• Tarihselciliğin Savunusu ve Namusu
    Prof.Dr. Ilhami Güler
    Uzun süreden beri Türkiye’nin teolojik entelektüel ortamı muhafazakâr tarikat ve cemaatlerin hegemonyasına geçmiş olmasından dolayı, medyada ve akademyada bu alanla ilgili özgür tartışmalar yapılamıyor. Dogmatik olmayan ilahiyatçılar ve farklı düşünen kişiler, medyadan ve bilumum konferans, sempozyum, panellerden kovulmuş- sürülmüş durumdalar. Meydanı epey bir süredir boş bulmuş gelenekçi bazı ilahiyatçılar ve kimi sosyolog-sosyal bilimciler, elde ettikleri köşelerde ve mahfillerde Türkiye ilahiyatında entelektüel bir iz açmış olan “Tarihselciler” hakkında hilaf-ı hakikat şeyler ve ağızlarına geleni söylüyorlar. Aşağıda, yapılan bu ithamlara karşı kısa bir savunma yapacağım.

    1-Teorik Çerçeve

    Mutedil Tarihselcilik, üç ilke üzerine bina edilmiştir: 1- 610-632 arasında vuku bulan ilahi Kur’an hitabı (vahiy),yaşayan canlı Araplara yöneltilmiştir. Yani Kur’an hitabının “Kızım (Araplar), sana söylüyorum; gelinim (Arap olmayanlar), sen işit” tarzında bir hitap olmadığı; direkt kıza/Araplara hitap edildiği; dolayısıyla Arap olmayan kavimlerin, kendi kendilerine –sanki kendilerine de “canlı/bizzat” hitap ediliyormuş/muhatap alınıyorlarmış gibi- “gelin-güveyi olmamaları” gerektiği;
    ancak, “kızlık/insanlık” ortak paydasında ona (Araplara) söylenenlerin bir kısmının, kendilerini de bağlayabileceği gerçeği (6/92, 19/97, 36/6, 42/7, 41/44, 12/42, 43/3, 46/12).

    2- “Tarihsellik” tezi, -Hegel’e-Marx’a veya Hermenötiğe daha gelmeden-, geleneksel Kur’an ilimlerinden: “Nasih-Mensuh”, “Esbab-ı Nüzul” ve “Mekki-Medeni” ve Hz. Ömer’in içtihatları üzerine rahatça bina edilebilir. Çünkü mevzunun özü, Tanrı’nın hüküm koymasının ve kaldırmasının, toplumsal yapının değişmesine ve insanların ahlaki vüsatına bağlı olması gerçeğidir (2/106, 16/101). Bu yetkinin, sadece Tanrı’ya has olduğu, insanlara verilmediği iddiası, tarihen/olgusal olarak doğru olmadığı gibi; sanki toplumsal ve bireysel tekâmülün, son vahiy ile sona erdiği vehmine dayandığı için de geçersizdir.

    3-Hitabın tarihselliği, mesajın geriye doğru (Kıssalar) ve ileriye doğru (Kâffeten linnas-34/28, ve Rahmeten lilalemin-21/107) evrenselliğini ve bu ileriye doğru taşıma umut-niyet ve beklentisinin, Hz. Muhammed ve Araplar aracılığı ile gerçekleştirilmesi gerektiğini (227/8, 6/19, 62/3) engellemez. Dolayısıyla “Evrensellik”, İlahi hitabın (Ya Eyyühellezine Âmenu, Ya Eyyühennas…) insan veya inanmış herkese yönelmiş olduğu vehminden değil; mesajın metanetinden, haber verilmiş (taşınmış/ihbar edilmiş) olmasından ve ulaşan kişilerin âkil-bâliğ olmasından doğar. Bu yaklaşım, İlahi hitabın mevzularının bir bölümünün salt Arapları/kızları ilgilendirdiği; gelinleri/diğer kavimleri ilgilendirmediği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu teorik çerçeveye 1- Hasbi olmak, 2- Muhasibi (eleştirel-gerekçeci) olmak ilkeleri ışığında, mutedil Tarihselcilere yapılan ithamlara aşağıda cevap vermeye çalışacağım. Tarihselciliğin özü “Kıssa”ların anlattığı sabit/evrensel din (iman-ibadet-ahlak) ve “Nesh”in anlattığı dinamik şeriattır(5/48).

