• Kırk olsun dedik sayısı... bizim kırk masalımız olsun. Çünkü masaldaki haramilerin sayısı kırktı. Yolculuklar kırk gün kırk gece sürüyordu. Sabretmek için kırk yıl beklemek gerekiyordu. Bizim kırk masalımız olsun, kırk milletten, kırk memleketten, hatta kırk inanç sisteminden, kırk dinden, kırk mezhepten masalımız olsun. Kırk yıl ugraşıp kırk kağıda yazalım. Kırk kitap yapıp kırk halka dağıtalım. Her birini kırk kişi okusun, herkes kırk kişiye anlatsın. Kırk çocuk dinlesin, kırk rüya görsün. Her rüya kırk kişiye anlatılsın, dinlemesi kırk yıl sürsün...
  • Sil neredeyse yokluk, yoksulluk, kapılardan kovulma.
    Tüfekmiş, kurşunmuş, mayınmış adı kalmasın kitaplarda...
    Kocamışlıktan ölsün ölen.
    Masalımız yanlış başlamış bizim.
    Hadi baştan anlatalım, döşemesi benden:
    “Zaman yarındır, insanlar tok. Barıştır devran.”
    Sennur Sezer
    Sayfa 28 - Evrensel Basım Yayın - 1.Baskı - İstanbul / Eylül 2011
  • Bizim masalımız mutlu sonla bitmez...
  • BİR MASALIMIZ VARDI BİZİM... İÇİNDE KAF DAĞI OLAN...;
    Eskiden daha hesapsız ve daha ihlaslıydık... kaybedecek neyimiz vardı ki? yokluk ve hiçlik bizi aslanlar gibi yapmıştı... Hak bildiğimizi doğru veya yanlış bodoslama söyler, Hakk'ın rızasını her şeyin üstünde tutardık...!!

    Çocuk gibi saftık... bir masalımız vardı... Kaf Dağı'nın ardında yeşil bir vaha bizi bekliyordu... ve oraya ulaştığımızda hepimiz kurtulacaktık... ama biliyorduk ki vahanın yolundaki orman hain canavarlarla doluydu...ve biz hiçte korkmuyorduk...!!

    Gel zaman, git zaman nice canavarları yendik, nice badireler atlattık ve sonunda vahaya ulaştık... artık nimetlerin kucağına ve merkezine düşmüştük... hayal bile edemediğimiz makam ve imkanlara sahip olduk... ne de güzel suyu vardı vahanın, kana kana içtik... hoyratça ve kimseyi gözümüz görmeden...!!

    İşte ne olduysa o zaman oldu... vahanın suyu bünyemize ağır geldi... hazmedemedik, tadını kaldıramadık... suyumuz vardı belki ama... masaldaki yüreğimizi/ihlasımızı vahanın kenarında düşürmüştük... yürek ve ihlas olmayınca, bedenin bir et parçası olmaktan öte bir şey olmadığını hesap edememiştik... artık ne eskisi gibi canavarlara karşı savaşımız vardı ne de bir masalımız...!!

    Sustuk... yutkunduk... bağrımıza taş bastık... ama hakkı konuşamadık... üstelik korkuyorduk... çünkü artık kaybedecek çok şeyimiz vardı... bunu göze alamazdık... vaha bizimdi/bizim kalmalıydı... çünkü buralara tırnaklarımızla kazıyarak gelmiştik... vahadan/sudan birazcık istifade etmek hakkımızdı... alışmıştık nimetin tadına ve artık başkalarından farkımız da kalmamıştı!!

    Ruhumuzu savuran bu çöl rüzgarı yüzünden kaybettik ve kaybetmeye devam ediyoruz... keşke çocuk kalbimiz ve çocukça masalımız mutlu sonla bitseydi... canavarlarla savaşmak yerine canavarlaşmasaydık... keşke vahanın olduğunu bilmekle yetinsek ve hiç vahayı görmeseydik... keşke Kaf Dağı'nın ardının hayali ile yaşasaydık... keşke çocuk kalbimize hiç dünya ve vaha sevgisi girmesiydi... keşke canavarların içine aslanlar gibi dalsaydıkda... birer canavar sürüsüne dönmeseydik... keşke hep bir masalımız olsaydı... keşke... hep çocuk kalsaydık!!
  • Takvim yirmi eylül iki bin yediyi gösteriyordu. Her zaman ki top oynadığımız arsada toplanmıştık. Bir cenaze merasimi gibiydi. Tüm takım tek sıra halinde dizilmiştik sahanın ortasına. Bu Vedat ağabeyin gidişiydi. Onun sessiz, derinden terk edişi bizi. Bıraktığı enkaza bile bakmak istememişti. Baksaydı eğer asla bırakıp gidemezdi. Onun gidişini önce annesinin ölümüne sonra ise Ayten ablanın gidişine bağlıyorduk.

    Ayten abla, Vedat ağabeyin ilk göz ağrısıydı. Ayten ablanın babası züccaciye işiyle uğraşırdı. Epey borçlarının olduğu, mahalle eşrafları tarafından da biliniyordu. Bir gece arkasında bütün borçları bırakıp tası tarağı toparlayıp ayrılmışlardı şehirden. Tuttuğu son dal ise tam orta yerinden kopmuştu.
    Vedat ağabey, yıllar sonra bir mektupla öğrenmişti her şeyi. Ayten ablayı gider gitmez, Almanya’da evlendirmişlerdi. Annesinin ölümünden sonra seyrek gittiği okula, Ayten ablanın da gidişiyle beraber artık tamamen uğramaz olmuştu. Bütün gününü bizle geçirir, bizden arta kalan zamanlarında da evinde bol bol kitap okurdu. Acılarını, kendi içinde yaşayan, bunu dışarıya yansıtamayan biriydi. Sadece biz görürdük içinde taşıyamadığı acılarını. Bir acayip adamdı.

