• 194 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu çalışmalarda birçok yerde “cahil, yobaz ama dürüst”, “kapasitesi az, ancak dürüst” gibi yargılar göze çarpar. Bugün ülkemizde insanımızın büyük çoğunluğunun mahalle kahvelerinden, akademik çevrelere kadar kendi düşünce, ideoloji ve mensup olduğu “cemaat” ile karşı kampta gördükleri hakkındaki değerlendirmelerinin insaf ve hakkaniyetten uzak olduğu gözlenmektedir. Diğer taraftan Kelâm-ı kadim’in “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” [7] ikazına bu yazıya konu olan “işlerini iyi yapanların” kulak vermesi ilgi çekicidir. Bu kulak vermenin moral değerlerden mi yoksa profesyonellikten mi kaynaklandığı bu yazının konusu değildir.

    Böylesi güzel çalışmanın daha iyi anlaşılmasına yönelik bir eksiklik belirtilmezse yazının eksik kalacağını tahmin ediyorum. Bahse konu olan kişilerin en azından soyadı, doğum-ölüm tarihleri gibi açıklamalarda bulunularak İngiliz diplomatlarının yazdıklarının dışında bazı bilgilere başvurulabilirdi. Son olarak kitapla ilgili kabaca bir fikir vermesi için İzmir Valisi Rahmi Bey hakkındaki yazılan raporla yazıya son veriyorum:

    “İzmir Valisi. Yaşı 42 civarında, Avrupa’ya adım atan Türk olan Gazi Evrenos’un soyundan gelen Selanikli köklü bir Türk ailesine mensup. Talat’ın çok yakın arkadaşı ama Rusya ve İngiltere ile savaşa girilmesinin kesinlikle karşısında. Savaş boyunca İzmir’deki İngiliz uyruklularına ve diğer yabancılara karşı tutumu gayet iyi. Etkili bir desteği olan güçlü bir adam, faydası dokunabilir. Yunan nefreti konusunda fanatik, söylemlerinde tamamen ifrat halinde. Ayrıca bizim açımızdan güvenilir değil. (her ne kadar düşünceleri, önderleriyle her zaman tam olarak bağdaşmasa da) Jön Türk Hareketiyle çok sıkı bağlantısı olduğu gerçek.”(s.77)
  • Hiç bir zaman bağımsız ve tek başına bir ulus-devlet olamayan Kıbrıs, Girit Adası gibi Doğu Akdeniz’in kilit özelliği taşıyan adasıdır. Kıbrıs denilince akla ilk deniz, gazino ve üniversite gelir.

    Doğu Akdeniz, birincisi Amerikan Koridoru'nun ağzı olması bakımından, İkincisi Kıbrıs sorunu nedeniyle, üçüncüsü Süveyş Kanalı ve dördüncüsü de bölgede bulunan doğalgaz yatakları nedeniyle stratejik önemdedir.

    Ama Kıbrıs bunlardan çok daha fazlasıdır. Mefkuremiz gereği Kahramanmaraş ne ise, Kapalı Maraş da bizim için odur. Nerede bir TÜRK varsa sevinci bizim sevincimiz, acısı bizim acımız olmuştur.

    Kıbrıs’ın, Türkiye için asıl önemi; aynı soydan gelen, aynı kültürü, aynı dili paylaşan bir Türk toplumunun Kıbrıs’ta yaşıyor olmasıdır. Sınırlarından 40 deniz mili ötede bulunan Adadaki Türk askerinin çekilmesi ve Türk halkının ezilmesi, katledilmesi, insan haklarından mahrum edilmesi, Türkiye için kabul edilemezdir. Bu nedenle stratejik açıdan önemli olan Girit Adasının kaybından ders alınması gerektiği inancındayım.

    KAPALI MARAŞ : Gazimağusa şehrinde bulunan bir mahalle olan Maraş Kıbrıs harekatından sonra Birleşmiş Miletler tarafindan sivillere kapatılmıştır . Eskiden Akdeniz’in Las Vegas’ı diye anılan yer şimdi 'Hayalet Şehir' olmuştur.

    Denizleri hesaba katmadan strateji olmaz. Ekonomi de ordan geçer, Savunma da. Biz çöl devleti değiliz. Nitekim birinci dünya savaşında donanmaya gereken önemi verseydik karada da zayiatimiz az olurdu belki savaşın seyride değişirdi.

    Üstelik Osmanlı zamanından kalma Türk soydaşlarımız varken, dünya ticaretinin yüzde doksanı deniz yoluyla yapıldığı ve Kıbrıs çevresinde yüz yıl yetecek doğalgaz ve petrol olduğu bilinirken ata yadigari buraları boş bırakamayız.

    Türkiye 'nin dışişleri bakanı olan tarihçi, türkolog, bilgin prof. dr. fuad köprülü bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur demek gibi milli-siyasi bir gaflette bulunduktan sonra karşı taraf elbette işi azıtacaktı. Hürriyet gazetesi sahibi Sedat Simavi ‘Gaflet’ diye manşeti çaktı… O sırada Sedat Simavi felçliydi buna rağmen ağır cezada dava açıldı. O haliyle mahkemeye çıktı ve milli davayı savundu. Mahkemeden bir ay sonra sıkıntı ve üzüntüden 57 yaşında vefat etti… Yani Hürriyet’in logosundaki o bayrak boş bir bayrak değildir…

    Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savasla Kıbrıs'ı kurtarmak için yapılacak savaslar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir.

    Rumların Enosis talebi (Yunanistan’a iltihak) ve Türklere karşı nefretinin 70 yıldır değişmedi. Kıbrıs’taki son referandumlarda Türk toplumu adanın bir-leşmesine yüzde 65’lik bir oranla evet derken, Rumlar yüzde 76’lık bir oranla birleşmeyi reddetti. Bu durum AB karşısında Ankara'nın elini güçlendirdi.

    Yunanistan in ezelden beri takip ettiği strateji Türkiyeyi Akdeniz ve Egede karaya hapsetmektir.

    Kibristaki rumlar da avrupa birliğinin verdiği rahatlık, bizimkilerin gereken ilgiyi gostermemesi sayesinde adadaki Türklerin hukukuna saygı gostermeyip Israil ve Misirla iş tutmaktadır.

