• Liliyar ile birlikte düşünüp başlattığımız #46060836 etkinliği vesilesiyle okuma sürecimiz boyunca bu muhteşem değişik ve özel kitaptan bir dolu alıntı paylaştık. Bu alıntıların altına yapılan yorumlarda hem kitabı okuyan bizler hem de kitabı okumayıp da yorum yazan arkadaşlarla bir dolu güldük, eğlendik. Ben de bu güzelim yorumlar boşa gitmesin, bu eğlence ölümsüzleşip her dem devam etsin diye, bu iletiyi yazmaya karar verdim. Aşağıda Finnegan Uyanması kitabına ait alıntıları ve bu alıntılar için yapılmış birbirinden matrak yorumları göreceksiniz. Şimdiden keyifli okumalar.

    1. Liliyar :
    Duvardan düşüş.. :)
    ( Patırdara 'dgurgulalivirhatingümbürgökgürültüsüvorodumvrodinprasakgromakukihilişıbleğoğomakdagürül) - Sayfa 3

    Yorumlar:
    Osman Y.: demeyimdemeyimdeyimemmeeediyeyimyinedeeylebirgariptekerlemegibilerdenkinehööyyykkkkhelehelehelelooolooolooonebilemkine
    Ebru Ince: Allah bilanı :))😂
    Turhan Yıldırım: İçimizde güççük Joyce'lar varmış da haberimiz yokmuş. Koş Sevim koş, Joyce dirildi Joyce.
    ****************************************************************
    Turhan Yıldırım: Güpegündüzgümbürdegümbürgümbürdeyengürültüleregüleryüzlügülümseyengülnihallergülistandagünbegüngüderdigürbüzcegüllelerivegüherçileligübreleri
    Ebru Ince: Çin yapımı :) güher çile var içinde 😂😂😂
    Ebru Ince: Evde bomba yapiyollaaaa!!! :))
    ****************************************************************
    Osman Y.: bualıntıyıhortlatırkenebengecegeceefendimesöyleyimhecehecenasılkiişteöylecelililyarliliyarvehattaturhanbeyefendidenhallicevedahiebruincekraliçelerlebirliktehiçböyledüşmemiştikduvardantürkçemizanlamkazandıdurmadanohnealafalanfilan
    Ebru Ince: Sartre / duvar / camus :))
    ****************************************************************
    G.Ö.: Çatpatkütyağdıralahneverdisebşkaişinşzgücünüzmğyokbennşyesizeuyuuısamheposmanyyüzündendahandanelergöreceğşzbakalımvışbaşımsgelenlerahaheyambaleoananıyiyolayyeyeyeue
    Osman Y.: Osmandan sonrası yok bende :) algıda seçilik mi nedir bilemedim :)
    Turhan Yıldırım: Hulolohophop
    G.Ö.: Algıda sçclk:)
    Ebru Ince: Hep osman yüzünden ahey! Ahey ! ahey !!! :))
    Osman Y.: Bennaptımyahepjoyceyazmışdaiyihaltetmişmikine :))
    Turhan Yıldırım: Osmanadamımezarındatersdöndürmesenderahatbıraksancancağızımyazarı.
    Osman Y.: Namümkünartıkokyaydançıktızatenyazarındaistediğibudeğilmiydinegüzeleseriyleyaşıyoryaşatıyortartıştırıyorsöyletiyorbudaböylebirgünişteherzamanbulunmazböyleyorumlamacalarmezarındarahatuyusunherkesonumutlakaokusun
    Ebru Ince: Kör oldum :))

    2. Turhan Yıldırım:
    Anlayabileni Joyce Çarpsın
    Önce bir şu arması ve soyu'nası adı:Riesengeborglu Vasili Boşlaf. Tepede cariyeli, baş belası, gümüşi, tekemeşesi, yamak, feci, boynuzlu yeşil bir fah'i-şan sorgucu. Ortada yayını germiş okçular, uçuk mor kalanı da.. Hohlayalım çiftine çubuğuna davranan çiftçiye. Hohoho, Bay Finn, başımıza FinnGene mi oldun sen! Gelengününsabahı bakmışız ki ah, asmada üzümsün! Gidengününakşamına bir de bakmışız ki ah, asmada üzümsün! Gidengününakşamına da bir de bakmışız ki ah, sirkeye dönmüşsün! Hahaha, Bay Filan, pirüpak-ı müstehakını bulacaksın gene! -Sayfa 5

    Yorumlar:
    Tuco Herrera: Evlerden ırak ...
    Ebru Ince: Zohahahahhaa !!!! Senin gibi cevap verdim :))😂
    Tuco Herrera: =))) aman aman.. rüyalarım dahi bu denli anlamsız değil yauw
    Osman Y.: Kadehimi Tuconun şerefine kaldırıyorum :))) haklı valla :))
    Turhan Yıldırım: Ne demiş ünlü düşünürümüz Joyce Amca, kitabınızı anlayamıyorum diyen okuruna "Dinle ve Hisset". Yani mealen yazar burada ne diyor, "Acı yok, acıtmayacak abisi". Yani ne diyoruz, "Impossible is nothing"
    Ebru Ince: Ben üzüm de anladım onu :))

    3. Turhan Yıldırım:
    Karayazılı göğüleyiperşembe zabit ağaları başımıza toplayan, belediyenin günahına işin ardında olan biten neydi ki? O kabevimizin kayası arafatın gök gürültüsüne şahadet ederek sallanır da durur ama çağlar boyu, khaliftesiz sarıkmüslezzimanların kayalarda çınlayan kureyşkorosunda, cennetten fırlatılan aktaşın küfür kafir karaya çalındığını da işitiriz. - Sayfa 5

    Yorumlar:
    Turhan Yıldırım: En çok alıntı yapacağım kitap olabilir bu, olmayabilir de. Joyce ile Sevimay saldırdılar kafama, ben ben ben değilim artık benden içre.
    ****************************************************************
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi,

    Arafat dağının eteklerinde , Mekkede yani Kabede , Hacerül Esved taşıdır ki inanılır cennetten geldiğine İbrahim peygambere. Müslümanların peygamberi Muhammed de Kureyş kabilesindendir elbette ve böylece , cennetten ilk geldiğinde ak pak beyaz olan taş yavaş yavaş karardı işte.

    Dip not :
    "Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Âdemoğlunun hatâları kararttı." Hadis.
    Turhan Yıldırım: Ahanda çevirinin çevirisi de geldiğine göre tüm devreleri yakmaya kitabın başından az kaldı.

    4. Turhan Yıldırım:
    Yani Yazar Burada Diyor ki...
    Memlekeytin cümle kutsal kopuk hulivanları neye uğradıklarına hayret, Finigan'a feryat figanla, neol kekini yutarken düzinesinin birden yüzlerine kan yürüyerek, Fillgene'nin cenazesinde meziyetle ağlayıp düzdüler meziyet. -Sayfa 6

    Yorumlar:
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi :
    Memleketin bütün işsizleri şaşkınlıkla , kek ve çayla uyutulup tekrar uyanarak canlanarak kıpırdayarak , yürüdüler sonsuzluğa ağlaya sızlaya.
    Turhan Yıldırım: Yetişin dostlar, duyduk duymadık deyin ey komşular, en ey 1000kitap ahalisi: Artık bizim de bir Joyce çevirmenimiz var. Karşınızda, Osman Y. Çevirmenlerin en çevirmeni, çevirmeninin çevirisinin çevirgeninin çevireyazmanı...
    Osman Y.: Ama desteksiz atmıyorum billahi :) Bütün kısımlara karışmam , anladığım yerlere el atarım :) Teşekkür ediyorum , yarı ironi yarı gerçek kabul ediyorum cevabını :)
    Turhan Yıldırım: Yazmaya devam kardeşim, belli mi olur 1000kitap aleminde yeni akım başlatırsın: Çevirinin çevirisi: Bir çevirmenin yası konulu tablo

    5. Turhan Yıldırım:
    Hey Maşallah Alıntıya Gel
    (ve öylece yol buldu valhalanın dehşet gümbürtüleri, çarpışanarabalar, Stonehenge, sandukalar, Tristram ağacı, çığırtkan ayaktakımı, otomofiller, ayrıldagelaygır, filolar, thurlayan taksiler, 80 günde devrialem, sirkler ve vardiyalar, bazilikiliseler, bizinıskalaslar ve isaleler, ihalelerden indiragandiler, şen şakrak cemiyetler ve Mecklenburg kevaşelerinden para sızdıran cebi bol aynasızlar ve sazdan barakalar ve direk çürüten ihtiyar, fazla mesai karabasanları, anayollar, düzinesi on iki papelde karaküflü tınazlar, Önceemniyet Caddesinde kızaklayan otobüsler ve AmanTerziDuymasın köşesindeki meraklı taze kenar mahalle dilberleri ve çakma Roma'nın yerli kapıcılarının dumanları, saltanatlar ve şamatalar, çöpçüler, yaltakçılar, kubbe tozunu alanlar, tırım tırım çamura bulanmakla kule dikilir sananlar ve tellalların çatapatası, bütün gençler için bir çatı arası ve evsizlere bir ekmek kırıntısı) - Sayfa 6