    Kim olsa toparlanamazdı ama Vedat ağabey bir şekilde yaşıyordu. Hiçbir şey istediği gibi gitmese de onu hayata bağlayan şeylerin ipini sımsıkı tutuyordu: Çay gibi, mahalle gibi, kitap gibi, sigara gibi, bizim takım gibi…

    Oynadığımız mevkilere göre kitap okuturdu bizlere. Okuttuğu kitapların, hemen ardından onun özetlerini tek tek yazdırıp analizlerini isterdi bizden. Refleksleri zayıf kaleci İhsan’a Dostoyevski. Yedi haftadır gol atamayan tek forvet Fevzi’ye ise sadece Proust okutmuştu. Herkes, verilen görevi harfi harfine yerine getiriyor, kitabı bitiremeyen ise ceza olarak o hafta takımdan kesik yiyordu. Bizim için en büyük cezaydı bu çünkü kalbimizde yeri olanlar da ellerinde su ve çekirdekleriyle bizi izliyorlardı tribünden.

    Yirmi bir eylül akşamı beni çağırmıştı yanına. Ayrılacağını aklımdan bile geçirmemiştim. Her zaman ki konuşmalarından biri sanmıştım. Elini omzuma atmıştı, o zaman işin ciddiyetini daha iyi kavramıştım.

    “Eğer bir gün, olur da gidersem bu takım sana emanet Cengiz. Senden başka kimse bu takımı yönetemez. Çünkü sen, bazı şeylerin farkındasın. O çocuklar, gerçekten iyiler sadece nasıl sevgilerini gösterebileceklerini bilmiyorlar. Benden sonra, onlara nasıl sevgi gösterebileceklerini öğret. Kendilerini fazla hırpalamasınlar bu hengamede. Eğer bir gün gelir sen de ayrılacak olursan arkana bile bakma, çek git buradan. Ama unutma sakın burayı, gittiğin her yerde hatırla ve üzül. Çünkü burası büyük bir düğüm. Bu düğümü, ne ben çözeceğim ne de sizler. Çünkü o düğümü bu mahalleye sıkı sıkıya bağlamışlar. Bizim kaderimiz, öncesinden tayin edilmiş yapacağımız hiçbir şey yok Cengiz. Siz yine de çabaladınız değiştirmek için. Gökkuşağının altından geçemeyeceğini bile bile, altından geçmek için koşan güzel çocuklardınız. Bu bataklığın içinde açmış güllerdiniz.”

    Vedat ağabey susunca konşmaya başladım. “Abi neden gidiyorsun?"

    Vedat ağabey konuşmaya başladı tekrardan “Herkes bir gün gidecek Cengiz. Nereye olduğu pek mühim değil. Belki yarın belki de bugün ama herkes bir gün gidecek. Doğanın kanunu bu. Önce annem gitti sonra Ayten sonra da sizin sokaktaki o neşeniz gidecek. Sonra da inşaat makineleri mahalleye girecek ve yıkacaklar işte tüm bu evleri. Sokak lambalarını bile söküp, bir başına öksüz bırakacaklar burayı. Artık benim miadım doldu gidiyorum buradan. Bu kaçınılmaz bir son Cengiz, beni anlıyor musun? Bu kaçınılmaz bir son.”

    Sonra çaydan bir yudum alıp, sigarasını yakıp derin bir nefes çekmişti. “Düzeltemeyiz biz hiçbir şeyi. Sürekli çabalayıp, yaralayıp, düşüp düşüp kalkarız her Eylül. Biliyorum çok üzülüyorsun Cengiz ama işte her şey bu kadar rasyonel ve kederli. Ne bir eksik ne bir fazla anlattıklarım. Hadi sende git artık saat geç olmadan, ailen merak etmiştir hem seni. Söylediklerimi de unutma, bunlar, kulağına küpe olsun.”
    Kapıda uğurlarken sıkı sıkı sarılmıştı bana. Son konuşmalarımız da bunlardı. Yanından ayrıldığım zaman hemen evinin karşısındaki ağaca tırmanmıştım. Fazla zaman geçmeden, elinde bir valizle ayrılmıştı evden. Takip edebilirdim, etmedim. Çünkü o kaybolmak istemişti kendi hikâyesinde. Arkasından baktım sadece, limandan ayrılan bir gemi misali el salladım o gemideki iyi kalpli güzel insana…

    Yıllardır arkasından bir çok hikaye anlatıldı durdu. Nereye gittiğine dair kimse hiçbir şey bilmiyordu. Kimisi ilk göz ağrısı imkansız aşkı Ayten ablanın yanına, Almanya’ya gittiğini söylüyordu. Kimisi ise yeni bir şehirde evlenip, çoluk çocuğa karıştığını söylüyordu. Bizse onu hayallerimizde, başka mahalleye başka çocukların masalına taşınmış olabileceğini düşünüyorduk. Bizim masalımız bitmişti, buraya kadardı.

    Onun gittiği günün akşamında ise, bizim çocuklar yan inşaattaki, firmanın bayrağını yarıya indirmişti. Üstelik mahallede ne kadar futbol topu varsa dikenli tellere şut çekerek patlatmışlardı. Çünkü acı dediğimiz şey hareket etmedikçe üzerimizde birikecekti.
    Takımın büyüğü olarak, almıştım elime düdüğü acı acı çalıyordum; bir iki… bir iki…
  • Ve işte, bizim sonsuz acılar vaat eden masalımız burada başlamıştı.
    Emine Tavuz
    Sayfa 22 - Epsilon Yayınları