    Ülkemizin deniz gücünü önemsemeyerek Kibrisa sahip çıkmadan Doğu Akdeniz’de etkili olması imkânsızdır. Kıbrıs Akdenizin en büyük savaş gemisidir.


    1878 Osmanlı Kıbrıs'ı terk etti, kıbrıs Türkleri terk etmedi, 1974'e kadar 96 yıl mücadele etti ve şimdi Türkiye'nin Akdeniz'e açılan kapısı Kıbrıs'ta 40 bin askeri var, 96 yılın mücadelesi olmasa Türkiye çıkabilecek kıbrıs bulabilirmi

    1571'de alınırken de 1963-1974 arası savunurken de birçok şehit verdi Kıbrıs Türkü. Kıbrıs'ta aile büyükleri arasında şehit ve gazi olmayan bir fert bulamazsınız.

    Yunanistan in ezelden beri takip ettiği strateji Türkiyeyi Akdeniz ve Egede karaya hapsetmektir.

    Kibristaki rumlar da avrupa birliğinin verdiği rahatlık, bizimkilerin gereken ilgiyi gostermemesi sayesinde adadaki Türklerin hukukuna saygı gostermeyip Israil ve Misirla iş tutmaktadır.

    Ülkemizin deniz gücünü önemsemeyerek Kibrisa sahip çıkmadan Doğu Akdeniz’de etkili olması imkânsızdır. Kıbrıs Akdenizin en büyük savaş gemisidir.

    televizyonlarda ve sosyal medyada ikide bir sizi biz kurtardık, paranızı biz veriyoruz gibi aşağılayıcı ve onur kırıcı cümleler de Kıbrıs Türkünü üzüyor ve kırıyor. Bu dilin Kıbrıs Türkünün Türkiye ile olan bağını daha da zayıflaştırdığını görüyoruz. Öyle her tartışmada “mal sahibi” edasıyla azarlamak yanlış

    Ha Türkiye'ye gelince eğer Osmanlı zamanında adaya Türkleri yerleştirmişse bal gibi de korumak zorunda.
    bir Karadenizli ile bir Trakyalı arasında ne kadar fark varsa Kıbrıs Türkü ile de o kadar fark vardır.

    Arakan'dan Şili'ye kadar dünyanın dört bir tarafındaki mazlumlara yardım etmekle bilinen Türkiye hemen yanı başımızdaki kardeşlerimiz katledilirken sessiz mi kalacaktı? Bizim Kıbrıs Türküne hiçbir şekilde karşılık beklemeden yardım etmek hem görevimiz hem borcumuz. 1878'de önce İngilizin sonra Rumun insafına bırakılmak Kıbrıs Türkünün tercihi ve kararı değildi. O zaman onları dara düştüklerinde kurtarmak ve yardım etmek de bizim görevimiz ve sorumluluğumuz. İhtiyaç duyulduğunda yardım edeceğiz ama bunu değil dile getirmek imasında bile bulunmayacağız.