    Yorumlar:
    Tuco Herrera: Çıkmaz Sokak programımızın bu haftaki konuğu Teyyal Saner ve Aksiyon Tansiyonoğulları... Sunucumuz Mexico'lu Jose Kikirides..
    Turhan Yıldırım: Paçanga börekli, tacolu, dos santos'lu, karidesli, pavuryalı, o da olmadı baconlu programımıza hoş geldiniz sayın siyirciler. Karşınızda ayrıldagelaygırdan şek şakrak ezgiler. Ya ye coco jambo, ya ye...
    Tuco Herrera: Program arasında kükürtlü kırmızı Tuborg ve tinerli Mariachi de dağıtılacak.. limon yerine zeytinyağlı üstübü de verilecek..
    ****************************************************************
    G.Ö.: Dinimiz amin. :))))

    6. Ebru Ince:
    Enteresan hareketler ..
    "Cud - Mevlasını bulanın leş kokusu!
    "Mut - Olsunoldu! Ruhuna gel fatiha

    Yorumlar:
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi:
    Cüda , ayrı kalsam da Mevlamı tekrar bulurum sana ne ulan !
    Muttasıl zincirleme olacak olsun , dualarımız yeter.
    ****************************************************************
    Turhan Yıldırım: Hey maşallah, Fuat Sevimay'ın şovuna gel. İmza, Joyce&Sevimay Production. Lucifer bunu açıklasın

    7. Ebru Ince:
    Dalgalar Aşil tendonunu kese ..
    "sarhoş "odun"üstünde ..
    sevda sevdasızı seda mezarlığında yankılanır dengi ..
    "dengesizine" ..

    Yorumlar:
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi:
    Aşk belasını çekmeyen ne bilsin aşığın sarhoşluğunu , ölümden bile çetindir sevdanın yolu.
    Liliyar: Ya bu kitaba bari yapma. 😄😄

    8. Turhan Yıldırım:
    Doktor bu ne?
    Ay, ay! Çifte. (Nizam) Zavallı ihtiyar kadın üstü bir çift ayakkabı. Ah, ho! Üçlü (Temmuz) O'birine tadımlık, kumral bakire. Canım, canım! Dilediğince. (Hasat) Kalem ki tüyden de sözden de günahtan da ağır değil ki post. Ve böylece. Ve sonunda. (Sukotiç.) - Sayfa 14

    Yorumlar:
    Turhan Yıldırım: Şükür, bugün de aldık bir doz Finnegan Uyanması'nı.
    Ebru Ince: :))) sinirlerim bozuldu iyice :) alıntıyı okumadan başlıyor gülmeler artık :))

    9. Liliyar:
    :p
    Beynden hoşlaştın mı? -Sayfa 15

    Yorumlar:
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi:
    Elektrik aldın mı ?
    Liliyar: Çay içsek mi?😂😂

    10. Liliyar:
    Canın çıksın bebeğim! -Sayfa 27

    Yorumlar:
    Turhan Yıldırım: Bugün daha bombastic hemi de fantastic alıntılar bekliyoruz efem.
    ****************************************************************
    Osman Y.: Çevirinin çevirisi:
    Çok tatlısın gebermeyesin çok seviyorum.
    Liliyar: 😄😄 mutlaka. :)

    11. Turhan Yıldırım:
    Ammeye Alıntı Hizmeti (Bakın Burası Çokomelli)
    Uzun bir listesini derlemiş toplayıp (korkarız ki bir kısmı kayıp) dosyaya koymuş: Gerdekçi, Muhbir, Moruk Nonoş, Korkak Asi, Kuyrukkakan, Altın Keçi Sabıkrab, Bogside Güzeli, Anna'ya Kayanına, York Domuzu, Gülensurat, Baggotty'nin Kıvrımında Toslayan, Yağyalayan Dalkavuk, Ne olursan ol Gel, Kabilehabil, İrlanda'nın Seksinci Haylikıladi Harikası, Fiyatkırıcı, Topraktanrınınadamı, Ayyüzlü Katil, Kırsaçlı Muzip, Geceyarısı Parlayan Güneş, Kaldırın Şu İncili, Haftalık Demhane Neşriyatı, Dumurlenk, Mavi Kil, Çaysaatinden önce Dut, Kuyruklu Şaka, Akustik Eziyet, Kendini Kutsananmış İyiyürekli Argyle Dükü, Hürmetle H. N., Dublin Körfezinin Abuğu, Babası Şeker Munzuk Anası onu Biraverde Peydahlamış, Burnham ile Bailey, Köftehor, Evcimen Birodestanların Dış Kapısının Mandalı, Çanak Çömlek, Wotırfud Sebil Humpri Tesisleri, Gizli Çapulcu, Fikfik Lordu, Arthur'a Amade, Kediyi Ciğerden Kışkışlayan, Donald Tabakhanesi, Yoksulluğun Kare Ası, Fıçının duldasında bakireyi Öptüren O'Reilly Lokumları, Ecüc Mecüc, Çamurayak Ahmak Piyade, Gutlu Gibelin, Gevşek Luther, Horoz Con'un Eniştesi, Kılavuz Karga, Yüzükten önce Yüzgörümlüğü,Kocandan Boşanıyorum, Ucuzundan Bira bir de Yarım Peni, Ya Cehennemin Dibi ya da Connacht'a, Geliniyle Çufçuflayan Melez, Burke'ün Yerinden Dehlenen, Fahişem, Barbar, Yahu'diyo, Baykuş Piyadenin Emireri, On İki Ayın Aristokratı, Kurtadam, Ayine Delirip de Eşlik Eden Dalkavuk, Clontraf'ta Evlenen Gökgürültüsüyle Çimen, Denensin diye Gönderilen Sol Tek, Hazretin Kutsal Toprağına Çöreklenen, Tıkınıp da Kalan Ayriş, Demir Düküm, Baş belası Taş Atımı Tommy, Başdiyakoz Terzi, Son Düzlükte Geçen, Kurt kafa Sana Kırık Nancy'nin Geceliğini Anlatmayacak, Lanet olsun Çalıkuşu Kralına Efendiye de bir Bomba, Hasır Sepet, Hırsızlara Kaptıkaçtı, Annie'nin Odasında bir Balık, Tığteber, Kulağakaçan Dedikodu, Bombard Sokağı'nın Kaymağı, Türk Usulü, Ofelya'da İndirim, Bir bir bir Numarada, Castello Kalesinde Ne Yaptı O, Soğan ve Tüyle Uyuyan, Kum Pistin Horas'ını Kimin Sattığını Biliyoruz, Ek Fingal'in Oğullarını Bulun, Düşerken Salınan, Bir Eş bir de Harem İsteyen, Bir Münasip Eşi Olsa, Tepetaklak Cumburlop, Pop ile Vals, Esnafçık, Kodamanı Ballayıp da, ____ e İşte Anla, Vee bir Veresiyeci, Ekşi Üzüm, Ermenilere Vahşet, Şiş Göbekli Fiş Balık, Edomit, ____ 'İrlandalı Özelliklerinden Arınmış bir Adam', Kötü Şaka, Vrakvrak, Dalavereci, Kir, Yalaka Baba, Ters Gelen, Woolworth'un Tapon Malı, Kolaycı Falluzof, Suçlu Domuzun Piçi, Fıçıda Uçan, Yatakta Patron, Bay Şişko, Şehrin Mahpolusu, İşkembeden Kübra, Azledilen - Sayfa 74

    Yorumlar:
    Oğuz Aktürk: Bu alıntıdan sağlam bir rap şarkısı olur, bunu bir düşüneyim.
    Ebru Ince:
    Dip Not :)
    Tek nefeste okunmalı 😂

    12. Liliyar:
    Dokuzdan büyük değilim ki ağzımı açayım ve o bana iki gözüm Ayşe'm diye sesleniyor.. - Sayfa 108

    Yorumlar:
    Esther. Sema: 404 not found! İki gözüm Ayşe'm mi?
    Liliyar: 😂😂 Evet. :))

    12. Liliyar:
    Bir elmanın iki yarısı olmasın o..:))
    ..demesi o ki bi'şeymanın iki yarasıyız! - Sayfa 170

    Yorumlar:
    Osman Y.: Birisi hayrına orjinal dildeki metni de paylaşabilir mi :)
    Liliyar: Ayşe var, Şeyma var, Halk ekmek bile var kitapta. :))
    Osman Y.: Hay ben böyle sanatın diyesi geliyor insanın :) sizi ciddiyete davet ediyorum çeviri meselesi şaka değildir küçük hanım , o halde dürüst olun ve yerden yere çalın !
    Liliyar:
    Çalamıyorum, böyle tatlı bir cümle okumadım uzun zamandır. :))

    "..bi'şeymanın iki yarasıyız "😄


    Ve The End, Son, bu ileti de burada biter nokta kom.

    Not: Bu iletide katkısı olan tüm arkadaşlara, yorumlarını kullanmama izin verdikleri için ayrıca teşekkür ediyorum. Söylemeden edemeyeceğim, bana da efsane bir doğum günü hediyesi oldu bu ileti.
  • Bizim evde de günler can sıkıntısı ve bunalım içinde geçiyordu. Pek akrabamız ve yakın dostumuz yoktu.
  • ÖZGÜRLÜĞE KANLI ADIM
    Anlatılan hikayenin belli bölümlerinde yaşanan olaylar gerçektir. Gerçekte yaşanmış olayların üzerine tamamıyla hayal ürünü olarak kurgulanmıştır. Ara ara bölümlerden paylaşım yapacağım. İsteyen olması durumunda saygılar.

