• Adı Soyadı: Fatma Öcal / Kaya – Osman (Keçili) ile Muteber’den olma. D.1925 - Ö.2018
    Çevresiyle kıyaslandığında Osman (Güllü) oldukça varlıklı birisidir.
    Gökgöz Köyünün Samanlı mevkiinde evi vardır fakat bu ev onun sadece kışlık yurdudur. O, sayısını bilmediği kadar çok olan sığır ve keçilerini otlatmak için, Henis Dağı’nın neresi daha yayılımlı ise oradan oraya göçer durur.
    Dillere destan atı ile cuma namazı için sabah Sis’e (Kozan) gider, karanlık basmadan geri döner. Bir kez Hac’ca gitmiş, fakat bir Hac parası da gömüde kalmıştır. Evine uğramadan geçeni “Osman’ın sofrasına oturmadan geçmek var mı?” diye geri çevirip, aş ekmek verecek kadar da izzet ikramı seven, dürüst, paralı, hatırlı, hayır ve hasenatı bilen birisidir…
    Eşi Bıçkı Hatice’den bir kızı olur, adını Hüsne koyar fakat bu kız “seme” birisidir. İlk evliliğinden başka da çocuğu olmaz.
    Erkek evladı olsun diye Keçili Kızı ile yaptığı ikinci evliği ise, kadın hamileyken, bazı dedikodular yüzünden, ayrılıkla sonuçlanır.
    Güllü Osman’dan ayrıldıktan sonra Keçili Kızı’nın bir oğlan çocuğu olur ve çok sevdiği halde ayrılmak zorunda kaldığı kocasının adına istinaden çocuğun ismini “Osman” koyarsa da Güllü Osman bu çocuğu sahiplenmez.
    Çok geçmeden ayrıldığı kocası ölünce de, Keçilikızı kendi köyünden biriyle evlenir. Eski kocası Güllü’nün sahiplenmediği küçük Osman ise, gâh anasının, gâh Güllü’nün yeğeni Zombak Osman’ın yanında büyür gider. Osman artık anasının köyü ve lakabından ötürü “Keçili” lakabıyla anılacaktır.
    Saçlı Mehmet askerlik dönüşü Höketçe’de (Saimbeyli) Muteber adında bir Çerkez kızıyla anlaşır ve onu Musafakı’ya gelin getirir. Höketçeli Çerkez kızı Muteber’in kocası ölünce, onunla Keçili Osman evlenir.
    Şimdi hikâyesine başlayacağımız “Fatma Öcal” işte bu Keçili Osman ile Muteber ’in kızıdır.
    Fatma doğduktan sonra, vereme bağlı nefes darlığından dolayı zaten hasta olan Keçili Osman Keçili’deki anasının yanında veya oradan dönerken yolda ölür. Kızı ise henüz nüfusa kayıtlı değildir ve bu sebeple Zombak Osman Fatma’yı kendi üzerine kaydettirir.
    Daha sonra bu ölüm hadisesini Ahraz Mustafa: “Karlı bir kış günü “Osman öldü” diye haber gelince, kazmamı elime aldım, yola çıktım ve rahmetli emmimin oğlu Osman’ı Salmanlı’daki Gökgözlü Mezarlığına tek başıma gömdüm” diye anlatacaktır.
    Ölen Keçili Osman’ın eşi Muteber ile kızı Fatma’yı, Güllü Osman’ın torunu, Zombak Osman’ın ise kızı olan Fatma Bibi sahiplenir. Zira Fatma Bibi Keçili Osman’a “kardeşim” onun kızı Fatma’ya da “kızım” demektedir zaten.
    Küçük Fatma’nın Çürükdere’de yanına sığındığı Fatma Bibi tavuk karanlığı hastalığından dolayı gündüz çok az görmekte, gece ise hiç görmemektedir. “İbiş” adında bir oğlu vardır ama üç yaşında babası öldüğünden o da küçük Fatma gibi yetimdir.
    Küçük Fatma bibisinin yanında mutlu olsa da onlar herkesten biraz daha yoksul, biraz daha aç ve açıktırlar. Öyle ki, dağdan pelit, purç, ot toplar, kurutur, bir parça da buğday bulabilirlerse birbirine karıştırır, öğütür ve yerler fakat çoğu zaman bunları da bulamaz, aç yatarlar.
    Çocuklar açlığa dayanamaz olunca, uyuyana kadar onları avutmak için Fatma Bibi akşam ocaklığa bir kazan koyar ve içine de birkaç parça taş atıp karıştırmaya başlar.
    Çocuklar Fatma Bibinin gözü görmediği için ve üzülmesin diye, bu durumu o kadar kabullenmişler, her şeyin o kadar farkındadırlar ki, çoğu zaman, kazanın içine atılacak taşları gündüz onlar toplar, ocaklığın başına koyarlar.
    İbiş’le Küçük Fatma, ne kadar yoksul, kimsesiz olsalar da birçok kardeşe nasip olmayacak kadar dayanışma, sevgiyle ve acısı, tatlısıyla hayatı paylaşarak büyürler.
    Fakat İbiş’ten altı yaş büyük olmasına rağmen, küçük Fatma’nın bibisine aşırı naz yaptığı, ablalık yapması gerekirken bazen Bibisiyle İbiş’i üzdüğü olurdu.
    İbiş ise bir abi gibi Fatma’yı hep himaye eder, korktuğunda, “korkma ben buradayım” der, sarp yerlerde elinden tutar, onun haksızlıklarını, haşarılıklarını anasına hiç şikâyet etmezdi.
    Yaz geceleri Çürükdere’de dam başında yatarken, uçsuz bucaksız o mavi gökyüzü onların oyun alanıydı. Her gece ay ile yıldızları paylaşır, uyuyana kadar gökyüzünde gezer eğlenirler, sonraki akşam yıldızlar ile ayı değiş tokuş ederek, oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi.
    O gece Fatma yıldızları İbiş’e teslim etmiş ama İbiş’in ayı ortalıkta gözükmüyordu. Bibisi, “ay birazdan doğar, İbiş ayı sana verir” dese de Fatma söz dinlemiyor, uyuyana kadar ağlıyordu…
    İbiş’in anası arada bir Samanlı’ya, Babasıgil’e ekmek yapmaya gider, dönüşte de kuşağına tutturduğu fistanın arasından çıkardığı bazlama sokumunu (dürüm) Murtluesik’te kendini karşılayan Fatma ile İbiş’e tam ortasından bölüştürürdü.
    Fakat Fatma payına düşenden biraz daha fazlasını koparabilmek için her defasında ağlayarak bibisine: “Yine İbiş’e fazla verdin, tabi o senin oğlun, ben ise, anasız babasız, kimsesiz bir çocuğum” der ve İbiş’in payından da bir lokma alırdı.
    Ve biraz daha büyüdüklerinde İbiş ona; “Fatma, evlendiğinde ayrı kalırız diye sakın üzülme, sen kadın olduğun için benim yanıma belki gelemezsin ama ben nerede olsan seni bulur, ziyaretine gelirim.” derdi.
    Öyle de yaptılar ve ölüm onları ayırıncaya kadar mutlulukta, acıda, kederde birbirlerinden hiç kopmadılar.
    Fatma, daha kendisi küçük bir çocukken, Halil Kaha’nın kardeşi Güllü Hacı (Mehmet Arif Ertürk) ile evlenmiş, ondan “İsmail” adında bir de çocuğu olmuştu ki, gencecik yaşta kocası öldü.
    Bu arada Akdam’dan Mulla Mehmet’in (Mulla-Molla. Medrese talebesi) ikinci eşi Gülizar’ın Emine’de ölmüştü ve Halil Kaha ile Mulla Mehmet’in arasından su sızmıyordu. Gökgöz’de bir sabah kalktıklarında silahlı 17 atlı adam onu Mulla Mehmet’e götürmeye gelmişler, köyün erkekleri korkudan serpenelerin altına pısmışlar, atlılar damların başından aşağı ihtiyaç giderirken, serpene altındakileri de ıslatıyorlardı.
    O, “ölürüm de gitmem” anası “kızımı vermem” dedikçe, üvey babası Halil Kaha ise, “şimdi kan çıkacak, çabuk ata bindirin onu” diyordu.
    Fatma’nın gönlü Tıñ Veli’deydi ama Halil Kâha onun sözünü çoktan Mulla Mehmet’e vermişti.
    Sonunda Köse Ahmet ona: “Bana bak Maya Çinçiğim şu gökteki ayın, güneşin doğmasını nasıl engelleyemezsek, senin de Mulla’ya gitmene engel olacak güç yok bizde” dedi. Fatma’la, çocuğu ve Muteber’in ağıtları arasında onu atlardan birine bindirdiler.
    Pekmezcigediği’nde onları bekleyen Mulla Mehmet: “Gâvur içine gider gibi ne ağlıyorsun? Kes sesini, yoksa senin canına okurum” diyor ve atlılara eşlik ediyordu.
    Mulla Mehmet, Ağa oğlu Ağa, ormancı ve Urum (Kayseri) Bağdat, Şam, Mısır’da Medrese tahsili görmüş, onun okuduğu ezanı tilkiler ve cümle yaban hayvanları bile huşu ile dinliyordu fakat o askerlikten kaçmış, eşkıyalık ta yapmıştı.
    Başında bulunduğu çetesiyle Gökdere karakol komutanı Hayrettin Cengiz’i İkiyokuş’ta pusuya düşürerek, ilk eşi Rahime’yi ise Sakçadelik’e diri diri atarak öldürmüş, Fatma’dan 33 yaş büyük, yedi çocuklu, etrafına korku salan biriydi. Lakin bunların ne önemi vardı! Ona fikrini soran yoktu ki…