    Cesursan gel al demiştin;
    TÜRK'üm
    Cesurum,
    Geldim,
    Aldım...
  • 224 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yetişin Çocuklar, 20 yıllık bir birikimin ürünü.. Çocuk gelişimi uzmanı, New York Üniversitesinde çocuk gelişimi üzerine dersler veren Profesör Dr. Selçuk Şirin’in kitabı..
    Yazarın sevdiğim tarafı, kesin hatlar çizmemeydi. Esnek bir görüşü var.. 217 sayfa olan kitabın ilk bölümü çocuk yetiştirmeye dair genel bir bilimsel çerçeve sunuyor, sonraki bölümler ise sırasıyla doğumdan ergenliğe uzanan dönemleri içeriyor.
    Kitabın daha ilk cümlesi çok hoşuma gitti. Anne babalık, bilmediğiniz bir memlekette yol bulmaktır’ cümlesi. Sonra bir Afrika Atasözü var, ‘Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir’ diye…Selçuk Şirin, eskiden köylerde yaşadığımızı bilimsel istatistiklerle aktardıktan sonra, artık kent yaşamına geçildiğini ve yüzyıllardır uygulanan köy yaşamının pratiklerinin kent yaşamına aktarılamadığını söylüyor. Çocuk yetiştirme ile ilgili pratikler bunlar…
    Köyler artık eskisi gibi değil, kentler de de eski mahalle kültürü yok diyor yazar. İşte böyle olunca çocuk yetiştirmenin güçleştiğini anlatıyor. Ve iyi bir söz de söylüyor: Mükemmel ebeveynlik diye bir şey yok diyerek. Ve yine rahatlatan bir tespiti daha var: Her çocuğa uyan tek bir çocuk yetiştirme reçetesi yok’.
    Her çocuk özeldir diyor. Çocuk yetiştirmeyi üçe ayırıyor. Fiziksel gelişim, zihinsel gelişim ve sosyal-duygusal gelişim diye.
    Çocukların beyin gelişiminin yüzde 90’ı ilk üç yılda tamamlanıyor. Zihinsel gelişime ilk yıllarda gereken yatırımı yapmazsanız sonraki yıllarda bunun telafisi çok zor oluyor diyor. Duygusal gelişim, zihinsel gelişimin de anahtarı diyor. Ebeveynlerin çocuklarına katacağı en önemli erken kazanımlardan biri, çocuklarının duygularını tanımaları ve bu duyguları daha etkin bir şekilde düzenlemelerini sağlamak olacaktır.
    Çocuğun gelişiminde, çocuğun gittiği okul, yaşadığı muhit, sosyal çevre dediğimiz eş dost akraba çevresi her biri kendi başına bir etken diyor.
    Eğer zeka ve yeteneklerin doğuştan sabit ve değişmez olduğuna inanıyorsanız, çaba ve emeğe önem vermiyorsunuz demektir. Eğer tersi olursa yani zeka ve yeteneklerin geliştiğine, değiştiğine inanıyorsanız başarmak için çaba ve emeğe önem veriyorsunuz demektir. Başarılı olmanın formülü karşımızdaki çocukların değişebileceğine ve gelişebileceklerine inanmakla başlıyor.
    Çocuk yetiştirirken dikkate alınması gereken faktörleri sıralarken çok değerli bilgiler de veriyor. Bu faktörlerin başında çocuğun mizacını iyi tanımak geliyor. Çocuğun mizacını hesaba katmadan ezbere uygulanan hiçbir çocuk yetiştirme prensibi arzu edilen sonucu doğurmayacaktır. Mizaca göre ebeveynlik şart. Çocuğun mizacına göre, duygusal yapısına göre esnek ama tutarlı bir ebeveynlik pratiği geliştirmek gerekiyor. Burada anahtar kelime esneklik. Birden fazla çocuğun olan anne babaların da birden fazla dans stili öğrenmesi gerekiyor. Her çocuk ayrı bir dünya, başka bir dans.
    Çocuğunuzla güvene dayalı iyi bir bağ kurun. Güven olmadan özgüven olmuyor. Özgüven olmadan da bireysel başarı gelmiyor. O yüzden de olabildiği kadar erkan yaşta çocuklarımıza kendi ayakları üstünde durmayı, tercih yapmayı öğretmeli ve sorumluluk bilinci kazandırmalıyız. Çocuklara zorla yemek yedirmeyin, merak etmeyin üşürse elbisesini giyer, acıkınca da yer…
    Mükemmel değil, olduğu kadar iyi olun yeter diyor.. Ve 4. Madde. Evde belli bir rutin oluşturmak. Son olarak da çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin…
    Her çocuk özeldir, her çocuk kendine özgü bir takvimle gelişir. Mesela diyor, afrikada bir çocuk 4 ayda oturuyor ama batı ülkelerinde ise 6 ayda. Çocuğun gelişimini çok dert etmeyin diyor. Çocuklar yürümeye 8. Ayda da başlayabilir 18. Ayda da. İkisi de normal…
    İddialı bir cümlesi de şu: Bana çocuk yetiştirme tarzınızı söyleyin size nasıl bir çocuk yetiştireceğinizi söyleyeyim. Çocuk yetiştirme tarzımızı kendi çocukluğumuz, yetiştirdiğimiz çevre, sosyo ekonomik ortam, dini inançlar, ahlaki değerlerimiz etkiliyormuş. Çocuk yetiştirme tarzları bilimsel olarak 4 gruba ayrılıyor. Otoriter ebeveynler, demokratik, ihmalkar ve serbest ebeveynlik. En iyisi demokratik olanlar… Zira demokratik olanlar, hem esnek, hem kontrollü hem de ilgili oluyor… Bu tür ebeveynlerin yetiştirdiği çocuklar daha pozitif, ve mutlu bir ruh hali içinde büyüyor…
    Babalık çocuk yetiştirmeyle başlar. Eskiden yapılan bilimsel araştırmaların çoğu anne odaklıydı. Artık baba odaklı bilimsel araştırmalar arttı. Bu yüzyıl çocuk gelişiminde babaların yüzyılı olacak. Baba, bakım, kontrol ve yakınlık konusunda çocuk gelişiminde çok önemli bir etkin artık.. Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre babalar ebeveynlik resminde neredeyse hiç yok..
    Kitabın şu ana kadar ki ilk 74 sayfasından derlediğim bilgiler bunlar. Çocuk gelişimiyle ilgili elimizdeki temel bilgilerden biri şu: İlk 5 yıl hayatımızın en belirleyici dönemi diye devam ediyor kitaptaki değerli bilgiler…
    İkinci bölümde erken çocukluk dönemini ele alıyor yazar…Okul öncesi dönemde zekayı artırmanın üç yolunu balık yetirmek, etkin diyalogda bulunmak ve çocukları okul öncesi eğitime göndermek şeklinde ele alıyor.. Özellikle okul öncesi eğitim yazar için çok önemli. Keşke her ile üniversite açılacağına her mahalleye okul öncesi eğitim yeri açılsa diyor. Aylık okul öncesi aileye 1000 lira yük getiriyor. Ortalama… Asgari ücretin 2 bin 20 lira olduğu ülkede bir çok çocuğun daha yarışa girerken zeka konusunda geri kaldığını yazar gözler önüne sermese de biz serelim…
    Eve arsaya değil, çocuğun kelime hazinesine yatırım yapın. Alt gelir grubunda olan çocukların kelime hazinesinin üst gelir grubunda olanlardan 3 kat eksik olduğunu anlatıyor… Belki ailelerin gelir seviyesini değiştiremeyiz diyor ama çocuklarla olan diyaloglarını değiştirerek çocuklara daha fazla değer katabiliriz… Babalar özellikle 0-3 yaş arası çocuklarıyla çok ilgilensin diyor.
    Okul öncesi seçilecek kitaplarda neler aranmalı sorusuna da cevap veriyor. Kitapta var. 0-36 ay döneminde çocuğunuza kitap okumak çocuğunuza yapacağınız en kıymetli yatırımdır diyor.
    Çocuğu ekrandan uzak tutmanın formüllerini anlattıktan sonra çocuk ve okul dönemi başlıyor kitapta. İşte bu bölümde yıkılıyorsunuz. Türkiye, eğitim kalitesi ve seviyesi yönünden uluslararası değerlendirmelerin hepsinde mi en dipte olur yahu. Bütün verilerde eğitimimiz yerlerde sürünüyor ve istatistiklere göre 2003 ile 2015 arası durum hep daha kötüye gidiyor. Mesela 2003’de 35. Sırada olduğumuz okuduğunu anlama becerisinde 2015’te 50. Sıraya düşmüşüz. Okul öncesi eğitime katılım sırasında AB ülkeleri arasında en son sıradayız. Bir başka veri daha; 8. Sınıf öğrencilerinin bilgisayarı araştırma , üretme ve iletişim kurma amacıyla kullanma becerisini ölçümlemeleri çalışmasına 21 ülke katıldı. Bizim çocuklar bu çalışmada en son sırayı aldı. Başka bir veri daha: Enformasyon ve iletişim teknolojileri endeksinde ise 69. Sıradayız.. Son 15 yılda sadece eğitime yatırım artmış ama kalite yerlerde. Bu yatırımlar da anladığımız kadarıyla binaya yapılmış. Eğitim için neler yapılması gerektiğine dair bir paket sunuyor yetkililere Selçuk hoca.
    Çocuğun yeni çağda kodlama öğrenmesi gerektiğini anlatıyor…8. Sınıflarda ödev başarıyı negatif etkiliyor.. Bizde ödev artıkça başarı azalıyor. Proje bazlı dönemsel ödevler daha makbül. Ezber bazlı testler ise işe yaramaz diyor.. Birinci sınıfta en fazla 10 dakika ödev yeterli diyor….
    Tatillerin kısa tutulması gerektiğini anlatıyor. Galiba bu yıl öyle olacak.. Zira çocuklar okulda öğrendiklerini uzun tatil döneminde unutuyorlar diyor.. Yıllarca hep unuttuk bu yüzden..
    Kitabın son bölümünde ise ergenlik dönemi var.. Ve bu bölümde dünyanın en mutsuz lise çağındaki öğrencilerinin Türkiye’de olduğunu öğreniyoruz. En mutlu öğrenciler ise Dominik Cumhuriyetinde yaşıyor.
    Sonra yanlış anlaşılan bir hikayeyi düzeltiyor. Hani meşhur Bill Gates’in Harvard’ı terk ettiği olayını…. Bir kere diyor ki adam Harvard’ı terk etti. Yani orayı salak biri kazanamaz. İki Gates, çocukluğunda evinde bilgisayarı olan eyaletindeki üç beş kişiden belki de tek öğrenciydi. Artı okulunda bilgisayar laboratuvarı olan bir okulda öğrenim gördü. Artı çevresi bugün Amerika’nın teknoloji üstü olan Seattle’de okumuş. Çocukluğundan itibaren ülkenin en iyi okullarında okumuş ve en iyi teknoloji çevresinde büyümüş bir adam bırakın da Harvard’ı bıraksın yani…. Ama tüm bunlar bir yana bireyin de büyük hayaller kurması başarıda, yani zirveye çıkmada büyük faktör. Eğer hayal etmiyorsanız hepsine sahip olsanız da zirveye çıkmanız çok zor…
    Ve son olarak şunu da ekleyerek yazıyı bitireyim.. Önümüzdeki 10 yıl ekonomik alandaki yarış, yapay zeka, blockchain sanırım aracısız işlemler demek, 3 boyutlu yazıcılar, mobil teknolojiler, sürücüsüz araçlar, robotik teknolojiler, ses kontrollü araçlar, 5 g… alanlarında olacak.. yani çocuklar gelecekte var olmak için, meslek değil artık bir disiplin seçmek zorundalar..
    Neyse bitiremiyorum yazıyı.. yazar 5. Ve son bölümde yoksul çocuklara, mülteci çocuklara yer ayırdı.. Bu çocuklar da bizim diyerek…
    Kitabı çok sevdim.. Ve çok şey öğrendim.. Dilim döndüğünce de birazını paylaştım.. Okumanızı tavsiye ederim… Eşim çok ısrar etti, oku diye… Onun vesile olmasıyla çok önemli bir Prof. İle tanıştım… Bugün bir arkadaşıma tavsiye ettim. o da özetlesene dedi. Vakti yoktu. Bu özet umarım onun da işine yarar… Ve sizlerin de...
    Son olarak Prof. Dr. Selçuk Şirin’e de sonsuz teşekkürler……………. Elinize emeğinize sağlık…….
  • 220 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Hangi taşı kaldırsam / Anamla babam / Hangi dala uzansam / Hısım akrabam / Ne güzel bir dünya bu / İyi ki geldim / Süt dolu bir torbayla / Şöylece çıkageldim / Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa / Kısmet kapıyı çaldı / Kör pınara su geldi / Ben şakıyıp durdukça öyle / Gülün kokusu geldi / Bebesi olmayana / Bunalıp da kalmışa / Acılarla yüklü / Dargın yüreklere / Yetiştim geldim / İyi ki geldim.