    1. Bölüm

    İhanet

    Yabani kuşların sesleri duyulmaktaydı. Kuşların sesi o kadar netti ki neredeyse sağır olan bir insanın bile duyacağı yükseklikteydi. Yerin o sert soğukluğu ve ormanın esen hafif soğukluğu hissedilmekteydi. Yerdeyse Celil (yani ben) hafif yüksek bir tepede ve otların üzerinde uyumaktaydı. Çevreden bir akbabanın sesi duyuldu. Uykumun ağırlığından bu sesi duymamıştım. Yattığım yerdeki ağaçların üzerine geldi. Tam altında yattığım ağacın dallarından birinin üzerine kondu. Ağzındaysa bir insan eli vardı. Onu yemekle meşguldü. Akbabanın yediği insan kolundan yere damlayan kanlar ve ufak et parçaları yüzüme gelmeye başladı. Gözlerimi hafifçe açtım ama ne olup bittiğini anlayamadım. Hafif bir ay ışığı, karanlığın daha da korkunç görünmesini sağlamaktaydı. Kanlı et parçalarının yüzüme damlamasıyla uyandım ve bir anda irkildim. Yukarıdan akbaba, insan kolunu tam üzerime düşürdü. İnsan kolunun tam üzerime düşmesiyle, ne yapacağımı şaşırıp o korkuyla koşmaya başladım. Yaklaşık iki- üç kilometre bir tepeye doğru koştum, nefes nefese kalmıştım. İyice yorulup mecalim kalmayınca tepenin sonuna vardığımı fark ettim. Tepenin sonunda durup aşağıya doğru bakmaktaydım. Bir mezarlığa geldiğimi fark ettim. Mezarın birinin başında, dört kişi olduğunu gördüm. Arkaları dönük olan kişilerden ikisi kadın, ikisi erkekti. Yakınları için dua ediyorlardı. Erkeklerden birinin bir kolu yarıdan kesikti. Akbabalarsa onun kolundan parçalar koparmaya çalışmaktaydı. Beni fark eden akbabalar üzerime doğru uçmaya başladı.
    Yerde uyurken birinin beni hafifçe tekmelemesiyle uyandım. Üzerimdeki şoku atamamıştım, çevremde tam bir karışıklık vardı. Çevreye bir göz attığımda, pazarcılarla zabıtaların tartıştığını gördüm. Pazar esnafını, kendilerine direnenleri, darp ediyorlardı. Yaklaşık üç haftadır bu sorun devam etmekteydi. Her zaman öğlen gelen zabıtalar, bu sefer tam tersi sabahın erken saatlerinde gelmişti. Buraya pazar kurmamızı istemiyorlardı. Ayağa kalkıp sert bir şekilde zabıtayı ittirdim. Ne yaptığını sordum: “Kafayı mı yedin sen, ne diye tekmeliyorsun?”
    Zabıta cevap verdi: “Buraya pazar kuramazsınız demedik mi?”
    “Söylediniz söylemesine ama bize yer göstermediniz.”
    “Orası bizi ilgilendirmez buraya kuramazsınız.” Tam birbirimize girecekken yan tezgahtaki arkadaşım Ammar aramıza girdi:
    “Tezgâhı toplayacağız.”
    Sinirli bir şekilde konuşup: “Ben tezgâh falan toplamam.” dedim.
    “Toplamazsan az sonra ne olacağını göreceksin.” dedi zabıta.
    Ammar, beni kenara çekip konuşmaya başladı: “Kafayı mı yedin sen, cezaevine girmeye niyetin mi var? Aileni yalnız mı bırakmak istiyorsun?” dedi ve zabıtaya seslendi: “Tezgâhları toplayacağız.”
    Tezgâhları Ammar’la beraber yavaş yavaş toplamaya başladık. Malları önce kasalara doldurduk. Bir yandan kasaları doldurmaya çalışırken, bir yandan etrafı izliyordum. Bazı sergi sahipleri direnip tutuklanırken, bazılarıysa mallarını topluyordu. Ama hepimiz aynı duygu içindeydik, kendi vatanımızda öksüz kalmış gibiydik. Artık yavaş yavaş umudumuzu kaybediyorduk. Senelerdir giden bu durum bizleri canından bezdirmişti. Herkesin bizi terk etmiş düşüncesi hâkimdi. Malları toplayıp arabaya yükledikten sonra bir kenara çekilip kaldırımın üstüne oturdum. Düşünceli şekilde elimi cebime attım. Cebimden bir tabaka çıkardım. Tabakayı açıp bir sigara sarmaya başladım. Çok geçmeden yanıma Ammar gelip oturdu. Tok bir ses tonuyla: “Bana da bir sigara sar Celil.” dedi.
    Sigarayı sarıp ona doğru uzattım, Ammar benimle konuşmaya başladı: “ Ne yapmayı düşünüyorsun?”
    “Artık bir şeyler yapmayı düşünmüyorum.”
    “Sergi açmayacak mısın artık?”
    “Niye açayım ki bu ülkede bir tek Yahudilerin yaşamasına izin veriliyor. Bu saatten sonra bu ülkede yaşamak istemiyorum.”
    “Bir şeyler yapmadan yaşayamazsın bu ülkede.”
    “Yaşayacağımı kim söyledi, gideceğim buralardan.”
    “Peki hangi parayla gideceksin dalga mı geçiyorsun Celil? Yoksa hâlâ o İtalya’daki kızı mı düşünüyorsun? Hayal dünyasında yaşıyorsun. Unutma ki umudun olmadığı yerde umut ekmek, bir adamın hayalini pazarlamasına benzer. İşin kötü tarafı bunu kendine pazarlamaya çalışıyorsun.”
    Yerimden kalkıp sigaramı yere attım. Arkadaşıma doğru dönerek konuşmama devam ettim: “Sen de şunu unutma Ammar, hayatta Tanrıya ulaşmak için attığın her adım, kör bir adamın yolun karşısına geçmesi kadar zorluklarla doludur. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?”
    “Anlıyorum, hem de çok iyi”
    “Artık dayanacak gücüm kalmadı. Üşüyorum, faşist yüreklere baktıkça. Bana yapacaklarından ötürü değil insanlığa karşı yapacak olduklarından. Ben gittikten sonra sizler için üzülüyorum.