    Fatma o kadar güzel, o kadar taze ve toydu ki, yakınları ona “Mayaçinçiği” (İncir Kuşu) diyorlardı ama kadir kıymet bilen olmayınca güzelliğin ne değeri vardı? Yeni eşinin kendisinden beş on yaş büyük kızları ona her türlü saygısızlığı yapmaktan geri durmuyor, yatağına çiş etmeye kadar edepsizliğin envai çeşidini sergiliyorlardı. Üstelik memedeki bebeğine de dirlik vermediklerinden, bağrına taş basıp, çocuğunu anası Muteber’e göndermek zorunda kalıyordu.
    1965 yılında kocası Mulla Mehmet öldüğünde O, henüz hayatın baharında ve kırk yaşlarındaydı.
    Fatma Bibisi, çocukluk arkadaşı İbiş, Ahraz Mustafa başsağlığına geliyor, ona “Fadımam sen yanımızda yetim büyüdün, şimdi de genç yaşında çocuklarınla birlikte yine yetim mi kaldın! Şu Osman, şu İbrahim, şu da benden…” diyerek kuşaklarının içinden çıkardıkları beş on kuruşu onun minderinin altına kıstırıyorlardı.
    Hani “gök ile yer arasında olan hiçbir şey gizli kalmaz, bir gün açığa çıkar” derler ya, öyle de oluyor ve ölmeden önce bir gece Mulla Mehmet ona “Hanım. Çocuklardan uyanık olan var mı bir bak? Sana bir sır vereceğim.” Diyerek başlar anlatmaya:
    “Mulla Mehmet dağlardadır. İki kocadan ayrılmış, iki çocuklu, Katır Cennet ve Berber Kızı ile birlikte, ünü pekte iyi olmayan Gülizar’ın Emine’nin onda gözü vardır. ‘Kız eşkıya ile evlenilir mi?’ Diyenlere de, ‘Mulla Mehmet gibi erim, cehennemde yerim olsun’ diyecek kadar da gözü karadır Emine’nin.
    Fakat Mulla Mehmet’in: “Urum, Bağdat, Şam, Mısır’ı gezdim, gördüm fakat onun gibi güzel ve edepli kadın görmedim” dediği, “Rahime” adında bir eşi vardır. Üstelik Mulla Mehmet’in babası Durmuş Kâha oğluna “Emine’den uzak durmazsan, seni evlatlıktan reddederim” demektedir.
    Ona göz koyan Gülizar’ın Emine’nin parmağı var mı bilinmez ama onun kayını ile Rahime’nin dedikodusu dağa kadar ulaşır. Bir gece eşini vurmak için Mulla Mehmet dağdan Kocaköy’e iner fakat eşi evde yoktur. “Şurada mı burada mı” diyerek is sürerken, onu sohbete gittiği Berberkızı’nın ocaklığının başında otururken bulur. Ocaklığın duvarındaki bir delikten mavzerin namlusunu sürüp eşine nişan alırsa da, küçük kızı İnayet ansının kucağında olduğundan, bir türlü ateş edemeden döner dağa.
    Kocası dağdan “çocukları Durdu’ya bırak, sen yanıma gel” diye haber salınca Rahime kocasının yanına gitme sevinciyle, bütün çamaşırları, evi barkı, yur yıkar, ama eve kendisini almaya kocası değil de eşkıya arkadaşları Dalgacı Durmuş ile Pala Halil gelince, içine bir korku düşer. Onlara olanca gücüyle direnir, feryat figan eder, kızlarına; “çabuk Durdu bibinize yetişin, kurtarsın beni yavrularım” derse de eşkıyalar onu alır götürürler.
    Çocukların haber vermesiyle Durdu eve geldiğinde, Rahime’nin kolundan çıkarıp bir kenara attığı gümüş bilezikleri ve darp izlerini bulur ama kendisinden ne ses ne seda vardır.
    Evin yaklaşık 600 metre kuzeyindeki Sakçadelik (delik adını, orada tüneyen ‘Sakça Karga’lardan almıştır) çevresinde beklemektedir Mulla Mehmet. İki gözü iki çeşme eşi getirilince, gün boyu süren sorgu sualden sonra, gece onu deliğe atarsa da, Rahime düştüğü bu karanlık, korkunç ve dipsiz deliğin bir yerlerinde durukmuş ve ölmemiştir. Aşağıdan ağlamaları, sızılmamaları, iniltileri duyulmaktadır. Rahime’ye ulaşır mı, ulaşsa da bunlar onun boğazından geçer mi? bilinmez fakat Molla ses gelmez olana kadar deliğe yiyecek, içecek atar. Adam indirip onu oradan kurtarma teklifinde bulunur. Rahime ise: “Beni buradan kurtarsan, paramparça olan kemiklerim, yaralarımın tümü de iyileşse, yüreğimde açılan yara artık beni yaşatmaz” cevabıyla onun teklifi geri çevirir ve bu onların son görüşmesi olur.”
    Yıllar sonra ip açarak Sakçadelik’e inen Akdam’dan Hoçgudur Osman ile Fakıların Duranali ise, bu lanetli ve uğursuz deliğe çokça taş, toprak atıldığından, Rahime’den bir emare göremeden delikten çıkarlar.
    Mulla Mehmet bir kış gecesi bunları eşine anlatırken, uyurmuş gibi yapan çocuklarından biri, onları dinlemiş, bu hikâyeyi yazana da bütün duyduklarını anlatmış ve ‘gizli kalır’ sanılan bir şey daha açığa çıkmıştı.
    Oysa Mulla Mehmet, “Rahime’yi ben değil, korkutmaları için emanet ettiğim arkadaşlarım, istemeden deliğe düşürmüşler” demiş, herkes te öyle bilmişti.
    Rahime’nin kızı Zeliha büyüyünce: “Anamın başındaki o gümüş dizili fesini, Dalgacı Durmuş’un eşi Emiş’in başında her görüşümde, anamın kokusunu almak için, fesi onun başından alıp koklayasım gelir.” diyecektir.
    Kim bilir? Belki de, Sakçadelik’teki o insafsız yardımlaşmanın karşılığında, Rahime’nin fesi Dalgacı’ya, ondan da eşine geçmiş, Henis’teki Mulla Mehmet’in tarlasının bir bölümü de Fatma’yı almaya gelen o, şımarık ve azgın atlılara verdiği destekten ötürü Halil Kâha’ya hediye edilmişti.
    Mulla Mehmet: Köyünün ileri gelenlerinden, itibarlı ve nispeten varlıklı birisiydi. Fakat eşi Fatma’da itibar da saygınlıkta, eşinin gölgesinde kalacak biri değildi. Öyle ki, onun asalet, edep ve terbiyesini daha onunla konuşmadan hissedersiniz. Evlerine gelen gidenleri eksik olmaz, aç gelen tok ayrılır, misafirin heybesi boş gönderilmezdi. Evlerinde çifte çubuğa, mala malele bakacak kimselerle birlikte, misafire hizmet edecek kimseler de bulunurdu.
    O hiç dinmeyen gözyaşları, onun derdinin, tasasının bir kısmını alıp götürmüş olmalı ki, kendisini ölüme götüren son hastalığı hariç, sağlıklı ve hep hayırla yâd edilecek bir ömür sürdü.
    Bizim hiç gerçek bibimiz olmadığı için, bir bibi yeğenlerini nasıl sever, nasıl sahiplenir, kol kanat gerer bilmesek te O bizim “Bibi” dediğimiz ve gerçek bir “bibi” gibi hissettiğimiz birisiydi. Kendisi bizi her gördüğünde, sanki öz kardeşinin çocuklarıymışız gibi, “Bibimoğlunun oğlu” diyerek kucaklar, öper, koklar, başımızı, sırtımızı sıvazlar, “yavrum sende bibimin, ibiş’in kokusu var der ve bir çocuk gibi siline siline ağlar, birkaç kelime etikten sonra tekrar ağlar, ağlar ağlardı…
    “Öyle çok ağlıyorsun ki, seninle de konuşulmuyor Bibi” Deyince de bir cevap vermez, tekrar ağıda başlardı. Onun geçmişini biraz daha detaylı öğrenince şimdi anlıyorum ki, o öyle çok ağlamakta, ne kadar da haklıymış meğer.
    Fatma Öcal’ın ilk eşi “Güllü Hacı” diye anılmakla birlikte nüfusta “Mulla Ömer ile Refiye’den olma, 1913 doğumlu, Mehmet Arif Ertürk” adıyla kayıtlı olup, kendisi üvey anası Hürü’den olma: Halil Kâha, Topal İsmail, Fatma, Ayşe, Emine adlı kardeşlerin en küçüğüdür.
    İkinci eşi Mehmet Öcal: Kayıtlarda D-1897 Ö-1965 görünmekle birlikte, O, kendi ifadesine göre 1892 doğumludur. Durmuş Kâha ile Zeliha’dan olma ve üvey anası Ayşe’den: Zeynep, Fatma, Nafia, Rahma adlı kardeşlerin en büyüğüdür.
    Mulla Mehmet’in ilk eşi Rahime’den: Zeliha, İnayet, ikinci eşi Gülizar’ın Emine’den: Nazmiye, Elif, Durmuş, Lütfullah, Latife. Fatma’dan ise: Emine, Zeycan (Zican) Hacı (Abdurrahman) Muteber, Atika, Bilal, Gülizar, Raziye olmak üzere 15 çocukları oldu.
    Akdam Köyü, Gocaköy ve Malaş mevkilerinde evleri vardı. Geçim kaynakları, ormancı maaşı, kendi ekip biçtikleri ile koyun, keçi ve sığırlardandı. 5 Kasım 2018
    Kabri Akdam, Çatalkabaağaç Mezarlığı’ndadır.
  • Bizim evde de ekmek almak bir mesele... Bir hastalandık mı gönderecek adam bulamazlar !
    Sabahattin Ali
    Sayfa 26 - Yapı Kredi Yayınları
  • D. 1884 ( İstanbul)
    Ö. 9 Ocak 1964 ( İstanbul)