    "Ezgili Yürek" Ruhi Su, sesindeki içtenlik ve sevgiyle "Yetiştin geldin / İyi ki geldin." Söylediğin türkülerle tâzeleniyoruz...

    "VAN'DAN YARINLARA ENGEBELi BİR YOLDA"

    Bir insanın yaşamında kaç kez olur böylesi, bilemiyorum. Hani, öylesine yoğun bir an yaşarsınız ki, sanki o anı yaşamamış olsanız, eksik, yarım, kolu kanadı kırık, yoksul kalacağınızı bilirsiniz, duyumsarsınız. O yoğun anı yaratan bir görüntü, bir ses, bir söz, bir sessizlik, bir bakış, bir davranış ya da ne bileyim, herhangi bir şey olabilir... Ben böyle bir anı, geçen yıl yaşadım. Üstelik tek başıma değil, ya da bir iki de değil, bin kişiyle birlikte yaşadım. 1983 Şubatı'ydı. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaydı. Şan Tiyatrosu'nun koca sahnesinde, o, elinde sazı öylece duruyordu. Ve alkışlar dinmiyordu. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne bir ses vermişti. Adı söylenmiş miydi, yoksa söylenmemiş miydi, şimdi anımsamıyorum, ama alkışlar bitmiyordu. O, öylece duruyor, kâh çarpan ellere, yüreklere bakıyor, kâh başını öne eğiyor, alkışların bitmesini bekliyordu. Oysa sanki alkışlar hiç bitmeyecekti... Sonunda, baktı ki bu çarpan, çırpınan yüreklerin durulacağı yok, sazına davrandı. O anda bin kişi soluğunu tuttu. (O güne dek ben böyle bir sessizlik duymamıştım.) Neden sonra sahneden gelen ses, oradakilerin sesi, soluğu oldu.

    O, Ruhi Su'ydu. Salonu dolduran insanlar, o gece, o alkış ve alkışın ardından gelen sessizliğin yoğunluğunu, içlerindeki özlemle, hasretle bütünlediler. Özlem, hasret... Çünkü üç yıldır Ruhi Su konser veremiyordu, sahnelere çıkamıyordu.

    Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaki o yirmi dakikalık özlem gidermeyi saymazsak, dört yıldır, dinleyicileriyle yüz yüze, karşı karşıya gelemiyor Ruhi Su. Ama sesi, türküleri her zamankinden daha çok içimizde, aramızda. (Plakları, kasetleri her zamankinden çok satılıyor şimdilerde.) Ankara'da, Evrensel Kitabevi'nde plaklarını imzaladığı gün yanında olmak, onu izlemek, plak, kaset, hatta korsan kasetleri imzalatmaya gelen gençleri izlemek olanağını buldum. Belki bugüne dek onu sahnede hiç dinlememişlerdi, hiçbir konserine gitmemişlerdi. (Öyle ya, içlerinde çoğu 18 yaşındaydı.) Ama onu tanıyorlar, biliyorlardı. Ruhi Su'nun önünden yüzlercesi geçiyor, bir imza alma, bir iki sözcük söyleyebilme süresini elden geldiğince uzatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinde sonsuz sevgiyi, saygıyı görüyordum. Ruhi Su'nun yanında, yakınında olabilmekten duydukları sevinçle, yüzlerinin nasıl güldüğünü görüyordum. Hepsi sayısız soru sormak için yanıp tutuşur gibiydiler. O gençlerin ağzı, dili olmaya çalıştım, bu "konuşa, konuşa"da. Akıllarından geçen her soruyu (özellikle günümüze ilişkin olanları ya da falanca filanca sanatçıyı illaki etiketlemek peşinde olan soruları) irdeleyemedikse, bağışlasınlar.