    Ammar yerinden kalktı ve konuşmasını sürdürdü: “Ne desem boş, sen bildiğini okuyacaksın, o yüzden fazla geç kalmadan eve gidelim.”
    Arabaya gidip kasaları kontrol ettikten sonra arabaya bindik. Araç, eski model bir Ford transitti, ufak tefek sıkıntıları olsa da bizi yolda bırakmazdı. Sadece arada sırada soğukta çalışmamazlık yapardı. Bizi idare ettiğine şükrediyorduk. Yolumuz fazla uzun değildi. Oturduğumuz yerden sadece yedi kilometre uzaktaydık. Yolu biraz zor gittik. Kış olması sebebiyle her taraf soğuktan buz tutmuştu. Yeni araçlar için pek sıkıntı olmasa da bizim eski ihtiyar için zorlu bir yolculuktu, hele kış şartları düşünülürse. Yolda ilk olarak bizim evin altı sokak altında oturan Ammar’ı indirdim. Malları indirmek ve depoya yüklemek yarım saatimizi aldı. Bizim malları da onun depoya indiriyorduk. Bizim evin altında depo olmasına rağmen orada babamın malzemeleri vardı. Hareket ettim ve bizim eve doğru yola çıktım. Eve vardığımda arabayı kapının önüne park ettim. Arabadan indikten sonra aşağıda depoda çalışan babam dışarıya çıktı. Bana doğru bakan babam seslendi:
    “İş bugün erken bitti herhalde.”
    “Yok baba zabıtalar pazarı açmamıza izin vermediler.” dedim.
    Babamsa sakin bir ses tonuyla cevap verdi: “Nasıl olsa bir gün onlar da bize muhtaç olacaklar.”
    “Hiç zannetmiyorum” dedim ve eve girmek için giriş kapısına yöneldim.
    Tam girecekken babam seslendi: “Akşam konuşuruz.” dedi.
    Ben de ses çıkarmadan kapıyı açtım ve içeriye girdim. Evde kız kardeşim Nur vardı. Mutfakta temizlik yapıyordu. Beni fark etmedi, ben de ses çıkarmadan odama girdim. Evimiz iki katlıydı, biz ikinci kattaydık. Üç oda bir salon şeklindeydi. Bir odada kız kardeşim Nur, diğerinde erkek kardeşim Cemal’le birlikte kalmaktaydık. Babamsa annemiz öldükten sonra hiçbir zaman yatak odasında yatmamıştı. O sanki her an bir olay gerçekleşecekmiş gibi başının altında silahla uyurdu. Nedenini hiçbir zaman bilemedik. Salonda Yaser Arafat’ın resmi, eski bir televizyon ve kırmızı siyah desenleriyle ve oturduğun zaman çıkardığı seslerle ünlü bir koltuk takımı vardı. Mutfak dolabımız eskiydi ve tam bir döküntüydü. Ama sağlam bir buzdolabımız vardı. Suyu ise tulumbamızdan çekerdik. Odamızda annemin resmi ve yasal Filistin topraklarının olduğu harita vardı. Bir gardırop ve iki çekyat vardı. Kız kardeşim kumral ve siyah saçlıydı. Gözleriyse kahverengiydi ve her zaman ışıl ışıl bakardı. Ona bakarken her zaman hayranlık duymuşumdur. Çok düzenli biriydi, evi babamla o çevirirdi. Nerdeyse ikinci annemiz gibiydi. Ama babam onu, silah kullanmayı bilen bir erkek gibi yetirmişti, hepimizi yetiştirdiği gibi. Ama içimizdeki en iyi atıcı ve yakın dövüş ustası babamdı.
    Odama girdiğimde hemen yatağıma uzandım. Yastığın altından hemen günlüğümü çıkardım. Günlüğümü açar açmaz günlüğümün sayfalarına yapıştırılmış, sevgilim Bellance’yla beraber çekildiğimiz fotoğraflarımız duruyordu. Onlara göz gezdirmeye başladım. Onu ne kadar özlediğim aklıma geldi. Tanışmamız 1999 yılında yüksek öğrenimi tamamlamak için Türkiye’ ye gitmemle oldu. Aslında bizim durumumuz o kadar iyi değildi. Zamanında babamın Yaser Arafat’ın sağ kolu olması, ona çok iyilik yapması sayesinde oraya gittim. Birçok şanslı Filistinli öğrenciden biriydim. Okulumun son yılında Bellance’yla tanıştım. O çok güzel bir kızdı. 1.82 boyu, uzun siyah saçları, ince beli, beyaz teni ve yeşil gözleriyle adeta beni benden alıyordu. Aynı zamanda bir hayvan hakları savunucusuydu, bu konuda birçok kez tartıştık. İnsan haklarını savunamıyoruz ki hayvan haklarını savunalım derdim. O da beni ikisi farklı konular diyerek eleştirirdi. İkimiz hukuk eğitimimizi orada tamamladık. Ben ilk sene, o ise öğrenci değişim programıyla son senesinde buraya gelmişti. Çok kısa sürede birbirimize âşık olmuştuk. Eğitimimiz bittiğinde ona evlenme teklif ettim. Kabul etti ama çok büyük bir sorunumuz vardı. Aramızda mesafeler vardı. Ben Filistin’de yaşıyor, o ise İtalya’nın Napoli şehrinde yaşıyordu. Sorunumuz çok büyüktü. Ne ben onu ikna edebilmiştim ne de o beni. Böylece zorunlu da olsa ayrılmak zorunda kalmıştık. Filistin’e döndükten sonra sık sık telefonda görüşmeye devam ettik.
    Düşünüp plan yapmaya başladım. Sevdiğime ulaşabilmek için kendi ülkemden, öz vatanımdan vazgeçmem gerekiyordu. Sadece kendimi değil aynı zamanda ailemi kurtarmanın bir yolunu bulmalıydım. Dipsiz bir kuyuya atılan bir insan gibiydim. Arada sırada ölmemem için beslenen bir insan gibi hissediyordum kendimi. Bu bozuk ruh halinin beni nasıl bir durumun içine sokacağını hiç düşünmedim. Ailemi bu konuda ikna edemeyeceğimi biliyordum. O sebeple onları bir mecburiyetin içine sokmalıydım. Gitmekten başka çaremiz kalmamalıydı. Vaziyeti hazırlamak için bir plan yapmalıydım. Ama hiçbir plan aklıma gelmiyordu. Kafamı toparlamak için dışarıya çıkmaya karar verdim. Oradan da eski arkadaşlarıma uğrayacaktım.
    Yatağımdan doğruldum sonra kapıya doğru yöneldim. Salonun kapısını açtığımda kız kardeşimin televizyon izlediğini gördüm. O da bana doğru döndü şaşırmış bir şekilde şöyle seslendi: “Ne zaman geldin ağabey?”
    “Çok olmadı. Mutfakta bulaşık yıkıyordun ben de seslenmedim.” dedim.
    “İş erken bitmiş yemek hazırlayayım mı?” dedi bana ayaklanarak.
    “Gerek yok zaten dışarıya çıkıyorum.” dedim ve salondan dışarıya açılan kapıya yöneldim.
    Dışarıya çıktığımda babam kapıda abdest alıyordu. Tulumbadan çektiği suyla ve abdestini yarıda bırakarak bana seslendi: “Hayırdır nereye böyle?”
    “Biraz hava alacağım baba.”
    “Fazla geç kalma.” dedi ve yarım kalan abdestini almaya devam etti.
    Arabaya doğru yöneldim. Kapıyı açtım ve içeriye girdim. Aracı çalıştırdım ve ilk olarak Türkiye’de beraber okuduğum bir arkadaşımın evine uğradım. Evimizde telefon olmadığı için onların evine sık sık uğrardım, sırf sevdiğim kadınla telefonla konuşmak için bu yüzsüzlüğü yapardım. Arkadaşım da Allahtan çok iyi birisiydi ve hiç kızmazdı. Telefonla Bellanca’yı aradım. Telefonu açtı, konuşmaya başladık. Onunla konuşurken ruhum sanki farklı bir hal alıyordu. Adeta onsuz, ateşsiz yanıp eriyen bir mum gibiydim. Yanına gelmek için plan yaptığımı söyledim. O da bu duruma kavuşacağımızı düşünerek çok sevindi. Sevdiğim kadınla görüştükten sonra içim rahatladı ve teşekkür ederek evden ayrıldım. Aklıma eski mahalle komşumuz, çocukluk arkadaşım Salih gelmişti. Yıllar içinde gelişen Salih, El Fetih saflarına katılmış. Artık bölgenin sorumlularından biri haline gelmişti. Yaklaşık beş kilometre arabayla gittim. Kontrol noktasına bir kilometre kala arabamı park ettim. Geriye kalan mesafeyi yürüyerek gittim. El Fetih kontrol noktasına geldiğimde iki sivil asker beni karşıladı. Üzerimi aramadan önce askerlerden biri şu şekilde konuştu: “Olduğun yerde kal.”
    Bende durdum ve şu şekilde karşılık verdim: “Komutan Salih’i görmeye geldim.”
    “Askerler burada öyle biri yok. “
    “Nasıl olmaz daha bir ay önce görüştük.” dedim. Askerler üzerimi aramaya başladı, tam bu sırada Salih’in sağ kolu Asim yanıma doğru gelmeye başladı. Bir yandan yürüyor bir yandan da askerlere sesleniyordu: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz misafire böyle mi davranılır?” dedi. Askerlerin yanına geldi.
    “Komutanım arkadaşı tanıyamadık kusura bakmayın.”
    “Tanıyamadıysanız gelip bana soracaksınız.”
    “Anlaşıldı komutanım.”
    “Sen de onların kusuruna bakma, onlar daha yeni.”
    “Anladım zaten önemli değil.” dedim. Asım ve askerlerin yanından ayrılıp kontrol noktasından içeriye girdik.
    Komuta merkezinin bulunduğu yer, evlerin ve sokakların birbirine çok yakın olduğu bir yerdi. Sokak iki taraftan da sivil halkın arasına karışmış askerlerden oluşuyordu. Burası yaklaşık beş kilometrekarelik bir alandan oluşuyordu. Evlerdeki halkın çoğu, El Fetih üyesiydi. Bölgeye girebilmek için mutlaka birini tanımanız gerekmekteydi. Farklı kontrol noktaları bulunurdu. Oraya girebilirmişsiniz gibi görünmesine rağmen yabancı birisi girdiği zaman hemen fark ederlerdi. İnsanlardan herhangi biri, sokakta sizi durdurabilirdi. Eğer tanınmıyorsanız başınız hemen derde girerdi. Merkez bina, üç ayda bir yer değiştirirdi. Ayrıca sokakların altından evleri birbirine bağlayan tüneller vardı. Birisini aradığınız zaman kısaca doğru adamı ve noktayı bulmanız gerekirdi. Bense her zaman doğru noktayı bulurdum. Bina yan yana duran üç binadan oluşuyordu. Hangisinin olduğu her zaman belirsizdi. Askerlerin beni aradığı yerden yaklaşık 300 metre kadar yürüdük. Sokağın iki tarafı da açık gibi görünmesine rağmen kapalıydı. Sokağın kapalı olan kısmıysa yaklaşık 1 kilometrekarelik bir alandı. Binlerce El Fetih üyesinin yaşam yeriydi. Geldiğimiz zaman üç katlı olan binaya çıktık. Birinci ve üçüncü katta askerler bulunuyordu. İkinci kata çıktığımız zaman bir odaya girdik. Boş bir odaydı ve iki tane kapısı vardı. İkinci kapıya doğru yöneldik. Kapıdan içeriye girdiğimiz zaman diğer binaya geçtiğimizi fark ettim. Diğer binanın ikinci katındaydık. Koridorun sonundaki odaya yürüdük. Sonunda komutanın odasına gelmiştik. Asim, komutanın kapısını çaldı. Sonra beraber içeriye girdik.