    (Doğum yılı bazı kayıtlarda 1882 diye gecmekte)

    Babası ll.Abdülhamit devrinde Padişah hazinesi kâtipliği, Yanya ve Bursa da Reji müdürlüğü yapan Mehmet Edip bey, Annesi Fatma Berifem hanımdır. Annesini kücük yaşta kaybeden Halide Edip Amerikan kolejinde eğitim almış ve bir jurnal ( II. Abdülhamit öneminde jurnalciler tarafından, devlet ve özellikle saray aleyhinde çalıştığı ileri sürülenler için saraya verilen soruşturma yazısı) nedeni ile okuldan uzaklaştırılan Halide Edip II. Abdülhamit 'in bu kararını 1897 de yaptığı bir kitap çevirisi ile tersine döndürmüş ve aynı okulda eğitimine devam etmiştir. ingilizce ve fransızca tahsil eden yazar, bu liseden lisans derecesi ile mezun olan ilk müslüman kadın olmuştur.

    Halide Edip ilk evliliğini matematik öğretmeni Salih Zeki bey ile yapmis bu evlilikten Ayetullah, Hasan Hikmetullah ve Japon Rus savasinda bati uygarliginin bir parçası olan Japon deniz kuvvetleri komutani Amiral Togo Heihachiro nun ismini verdigi Togo isminde ki son çocuguyla birlikte üç oglu olmuştur. Çok küçük yaşta yaptığı bu evlilik, eşinin ikinci bir hanım isteği ile 1910 yılında sona ermiştir.

    İyi derecede yabancı dil bilen yazar, ünlü İngiliz matematikcilerinin yaşam öykülerini, Sherlock Holmes, Emile Zola, Shakespear e yöneldi ve Hamlet gibi eserlerin çevirilerini yaptı.

    2. Meşrutiyet sonrasında yazım hayatına başlayan Halide Edip kadın hakları ile ilgili yazılar yayınlamaya başladı. O dönemde Salih Zeki bey ile evli olan Halide Edip yazılarında Halide Salih adını kullanıyordu. Gazetede yayınlanan ilk yazısı Teyfik Fikret yönetimindeki Tanin de cıktı. Muhafazakar kedimden ağır eleştiri alan Halide Edip 31Mart ayaklanması sonrasında aldığı ölüm tehditleri nedeni ile iki oğlunu daalarak Mısır a gitti.
    Oradan Ingiltere ye geçerek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan Ingiliz gazeteci Isabelle Fry nın evinde konuk oldu. O dönemde ingiltere ye gidişi Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile olmuş 1909 da istanbul a geri döndü ve siyasi içerikli yazılarını yayınlamaya devam etti.

    HEYYULA ve RAIK in ANNESI adlı romanları basıldı. Bu arada kız öğretmen okullarında öğretmenlik ve müfettişlik görevlerin de bulundu. İleride yazacağı SİNEKLİ BAKKAL adlı ünlü romanı bu görevler sebebiyle İstanbul un arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıktı. Eşinden boşandığı dönemde SEVIYYE TALİP romanını yayımladı.

    1. Dünya Savaşı yıllarında Kız mektepleri Umumi müfettişliği görevini sürdüren Halide Edip , Arap eyaletlerine giderek iki kız okulu ve bir yetimhane açmış ve bu dönemde aile doktorları Adnan Adıvar ile nikâhlamıştır. 1918 yılında işgal sonrası Istanbula geri dönen Yazar bu dönemde MOR SALKIMLI EV kitabını kaleme almıştır

    Darülfünun da Batı edebiyatı okutan Halide Edip aynı zamanda Türk Ocaklarında çalışmalarına devam etti. Milli Mücadele yıllarında Amerikan mandası fikrini benimseyen ve bu fikri Sivas kongresi hazırlıkları sırasında Mustafa Kemal e sunan Halide Edip red cevabı almış, Mandaterlige karşı olduklarını belirten Mustafa Kemal 'in bu sözlerini yıllar sonra "Mustafa Kemal Paşa haklıymış!" sözleriyle tasdiklemis oldu.

    İzmir i yunanlilarin işgal etmesi üzerine bir çok mitinge katılan Halide Edip. İngilizlerin İstanbul u işgal etmesi dolayısıyla hakkında idam kararı çıkarılan ilk ısimler arasında eşi ile birlikte yer aldı. İdam kararı öncesi Ankara ya yola çıkan Halide Edip ve eşi Anadolu Haber Ajans inin kurulmasının onayı ardından burada görev aldi. Mustafa Kemal 'in yabancı gazetelerle görüşmesini sağlamak, Hakimiyet i milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal 'in yazı işleriyle ilgilenmek onun görevleriydi.

    Orduda aktif görevde yapan Halide Edip Sakarya savaşı sırasın da onbaşı oldu. Yunan lıların halka verdiği tahribatı incelemek ve raporlamakla görevli olan Tetkik i Mezalim Komisyonunda görevlendirildi VURUN KAHPEYE adlı romanının konusu bu dönemde çıkmıştır.