    2- İthamlar ve İzahlar

    1- Tarihselcilerin, -hâşâ- Allah’ın zihnini okuduğu veya Allah’a psikanaliz yaptıkları ithamı yapılmaktadır. Mutedil tarihselcilerin üstadı sayılan Fazlurrahman, “yorum” konusunda şöyle diyor: “Bir insan, davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de, hiçbir zaman doğruyu seçtiği hususunda garantisi yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tekbaşına yeterli olsaydı, “Hümanizm” mükemmelen işler ve böylece “aşkın” olana (Allah’a) ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olduğunu biliyoruz. İşte “takva”, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim olsa da; yapıp etmelerimiz hakkındaki nihai ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir. Kur’an’a göre insanın en büyük düşmanı, yani en büyük şeytan, onun kendi kendini kandırması ya da kendi nefsini aldatmasıdır.” (Fazlurrahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı-Makaleler-I. çev: A. Çiftçi. Ank. 1997. S. 14.) Yorum hakkında bu sözlerden sonra, yukardakiithamlar “iftira” olmaktan başka nedir?

    2- Allah’ın, Rahmeti ve Hikmeti gereği yedinci yüz yıldaki Mekke-Medine- Taif ve çölün (sokağın) psikolojisini, antropolojisini, karakterini, seciyesini,
    coğrafyasını, iktisadını… hesaba katarak konuşmasını, O’nun ezeli ilmi ve mutlaklığı ile –dogmatik olarak- zıtlığa düşürerek inkâr etmek, haysiyetli bir “kulluk” göstergesi midir?

    3- Mübin, fasih, beliğ, açık, tek anlamlı ve sokağın anlaması için özel bir itina gösterilerek basitleştirildiği ve kolaylaştırıldığı dört kez tekrar ve itiraf edilen (45/17,22,32, 40) bir söylemi, gaybi konuları (Allah-Ahiret-Melek) insan zihnine yaklaştırmak, anlaşılır kılmak için başvurulan “Teşbih” ve mecazı vesile yaparak müphem, kapalı, gizemli, sırlı, zipli, dumanlı hale getirmek hangi “dindarlığa” ve dürüstlüğe sığan bir şeydir? Aristo’nun dediği gibi: “Bir cümle, birden çok anlama geliyorsa; hiçbir anlama gelmiyordur.”

    4- Söylemin-söylevin (hitabın-hutbelerin), canlı/yaşayan muhataplarına “ne dediği”ni dilsel ve tarihsel/olgusal delillere/gerekçelere dayanarak anlama dürüstlüğü, cesareti ve çabasını, “Tanrı’nın zihnini okuma” veya “Tanrı’ya psikanaliz uygulama” olarak yaftalayıp; müphemliğe, papaz kurnazlığına, göze girmeye, çok anlamlılığa, metaforlara, tevile başvurmak ne kadar sahiciliktir?

    5- Bazı olguların ve hükümlerin tarihselliğini kabul etmeyip, insanlığın (Arapların da) zamanla ahlaken bazı alanlarda tekâmül edebileceğini inkâr ederek, vicdanını bastırmak için ibarelere sentaksın, gramerin kaldıramayacağı akla-hayale gelmedik taklalar attırmak ne kadar dürüstlüktür? Veya dindarlıktır?

    6- “Ahkemu’l-hâkimin=Hâkimlerin en iyisi” (95/8) olan Allah,- Musa Carullah’ın dediği gibi- Hz. Muhammed ve arkadaşlarının bazı içtihatları ile belirledikleri hükümleri ayetlerin/farzların mesnedi yaparken; hatta Hz. Ömer ‘in içtihatlarını dahi “ayet”- leştirirken (muvafakât-ı Ömer); yani hüküm koymada bunların kendine“şerik” olmasından gocunmazken; mümin insanın kapasitesizliğinden,hüküm koyamayışından, zayıflığından, çocukluğundan kıvanç duyan mü’minlik/müslümanlık nasıl bir şeydir?

    7- “Onlara karşı gücünüzün yettiği oranda kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” (8/60) ifadesindeki “savaş atları” ibaresini anlarken rahatça/otomatikman “tarihselci” olup hemen: “tabii ki bugün bu tank, top, füze, uçak, denizaltı… demektir” diyenler; sıra toplumsal, ahlaki, politik, hukuki, iktisadi bir mevzuya gelince nasıl oluyor
    da birden 1400 sene öncesi Arap toplumunun o günkü toplumsal psikolojisi, seciyesi, seviyesine göre ileri doğru atılmış bazı adımları, her alanda bütün tarihlerin ve insanlığın nihai ölçüsü, mihengi, kriteri, mizanı yapabiliyorlar?