    İçeriye girdiğimizde dekor gözüme ilişti. Duvarda El Fetih bayrağı, duvarın bir köşesinde büyük bir sandık, masa, koltuklar, telsiz ve silahlar gözüme çarpıyordu. Ben girdiğimde Salih ayağa kalktı ve bana seslendi: “Kardeşim hoş geldin.” dedi.
    Ben de: “Hoş bulduk.” dedim ve masanın önündeki koltuğa oturdum. Bana ısrarla ne içeceğimi sordu. Ben istemediğimi söylememe rağmen Asim iki çay istediğini söyledi. Sonra derin bir muhabbete daldık.
    “Senin gibi birine yanımda ihtiyacım var.”
    “Yine başlama.”
    “Merak etme daha bir şeye başladığım yok.”
    “Benim silah kullanmadığımı biliyorsun.”
    “Ben, bizi uluslararası alanda siyasi olarak temsil edecek birinden bahsediyorum.”
    “Bu kişi ben mi oluyorum? Kusura bakma ama ölmeye niyetim yok.”
    “Bu dediğimi iyice düşün, hemen karar verme.”
    “Onu bunu bırak da Melike nasıl?”
    “İyi o da bildiğin gibi, nasıl olsun.”
    “Selam söyle.”
    “Aleykümselam, sende selam söyle.”
    “Başım üstüne.”
    Kapı çaldı, elinde çaylarla asker içeriye girdi. Önce bana sonra Salih’e uzattı. Çayları verdikten sonra dışarı çıktı. Ben de asıl konuya girme şansı yakaladım: “Bana acil para lazım Salih.”
    “Ne kadar lazım?”
    “Yurtdışına kaçacak kadar.”
    “Şu bahsettiğin yurtdışı, İtalya olmasın sakın.”
    “Bildiğin gibi değil Salih, artık dayanamıyorum. Yürürken bile onsuz nefesim kesiliyor. Hayal bile edemezsin.”
    “Aşkın ne olduğunu iyi bilirim.”
    “Ama teklifimi kabul edersen istediğin parayı bulabilirim. Biliyorsun seçimleri kaybettikten sonra buralar artık eskisi gibi huzurlu olmayacak.”
    “Senin söylemene gerek yok, burası ne zaman huzurlu oldu ki şimdi olsun.”
    “İyi düşün, gidip sevdiğin kıza kavuşabilirsin.”
    “Ailem ne olacak peki?”
    “Biliyorsun, bazı aşklar fedakârlık gerektirir.”
    “Söylediğini kabul edemem, ailem tehlikeye girer.”
    “Sen bilirsin. Ama teklifim her zaman geçerli. Bunu unutma.”
    “Unutmam” dedim.
    Çıkmaya hazırlanıyordum, çayımdan son yudumları içiyordum. Telefonu açan Salih tedirgin bir şekilde konuşmaya başladı. Duymamam için odanın diğer ucuna gitti. Ama pek bir işe yaradığını söyleyemem. Yakınımda konuşan Salih’in telefonundaki konuşmalarına kulak misafiri oldum. Arayan İsrailli bir kişiydi. Refah sınırındaki tünellerin bulunmasını istiyordu. Bir hafta zamanı kaldığını belirtiyorlardı. Bu durum Salih’in hiç hoşuna gitmiyordu. Korkmuş bir hale bürünen Salih yanımda pek belli etmemeye çalışıyordu. Tehdit telefonundan sonra Salih’e veda edip oradan uzaklaşıp eve döndüm.
    Eve vardığımda üstümü değiştirip eşofmanlarımı giydim. Boş zamanlarımda ahşap el yapımı oyuncaklar yapıyordum. Böyle vakit geçirmeye çalışıyordum. Son yaptığımsa bir uçaktı. Bıçakla uçağın kanatları olan kısmı yontmaya başladım. Ben oradayken Salih’e gelen telefon aklıma takıldı. El Fetih komutanı Salih ise İsrail’e çalışan bir haindi. Durumu kendi lehime çevirebilirdim. Erkek kardeşim bahsettiği tünellerde çalışıyordu. Onun çalıştığı tünellerin yerini söylersem iyi bir para karşılığı ülkeden kaçmanın yolunu bulabilirdim. Fikir akla çok yatkındı. Hem kardeşimi tehlikeden kurtaracaktım hem de parayı bulmuş olacaktım. Ufak bir problem vardı. Kardeşim asla bu teklifi kabul etmezdi. Onu bu işe mecbur bırakmalıydım. Babamınsa asla bu işi öğrenmemesi gerekiyordu. Öğrenmesi durumunda ne yapacağına dair bir fikrim yoktu. Planımı yaptım. Bu iş için tekrardan El Fetih bölgesine gitmeliydim. Tekrar elbiselerimi değiştirmek zorunda kaldım. Aracımın anahtarlarını alıp evden çıktım. El Fetih bölgesine gittiğimde Salih’in orada olmadığını ve eve gittiğini öğrendim. Tekrar hareket edip Salih’in evine doğru hareket ettim.
    Eve nihayet varmıştım, uzun bir aradan sonra evi bulmak kolay olmadı. Kapıyı çaldım, bir müddet sonra Salih açtı. Önce bir şaşırdı sonra beni içeriye davet etti. Girdiğimde eşiyle beraber masada yemek yiyorlardı. Benimde oturup yemek yemem için ısrar ettiler. Karnım aç olduğu için bu teklife hayır diyemedim. Yemekte bulgur pilavı, ev yoğurdu ve et yemeği vardı. Herkes yemeği yedikten sonra eşi masayı kaldırdı. Fazla beklemeden çaylarımız geldi. Oturup konuşma fırsatı ancak bulabildim: “Beni bugün tekrar gördüğüne çok şaşırdın.” dedim Salih’e.
    “Açıkça söylemem gerekirse evi bulmana bile şaşırdım. Bu kadar zaman sonra.”
    “Doğru söylüyorsun, nereden baksan 8 sene olmuştur. “
    “Aşağı yukarı.” dedim.
    Sonra Salih’in eşi Melike lafa girdi: “Nasılsın Celil ağabey? Ahmet amca, evdekiler nasıl?”
    “Şükür, Melike iyiyim. Babamlar da iyi sen nasılsın?”
    “Ben de iyiyim” dedi Melike ve mutfağa girdi. Bunu fırsat bilerek konuşmaya başladım.
    “Bir teklifim var sana Salih.” dedim.
    “Dinliyorum.”
    “İstediğin tünellerin yerini sana verebilirim.”
    “Tünelleri aradığımı nereden duydun?”
    “Bugün sen telefondayken kulak misafiri oldum.”
    “Tünellerin yerini nereden biliyorsun. Yoksa orada mı çalışıyorsun?”
    “Hayır tabi ki ama çalışan bir tanıdığım var.”
    “Anladım, ne istiyorsun peki?”
    “Üç milyon dolar.”
    “Çok para istiyorsun ama bulabilirim. Başka bir isteğin var mı yoksa anlaştık mı?”
    “Bir isteğim daha var. Kardeşimin hayat garantisi.”
    “Kardeşin ne alaka?”
    “Cemal, tünellerde çalışıyor. Ona bir şey yapmayacağınıza dair söz verirseniz tünellerin yerini sana söyleyebilirim.”
    “Söz veriyorum kardeşine bir şey olmayacak, parayı ne zaman istiyorsun?”
    “Yarın buraya gelirim. Sen de o zamana kadar parayı hazırlarsın. Ben de yarın akşam gelir yerini söylerim. Bu arada hain olmak o kadar da kötü değil.”
    “Hain olduğumu nereden çıkarttın?”
    “Telefonla konuştuğunda tek duyduğum bunlar değildi. Arayan kişi El Fetih yönetiminden değildi. İsrail’den yetkili biriydi sadece onu duydum.”
    “Bunlar aramızda kalmalı yoksa ikimiz de ölürüz.”
    “Merak etme aramızda.” dedim el sıkıştık ve oradan ayrıldım.
    Eve doğru yola çıktım. Akşam karanlığı çökmüştü. Ailem yemek için muhtemelen beni bekliyordu. Vardığım zaman eve tam da düşündüğüm gibiydi. Masa hazırdı ve hiçbiri oturmamıştı. Babam eve geç geldiğimiz zaman, hiç sesini çıkarmazdı. Bizler de neden olduğunu bilirdik. Kızardı ama belli etmezdi. Hep beraber ailecek yemeğe oturduk. Yemeğimizi yedikten sonra babamın biraz sakinleşmesini bekledim. Babam disiplinli bir adamdı. Ailemizin her zaman sabah kahvaltısı ve akşam yemeğinde bir işimiz yoksa muhakkak sofrada olmamızı isterdi. Çaylarımız hazırdı, ben kardeşimi nasıl ikna edeceğimi bilmiyordum. Bu yüzden lafa direkt daldım, “Cemal işler nasıl?”
    “İyidir ağabey, senin işler nasıl?”
    “Nasıl olsun bugün yine sorun çıktı. Sergi açmamıza izin vermediler.”
    “Haydut herifler, kendilerinden başkasının yaşamasına izin vermiyorlar.”
    “Cemal sana bir şey soracağım.”
    “Sor ağabey.”
    “Benim yanımda çalışsan. Tüneller tehlikeli biliyorsun. Bir gün baskın yersen, Allah korusun, cesedini bile bulamayız.”
    “Ağabey dalga mı geçiyorsun? Sen daha kendine sergi yeri bile bulamıyorsun. Bir de seninle çalışmamı bekliyorsun.”
    “O zaman bir gün geberir gidersin. Biz de ne olduğunu anlamayız. Sonra sıra bize gelir. Seninle irtibatı olan bütün kişileri içeri alırlar. Tabii ilk başta bizi ama ben kime ne anlatıyorum. Bunu anlamak için zekâ gerekir.”
    “Sen bana geri zekâlı mı diyorsun? Beyinsiz herif, ben senin gibi korkak olmadığım için ülkem adına savaşıyorum.”
    Hakaret eden Cemal’in sözleri üstüne ayağa kalkıp üzerine yürüdüm. “Ne zannediyorsun sen kendini, düzgün konuş kafanı kırarım.” dedim.
    Bu sözleri duyan Cemal ayaklandı ve üzerime yürümeye başladı. “Kimin kafasını kırıyorsun hadi kır da göreyim.” dedi.
    Babam aramıza girdi ve sinirli bir şekilde konuştu: “İkiniz de yerinize oturun yoksa geceyi kafalarınızı sararak geçirirsiniz.” dedi. Babam ve ben yerlerimize oturduk.
    “Bana bakın, ikiniz de kendinizce haklısınız. Ama burası Filistin, herkes yaşamak için bir şeyler yapmak zorunda. Kararı kardeşin verecek ve biz de bir kelime bile etmeyeceğiz. Bu, bizi tehlikeye atacaksa o da onun kararı olmalı.” dedim. Babam topu Cemal’in üstüne attı.
    “Sağ ol baba, sizi tehlikeye atmak istemem. Ama aynı zamanda bir şeyler yapmak istiyorum. Öylece boş boş duramam, bu yüzden çalışmaya devam edeceğim” dedi Cemal.
    “Kardeşin kararını verdi. Biz de artık saygı duymak zorundayız. Bir daha bu konu açılmayacak anladın mı Celil?” dedi babam.
    “Anladım baba.” dedim ve bu sözler üzerine evin çatısına çıktım.
    Çatıya çıktığımda ilk olarak etrafımdaki binaları izledim. Ülkenin bir bölümünde zenginlik ve mutluluk, bir bölümündeyse acı, gözyaşı ve umutsuzluk hakimdi. O gün hava hiç olmadığı kadar güzeldi. Ayı ve yıldızları izlerken insanoğlunun ne kadar ufak ve basit yaratıklar olduğunu anlıyordum. İnsan, bu dünyaya bir hayat için gelirdi. Yaşadığı hayatsa çevresindeki koşullara bağlıydı. Doğumdan ölüme kadar… Herkes, bu dünyaya maalesef eşit bir şekilde gelmiyordu. Bunlar bizim en büyük zafiyetimizdi. İnsanlık artık hiç olmadığı kadar eski bir kavramdı. Dünya içinse artık bu duygular geçerli değildi. Savaşın içinde yaşayınca bu duyguları insan daha iyi anlıyordu. Yaptığım plansa bir işe yaramamıştı. Kardeşim ve babam adeta bir keçi gibi inatçıydı. Sevdiğim kıza ulaşma çabalarım yavaş yavaş tükeniyordu. Yanında olsam ne kadar mutlu olurum, diye düşünüyordum. Düşünceler yiyordu beynimi, cebimden tabakamı çıkardım ve sigara sardım. Sandalyelerden birini çektim ve üzerine oturdum. Sigaramı derin derin içiyordum. Sevgilime kavuşmanın yollarını planlıyordum. Merdivenlerden ayak sesi geldiğini duydum. Yukarıya çıkan babamdı, hemen sigaramı söndürmeye çalıştım. Babam gördü beni ve söndürmemi belirtti. Geldi, yanıma bir sandalye çekti ve oturdu.