    ☆TÜRK'ÜN ATEŞLE IMTIHANI
    ☆ATEŞTEN GÖMLEK
    ☆KALP AĞRISI
    ☆ZEYNONUN OĞLU Adlı romanında Kurtuluş savaşının değişik yönlerini gerçekci biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur.

    Savaş boyunca cephe de görev yapan yazar Dumlu Pınar meydan muharebesi nden sonra ordu ile İzmir e geçtiği dönemde yolda yürüyüş esnasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savastaki yararliliklarindan ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

    Halide Edip Cumhuriyetin ilanından sonra Akşam Vakit ve Ikdam gazetelerinde yazdı. Eşi Adnan Adıvar ile Terakki Perver Cumhuriyet fıkrasının kuruluşunda yer aldı. Terakki Perver fıkrası kapatılıp yerine tek partili döneme gecilince, Mustafa Kemal Atatürk ile fikir ayrılığı yaşayan Halide Edip ve eşi Türkiye den ayrılıp 14 yıl boyunca 4 yılını Ingiltere de 10 yılını Fransa da gecirdi. 1939 yılında İstanbul a döndü 1940 da İstanbul Üniversitesi nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi 10 yıl kursu başkanlığı yaptı. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı.

    1950 de Demokrat Parti listesinden Izmır milet vekili olarak TBMM ne girdi ve baģimsiz olarak görev yaptı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet gazetesinde siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımladı ve görevden ayrıldı. 1955 de eşini kaybetti.

    1964 yılı Istanbul da böbrek yetmezliği sonucu hayata veda etti.

    ☆ROMANLARI

    Heyula (1909)
    Raik in Annesi
    Seviyye Talip (1910)
    Handan (1912)
    Son Eseri (1913)
    Yeni Turan
    Mev ud Hüküm ( 1918)
    Ateşten Gömlek (1923)
    Vurun Kahpeye (1923)
    Kalp Ağrısı (1924)
    Zeyno nun Oğlu (1928)
    Sinekli Bakkal (1936)
    Yolpalas Cinayeti (1937)
    Tatarcık (1939)
    Sonsuz Panayır (1946)
    Döner Ayna (1954)
    Alike Hanım Sokağı (1958)
    Kerim Ustanın Oğlu (1958)
    Sevda Sokağı komedyası (1959)
    Çaresiz (1961)
    Hayat parçaları (1963)

    ☆HİKÂYELER

    Harap Mabetler (1911)
    Daga Çıkan Kurt ( 1922)
    İzmir den Bursa ya (1963)
    Kubbeden Kalan Hoş Sevda (1974)

    ☆ANI

    Türk'ün Ateşle imtihanı ( 1962)
    Mor Salkımlı Ev (1963)

    ☆ OYUNLAR

    Kenan Çobanları (1916)
    Maske ve Ruh (1945)

    ● SİNEKLİ BAKKAL

    "Kimse kimsenin olamaz. Eşya bile bizim değil. Mülkiyet insan içinde, eşya içinde olmamalı. Sevdiğimiz her eşya esasen bizimdir. Kalbimizin içindedir. Ona o kadar sahibiz ki dünyanın orduları onu oradan koparıp atamaz."

    "Ben bu değişi duymuştum ya: sabırla körük helva olur, dut yaprağı atlas........"

    "Sevgi ölçülerinin ne çirkinlik ne de güzellikle alakası vardır"

    "Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir ?"

    (ALINTI)
    ( Bağzı kayıtlarda Ayetullah ve Hasan Hikmetullah Togo adında iki bağzılarında ise beş çocuğu olduğu yazmakta)
  • Bir "İŞSİZ" inceleme ile tekrar karşınızdayım sevgili GOBELLER ..
    ( Yokolun!! ÇORUM ÜBER ALLES!!! =)) ) Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu .. Normalde beni böylesine etkileyen eserlere pek sektirmeden inceleme yaparım ama roman bir devri anlattığı için , daha doğrusu bir dönem romanı olduğu için ,emin olmak adına bir kaç geri besleme yapıp dönemin tarihi olaylarını gözden geçirdikten sonra inceleme yazayım istedim .. Kitabı Oda Yayınlarından okudum (şiddetle öneririm) , alıntı yaparken ise Kaynak Yayınlarından yaptım alıntılarımı .. Romanda olaylara "FRANSIZ" kalmamanız açısından düşülen dip notlar sayesinde bambaşka bir yaşam formuna dönüşeyazdım ..Tarih sevdiğim bir alandır ama bir kaç yerde ben de "bu ne artık" kıvamına evrildim.. Birkaç incelemede de dipnot yakınmasına şahit oldum ..O yüzden, bu incelemeyi , romanı okuyacak insanlara kolaylık olsun diyerekten kaleme alıyorum .. Mecbur uzun olacak .. Elim mahkum .. Zira Fransız Devrimi bu .. Sahanı ısıt , yağ koy , yumurta kır muhabbeti değil ...

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki bu eşitlik ve özgürlük ilkeleri esasen Fransa ile değil Amerika ile 1770 lerde sahneye çıktı.. Rüzgarı Fransa' yı daha sonra dünyayı vurdu .. Yalnız Avrupa kıtasında Fransa' nın rolünü de küçümsememek lazım .. Fransa dönem itibari ile Avrupa' nın EN GÜÇLÜ , EN ZENGİN ülkesi idi .. Kültürel önderiydi ..Misal Avusturya ve Rusya büyükelçilerinin birbirlerini savaşla tehdit ederken kullandıkları dil DAHİ fransızcaydı .. 1789 ' da Fransa kralı 16. Louis idi.. Yiyip içip (ulan ne panna cottta yemiştir bu adam!!) , ava çıkmadığı günlerin haricinde kitlelerle uğraşmaktan büyük haz duyan bu domdom emmimiz , kraliçesi Marie Antoinette ve hazır kart reklamlarının gözbebeği Cin Ali ' den kelli küçük oğluyla Versailles' da , bir ucundan diğerine uzunluğu 500 metreyi aşan sarayında 4000 bin hizmetçi ve 1000 kadar saray mensubuyla gününü gün etmekteydi .. Pek tabii şatafat parasız olmaz .. Borç alıyordu Fransa .. Ve borç içinde faizlere boğularak yüzüyordu .. Hal böyle olunca imdat çekici diyerekten vergilere yönelindi..Vergiden muaf olan ve o sıralar "YE KÜRKÜM YE" turnesi ile Fransa' yı turlayan soylulardan, din adamları ve hükümet görevlilerinden vergi alımı yoluna gidilmek istendi .. Ama kararı onayacak meclis bu saydığım kişilerden oluşuyorken OLACAK İŞ MİYDİ BU ? =)) Olmadı pek tabii.. Bunun yerine teee kör itin öldüğü dönemde , en son 175 sene önce 1614' te toplanan Etats Generaux denilen Umumi meclis toplandı..Krallar daha önceleri vergilere onay için bu meclise başvuruyorlardı Fransa'da..Bunu takiben meydana gelen gelişmeler sonucu Tiers Etat yani Halk Meclisi toplandı..Ve oylamadaki sistemle ilgili bir tartışma konusu ortaya attı .. Eski "müreffeh" günlerde ,halk henüz uyuyorken ve "cahalken" , HER TOPLUMSAL SINIFIN blok oy olarak oy kullanmasından yanaydı adet..Bunun uygulamadaki sonucu ise ruhban sınıfı ve soyluların yani psikopos ve rahiplerin (ULAN YİNE Mİ SİZ !!!) oyca halktan üstünlüğü idi..1614 neyse de ,modern bir ülke olma yolunda olan 1789 Fransa'sında orta sınıfı oluşturan tüccar , avukat ve küçük toprak sahipleri artık eskisi gibi oy oranlarının üçte bir olmasını kabul etmiyorlardı .."3'ün 1'ine" dur diyorlardı senin anlayacağın.. Olurdu ,olmazdı - yaparsın , yapamazsın derken ,kral da meclisi feshetmek adına toplanma yerlerini kapatınca davullu zurnalı oğlan bizim kız bizim nidalarıyla şaha kalkan işbu tayfa YENİ BİR ANAYASA HAZIRLANANA kadar dağılmayacaklarına ant içtiler .. Din adamlarına da göz dağı verip ,sınıfsal olarak değil BİREYSEL olarak oy kullanmaya davet ettiler kendilerini.. Böylece devrim start aldı .. SOL a doğru evrildi.. Ruhban sınıfı ve soylulara karşıydı.. Ama az sonra bahsedeceğim gibi ŞİDDETİN VE "TERÖR"ün de yolunu açtı ..Devrimi bu denli büyüten nedenlerden biri de şüphesiz Açlık idi.1788 'de dolu ve ardından gelen kuraklık hasadı vurmuştu .. '789' a gelindiğinde tahılın fiyatı artmış ekmek bulunmaz olmuştu..Ekmek dar gelirli fransızın KARA GÜN DOSTUYDU, dolayısıyla sorun çok ciddiydi..Az da Nihat hoca tribiyle devam edeyim =)) BABALAR FÜLÜ"D" alamadıkları için OĞULLARINI DÖVÜYOR , ANNELER ÇOCUKLARINI CAMDAN ATIYOR , NİCE OCAKLAR SÖNÜYORDU.. EV KADINLARI FIRINLARI KUŞATMA ALTINA ALMIŞ, SİPER SAVAŞLARI SON HIZIYLA SÜRÜYORDU..KÖR OLASI, GÖZÜ ÇIKASICA KÖYLÜLER LOJİSTİK DESTEĞİN BELİNİ KIRMAK İÇİN TAŞRA YOLLARINDA BUĞDAY TAŞIYAN KAFİLELERİ YAĞMALIYORLARDI .. Bu sırada temmuz ayında bir kısım işçi Bastille zindanını ele geçirdi .. Amaçları kralın kent dışında bekletilen birliklerine karşı kullanmak amacıyla silah elde etmekti..Zindandaki yedi tutuklunun serbest bırakılıp zindan komutanının da öldürülmesi fransız halkı üzerinde MEKSİKA (bkz: yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!!) DALGASI etkisi yarattı .. Tabii bunda varlıklı soyluların, köylüleri katlettirmek için çeteler yolladığı söylentisinin de büyük payı vardı.. Tahmin edeceğiniz gibi kaçamayan tüm aristokrat tayfa İMAMIN KAYIĞINA bindi .. Soyluların malları yağmalanıp kundaklandı .. İşte küçük bir kıvılcım, orman yangınına böyle dönüşmüştü .. Bastille harekatı kralın façasını bozmuş egemenliğine son vermişti .. Devrimle kazanılan hakları es geçiyorum..Zaten hepimiz köleliktir , özgürlüktür, eşitliktir , oy hakkıdır muhabbetini adımız gibi biliyoruz ..