    Ruhi Su'nun evindeyiz. Kitaplar, resimler, kilimler arasında, söylenenler, söylenebilenler, söylenemeyenler arasında. Çok gerilerden başladık. Çocukluktan. "Bunları şimdiye dek pek kimselere anlatmadım," dediklerinden. "Anlatmadım... Çünkü... " (En iyisi baştan başlayalım. Çünküleri siz kendiniz de bulabilirsiniz.)

    1912'de Van'da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı."

    Çok küçüktü Van'dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.

    Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, "amca" biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar'a kaçtılar. Toroslar'a sığındılar, oradan oraya göçtüler. "Kaç kaç" deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, "Amca"nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.

    "Adana'ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün, "Gel oğlum, seni de Hüseyin'in okuluna yatırayım, daha rahat edersin," dedi. Hüseyin'in okulu dediği, Öksüz Yurdu -Darül Eytam'dı.

    O zamanlar Adana'da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. "Köyden geldi, kimsesizdir," diye bir mektup yazıp "al bunu Öksüz Yurdu müdürüne ver," dedi.

    Cebinde mektupla öksüzler yurduna vardı Mehmet. Müdür, "Banyo yapsın, çocuğa elbise verin," dediğinde, okula alındığını anlamıştı. Amca'nın bu olup bitenden haberi bile olmamıştı.

    "O günden sonra hep yatılı okudum," diyor Ruhi Su. "Oyun diye bir şey varmış, onu öğrendim. Öksüzler yurdunda çocukluğumu yaşamaya başladım." Ve öksüzler yurdunda müzik yaşamı başladı.

    "Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden, konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi."

    Yaşı büyüktü, sınıf atlatıp 3. sınıfa aldılar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir yurda bir keman aldıracak ve Mehmet kemana başlayacaktı.

    Yıl 1925. Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir bildiri yollanmıştır. "Müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın." Bu amaçla sınavlar açılmaktadır. Adana Öksüz Yurdu'nda 4. sınıftan Mehmet ve 5. sınıftan Şaban sınava girer. Mehmet kazanır, Şaban kazanamaz. Okul müdürü Mehmet'i çağırır, "Sen bir yıl daha bu okulda okuyabilirsin, ama Şaban açıkta kalır. Bu yıl onu kazanmış gösterelim, sen seneye nasılsa yine sınava girersin," der. "Peki," der Mehmet.

    "O anda bana çok doğal geldi," diyor Ruhi Su. "Yoo, hiç içimde ukde kalmadı. Müdür doğru söylüyordu. Böylelikle hem Şaban da açıkta kalmayacaktı. Nasılsa, bir yıl sonra sınavı kazanacağımdan emindim. Hiç üzülmedim."

    Bir yıl sonra, beşinci sınıftan Suphi ve Mehmet girdi aynı sınava. İkisi de kazandı. Kayıt işlemleri için dosyaları Ankara'ya gitti. Aynı anda Ankara'dan devrin Savunma Bakanı Recep Peker'den, Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim yola çıkmıştı: "Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek."

    "Bu karar okula gelince, bizim müzik sınavı sayılmadı. Suphi de, ben de çok üzüldük, ama çaresiz İstanbul'a, Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldik... "

    Hayır, o zaman da "Keşke geçen yıl hakkımı Şaban'a vermeseydim," diye içinden geçirmemiş Ruhi Su, ama o andan sonra tek amaç, ne yapıp edip Ankara'daki Müzik Öğretmen Okulu'na girmek olmuş.

    Sürdürüyor anlatmayı:

    "Adana'dan ayrılmadan önce bizi muayene eden askeri doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyordu: Ökkeş, Cumali, Ali Merdan, Durmuş vb. Sonunda bize dediler ki: 'Çocuklar, siz bu isimlerinizin yanına bir de kibar, güzel isimler koyun, sonra İstanbul'da size gülerler.' Biz de öyle yaptık. Cumali, Ali Ulvi oldu. Suphi, Suphi Nijat oldu. Ben de Mehmet Ruhi oldum. Ruhi'yi ekledim adıma. Böylece kibar adlarımızla çıktık yola."

    Ve İstanbul'a geldiler:

    "İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç'ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri Lise'de herkes herkesle dayanışma içine girdi. Yazdı geldiğimizde. İstanbul öksüz yurtlular bize yol gösterdi. Beni, kendi yurtlarındaki müzik öğretmeni Ahmet Muhtar Bey'le tanıştırdılar. Akşamları kantinde toplaşırdık. Ağabeyler, 'Hadi Ruhi çal,' derler, keman çaldırırlardı."

    Akşamlardan bir akşam Ruhi (artık Mehmet unutulacak, Su soyadını alıncaya dek Ruhi olacaktı) yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi. "Ne bu rezalet!" diye haykırdı. Kemanı kaptığı gibi kırması bir oldu. Keman onun değildi, Adana'dan arkadaşı İsmail'indi.

    "Birkaç gün sonra okul komutanı beni çağırıp kemanın parasını ödemek istedi, ama ben kabul etmedim," diyor Ruhi Su. "Çok ağrıma gitmişti, çok üzülmüştüm. Askeri Lise'den ayrılma yolları arıyordum. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu'na girmekteydi. Bir gün Ahmet Muhtar Bey, 'Ankara'ya gelebilirsen iyi olur, gelebilir misin?' dediğinde, hiç düşünmeden gelirim dedim."

    Bilinçaltında düşünmüştü bile. Askeri Lise'den kaçacaktı. Kimliği bile müdüriyetteydi. Ama bir arkadaşının iki kimliği vardı. Onu verdi Ruhi'ye. Öteki arkadaşlar yol parasını topladılar. Ve bir akşam elinde bavulu, cebinde sahte kimlik okuldan kaçtığı gibi kendini trende buldu.