    “Yine o kızı mı düşünüyorsun?” dedi babam.
    “Yok baba nereden çıkarttın.”
    “Nereden mi çıkarttım? Sigara dumanını derin derin çekmenden anladım. Boşuna umutlanıyorsun o kızı düşünerek, belki de çoktan evlenmiştir.”
    “Evlenmemiş baba, telefonla konuştum.”
    “Hâlâ konuşuyor musun? Helal olsun hakikatli kızmış. Ama yine de bana sorarsan bir hayalin peşinden koşuyorsun.”
    “Hayalleri de olmasa insan başka neye tutunacak?”
    “İnsan belli bir yaşa kadar hayal kurar. Sonra boşuna olduğunu anladığı zamansa iş işten geçer.”
    “Peki ne yapacağım?”
    “Sen yanındaki insanlara tutunacaksın, ailene tutunacaksın yoksa binlerce ailenin olduğu gibi biz de yok olur ve parçalanırız.”
    “Anladım baba.”
    “Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece kaçtığın her yer cehennemdir. Bunu unutma, hayatı cennet yapan da insanoğlu cehennem yapan da. Neyse kafanı şişirdim.” dedi babam ve ayağa kalktı.
    “Olur mu baba hiç?” dedim ve ben de ayağa kalktım.
    “Otur lan otur, sen de fazla takılma sabah kahvaltıya kalk.” Babam bana eliyle otur işareti yaptı.
    “Tamam baba.” dedim ve babam oradan ayrıldı.
    Ben biraz daha oturmaya devam ettim. Sonra eve indim. Herkes yerine yatmış, hiç kimse kalmamıştı. Odama girdiğimde vakit geçirmeden ben de eşofmanlarımı giydim. Yatağıma yattığım zaman yaptığım tek şey düşünmek oldu. Planım bozulmuştu ama ben bu işten vazgeçmiyordum. Tek yapmam gerekenin, operasyonun yapılacağı gün kardeşimi bir şekilde oradan çıkarmak olduğunu anladım. Bunun için operasyon saatini öğrenmem gerekiyordu. Tekrar sağlam bir plan yapmıştım. Sadece bunu uygulamaya koymak kalmıştı. Uykuya daldım, bir önceki gün gördüğüm rüyanın aynısını görüyordum. Ama yataktan kalkamıyordum. Sanki göğsüme birisi oturmuş gibi hissediyordum. Her uyuduğumda bu rüyayı görüyordum. Aynı rüya, karabasan gibi uykuma çöküyordu. Kardeşim uykuda bağırmamı duymuş, uyanmam için beni yatakta silkeliyordu. Yataktan bağırarak doğruldum. Tam karşımdaki yatakta uyuduğu için seslerimi ilk o duymuştu.
    “Hele şükür kendine geldin. Yatakta boğazlıyorlar mıydı öyle bağırıyorsun.”
    “Sus da bana su ver.” dedim. Kardeşim sehpanın üzerindeki sürahiden bir bardak su verdi. Ben de yavaş yavaş içtim. Sonra “Sağ ol.” dedim.
    “Rüya mı gördün?”
    “Sorma, iki gündür aynı rüyayı görüyorum.”
    “Sen kafayı yedin sana söyleyeyim, aynı rüyayı görüyorsun, uykunda da bağırmaya başladın.”
    “Bırak dalga geçmeyi de sana nasıl bir rüya gördüğümü anlatayım.”
    “Anlat.”
    Rüyayı anlatmaya başladım. Kardeşim sakin bir ifadeyle beni dinlemeye başladı. Rüyayı anlattıkça korkmaya başladı. Ama belli etmemeye çalışıyordu. Özellikle rüyanın sonunda, mezarlığın başındaki dört kişinin biz olduğumuzu söylediğimde bir hayli korktu. Birinin kolunun kesik olduğunu anlattım. O kişininse ona benzediğini söylediğimde önce duraksadı. Sonrasındaysa her zamanki gibi korkusunu belli etmemek için, umursamaz bir tavırla saçmaladığımı belirtip yatağına yattı. Onun yatmasıyla beraber tekrar üstümü çektim ve ben de yattım.
    Sabah kalktım, dışarıya çıktım. Elimi yüzümü yıkadım. Kardeşim Cemal de arkamdan kalktı. O da elini yüzünü yıkadı. İkimiz de içeriye girdik. Kahvaltı sofrası hazırdı. Oturduktan hemen sonra babam oturdu ve kahvaltıya başladık. Önce çaylarımızı aldık. Başladık kahvaltıya. Ben de bir yandan babamla ve kardeşimle konuşuyordum. Onlara endişelendiğimi ve dün bu yüzden böyle bir tepki verdiğimi belirttim. Kardeşim Cemal’den özür diledim. Hiçbir şeyden şüphelenmemesi lazımdı. Kahvaltımız bittiğinde babam nereye gittiğimi sordu. Ben de mallar bozulmadan yeni bir yer bulmalıyım diyerek, durumu idare etmeye çalıştım. Evden çıktım, El Fetih bölgesine hareket ettim. Bölgeye vardığımda Asım beni karşıladı ve komutanın odasında beni misafir etti. Neden geldiğimi merak etti. Ama bir bilgisi olmadığı için pek bir şey sormadı. Oturup muhabbet ettik Asım’la. Yaklaşık bir saat sonra Salih geldi. İçeriye girdiğinde, bu saatte beni gördüğüne şaşırdı. Ben de vaziyeti topladım, “Günaydın, şaşırdın mı beni gördüğüne?” dedim.
    “Sabah, akşam sık sık ziyarete gelmeye başladın” dedi ve Asım’a odadan çıkmasını emretti.
    “Sana tünellerin yerini hemen söyleyeceğim. Akşama kadar beklemeye gerek yok. Tabii hemen parayı hazırlarsan!”
    “Parayı öğlene kalmadan getiririm. Söyle hadi yerini!”
    “Çok aceleci olmuşsun kardeşim Salih ama hiç acele etmeye gerek yok. Bilirsin, hızlı atın boku seyrek düşer. Bir şey daha var, aklıma takılmışken sorayım, bana operasyon günü ve saati lazım.”
    “Sana neden böyle bir şeyi söyleyeyim?”
    “Çünkü buna mecbursun, aynı zamanda ben de mecburum. Kısaca ikimiz de mecburuz ve benim de kardeşimi operasyon başlamadan ve ortalık boka sarmadan çıkarmam gerekiyor.”
    “Tünelleri operasyon başlamadan boşaltmayacaklarını nereden bileceğim?”
    “Bilemeyeceksin Salih, bilemeyeceksin çünkü bana güvenmek zorundasın. Ben de sana güvenmek zorundayım”
    “Ben parayı hazırlamaya gidiyorum. İki saate kadar gelmiş olurum.” dedi Salih.
    Salih, odadan tam çıkacakken seslendim: “Operasyonu İsrail’in yapacağını biliyorum. O yüzden buna mecbur olduğumu anlarsın umarım.” dedim.
    Salih, komuta merkezinden ayrıldı. Nereye gittiğini az çok tahmin ediyordum. Parayı kimlerden alacağını biliyordum, bu yüzden dikkatli olmalıydım. Merkezde bayağı bir vakit geçirdim. Asım da bana etrafı gezdirdi. Etrafı da gözlemleme fırsatı buldum. Her zaman tanıdık, güvenilir insanları tanımak, işe yaramıştır. Neler yaptıklarına ve hazırlıklarına dikkat ettim. Çatışmaya her an hazır örgüt mensupları vardı. Etrafta tehlike işaretleri vardı. İnsanların hareketlerinden az çok anlıyordum. Yaklaşık iki saat geçirdim. Komutanın odasına döndük. Çok vakit geçmeden Salih, yanında para çantasıyla beraber geldi. Oturdu karşımdaki koltuğa ve konuşmaya başladık.
    “Para burada, al parayı!” dedi ve çantayı uzattı.
    Çantayı açtım: “Saymama gerek yok herhalde!” dedim.
    “Merak etme para tam! Şimdi tünellerin yerini söyle!”
    “Önce sen söyle, operasyon kaçta yapılacak?”
    “Yarın saat 9 - 10 gibi başlayacak. Şimdi daha fazla uzatmadan yerini söyleyecek misin?” dedi
    “Sınıra 10 kilometre kala çorak bir arazi var. Yakınında, bir yerleşim yeri var. Tam oradan başlıyor.”
    “Ama orası sınıra çok uzak!”
    “Orasını bilemem, ama insanları o kadar zorladılar ki bu kadar mesafeden bile tünel açıyorlar. Gerisini sen düşün. Hadi bana eyvallah!” dedim ve oradan çıktım.
    Ayrıldım, hemen eve dönmedim. Babam, işimin bu kadar erken bitip eve dönmemden şüphelenmesin diye biraz bekledim. Akşam namazına kadar durdum, babam camiye gidince elimdeki çantayla eve girdim. Kız kardeşim eve girerken elimdeki çantayı sordu. Ben de içinde kitap olduğunu belirtip vaziyeti idare ettim. Çantayı odada kendi dolabıma koydum. Normalde kimse açıp bakmazdı dolabıma. Evin salonuna girdim. Kız kardeşim odada oturuyordu. Ben de koltuğa oturup konuşmaya başladım: “Nasıl geçti günün?”
    “Aynı ağabey, bildiğin gibi. Sen ne yaptın, yer bulabildin mi sergi için?”
    “Yok, bulamadım. Ne yemek yaptın?”
    “Mercimek çorbası, pilav, bir de tavuk”
    “Güzel” dedim ve ellerimi ovuşturdum.
    “Çok acıktın herhalde”
    “Hiç sorma. Cemal gelmedi mi?”
    “Yok, sabah işten geri geldi, akşama doğru tekrar gitti. Arkadaşının oğlu hastaymış, onun yerine gitti. Sabah gelecekmiş.”
    “İyi, ben odamda biraz uzanacağım, yemeğe beni çağırırsın.”
    “Tamam” dedi
    Tekrar odama girdim. Odamda yarını sağ salim atlatmak için dua etmeye başladım. Terslik olması durumunda kendimle beraber tüm ailemi de kaybedebilirdim. Bu, insanın hayatındaki yapacağı tek hamlelik bir atıştı. Yanlış bir atış, bu hayattaki en yakın kişileri kaybetmeme neden olacaktı. Akşam 6.30 civarıydı. Sofra kurulmak üzereydi. Ellerimi yıkamaya gittim. Eve girdim, sofraya babamın oturmasını bekledim. Yemekler tabaklara kondu ve yemeğe başladık. Önce çorbalarımızı içtik. Sonra pilav, tavuk ve cacık yemeye başladık. İçimde birden bir korku hissettim, daha önceleri de olmuştu. Ama bu seferki çok farklıydı. Türkiye’de okurken doktora gittiğimde panik atak teşhisi konulmuştu. Soğuk soğuk terler dökmeye başladım. Aklımdan olur olmadık düşünceler geçmeye başladı. Kaygılarım artığı zaman düşüncelerime engel olamıyordum. Kardeşim Cemal geldi aklıma, ikimizi de kurtaramazsam, ailemin başına bir iş gelirse… Hayatımın en büyük hatasını yapmak üzereydim. Salih’in dedikleri geldi aklıma, operasyon yarın saat 9 ya da 10 gibi başlayacaktı. İsrail, bir operasyon yapacaksa bunu akşam saatinde yapardı. Salih’in bana yalan söylediğini anladım. Babam terlediğimi anladı. Hasta olup olmadığımı sordu. Ben, hayır diyerek geçiştirdim. Hemen sofradan kalktım, doyduğumu belirtip. Aceleyle arabanın anahtarlarını alıp evden çıktım. Hızlıca kardeşimin çalıştığı tünellere doğru arabayı sürdüm. İki saat sonra tünellere vardım.