    Gelelim kralın akibeti ve sonrasında bu kitabın konusu olacak olaylar serisine ... Kral ve kraliçe kaçarken yolda yakalandı .. 1.5 yıl sonra yargılandı ve kafası kesildi ..8 ay sonra da hanım ablamızın kelleyi uçurdular .. TÜM BUNLARI İNSANLARIN KAFASINI "İNSANCIL" BİR YÖNTEMLE KESİYOR DEDİKLERİ "GİYOTİN" İLE GERÇEKLEŞTİRMİŞLERDİ.. Sene 1793 ' e geldiğinde devrim , TERÖR DÖNEMİ dedikleri en uç noktasındaydı .. Fransa bir kraldan yoksun olduğu ve tahta da bir kral geçirmek için diğer ülkeler Fransa' ya savaş açtı .. Kitabı okurken göreceğiniz üzre dış ülkeyle yazışma yapanların birer birer kellelerini kaybetmelerinin bir sebebi de bu..

    Savaş gibi olağanüstü hal koşullarında devrimin sekteye uğrayacağından korkan devrimciler, tüm iktidarı kitapta da adı geçen Kamu Güvenliği Komitesine devrettiler..Komitenin başında kitapta ismiyle sıkça karşılacağınız ve halk tarafından "NEFRET EDİLEN" Maximilien Robespierre vardı..Kendisinden bir kıple alıntı yapayım ki sonradan neler olduğunu , kitabın adının niçin "Tanrılar Susamışlardı" olduğunu anlayasınız..
    " TERÖR adalet , çabukluk , yalınlık ve kararlılık demektir..TERÖR , DESPOT bir hükümetin dayanağıdır..Devrimin hükümeti despotluğa karşı ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞUDUR." (?!??!?)

    Sonrası mı ? Sonrasında 20000 "halk düşmanı" giyotinle tanışma şerefine nail oldu.. Yürürlükteki yargılamalar amacından saptı , yozlaşma başgösterdi ..Artık idam istemi için geçerli olan halk düşmanlığının yanında halkta cesaret kırıcı etki uyandırmak , kamuoyunu yanıltmak , ahlak bozmak , vatansever zatların rahatsızlığı gibi havagazı bahaneler de boy gösterir oldu .. Ve sonunda KAYIŞ KOPTU !! ADALETİN KANTARI İLE OYNAMIŞLARDI .. Bozdukları ve yozlaştırdıkları adalet en sonunda onların da kellelerini aldı ..

    Roman bu tarihsel olaylar çerçevesi üzerine oturtulmuş bir seyir izliyor..Kendi halinde , naif bir kişilik olan Evariste adlı bir ressamın bu yozlaşmışlık çarkına dahil olması anlatılanlar .. Bir aşk hikayesi de konuya entegre edilmiş lakin anlatım bir pembe dizi kıvamında değil de bu aşk uğruna kahramanımızın duygularıyla hareket edip , duygularını adaletin ve kanunların önüne geçirmesi şeklinde bize sunuluyor ..Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ya PARA ya MEVKİ verin derler ya ,o mevkiyi ve ADALETİ suistimal edenler romandaki bireyler .. Dönem itibari ile ruhban sınıfının ve dinin de payını sonuna kadar aldığı bir roman bu .. Menfaat vs insan ilişkileri , toplum psikolojisi ve din eleştirisi de barındırıyor .. Ama bence verilen en güzel mesaj adalet adına alttan alttan , ince ince işlenen mesaj .. Derler ya adalet bumerang gibidir.. Ben acılı çiğ köfteye benzetiyorum esasen .. ADALET ACILI ÇİĞ KÖFTE GİBİDİR...AYRANLA TÜKETİR HAKKANİYETLİ OLURSAN KURTULURSUN ..ACILI ŞALGAMLA TÜKETİR MAZLUMUN KANINA GİRERSEN YOKOLURSUN !! HER HALÜKARDA "GÜMRÜKTE" HESABINI SORARLAR ADAMA !!! =))

    Bir sonraki incelemeye dek esen kalın , İŞSİZ KALIN!!

    NOT : Kitabı bitirir bitirmez şu şarkı ve bu nakarata sarıldım .. tavsiyemdir .. gayet manidar sözler Fransız Devrimi yıllarını düşündüğünüzde .. al 0: 55 ' e dinle nakaratı...

    https://www.youtube.com/watch?v=_DDv1mTDAYk

    A NEW ERA has begun, the world is falling
    And darkness TRIUMPHS, the EMPEROR has made his CALL
    And now the time has come for us to dread his warning
    THE TERROR WILL REIGN , DEATH UPON US ALL!!!!
  • Ateistin kutsal kitabı mı olur kardeş? Kitapsız değil mi bunlar yahu? Dur biraz başa saralım.

    "Bütün çocuklar ateisttir, tanrı fikri onlarda yoktur."
    // Baron D'Holbach

    Kitapta geçen bu alıntı ile başlayalım. Okula başlar başlamaz aynı sene yaz tatilinde, çoğu çocuk gibi camiye Kuran kursuna gönderildim. Küçükken de Allah ismi hep geçiyordu ama kimdi neydi bu in miydi cin miydi yerde miydi gökte miydi?

    Bir belgeselde çocuklara Tanrı'yı tasvir etmeleri isteniyor. Kimisi akarsu çiziyor, kimisi dağ başında yeşiller içinde huzurlu bir ev, kimisi de sakallı bir ihtiyar. Aslında tanrı tasavvurunun oluşumu, içinde bulunduğumuz topluma ve o toplumun inandığı değerlere, bu değerlerin bize yansımasına göre farklılık gösteriyor. Ben olsam Batman çizerdim o yaşta. (bulunduğum toplumda Batman yoktu ama çizgi filmleri beni çok etkilerdi) Çünkü Batman insanlara yardım ediyordu. Aynı şekilde Tanrı-Allah da iyi birisiydi-bir şeydi . Bize böyle tasvir edildi, iyilerin dostu kötülerin düşmanı. Peki o halde, kötülerin düşmanı ise neden onları yarattı? İşte burada şalterler atmaya başlıyor.