    8- Allah’ın meramını, maksadını, muradını, derdini, davasını Arap dilinin kelime dağarcığı, gramer kuralları ve belagat üslubu ile muhataplarına doğrudan anlatma ve kabul ettirme imkânı varken; -“müteşabih” ifadeler de aleni olarak bunun bir unsuru iken (3/7)-; şairlerin yaptığı gibi sözünü alengirli, kapalı, çok anlamlı, katlı, derin,sırlı, zipli ifade edip muhatapların kafasını karıştırıp anarşi yaratarak sonra da, buna “zenginlik” demek, hangi hikmete uyar? Bu konuda vahyi ilahi bir “pedagoji” olarak gören Abraham Lessing, şöyle diyor: “Her (ilahi) ilk okuma kitabı belli bir çağ içindir. Onu geride bırakmış olan bir çocuk (çağ/ nesil) için tasarlandığından daha uzun bir süre kullanmayı sürdürmek zararlıdır. Çünkü bunu herhalde yararlı bir şekilde sürdürmek için kitaba onda olandan daha fazlasını yüklemek ve kitaptan içerebildiğinden daha fazlasını çıkarmak gerekir. Mecaz ve kinayelere (müteşabihlere) çok fazla bakmak ve onlardan çok fazla şey çıkarmak, mecazlara çok şey söyletmek, misalleri çok tafsilatlı yorumlamak ve sözcükleri çok fazla zorlamak gerekir. Bu tutum, çocuğa (yeni kuşağa) dar, çarpık, kılı kırkyaran/safsatacı (sofist) bir anlayış verir. Çocuğu ketum, batıl itikatlı hale getirir ve onun zihnini açık ve anlaşılır olan her şeye karşı küçümseme ile doldurur.”(G. Ephraim Lessing. İnsan Soyunun Eğitimi. Çev: Ahmet Aydoğan. İst. 2011. S. 110). Müslümanların büyük bir bölümü, bugün bu halde değiller mi?

    9- Hitap evrensel ise (Ya eyyühennas),16/80-81. ayetlerde sayılan “deridenevl”, ”sıcaktan koruyan elbise”,“mağaradan/dağdan-taştan evl”… nimetlerinden
    hangileri bugünün bütün insanlığına verilmiştir?

    10- Levinas’ın vurguladığı gibi, “söylenmiş söze (vahye)” ittiba/itaat etmenin yanında onun fehvasınca yeni “söz söyleme” yani sorumluluk üstlenme (içtihat/tecdit) yerine, söylenmiş sözü köpürtmek ve sömürmek ne kadar ahlakidir? Dogmanın yaşlı-yaygın ve sert zırhına bürünerek anı, durumu, hali, gerçekliği namusluca “yorumlayanları (racon kesenleri-hüküm koyanları)” tekfir etmek, mertlik ve dürüstlüğe, dine-imana sığar mı? Teslimiyeti, itaati ve imanı vazeden Kur’an söylem/söylevi, bunun on katı ve beş ayrı düşünme formu (tafakkuh, taakkul, tezekkür, tefekkür ve tedebbür) ile düşünmeyi emretmiyor mu? Hüküm vermeyecek isek; düşünmenin ahlaki nesnesi ne ola ki?

    11- İnanç sahibi olmak ve samimiyet bir metni doğru anlamayı garanti etmediği gibi; onu köpürtmeyi ve onda olmayan şeyleri ona söyletmeyi de engellemez. Metnin bütünlüğüne olan vukufiyetin artması, tarihsel bağlam hakkındaki bilginin artması, sentaks (kullanım) ve gramer-edebiyat bilgisi, sözün kastına bizi daha fazla yaklaştırır.

    12- Bir de “tarihselci” yaftası yememek için onların söylediklerini“durumsallık”, “tedricilik”, “te’vil”, “yorum”, “makasıt” kavramları ile ifade edenler var. Bunları anlamak mümkün.