  • Günseli son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum sevgilim şeytan bilir nelere takılıyorum neler düşünüyorum günlerdir yatıyorum hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim ölmeye karar verdim günseli vakit geçirmeden yapmalıyım bunu yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım ne yazık senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim ölümü değil senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı acıklı şeyler yazmak istemiyorum acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti fakat seni etkileyecektir bunu düşünmeliyim her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz bizim kaderimiz bu hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım onları nasıl olsa öğreneceksin belki beni de kararsızlığa götürür ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum selim olmayan bir selim görmektense hiç görmemek daha iyidir bana inan düşün ki gittim ve bir daha aramadım seni bir daha beni görmeyeceğine göre böyle düşünemez misin senin varlığına rağmen böyle düşünebiliyorsam sana bir sadakatsizlik var işin içinde beni görmeyecek olduktan sonra var olup olmamanın ne önemi kalır sadece yaşadığımı bilmen seni nereye götürür görüyorsun biraz daha gevezelik etmek istiyorum yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum bunu biraz da tabancayı henüz masamın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum dışarı çıkacağım mektubu postaneye götüreceğim engel olamamak ne yazık değil mi bana kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın bunu düşünmek güzel annemi tanımadın bundan sonra tanımanın da bir yararı yok sanıyorum sen ve annem bu resmi güzel bulmuyorum kafamda annemi üzeceğini biliyorum bu olayın ama dayanır herhalde beni bencillikle suçlamaya başlayıncaya kadar dayanırsa mesele yok bu sürenin kısa olmasını temenni ediyorum bunun dışında insanlarla ilişkimi kestiğim için kimseyi düşünmüyorum kimse üzülmek zorunda kalmayacak senin için de son günlerdeki perişan durumumla bir şeyler yaptığımı seni de biraz hazırladığımı sanıyorum birlikte geçirdiğimiz güzel bir günden sonra kendimi öldürerek yıldırımla vurmuyorum seni ya da bana öyle geliyor şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok bu duruma ben bile zor inanıyorum gene tatsız bir şeyler olması ihtimali nasıl ortadan kalkar diyorum birkaç gün önce sevmediğim kimselere birer mektup göndererek onları hayatlarının sonuna kadar üzecek ya da üzeceğini sandığım sözler yazmayı düşündüm ne yazık ki insan ölmek üzere olduğu anda bile hayal gücünün eksikliğinden olacak yeteri kadar kötülük edemiyor bizi tutan bu garip engeli şimdi bile anlayamıyorum son fırsatı da kaçırdığım için biraz mahzunum belki müthiş bir ümitsizlik anında yapabilirdim bunu fakat talihin garip cilvesi gücüm yok tam bu sırada kuvvetim tükendi bu adamlara hadlerini bildirmek gerekiyordu neyse fazla üzülmemeliyim ölmenin nedeni bu değil beni odama kapanmış kendimi duvardan duvara atarken düşünmeni istemiyorum böyle bir durum yok beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar kimsenin fazla üzüleceğini sanmıyorum yaşarken ilgilendiğim birkaç kişiyle olur ya görüşmek istersin benden bahsederken ortak anılarınız olamayacağı için sizi bir arada düşünmek bana kötü görünmüyor aydın kişileri saymıyorum ankara’da eski bir iki arkadaş vardı süleyman kargı vasıtasıyla bulabilirsin onları kargı’dan sana söz etmiştim sanıyorum yalnız uygun bir fırsat bulup söyleyememiştim birkaç şarkıdan ibaret uzunca bir yazım var onda belki bir gün okursun yolun o şehre düşerse fazla duygulanma yazılırken de fazla duygulanılmamıştır yazmanın çekiciliğine kapılıp biraz ileri gittiğim söylenebilir bir aldatmadır belki de uzunca bir şakadır ne yazık bir kopyasını almamışım belki okunmaya değer bir duruma getirebilirdim ilk yazıldığı gibi öyle düzeltilemeden kaldı şimdi sorsan başından sonuna kadar anlatamam süleyman da ilginç adamdır garip içine kapalı biraz kendini beğenmiş artık görüyorsun yakınlarımı da yargılıyorum bu kadar imtiyazı çok görmezsin bana herhalde süleyman’da “sense of humour” kuvvetlidir gene de benzerliğimiz yoktur başka türlüydü onunla yaşamak nerede susulacağını bilirdi bana benzemezdi dedim ya ona hayrandım anladığını belli etmeden anlardı ne zaman gitsen onu aynı yerde bulursun görüşmediğin sürede seni nasıl hissettiğini sanmışsan öyle düşünmüştür inanılmaz bir özelliktir bence bu yönü seni anlamazsa yadırgama beni tanıdığı süre içinde senin gibi bir insanla böyle bir yaşantım olabileceğini ona sezdirmemiş bu yönümü saklamış olabilirim insanları öyle farklı açılardan değerlendirdim ki hayatım boyunca arkadaşlarımı sana bile övmeye çekiniyorum burhan’ı da görebilirsin akıllıdır bir kusurunu görmedim diyebilirim bu da yeter bir sebep sıkıcı olması için turgut vardır biliyorsun bahsetmiştim her şeyini anlatamazsın ama zekidir durumu hemen kavrar insan onu kendisiyle bir yarışma içinde görmezse ya da bu izlenimi vermezse anlayışlı ve şefkatlidir sana çok yakınlık gösterir benim kişiliğimle ilgili bir mesele kalmayacağına göre turgut’u çok sevimli bulacaksın bu bakımdan durup dinlenmek bilmez bir sevimli olmak konusunda demek istiyorum evlidir belki biraz kalıplaşmıştır belki bu kalıbın içine bir noktada kimseyi almak istemez bu husus çok önemli en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar bu yüzden az mı meyhane arkadaşı kaybettik turgut böyle değildir sınırlarını bilir bana sorsan bilmez bildiğini sanır bir sürü okumuş yazmış adamdan çok değerlidir benim için yargıları bana göredir ona değer verdiğimi uygun bir fırsat bulup söyleyemedim sen bir yolunu bulup söyle onun için ne düşünmüş olduğumu kenan nasıl acaba merak ediyorum sorsana turgut’a doğrusu ben aranızda acı bir görüntü olarak kalmak istemem tatlı bir resim ya da nasıl söylemeli kelime oyunu gibi bir şey olarak kalmak isterim bazı tekerlemeler vardı aramızda ne bileyim ne kadar tekrar etsek bıkmazdık hoşumuza giderdi işte onlar gibi yaşamak isterim aranızda turgut’a söyle o anlar aramızda yüzlercesi dolaşırdı selim selim dediler onu da gördük gibi sözler icat etsin benim için tabii ortak yaşantımızı unutmamışsa bu öyle bir havaydı ki insan içindeyken akıllıdır dışarı çıkar aptallaşır sakın bu isteklerimi ciddiye alma belki bunları yapmak içinden gelmez yapma istediğin gibi yaşa bana ait bir şey ne bileyim bir kitap bir resim ya da buna benzer bir eşyaya sahip olmak istersen turgut’a söyle bizim evden alır annem onu çok sever belki de benim odamı görmek istersin şimdi biliyorum dayanamayacağını söyleyeceksin sonrası için bir gün olur bir gün özleme gibi bir duyguya kapılabilirsin ölümün acılığı dağılırken böyle olabilir o zaman annem evde yokken bir göz atarsın fazla ümide kapılma çok sevimsiz bir odadır birtakım hayaller saklar doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller bir bakıma iyi olacak içimde gerçekleştirme telaşı kalmayacak sakinleşeceğim yapamadığım o kadar çok şey var ki nasıl olsa hepsini gerçekleştiremeyecektim ve yapamamanın acısı zehirleyecekti içimi insan sonu geldiği zaman iyileşiyor odamda benimle ilgili yazı bırakmak istemiyorum bakarsın birtakım insanlar çeşitli nedenlerle orayı burayı karıştırırlar biliyorsun birtakım karalamalarım var hepsini yakmalıydım yapamadım sana gönderiyorum pakettir geç gelir bu mektuptan sonra eline geçer bir kutu içine koydum hemen açmamanı istiyorum oldukça karanlık hemen okursan seni bunaltabilir bir süre geçsin mesela beş altı ay kadar sonra istediğini yaparsın büyük bir kısmını senden gizli yazdım bilmeni istemedim ben yaşarken bu yazdıklarımı bilmene dayanamazdım gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin başkalarına göstermek isteyeceğini tahmin etmiyorum fakat dilediğini yap bu mektupta bile şunu yap bunu yapma demişsem ona da aldırma ne diyor yukarıdaki adam isteyiniz verilecektir demek ben bir şey istemiyormuşum bir bana parmağını uzatarak bu kadar gürültü ediyorsun sızlanıp duruyorsun doğru söyle gerçekten istiyor musun diye sorsaydı ona ne karşılık verirdim bilemiyorum hayır biliyorum derdim ki ona ya da büyük bir olasılıkla derdim ki görüyorsun türkçe kelimeler de kullanıyorum arada öztürkçeye dargınlığım kalmadı tabii kimse bilmiyordu benim dargın olduğumu geçelim içimde birbirine karşı savaşan yönlerin birbirine dargın olduğunu söyleyerek geçiştirelim bunu da son anda mesele çıkarmayalım evet istemesini bilene gerçekten verilecektir verilmektedir isteyip istemediğini bilmeyenler için de yukarıda sözünü ettiğim adamın işaret parmağı meseleyi halledecektir en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun hiçbir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir bekleyenleri utandırmışımdır daha fazla yazamayacağımı hissediyorum son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım
    işte bu kadar işte canım sevgilim günseli selim ''