    "O zaman trenlerde sıkı kontrol vardı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken polisler geldi, her zamanki soruları sordular. Nereden geliyorsun?. Nereye gidiyorsun? Nerede kalacaksın?... Cevaplarımı tutmadılar ki, kimliğimi alıp yarın merkezden alırsın dediler... Ankara'da istasyonda indim. Sırtımda koca bavul, sora sora Ulus'a yürüdüm, oradan Cebeci'ye yürüdüm, Müzik Okulu' nun önüne geldim. Müzik Öğretmen Okulu'nda Ahmet Muhtar Bey'i buldum. Kaçıp geldiğimi söyleyince, bir 'Eyvah!' çekip beni doğru Askeri Liseler Müdürlüğü'ne yolladı. Oraya gidip diplomamı ve kimliğimi isteyecektim. Sırtımdan bavulu indirmeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Yanılmıyorsam masada bir albay oturuyordu. Hikayeyi ta Adana'dan başladım anlatmaya. Başlamamla birlikte gözlerimden yaş boşandı. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan ağlıyordum."

    (Ey okur, Ruhi Su'nun hala çocukluğundayız, niye bunca ayrıntı, deme sakın. Bir insanın ne istediğini çok iyi bilip o uğurdaki amansız çabasının, azminin, var olabilme mücadelesinin ilk adımlarıdır bunlar. Üstelik, Van'dan Ankara'nın Müzik Okulu'na uzanan yol, uzun mu uzun, engebeli bir yoldur. Sabırsızlanma, biz yolun henüz başındayız.)

    Yetkilinin yanıtı şöyle oldu: "Senin gözyaşlarına kanıp peki dersem, herkes Askeri Lise'den kaçar... Sen şimdi İstanbul'a okuluna dön. Oradan bize dilekçeyle başvur."

    Cebinde sahte kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolu yanında iki inzibatla geri döndü o akşam. Ne raylar, ne vagonlar, ne de karanlık, bir gece öncekine benzemiyordu. Onca yıkılmışlığın içinde yine de yoldan ayva alıp okuldaki arkadaşlarına götürmeyi ihmal etmedi. Okulda arkadaşlarından önce nöbetçiyi gördü. Kaçtığı için derhal hapsedildL Orada kaldığı iki gün içinde daha da bilendi. Artık biliyordu. Bir gün mutlaka Müzik Öğretmen Okulu'na girecekti...

    Şimdi, askeri liselere başvuruların çoğaldığı günlerdeyiz.

    "Öksüz Yurdu'ndan gelen çocukları grup grup Gülhane Hastanesi'ne gönderip sağlık muayenesi yaptırıyorlardı. Çürük çıkanları başka okullara yolluyorlardı. Okul komutanına çıkıp beni muayeneye yollamalarını istedim. 'Oğlum sen demir gibisin, bir şeyin yok,' dedi. Ben ısrar edince, 'Peki, git bakalım' , dedi. Herkes Askeri Lise'ye girmek isterken benim böyle Müzik Öğretmen Okulu diye tutturmama şaşıyordu. 'Oğlum ben burada müzik kısmı da açacağım, seni başına şef yaparım,' diye yumuşak sözlerle beni kandırmaya çalışıyordu. Göz muayenesinde bütün harfleri ters ve yanlış okudum. Ama doktorlar öksüzüm diye bana acıyıp sağlamdır diye rapor verdiler. Kulak muayenesine girdim. Oradaki doktora durumumu, isteğimi anlatıp yalvardım, beni çürük çıkarsın diye. İyi adammış, hiç unutmam, 'iltiha-ı uzeniyesinden dolayı mektebe devam edemez' diye rapor verdi."

    Siz, "Çürük çıkan" Ruhi Su'nun sevincini görecektiniz. Ağabeyler, arkadaşlar hemen bir dilekçe yazdı, müzik okuluna girebilmesi için, yine aralarında para toplayacaklardı ki, dilekçeye yanıt geldi:

    "Mektebimize ek bina yapıldığından, yerimiz yok, alamayız."

    Çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi'yle ilişkisi kesilen Ruhi Su, Adana Öksüz Yurdu'na geri yollanır.

    Lanet olsun!..

    Şu yukardaki satırı ben söyledim, Ruhi Su değil. Peki, o hiç lanet etmedi mi? Öfkeden çıldırmadı mı, kahrolmadı mı? isyan etmedi mi?... Soru değil bütün bunlar. Sormuyorum. Şimdi karşımda her zamanki gibi sakin, kendinden emin, sıcak, hoşgörülü, inançlı, bilinçli gülümseyen yüzüne bakıyorum ve sormuyorum. Yanıtı biliyorum çünkü: Hayır, Ruhi Su öfkeden çıldırmadı, kahrolmadı, lanet etmedi, isyan etmedi. Çünkü bir gün o okula mutlaka gireceğini biliyordu. Adana Lisesi. Parasız yatılıdır Ruhi Su. Oradan Adana Öğretmen Okulu'na, 15 dakikalık teneffüslerde keman çalışıyor. Çünkü nasılsa bir gün Ankara'daki o tek müzik okuluna girecek.

    Batı müziğini ilk o dönemde tanıdı, Adana'da sessiz filmler oynatan sinemada bir de küçük orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturyalı kemancı Erwin, Adana Öğretmen Okulu'nun keman hocasıydı. Ruhi Su, Klasik Batı Müziği parçalarını ilk ondan öğrenecekti.

    Yaz geldi mi, evi olan evine, evi olmayan Konya'da bir okula yollanıyordu. O, evi olmayanlardandı. Konya'dadır. Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun öksüz öğrencileri de yazın Konya'ya aynı okula gönderilir. "Orada o çocuklar beni dinleyince şaşırdılar, çalmamı çok iyi buldular. Mutlaka Ankara'ya gelmeye bak, dediler."

    Yine arkadaşlar para topladı. Ruhi Su yine Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na gitti. Aylardan eylül. Bir ay sonra giriş sınavı var.