    13- Kur’an, yedinci yüzyılın Mekke, Medine, Taif ve çölün (Bedevi) ufku ile Allah’ın ufkunun kaynaşmasıdır. Şeriatların veya -cumhur ulemanın kabul ettiği gibi- ayetlerin birbirini “Nesh” etmesi, bu ufuk kaynaşması sürecinin canlı-dinamik, değişken olduğunu gösterir (2/106, 8/65-66, 16/101…). Kur’an’ın inzalinden sonra,
    bin dört yüz sene boyunca Arapların veya insanlığın ufkunda herhangi bir değişme olmamış mıdır? En azından Kur’an’da kesin olarak sonlandırılmış olmayan kölelik ve cariyelik hakkında –kıvırmadan- ne diyeceğiz? Saraylardaki padişahlar ve İŞİD gibi, uygulamaya devam mı diyeceğiz? 14- 610-632 arasında aynı zamanda
    toplumsal-politik bir hareketin yürüyüşüne eşlik eden bir ideoloji-kritik söylemin/söylevlerin toplamı olarak dosya (Mushaf) haline getirilen Kur’an’ın, “Kutsal Kitap”a dönüştürülüp dondurularak dogmatik olarak sürekli salt “ezberden” okunması, tarihin, ileri doğru değil; geriye doğru (gerici) bir çekilme çabasıdır.

    15- Tarihselcilik, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Arap (Emevi-Abbasi) tarihine musallat olan kabilecilik, şiddet-iç savaş ve Kur’an’ın “Cihat” veya “Fütühat” kavramlarını ülke işgal etmek, gasp-yağma ve çapulculuklarının maskesi yapmanın, İslam’ın evrensel mesajı ve onun “barışçıl tebliğ edilmesi talebi (16/125)”
    ile ilişkisi olmadığını anlamaya fırsat verir.

    16- Tarihselcilik, Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinden birinin(Prof.Dr. Cafer Karadaş), bu günlerde itiraf ettiği gibi, Türkiye’de Kur’an’ı Türkçe Meal’inden okuyan gençlerin epey bir bölümünün Ateist ve Deist olmalarınınbir nedeni, eğer zihinlerinin modern eğitim tarafından şekillenmesi ise; diğer nedeninin de, “Bu kitap, size doğrudan hitap ediyor” dogmatik yalanının çocuklarda doğurduğu hayal kırıklığı olduğunu anlamamıza imkân verir. Ben on sene önce bu gerçeği söylediğimden dolayı, sosyal medyada yemediğim küfür kalmamıştı.


    Ilhami Güler
  • GÜNÜMÜZ MÜSLÜMAN BİLİM ADAMI, AYDIN VE ENTELEKTÜELLERİN VARDIĞI NOKTANIN ŞU OLDUĞUNU GÖRÜYORUM:

    Mesela;

    Türlerin gelişimin açıklayan bir biyolojik teori var: Evrim.

    Ya buna sahip çıkacağız ya da kendimiz yeni bir teori geliştireceğiz. Müslümanların teori geliştirmeye yönelik bilimsel faaliyetleri yok. Sadece eleştiriyorlar. Eleştiri çözüm değil. Ya senin de bir biyolojik teorin olacak ya da var olan teoriyi kabul edeceksin.

    Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı kurulan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri modern düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Müslüman evrimcilerin artması bununla ilgilidir. Bunların yaptığı “evrim”in başına “Allah”ı koymaktır: Allah evrimi irade etmiştir. Bu, modern bilimin başına “İslam” kelimesini eklemek gibidir: İslam Bilimi. Acaba mesele bu kadar basit mi?

    Mesela;

    İnsan, daha özelde kadın hakları bağlamında geliştirilen sosyo-siyasal teori var: Eşitlik.

    Ya buna sahip çıkacaksın ya da kendimiz yeni bir sosyal teori veya açıklama tarzı geliştirmek durumundayız. Müslümanların ciddiye alınabilecek sosyal, siyasal ve hukukî teorileri yoktur. Geleneksel teorileri tekrar etmektedirler. Buna dayanarak mevcut durumu eleştirmektedirler. Ama yerine yeni bir model de önerememektedirler. Ya senin de bir sosyo-siyasal teorin olacak ya da mevcut teoriyi kabul edeceksin.

    Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı oluşan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi hatta modern olguyu –ki, bugün yaşanan hadise budur- reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri modern düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Miras taksimi, şahitlik, kadının dövülmesi vb. ayetlerle ilgili yapılan budur. Müslüman modernistler ve tarihselciler böyle yapmaktadır. Ancak yöntem olarak ayrılmaktadırlar. Modernistler ayetlerin anlamını tahrif ederek bunu yaparken; tarihselciler ayetin anlamını kabul etmekte, fakat onun kullanım tarihinin bittiğini ilan etmektedir. Bu, modern sosyal teorinin başına İslam kelimesini eklemek gibi bir sonuç vermektedir: İslam modernizmi.