    selim ışık'ın mektubunun son cümlesi, ona yakışır şekilde bir kelime oyunuyla biter. son anda acıklı bir sözle can sıkmak istemese de bunu yapmıştır; ''günseli selim''
  • 200 syf.
    Uzun zaman oldu bu kitabı okumaya başlayalı. Birkaç şiiri okudum araya zaman girdi. Tekrar başladım. KPSS çalışmaktan dolayı ara ara okudum. Bazen bir kamp gecesinde yıldızların altında, bazen evde bilgisayar başında otururken çalan fon müziğinin eşliğinde. Bazen ders çalışmakta sıkılıp soru kitaplarını kenara fırlatıp bu kitaba sarılarak…

    Uzun zamandır böyle derinden etkilendiğim mısralar görmedim. Ömür Hanımı çok sevmiştim(Bu kitabında değil o şiir). Zaten Şükrü Erbaş ile öyle tanışmıştım. Bu kitabında da çok güzel şiirler var. Bazıları uzunmuş gibi görünse de az sözcük çok anlam içeriyor diyebilirim. Karmaşık, anlaşılmaz dizeler yok. Bizden birinin bizim düşüncelerimize, duygularımıza tercüman olması. Rahatça anlayabilirsiniz.

    Öyle dizeler yazmış ki; insan gülüyor, hüzünleniyor, acı çekiyor, acıyor, sevmenin ne olduğunu tekrar düşünüyor. Bazen de ağlayası geliyor. Geceler de okuyunca duygusal anlar da yaşatmıyor değil. Daha nice duyguyu sizlere tattırıyor. Sanırım en sevdiğin şair listem de baş sıraya Şükrü Erbaş’a vermiş olabilirim. Bir insan nasıl olurda kelimeleri bu kadar güzel kullanabilir.

    Okuduğum her kitabın üzerine bir şeyler yazıyorum. İnceleme olmaktan çok kendime notlar olarak düşünebilirim. Çünkü ne zaman bu yazılara göz atsam kitaba ait düşüncelerim anılarım canlanıyor. Yoksa inceleme yazmaktan falan anladığım söylenemez.