    "Ne çalarsın?" diye sordu öğretmenler. Ben de birtakım morsolar (morceau'lar, Fransızca parçalar demek) dedim. O zaman öyle derdik. Konçerto falan çalmıyor musun dediklerinde çok şaşırdım. İlk kez duyuyordum bu sözü. Armoni, müzik imlası sözlerini de... Öğretmenlerden biri sınava hazırlamam için bir konçerto verdi. Vivaldi. Sol majör keman konçertosu. Birinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalıştım."

    Sınav günü geldi çattı. Girdiği her dersin sınavını başarıyla verdi. Ulvi Cemal Erkin'in "Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girsin," önerisine tüm öğretmenler katıldı. Ve Ruhi Su Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na girdi.

    Oh! En sonunda oldu işte! demeyin sakın. Ve sıkı durun: Sınavı kazanıp okula alındığına ilişkin belgeye bir de not eklenmişti: "Şimdilik gündüzlü, başarılı olursa, yatılı olmak üzere" diye.

    Hasan Ali Yücel, Orta Eğitim Müdürü, Ruhi Su'yu çağırıp, "Gündüzlü nasıl okursun?" diye sordu. "Arkadaşlar yardım edecek" "Arkadaşların yardımıyla olur mu, sen en iyisi Konya'ya git," dedi Hasan Ali.

    Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru (hepsinin hocasıydı) Ruhi Su'yu teselli etti, "Üzülme, masraflarını ben üzerime alıyorum derim. Sen kal," dedi ve onu Çocuk Esirgeme Kurumu'na yolladı.

    Çocuk Esirgeme'de, "Sen her öğlen kabını al gel, bir yemek verelim sana," dediler.

    Müzik Okulu Müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey, "Oradaki yemeklerle olmaz, sen gel bizim misafirimiz ol," dedi.

    Bütün bu gel git'leri, dedi demedi'leri duyan Hasan Ali çok kızdı. "Neden bu çocuk hâlâ Konya'ya dönmedi?" diye sordu.

    İsmail Hikmet Bey, "Çocuk hasta, revirde yatıyor," diye idare etti.

    İdare edile edile, birinci yılı başarıyla tamamladı ve yatılı olmaya hak kazandı Ruhi Su. (Okula girdiği yıl, güzel, sade, söylenmesi kolay ve çok sevdiği için Su soyadını almıştı.)

    1935-1936. Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası yenilendi. Müzik Öğretmen Okulu'ndan orkestraya seçilen öğrenciler arasında Ruhi Su da vardı. "Ben öğretmen olacağım diye kararlıydım, ama provalara da katılıyordum. Ankara'da konservatuvar kurulduğunda, bizim ülkemizde hiç geçmişi olmadığından, Opera Bölümü'ne kimse girmek istemiyordu. Hindemit, Karl Ebert gibi hocalarımız başlarına vurur, "Niye bunlar opera istemiyor, opera güzel meslek. Sonunda eviniz, arabanız olacak," derlerdi. Sonunda bana da "Siz yine öğretmen olun, ama Opera Bölümü'ne de girin," dediler."

    1936-1942. Ruhi Su konservatuvarın Opera Bölümü'ndedir. Şan hocası Prof. Hay, "Sesinin bazı tonları zayıf çıkmasın istiyorsan, kemanı daha az çalış," dediğinde kemanı daha az çalışamayacağından tümüyle bıraktı. Konservatuvarı bitirince Devlet Operası'na girdi. (1942-1952).

    1945'te Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakacaktı. Öğretmen okullarına geçmeden bir geriye dönüş. Müzik Öğretmen Okulu'na girmeden önce evlenmiş, bir oğlu olmuş Ruhi Su'nun: "22 yaşında evlendim. Evet, çok genç. Ama kararımı vermiştim. Madem bir türlü Müzik Okulu'na giremiyorum, öğretmen olacaktım, sevdiğim hanım ebe-hemşireydi. Hayat benim için tamamdı, yolum çizilmişti..." Müzik Öğretmen Okulu'na girdikten iki üç yıl sonra eşi de Ankara'ya gelecek, Ankara Numune Hastanesi'ne girecek, ancak bu evlilik çok sürmeyecekti.

    Opera'da roller de 1952'ye dek birbirini izledi Ruhi Su için. Bastien-Bastienne, Madam Butterfly, Fidelio, Satılmış Nişanlı, Maskeli Balo, Figaro'nun Düğünü.

    "Opera'dan büyük tat alıyordum. Ama türkü söylemekten de geri kalmıyordum. Benim türküleri dinleyen Avusturyalı çalıştırıcımız Markoviç, "İlk defa Türk Müziği'nin bu kadar güzel olduğunu görüyorum," dedikten sonra, o zaman Radyo Müdürü olan Vedat Nedim Tör'e benden söz etmiş. Her gün bir saat radyoda program teklif ettiler. Ben on beş günde bir olsun dedim.

    1943-1945 arasında, iki haftada bir pazar, basbariton Ruhi Su radyoda türkülerimizi söylüyordu.

    "Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmemin türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Musikisi'nde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu, farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu. O güne dek türkücünün eğitimi 'şarkı geçmek'ti. Ses formları, bilgi, müzik kültürü yoktu."

    Radyodaki programları sonsuz tutuluyordu. Söylediği türkülerden sonra, hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı insanlar telefon ediyor, "Bir çorbamızı içmeye bize gelmez misiniz?" diyorlardı... Kimi çevreler de bunların halk türküleri olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. "Halkın böyle güzel şeyler düşünebileceğini düşünmek istemiyorlardı. Örneğin, Âşık Ali İzzet'in Bir Allahı tanıyalım/Ayrı gayrı bu din nedir/ Senlik benliği nidelim/ Bu kavga, döğüş, kin nedir'i bunlardan biriydi... Sonra söylentiler aldı yürüdü."

    Ve bir gün, 1945'teydi. Mesut Cemil, söylentilerden söz edip, "Ruhiciğim seni harcamayalım, biraz ara verelim," dedi. Ruhi Su, "Ben bu yolda harcanmaya hazırım," dediyse de, Mesut Cemil, "Senin için şöyle şöyle diyorlar," diye diretti ve Radyo'daki görevi bitti Ruhi Su'nun. Ruhi Su'nun biyografisinde, "1952'de elinde olmayan nedenlerle Opera'dan ayrılmak zorunda kaldı" yazılı. Doğrusu bu ya, hem mapusta olup, hem operada aryalar söylemesi elinde değildi.

