
    Mehmet Yılmaz
    Sayfa 68 - Roza Yayınevi
  • Bosna, "Bizim" sıfatını o kadar hak ediyor ki... Camisiyle çeşmesiyle, insanıyla çarşısıyla hep bizden, Osmanlı'dan izler taşıyor. Her karış toprağına vurulmuş birer mühür gibi, gözümüze çarpan her şeyi onu "bizim" yapıyor. Ama Bosnalılar sitemkâr, yine bizi bekliyorlar...
  • Bizim davamız ekmek dava'sı değildir,

    Bizim kavgamız makam kavgası değildir.
    Arakan'da, Kudüs'te, Doğu Türkistan'da, Bosna'da,

    Mazlum'un akıttığı her gözyaşı bizim davamızdır.