    Mesela;

    Laiklik ve demokrasi bağlamında geliştirilen bir teori var: Özgürlük.

    Ya buna sahip çıkacaksın ya da kendimiz yeni bir siyasal ve felsefî teori veya açıklama tarzı geliştirmek durumundayız. Müslümanların ciddiye alınabilecek siyasal ve felsefî teorileri yoktur. Geleneksel teorileri tekrar etmektedirler. Buna dayanarak mevcut durumu eleştirmektedirler. Ama yerine yeni bir model de önerememektedirler. Ya senin de bir siyasal ve felsefî teorin olacak ya da mevcut teoriyi kabul edeceksin.

    Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı oluşan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi hatta modern olguyu –ki, bugün yaşanan hadise budur- reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan sadece bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri mevcut düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Müslüman laiklerin ve demokratların ortaya çıkışı bunun göstergelerindendir. Buna göre Kur’an’da laiklik vardır. Demokrasi arzu edilen bir sistemin adıdır. Bu, mevcut siyasal teorinin başına İslam’ı eklemekle gerçekleştirilmektedir. İslam laikliği; İslam demokrasisi. Aynı şeyi ekonomik alanda kapitalizm için de, liberalizm için de düşünebiliriz: İslam kapitalizm, İslam liberalizmi.

    Peki gerçek bu mudur?

    Öyle anlaşılıyor ki, gerçek bu olmasa bile mevcut gerçek bize kendisini dayatmaktadır. Bir kere şunu kabul edelim ki, mevcut gerçek gerçeğin tam bir fotoğrafı değildir. Zira mevcut gerçeğe yönelik ciddi eleştiriler de vardır. Batı dünyasında evrim var; evrime yönelik eleştiriler de var. Bilimsel metodoloji var, ona yönelik eleştiriler de var. Ateizm, deizm var, onlara yönelik eleştiriler de var. Teknoloji var; ona yönelik eleştiriler de var. Eşitlik ve özgürlük değerleri var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Demokrasi ve laiklik var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Ulusçuluk var, buna yönelik eleştiriler de var. Kapitalizm ve liberalizm var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Tarihselciler var, ama buna yönelik eleştiriler de var. Rasyonalistler var, ama buna yönelik eleştiriler de var. Eşcinsel taraftarları var, ama buna yönelik eleştiriler de var.

    Bu tablo şunu ortaya koyar: Mevcut durum sadece bir teoriden oluşmamaktadır. Teorilerden oluşmaktadır. Bu durumda ya bu teoriyi kabul edeceksin ya bu diyardan gideceksin argümanı bir dayatmadır. Kur’an ve ona dayalı kurulan geleneksel sisteme uygun bir teoriyi seçmek mümkündür. Burada illa bir batılı teoriye yaslanalım anlamında söylemiyorum. Bir “imkan” anlamında söylüyorum. Tabii ki, kendi değerlerimize halel getirmekten sonra batılı bilgi,den de yararlanacağız. Hatta yerine göre bu, kaçınılmazdır da diyebilirim. Elbette en güzeli modern durumu eleştirmekle birlikte bizim bir teori geliştirmemizdir. Bilimle ilgili bir şey söyleyeceksek bilim yapmamızdır. Tarihle ilgili bir şey söyleyeceksek tarih teorisi geliştirmemizdir. Sosyal teorileri, siyasi teorileri bizim inşa etmemizdir. Bunlar yapılırken dahi, modern durumu bilmek zarurettir. Ancak o bilinirse onun üzerine bir tuğla koymak ve bir bilinç inşa etmek mümkün olabilir. Takdir edilir ki, bu ciddi bir mesai ister. Ama bu dünyaya bir şey söylenecekse yapılması gereken budur. Terlemeden bir şey olmaz. Bu noktada topyekun olmasa bile Müslümanların zaafı olduğu bir gerçektir.