    "Tanrı sonsuz iyiliğe sahipse, o zaman ondan korkmamıza ne gerek var? Sonsuz bilgeliğe sahipse, geleceğimizle ilgili neden bir şüphemiz olsun ki? Her şeyi biliyorsa, ihtiyaçlarımız konusunda onu uyarıp neden dualarımızla yoruyoruz? Her neredeyse, neden onun için tapınaklar inşa ediyoruz?"

    //Percy Bysshe Shelley

    "Tanrıya inanmak Tanrı'ya hakarettir. Çünkü bir taraftan onun akla hayale sığmayan zalimlikle kötülükler yaptığını, öbür taraftan da eğer serinkanlı ve dürüst olurlarsa kaçınılmaz olarak kendi varlığını inkar etmede onlara yol gösterecek bir aleti, yani zekayı, insan denilen yaratıklara sapkınca verdiğini de kabul etmek demektir. Tanrı varsa, onu en çok sevenlerin ateistler ve agnostikler olduğu sonucuna varmak çok cezbedicidir, çünkü onu en çok ciddiye alanlar onlardır."

    //Galen Strawson

    İlk defa ateist olan birini gördüğümde -abimi- çok şaşırmıştım. "Nasıl ya? Yani inanmıyor musun şimdi?" Üstelik kendisi de her türlü dini etkinliğe katılmıştı. O zamanlar bana ürkünç geliyordu. Çünkü Allah kendisine inanmayanları cehennemi ile tehdit ediyordu. Demek ki inanmayanlar çok kötü insanlar diye düşünüyordum küçükken. Öyle ya, Tanrı bizim iyiliğimizi istemiyor muydu? O halde neden kötüleri yarattı? Bu kötülük nereden geliyor?

    "Epikuros'un kadim soruları henüz yanıt bulmadı. Tanrı, kötülüğü önlemek istiyor ama bunu beceremiyorsa, o zaman aciz mi? Becerebiliyor ama istemiyorsa, o zaman kindar mı? Hem becerebiliyor hem de istiyorsa, peki bu kötülük nereden geliyor?"

    //David Hume

    Aradan zaman geçti gördüğüm bildiğim insanların diğer yüzlerini gördüm. Dini bütünler ama geri kalan her şey (insanlığa dair ne varsa) parça parça. Liğme liğme edilmiş derler ya o hesap. İğrenç suçlar gördüm. Üniversiteye gelmemle artık araba fren tutmaz oldu, ivme gittikçe arttı. Haberler gittikçe mide bulandırıcı oldu. Hala aklım almaz arkadaş. Bir insan(lafın gelişi) bir bebeğe, hayvana, çocuğa, kadına, erkeğe, canlıya ..... (boşluğa akla gelen her şey dahil) neden cinsel saldırıda bulunur? Bunları nasıl aşarız arkadaş? Hadi biz insanız aciziz diyelim. Bize söylenen, anlatılan tanrı, iyilik timsali değil miydi? Bunları görüp de kılı kıpırdamıyorsa ne işe yarıyordu peki? "Bu dünya bir sınav, cezası diğer tarafta verilecek." gibi bir söz söylenirse şayet, bu taraf ne için var o zaman? Her şey önceden biliniyorduysa, neden bu kadar tiyatro yapıldı? Biz bir sirkte bizi izleyen varlıkları mı eğlendiriyoruz? Mr. Nobody ve Truman Show filmlerindeki gibi. Belki de Matrix deki gibi bir simülasyondayızdır? Belki de tanrı gerçekten öldü veya çekti gitti veya tanrı sandığımızın aksine iyiliği güzelliği değil, kötülüğü savunuyor ve destekliyor? OFFF ulen sabah sabah cin mi yuttun ne bu kadar şiştin bilader? Altı üstü neskafe 3ü1arada fındıklı içtim. :/ Neyse kitaba döneyim.


    Kitap, farklı kategorilere bölünmüş. Her bölümde çoğumuzun bildiği, okuduğu kişilerin söylemiş-yazmış olduğu düşünceler var. Yazarlar, şairler, felsefeciler, bilim insanları, ressamlar vs vs. Kitabın orijinal adı "atheist bible" . İçindekilerin çoğu kısmı da Hristiyanlığa yönelik söylemler. eleştirel bir dille söylenmiş sözler, varlığa, iyilik-kötülük kavramlarına, yaratılışa, bilime, vahiylere vs vs dair pek çok cümleler var.

    Aslında aforizmalardan ve üzerine tartışabileceğimiz güzel sorulardan oluşuyor. Komik sözler de var. Simpsons dizisindeki Homer karakteri demiş ki "Tanrı dinsizleri korusun".. :D


    Ama ateizm neticede örgütlü bir harekettir. Dini ve tanrı inancını çoğu dindardan daha fazla ciddiye alır ve araştırır. Sistematik ve özverili bir çalışma gerektirir. Ama İslam için örneğin, iki iman biçimi vardır.

    1) Taklidi İman: Hemen hemen bütün Müslümanlar bence bu kategoridedir. Çünkü İslamın hakim olduğu bir coğrafyada doğup büyüdüğü için miras olarak İslam'ı alır. Üzerine sorgulamaz çünkü sorgulamanın önü kesilmiştir. Allah yargılanamaz, ona sitem edilemez. Namaz kılar, Kur'an okur ama ne dediğini bilmez. Ezbere okur. Anlamını söyleyince de sana kızar. Bir nevi milliyetçilik gibidir. Bir kesime ait olarak diğer sorunlardan, sorulardan kendini geri çeker. Sesini yükseltmeye cesaret etmez.

    2) Tahkiki iman: Burada ise din araştırılır, bu husustaki hakikatlere ulaşmak için her türlü çaba sarf edilir. Kutsal kitaplar incelenir ve tüm bu tahkik neticesinde bir kanıya varılıp iman edilir. Tabi bunları yapmak belki yılları belki de bir ömrü alabilir. Zaten din alimi diye addedilen insanlar bunu yaparlar. (tabi kime göre din alimi, tartışılır, bu başka bir konuya dal açar :/ )

    Zaten Tahkiki İman araştırmaları neticesinde kişi kararını verir. Aklına yatar, kendine yakın bulur iman eder ya da etmez. Ya da hiç dini araştırma yapmadan kendi aklı ve zekası ile de bu kanılara varabilir. Neticede düşünebilen, sorgulayabilen, tahkik yetisine sahip canlılarız.

    Ateizm misyonerliğini de gayet iyi yapar. Ateşli ve heyecanlı konuşurlar. Ama Metin T. abinin de dediği gibi fazla üfürürler. Her şeye bir kanıt delil ararlar isterler. Abi inançta-imanda kanıt olmaz ki? Allah'a veya peygamberlere vs vs iman nedir? Onu görmeden, duymadan onun varlığına inanmak. Bu bağlamda kanıt gösterilmez zaten.

    "Bir filozofla bir dinbilimci arasında geçen şu tartışmayı aklımdan hiç çıkaramıyorum: İkisi bir konu üstünde anlaşmazlık yaşıyor ve dinbilimci, filozofu karanlık bir odada, aslında orada bile olmayan siyah bir kediyi arayan kör bir adama benzeterek onunla dalga geçiyor. "Haklı olabilirsin," diyor filozof da, "ama işte bir dinbilimci onu bulurdu."

    //Julian Huxley

    Fakat bu noktada inanan insanlara haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bilime inanmak yerine güveniriz. Çünkü güven duygusunda bir deneyimleme vardır. Doktorun verdiği majezik ağrımızı kesmiştir, artık o doktora güvenebiliriz. Güven de beraberinde inancı getirir. Bilime güveniriz haliyle inanırız da. Ama "dinime güveniyorum ben" demek biraz tuhaf gelir bana. Peki din bir dogma ise bilim de dogma değil mi? O da yeni bir din olma yolunda ilerlemiyor mu? Yoksa çoktan oldu mu?