    1952-1957. Beş yıl tutuklu kaldı. Mapusta nişanlandı, mapusta evlendi, kendi gibi tutuklu olan Sıdıka Hanım'la. O gün bugün eşi olan insanı evliliğin ilk yıllarında haftada on dakika gördü. Tahliye olduklarında eşi Ankara'ya, kendi Konya'nın Çumra kasabasına yollandı. 20 aylık emniyet gözetimi için. Sonra... Sonra işsizlik, iş arama, işsizlik, ayrılıklar, göçmeler, yine söylentiler, yine işsizlik ve hep türküler. (Hiç unutmaz, Çumra'nın o güzelim insanlarını. Fırında çalışan arkadaşları bir gün gelip, "Biz arkadaşlarla düşündük, sizi bir fırına alacağız, fırından çıkan ekmekleri sayın, ayda birkaç yüz lira verebiliriz" demişlerdi.) Sonra, "Karacaoğlan", "Barbaros", "Lale Devri" filmlerinde türkü söyledi. Sonra işsizlik, emniyet gözetimi bittikten sonra Ankara'da yine işsizlik, sonunda eşini çocuğunu alıp (ikinci oğlu olmuştu) İstanbul'a geldi.

    Yıl 1960. Ruhi Su, Taksim Belediye Gazinosu'nda gecesi 100 liradan (büyük para) türkü söylemeye başladı.

    Bu tarihten sonra sürdürecekti kulüplerde türkü söylemeyi. "27 Mayıs Devrimi, o güne dek kulüplere egemen olan yabancı toplulukları engellemiş, gece kulüpleri yerli sanatçılara, yerli orkestralara açılmıştı."

    Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'ndan bir teklif alır Ruhi Su. Bu banka her yıl halk oyunları şenlikleri düzenliyordur. Ruhi Su, bu şenliğe katılan tüm ekiplerin müziklerini banda, notaya alacak ve arşiv oluşturacaktır. Çalışmaya başladı. (Ayda bin liraya.) Arşivin tohumlarını attı. Çalışmalar doludizgin ilerliyordu ki, "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söyledi. Hani, "Serdâri halimiz böyle n'olacak/Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü. "Dünya" gazetesinin o dönemin fıkra yazarı öyle öfkelenecekti ki türküye, ertesi gün Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlatacaktı.

    "Bir süre sonra bankadan bana çok nazik bir biçimde, 'sen artık bütün aletleri, notaları, bandları alıp evinde çalışsan, buraya uğramasan da olur' dediler. Ben de, 'Peki, anladım' deyip oradan ayrıldım," diyor Ruhi Su.

    Şu yukarıdaki gibi sayısız örnek verebiliriz, ama gereği yok. Yaşamı boyunca yılmadı, sesiyle, sazıyla, türküleriyle yaşadı Ruhi Su. "Halkımın bir desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı, ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor."

    Genç yaşlardan başlayarak Ruhi Su'nun dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakışını geliştirdi, biçimlendirdi, güçlendirdi. Ve bu süreç içinde kendi deyişiyle "sanatın ölçüleri dışına çıkmadı."

    "Müziğimiz içinde ileriye açık yeni bir ses getirdiğime inanıyorum. Hiç olmazsa, çoksesli batı müziğinin içinde, bize özgü bir üslubun gerekliliğine inandırdım insanları. Yalnız besteciler açısından değil, tüm yorumcular açısından da türkülerimizin, şarkılarımızın Türk toplumuna özgü bir rengi olmalı. Ben sesimle böyle bir kişilik, böyle bir renk getirdiğime inanıyorum... "

    Bugüne dek binlerce türkü derledi Ruhi Su. Bunlardan ancak birkaç yüzünü söyleyebildi. Çünkü onunki bir "sanat işi"ydi. Eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Türküleri seçiminde dünyaya bakış açısı önemli bir etken oldu: "Sözü ve ezgisiyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım, ama halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım..."

    "Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli."

    Ruhi Su, dört yıldır işini, sanatını plaklarda, kasetlerde sürdürüyor. (Bu konuşmada müziğe, türküye, daha geniş yer ayırmıyorum, çünkü bu konularda ki tüm düşüncelerini plak kapaklarında kendi yazmış, açıklamış.)

    Aşk duygusu içinde söyledi tüm türkülerini, aşk duygusu içinde yaşadı her yaşadığını. "Bu duyguyu hiç yitirmemeli, her yaşta duyabilmeli insan... İnsanı yaşatan, güçlendiren, hayatı sevdiren bir duygu bu…"

    "Hayır, hiçbir zaman yaşlılığı duymadım. Ancak bazı organIarın işlevleri güçleşti. Ağırlaştım. Günlük yaşamda değil, örneğin saz çalarken: Parmaklarıma istediğim ritmi, hareketi verememek gibi. Bunlar bana yaşlılığı anımsattı... "

    Birkaç ay önce parmaklarında bir ağırlaşma duydu Ruhi Su. Uzun çabalar sonucu teşhis konuldu. (Saz çalmasaydı, parmakları onca duyarlı olmasaydı, bunca erken devresinde asla konulamayacak bir teşhis): Parkinson hastalığı. Şimdi gerekli ilacı alıyor. Hastalığın ilerlemesi önlendi ve sağlığına kavuştu. "Şimdi mutluyum. Saz çalabiliyorum. İşimi yapmak konusunda yeniden umutlara düştüm," diyor.

    (Nerdeyse beş saattir hiç aralıksız o anlatıyor ve hiçbir yorgunluk izi yok.)

    "Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş 'Kimlerdensiniz?' derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı... "

    Bu sözleri, tam ayrılmak üzereyken söyledi Ruhi Su!

    İçimden kahkahalarla gülmek geliyor: Ruhi Su öksüz öyle mi!... Hadi canım siz de, alay mı ediyorsunuz!.. Hiç mi türküsünü dinlemediniz, şu Anadolu topraklarında yaşayan anasının, babasının, kardeşlerinin halkının sesini hiç mi duymadınız!..

    Bundan sonra, "Ruhi Su kimlerdendir?" diye soran bir "aşiret reisiyle" karşılaşırsanız, siz siz olun, "Hayatı ve insanları kucaklayanlardandır," deyin.


    Konuşan: Zeynep Oral (Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1984)
    Konuşmalar s.173-184 (Adam Yayınları, Birinci Basım: Eylül 1985)

    https://www.youtube.com/watch?v=RIXjhcsFkOQ