    Bu bir yana Müslümanların bu noktadaki tembellikleri mevcut durumu onaylamayı gerektirmez. Mevcut durum “durum”lardan sadece bir tanesidir. İnsanoğlunun görüp görebileceği tek “durum” değildir. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu inanç bizim başka değerler karşısında dik durmamızı ve direnmemizi sağlar. Bazen bir şeyin yerine yeni bir şey koyamasak da eldekini korumayı yeğleriz. Yeninin içinde eriyip gitmektense eskinin içinde hayatiyetimizi devam ettirmek daha iyidir. Bu, eskiyi tamamen muhafaza etmek anlamında değildir. Öyle olsa eski de bir zaman gelecek yıkılıp gidecektir. Onun için eski sürekli yenilenmek zorundadır. Ama kendi değerlerine bağlı kalmak şartıyla… Kur’an’ın edebî uslubu bana şunu hatırlatır: Tevhid, evrensel bir hakikattir. Ancak tevhidin sunumu zamanlara göre değişiklik arzedebilir. Yeni şartlara göre yeni delillerle sunum yapılmalıdır. Sanki Kur’an, tevhidi yeni duruma uygun olarak, yani edebî dili kullanarak bize takdim etmektedir. Herhalde Hz. Adem ve diğer peygamberlerde tevhidin sunumu aynı tarzda gerçekleşmemiştir. İşte bu, bize “hakikat”in kendisinin değiştirilmesini değil, “yeniden”, “yeni bir dille”, ”yeni deliller eşliğinde” takdim edilmesini öğretmektedir.

    Sonuç olarak denilebilir ki, Müslüman olup bilimle, felsefeyle, sosyal teorilerle, devlet sistemiyle ilgilenenler içinde kolaycılığa kaçanlar vardır. Bunlara göre mevcut durum iyidir. Kabullenilmesi gerekir. Başka çaremiz yoktur. Bunlar kendilerini çaresizliğe baştan mahkum etmektedirler. Evet, Müslümanlar olarak batılı bilgi üretimi karşısında yetersiz olduğumuz söylenebilir, ama bu, çaresizlik anlamında olmamalıdır. Her şey hızlı değişmektedir. Bugün şartlar böyle olabilir, yarın başka türlü… Onun için pes etmenin anlamı yoktur. Ve en önemlisi şunun farkında olmaktır: Bugün batıda üretilen bilgi o kadar eminim ki, salt bilimsel bilgi değil, güç ile de doğrudan orantılıdır. Bilginin arkasında güç vardır. Güç olduğu içindir ki, bilgi de bize sanki tek geçerli ve evrensel bilgi gibi gelmektedir. Belki de bu propagandadır. Acaba mevcut bilginin arkasındaki gücüm zayıflaması halinde aynı bilgi bizim gözümüzdeki değerini koruyabilecek midir? Bütün bunları hesap ederek kendi “kesin” değerlerimizden taviz vermeden yeniye adapte olmalı başarabilmeliyiz.

    Yavuz Köktaş Hoca
  • Soru: Âdem’in ve Havva’nın yaratılışı Sümerler’den Tevrat’a oradan da Kuran’a mı geçmiştir?

    Cevap: Sümerlerde (veya Babil’de) insanın yaratılışı çok değişik şekillerde anlatılmasına rağmen Tevrat’taki Âdem anlatımlarına benzer üç yönü vardır. Birincisi, bir mitte EA’nın veya Marduk’un insanı topraktan yarattığı yazar. İkincisi ise Enki-Ninmah mitinde insanı yaratan Enki’dir, Ninmah ise Tanrı Enki’nin kaburga ağrıları için Ninti’yi yaratır. Tevratta’da Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığı için bu noktayı benzetiyorlar. Üçüncüsü ise başka bir mitte ilk insana Adapa denir. Bunu da Âdem ismine benzetiyorlar. Sırasıyla bu konuları açıklamadan önce ön bir bilgi verelim.


    Antik tarih yazılı kaynaklarında Sümerlere gönderilmiş İbrahim peygamber gibi peygamberlerin ismi pek geçmez. Ebla tabletleri gibi bir kaynakta İbrahim peygamberden bahsedilse de hayatı ve mücadelesi anlatılmaz. Dolayısıyla tarihin karanlık dehlizlerinde neler yaşandığını bize eksik tarih bilgimiz değil dini metinler bildiriyor. Bu yüzden tarihsel bir bakış açısıyla bakıldığında ilk önce Sümerler birşeyler anlatmış ve daha sonra bu anlatılanlar Tevrat’a geçirilmiş gibi görünür. Fakat dinsel açıdan aynı duruma bakıldığında karanlık tarihin içinde gelmiş sayısız elçi, insanın yaratılışı konusunda aynı bilgileri vermişlerdir, hatta Sümerlerin yazıyı bulmasından bile daha önce. Dolayısıyla tarihsel bakış açısına göre, kutsal kitaplar mitolojilerden almış olabilir şeklinde materyalist bir bakış açısıyla ve eksik bilgilere dayalı bu tür yorumlar yapılabiliyor. Oysa kutsal metinler perspektifinden ise mitolojiler bu öğretileri kutsal metinlerden alıp zamanla her halk bunları farklı anlatarak gerçekleri değişik hikâye ve mitlere çevirmişlerdir. Örneğin ilk insanın yaratılışı ve ismi eğer mitolojilerde de geçiyorsa dinsel bakış açısına göre bu durum, semavi dinleri bir doğrulamadır.