    "Ben son derece dindar bir inançsızım. Bu da yeni bir din şekli."

    //Albert Einstein


    SORU : Takıldığım bir diğer konu, ateistin yobazı olur mu?
    CEVAP: Olma mı güzel kardeşim, olma mı?

    Yukarıda da biraz bahsettim. Ama şöyle bir durum mevcut. Çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de şekle göre hüküm vermek çok meşhur. Sırf kapalı olduğu için toplu taşımalarda kibirli ve tiksinç bakışlara maruz kalan insanlar var. Önemli olan bir kadının kafasının üstündeki bez parçası mı yoksa içindeki fikirler mi? Aynı bağlamda, dövmeli veya küpeli veya rastalı(ben mesela :D ) birileri de hemen yaftalanır. "dövmesi var, gusül geçmez, o halde dinsiz" derler mesela. Yok saçı sadece kadınlar uzatırmış falan feşmekan.. Velhasıl, alınlara etiket yapıştırmayı seviyoruz. Yobazlık herkes için geçerli. Ateist insan da inanan birini kontrpiyede bırakıp onun inancını sarsmaya çalışır. Bu yönde her türlü yola başvurabilir. Ama ne diyor Yaşar Kemal:

    "İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli."

    Yani inanç konusu insanların hassas noktaları. Buraya yaklaşırken dikkatli olmak gerek diye düşünüyorum. İnansın inanmasın, biz bizeyiz şu üç karış dünyada. Karşıdakini kırıp ne kazanabiliriz ki şişinmekten başka?

    Örneğin ellili yaşlarında bir insan. İnançlı. Dua ederek, ibadet ederek kendini huzurda ve güvende hissediyor. Kendi sosyal çevresinden gelen dertleri veya sıkıntıları bu vesile ile def ediyor. Şimdi bu insanla bu gibi şeylerde tartışmaya girip, tutunduğu bu dalı kırmanın kime ne faydası olabilir? Onun inanıcını sarsıcı kırıcı harekette bulunmak bu noktada o kişiye yapılan bir haksızlık, saygısızlık ve yobazlıktır.

    Sabah sabah çok uzattım. Kısa bir hikaye ile son veriyorum.

    Bir gün bayram namazına gidiyoruz. Ateist abim ve dindar arkadaşı önde kol kola yürüyor. Arkadaşı diyor ki şaka yollu "Lan Bilal, senin cenaze namazın da kılınmaz şimdi. Ben gelmem olum senin cenazene". Abim de diyor ki "Ya Ömür, sen öl, ben bile senin cenaze namazına gelip kılacam" :)

    Ders almıyoruz, derste uyuyoruz, unutuyoruz.

    "Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?"

    //Mehmed Uzun - Nar Çiçekleri (sf. 35-İthaki)

    Kitabı okumanızı öneririm elbet. Eleştirel olarak yaklaşılmasında fayda var. Yazan her aforizma elbet haklı olamaz. Okuyup üzerine uzun uzun tartışmaya mahal veren bir kitap. Tanrı bu kitabı okuyanları affetsin :D Keyifli okumalar dilerim. Esen kalınız.

    Son olarak Ruhi Su'ya kulak verelim.
    https://youtu.be/jci8pLCwHC0
  • Evet, bu doğru. Nereden mi biliyorum? Gelin açıklayayım:

    Biri size bir şeyi kodlarken veya o saçma sapan Çarkıfelek programında "Öküzün A'sı" dendiğini duysaydınız ne tepki verirdiniz? Aslında saçma değil. Çünkü Fenike alfabesinde bizim hep yazdığımız A harfinin sola yatmış hali, "öküz" anlamına geliyor.

    Bunu örneği çok. Mesela "B" yazdığınız zaman, ev
    C yazdığınız zaman, bumerang ya da fırlatma çubuğu
    D yazdığınız zaman kapı...
  • BÜYÜK FİLOZOF VE ŞAİR EHMEDÉ XANİ

    Hem şair hem de büyük bir filozof olan Ehmedê Xanî, 1651 yılında Bazîd’de (Doğubayazıt) doğdu. Aslen Hakkarili olan Xanî’nin Babası Şêx Elyaz’tır ve Xaniyan aşiretine mensuptur. İlk derslerini babası Elyaz’dan alan Xanî, kendini hem bilim hem de din alanında geliştirmek ister. O dönemde yüksek öğrenimler feqi okullarında yapıldığı için Xanî’de bu okullardan birine başlar. Feqilik derslerinde Arapça öğrenip Bayezîd’deki Muradiye Medresesi’ne gider ve bir süre burada eğitim görür. Kısa bir süre sonra Urfa, Ahlat ve Bitlis’e giden Xanî’nin daha sonra Suriye, Mısır, İran gibi ülkelere gittiği yazdığı eserlerden anlaşılıyor.

    Xanî’nin yaşamı bir şair, düşünür ve tasavvufçunun yaşamı olmanın yanında aynı zamanda bir felsefecinin de yaşamıydı. Düşüncelerini yaşama geçirmek için çok uğraşan Xanî onları kuram düzeyinde tutmak yerine, insanları hareketlendirme ve bilinçlendirmeye yönelik bir güç haline getirmeye çalıştı. “İyi bir devlet için iyi bir yönetici olmalı,” diyen Xanî, fikirlerini dönemin yöneticilerini bilgilendirmek ve onları yönlendirmek için kullanmıştır. Sürekliliğini ve kolay ulaşılabilirliğini sağlam temellere dayandırmak ve sonraki kuşaklara kalmak için gençlere yönelik çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmaları arasında Bayezîd’de bir okul ve İshak Paşa Sarayı yanında bir kütüphane kurduğu söylenmektedir. İlmi yaymayı kendine ödev bilen Xanî yaşamı boyunca bir sürü düşünürden etkilenmiştir. Bunların başında Feqiye Teyran, Hipokrat, Platon, Aristo, Farabi, Firdevsi, Ömer Hayyam ve Nizamî gelmektedir.


    Döneminin en etkili ilim adamlarından eğitimini alan Xanî, Muradiye Medresesi’ne geri dönüp uzun yıllar burada ders verip çalışmalar yapmıştır. 1707 yılında doğduğu yer olan Bazîd’de ölmüş ve buraya gömülmüştür. Türbesi ziyaretgâha dönüşmüş ve günümüzde de ziyarete açık kullanılmaktadır.

    Ehmedê Xanî’nin en önemli özelliği yurtsever ve halkçı oluşudur. Kürtler arasındaki bölünmüşlüğe, aşiretler arası anlaşmazlıklara karşı çıkmış ve aynı toprak parçası üzerinde yaşayan tüm halklar için birliği savunmuştur. Hem Kürtlerin hemde geriye kalan bütün halkların eşitliğine inanmış ve yaşamı boyunca bunun uğruna çalışmalar yapmıştır. Xanî bazı şiirlerinin her bir mısrasını farklı bir dil ile yazarak bizlere edebiyat dilinde de eşitliği savunduğunu en güzel şekilde göstermiştir (Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Kürtçe dilleri kast edilmektedir).


    Dört dile de çok iyi hakim olan ve hepsi ile şiirler yazan Xanî’nin en önemli eseri Mem û Zîn adlı mesnevisidir. Dünyada en çok tanınan Kürt eserlerinin başında gelir ve Kürt yazınında çok büyük öneme sahiptir. Kürt halkının kültürünü, hayal dünyasını, siyasi ve sosyal yapısını dünyaya anlatan onurlu bir eserdir. Dr. İzzeddin Resulü bu konuda şöyle yazmaktadır: ”Şimdiye kadar onun hakkında yeterince araştırma yapılmasa da ona duyulan ilgi, hiçbir Kürt yazarın ulaşamadığı bir boyutta yoğunlaşmıştır.” Celadet Ali Bedirxan ise Mem û Zîn’e “Milletimizin Kitabı” demektedir. Esasında her ne kadar bir aşk hikâyesi olsa da aslında bir halkın hikâyesidir. Kürt halkının yaşam tarzını, düşüncelerini, toplum yapısını, geleneklerini anlatan bir toplum değerlendirmesidir diyebiliriz. Ulusalcı içeriği, felsefi, tarihi, sosyal, dinsel ve sanatsal estetiğiyle bir manifesto niteliğindedir. Ayrıca destan kusursuz bir şekilde düşünce, hayal ürünü ve öğretilerini içerecek bir çerçeveye dönüştürmüştür. İslam dünyasındaki mesnevi geleneği açısından bakıldığında son derece önemli özellikler göstermektedir. Öncelikle bu mesnevi, Tevrat ve Kur’an’da geçen ve mesnevi yazarlarına ilham veren meselleri değil, İsa’dan önceki dönemden beri Kürtler arasında yaşayan “Meme Alan” destanını temel almaktadır. Bu destandaki Kürt motifleri, kimliği ve geleneği ile Mem û Zîn mesnevisindekiler eş değerdir.