    Dünya’daki insanların bir tufanla yok edildiğini pagan inançlarıyla karıştırarak anlatan Gılgamış destanı Sümer tabletlerinde ilk bulunduğunda kimisine göre bu tabletler Nuh tufanının mitleştirilmiş şekliydi ve Nuh tufanının ispatıydı, materyalist bakış açısına göre ise Nuh tufanı aslında Gılgamış destanından alınmıştı. Burada dinsel bakış açısı kendine göre haklıydı, çünkü Nuh tufanının Sümerlerden çok daha önce olduğunu ve binyıllar içinde bu olayın mitolojik kahramanlarla değiştirilerek Sümerlerde farklı versiyonları ile anlatılmış olması mantıksız değildir. Zaten sözlü mitolojilerin zamanla çok değişerek anlatıldığı ve orijinalliklerini korumalarının mümkün olmadığını herkes bilir. Şimdiki insanlık olarak bizler bile bir olayı dinlediğimizde hatırlayamadığımız yerleri hayal gücümüzle doldurarak aktarma veya dinleyiciyi şaşırtmak için yeni ilginç olaylarla süsleme alışkanlığımızı kaybetmemişiz. Yazılı kayıtların ve bilginin olmadığı zamanlarda da gerek pagan rahipleri tarafından gerek halk tarafından mitolojilerin zaman içinde nasıl değiştiğini düşünmek olanaksız değil ve bu mitolojilerin orijininde hangi bilgilerin yattığını tarihsel olarak saptamak imkânsıza yakın bir durum almaktadır. Bu mitlerin tamamen doğru olduğunu söylemek de bilimsel açıdan mümkün değildir. O halde dinsel perspektiften bu tür tarihsel mitlerin dinsel anlatılara benzemesi dinleri çürütmek için herhangi bir ispat niteliğinde bilgiyi bizlere sunmamaktadır.


    Buraya kadar bu delillerin semavi dinler hakkında çürütücü değil tasdik edici olması gerektiğini açıkladık. Bir diğer konu da semavi dinler eğer paganlardan farklı yeni bir din olarak gelme iddiasında ise bu din eskiye ait hiçbirşeyi kendi öğretileri içine taşımaması gerekirdi. Fakat görüyoruz ki semavi dinlerin böyle bir kaygısı yok, kendilerinden önce değiştirilmiş bilgilerin doğrularını yine aktarıyorlar ve bu yüzden benzer noktaları yakalayabiliyoruz. Tıpkı Kuran’ın muharref Tevrat’ın gerekli yerlerini düzeltip doğru yerlerini aynen aktarması gibi. Örneğin Tevrat’ta Tanrı 6 günde evreni yarattıktan sonra dinlendi sözüne bedel Kuran Tanrı’ya yorgunluk dokunmaz diye düzelterek gerçeği öğretir. Bu durumda aradaki benzerlikten dolayı Kuran bunu Tevrat’tan aldı diye algılamıyoruz, her iki bilgi de ortak kaynaktan geldi ve sonradan gelen öncekinin tahrifini düzeltti diye anlıyoruz. Bu ön bilgiden sonra ilk insanın yaratılış mitleri ile olan benzerlikleri inceleyelim.