    Xanî’nin Mem û Zîn’i, pek çok okunmaya açık bir metindir. Ayrıca Xanî’nin bu eseri Kürtçe kaleme alması Kürt edebiyatı adına en büyük adımlardan biridir çünkü bir halkın hikâyesini anlatmanın en etkili yolu hiç kuşkusuz onun dili ile mümkündür. Bunun yanında Xanî’nin bilinen iki tane daha eseri vardır, bunlar: Eqida İmanê ve Nûbara Biçukan adlı yapıtlardır.

    Eqida İmanê (İmanın Şartları), Xani’in İslam’ın temellerinden söz ettiği ve diğer din konularını Kürt dilinde açıklamaya çalıştığı, 73 beyitten oluşan uyaklı bir dini kitaptır. Nûbara Biçukan ise Xani’nin masum biçimde yazdığı Arapça-Kürtçe bir sözlüktür. Nubar, çeşitli şiirsel uyaklar ve ritimlerle yazılmış, 14 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm öğrenmenin ve dürüstlüğün yararları, öğretmenlerin görevleri, sabırlı olma, mücadele, bilgiyi pratikle bütünleştirme ve daha bir çok başka konuda içten bir öğütle başlar ve Nubar, Kürt dil tarihindeki ilk sözlüktür. Ondan önce başka bir Kürt sözlüğü yoktur. Bu Xani’nin Kürt diline büyük bir önem verdiğinin ve bu dilin gelişmesi için uğraştığının açık bir kanıtıdır. Bütün bunların yanında Xanî’nin katkıda bulunduğu birçok eser de bulunmaktadır.

    Xanî, yazdıkları, düşündükleri ve yaptıklarıyla bütün insanlığa bir örnek niteliğindedir. Bu yüzden herkesin okuyup araştırması gereken büyük bir filozoftur.

    Mem û Zîn’de eseri neden Kürtçe yazdığını anlattığı bölüm:

    Sebebê Nivîsîna Pirtûkê Bi Zarê Kürdî / Kitabın Kürt Diliyle Yazılmasının Nedeni
    Xanî ji kemalê bêkemal î / Ey Xanî, sen ki yetkinlikten yoksunsun
    Meydanê kemalê dîtî xalî / Marifet meydanını tenha bulmuşsun
    Yanî ne ji qabilî û xebîrî / Yani yeterli değil ,ehil değilsin
    Belkî bi teesub û eşîrî / Belki biraz tutucu ve asilzâdesin
    Hasil: Ji înad, eger ji bêdad / Yani inat ya da bedel ödemekten
    Ev bid’ete kir xîlafê mu’tad: / Süregelene karşı bu yenildikten
    Safi şemirand, vexwarî durdî / Saf olanı terk edip tortuyu içtin
    Manendê durê lîsanê Kurdî, / İnci gibi olan Kürt dilini seçtin
    Înaye nizam û întîzamê / Özenle ele alıp düzen verdin sen
    Kêşaye cefa ji boyê amê / Halk için cefa ve eziyet çektin sen
    Da xelqi ne bêjitin ku: “Ekrad / Ki elalem çıkıp da demesinler, “Kürtler
    Bême’rîfet in, bêesl û binyad / Yeteneksiz,hünersiz, temelsizdirler
    Enwaê mîlel xwedankitêb in / Türlü türlü milletin vardır kitabı
    Kurmanci tenê di bêhesêb in” / Yalnızca şu Kürtlerin yoktur nasibi”
    Hem ehlê nezer nebên ki: “Kurmanci / Hem düşünce ehli demesin ki,
    Işqê ne kırın ji bi xwe amanc /”Kürtler Aşkı amaç diye hedef seçmemişler
    Têkda ne di talibin, ne metlûb / Hepsi birden ne talip olur, matlûb
    Vêkra ne mihîbb in ew, ne mehbûb / Hepsi birden ne muhîb olur ,ne mahbub
    Bêbehre ne ew ji ijqebazî / Aşktan sevgiden nasipsiz kalmış onlar
    Farix ji heqîqî û mecazî” / Hakikatten, mecazdan vazgeçmiş onlar”
    Kurmanci ne pirr di bêkemal in / Kürtler asla yetkinlikte az değiller
    Emma di yetim û bêmecal in / Ve fakat kimsesiz ve mecalsizdirler
    Fîlcumle ne cahil û nezan in / Hepsi birden cahil, bilgisiz değil ki
    Belki di sefîl û bexwedan in / Amma öyle yoksul ve sahipsizler ki
    Ger dê hebûya me jî xwedanek / Bizim de kimimiz kimsemiz olsaydı
    Alîkeremek,letîfedanek, / Bir kerem sahibi, iş bilen olsaydı
    Ilm û huner û kemal û îz’an / İlim ,yetenek,yetkinlik ve terbiye
    Şî’r û xezel û kîtab û diwan, / Şiir ve gazel ve kitap ve divan ve
    Ev cins bibûya li ba wi ma’mûl / Bütün bu türleri işleseydi eğer
    Ev neqd bibûya ki nik wi meqbûl, / Ve bu nakti de makbûl sayılsaydı eğer
    Min dê elema kelamê mewzûn / O an vezinli sözün bayrağını ben
    Alî bikira li banê gerdûn / Dünyanın tepesine dikerdim hemen
    Bîna ve ruha Melê Cizîrî / Mela’nın ruhunu geri getirirdim
    Pê hey bikira Elî Herîrî / Onunla Herîrî’yi diriltirdim
    Kêyfek we bîda Feqîhê Teyran / Bir sevinç verirdim Feqîyê Teyran’a
    Hatta bi ebed bimayî heyran / Sonsuza dek hayran kalırdı o da
    Çi b’kim ku qewî kesad e bazar / Neyleyim ki pazarda işler çok kesat
    Nînin ji ji qumaşî da xerîdar / Alıcı bu kumaşa vermiyor fiyat
    Xasma di vê esrê da ki hemyan / Hele de şu asırda para kesesi
    Maşûq û hebîb e bo me hem’yan / Hepimizin dostu olmuş ,sevgilisi
    Yanı j’ temeê dirav û dînar / Yani paraya pula tamah etmekten
    -Her yek ji me ra we bûne dildar- / – Hepimize maşuk olmuş şu meretten-
    Ger ilmê temam bidî bi polek / Bütün ilmi bir pula satacak olsan
    Bif´roşî tu hîkmetê bi solek, / Felsefeyi bir ayakkabıya veren
    Kes nakete meyterê xwe Camî / Kimse Câmî’yi atına seyis almaz
    Ranagiritin kesek Nîzamî / Kimse Nizamî’yi uşak diye almaz
    Weqtê ku me dî zeman e ev reng / Zamanın böyle olduğunu gördük biz
    Fîlcumle li ser diravê bû ceng / Savaşlar para içinmiş, anladık biz
    Hez kir me bi bîne kîmîyager / Biz de kimyager olmaya heves ettik
    Gava ku me dî nebû muyessern / O vakit gördük ki,kolay değilmiş pek




    Mem û Zîn’de Mem gül ve reyhanları seyrederken şöyle der:

    ‘Ey gul! Eger tu nazenînî, / ‘Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
    Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î / Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
    Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, / Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokun var,
    Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, / Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
    Hun ne ji mîsalê zilfe yarin / Fakat siz yarimin zülfine benzemezsiniz.
    Hun her du fızûl û he zekarın / İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
    Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî / Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
    Perwanyê şem’ê werdê alî, / Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
    Zîn’a me ji sorgula te geştir / Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
    Bext’ê me ji talıê te reştir’ / Benim bahtım da senin talihinden daha karadir.