    TOPRAKTAN YARATILIŞ
    Daha önceki Âdem’in yaratılışı yazımızda tüm insanların topraktan yaratılmış olduğunu açıklamıştık. Şöyle ki insanın vücudunu oluşturan elementler önce bitkilere dönüşmekte ve bu bitkileri yiyen hayvanların vücutları da yine topraktan gelen atomlardan yapılmış olmaktadır. İnsan ise bitkisel ve hayvansal gıdaları yiyerek vücudunun aynı atomlardan oluşumunu sağlar, bu durumda insan vücudu toprağa bağlıdır, her insan topraktan sürekli yaratılır ve öldüğü zaman da vücudu yine çürüyerek atomları yine toprağa karışır ve insan toprak olur. İnsan vücudunu bu açıdan topraktan ve sudan oluşuyor diyebiliriz ki bu ikisinin birleşmiş şekli de çamur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani Kuran çamurdan ve topraktan insan yarattık derken insan vücudunun toprak ve sudan oluştuğunu veciz bir tarzda ifade etmiştir.

    Hac 5: “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık…”

    Burada topraktan yaratılmanın aslında yeryüzünden yaratılma olduğunu şu ayetten anlayabiliyoruz:

    Ta-ha 55: “O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (yerden) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”

    Yani topraktan yaratılmanın mantığı Dünya’da bulunan yeryüzü toprağından yaratılmaktır ki, ayet bize bu topraktan yaratılanın sadece Âdem değil hepimiz olduğunu da bildiriyor. Yani Kuran’da Âdem’in topraktan yaratılışı anlatılırken yeryüzünde bir yaratılış ve yeryüzü hammaddesini kullanarak bir yaratılış anlatılmaktadır ki bizim de aynı topraktan yaratıldığımızı söylüyor. Öyleyse Âdem’in bizden daha farklı yaratıldığını, yani çamurdan heykel olarak yaratıldığını düşünmemiz ayetlere uygun düşebilir. Âdem tıpkı bizlerin yaratıldığı gibi topraktan yaratılmış olması gerekir, muhtemelen daha farklı bir şekilde değil.

    Peki topraktan yaratılma bilgisi sadece Sümer ve Babil ülkelerinde mi biliniyordu? Tabiki hayır, yeryüzünün hemen hemen bütün medeniyetlerindeki efsaneler ilk insanın topraktan yaratıldığını söylerler. Fakat antik zamanlarda gerçek bilgiler halk arasında kulaktan kulağa anlatıldığı için yüzyıllar binyıllar içinde gerçekler çok değişir, hikâyeleşir, orijinalliğini kaybeder ve her kültür kendinden birşeyler katarak gerçekleri farklı yönlere kanalize ederdi. Topraktan yaratılma gerçeği de Dünya’da en çok bilinen yaratılış şekli idi. İnsanın yaratımının anlatıldığı mitler arasında topraktan yaratılma öne çıkmaktadır diyen T. Erdal bize şu bilgileri aktarır[1];

    “İran ve hem de Çin mitlerinde insanın balçıktan yaratıldığı rivayetleri vardır.[2] Yunan mitolojisinde insanlar nehir kenarında balçıktan yaratılmıştı. Prometheus ilk insanı balçıktan yarattı.[3] Nijerya mitinde ilk insan topaklanan balçıktan yaratılmıştır.[4] Balagansk bölgesindeki Buryatlar arasında üç yaratıcının (Şibegeni-Burkhan, Madari-Burkhan ve Esege-Burkhan) ilk insanı nasıl yarattıkları şöyle anlatılır: İnsanın eti kırmızı balçıktan, kemikleri taştan ve kanı da sudan yaratılmıştır.[5] Sümer mitinde Tanrıça Nammu veya Enki insanı bir top balçıktan yapar.[6] Babillilerde ise Marduk veya EA insanı topraktan yapar.[7] İnka mitinde sel suları çekildikten sonra ortaya çıkan balçığı kullanarak insan yapılmıştır.[8] Yeni Zelanda mitinde ilk insan kızıl çamurdan yoğurulmuştur.[9] Guatemala (Maya) mitinde ise insanlar önce çamurlu topraktan şekillendirilmiştir.[10] Çin mitolojisinde insanın yaratımında sarı kil kullanıldığı geçmektedir.[11] Bir Moğol efsanesinde de, iki yaratıcının insanı topraktan beraber yarattığına inanılır.[12] Çingene mitinde de ilk insanın hammaddesi denizin dibindeki toprak olmuştur.[11] Mısır mitinde Khnum’un insan bedenini çömlekçi tornasında kilden şekillendirdiği belirtilmektedir.[13] Diğer örneğini ise Kızılderili mitinde görmek mümkündür. Maheo, yarattığı “Toprak Kadın” olarak isimlendirilen varlıktan sonra onun yalnız kalmasını istemez ve “ilk adamı” yaratır.[14] Özbeklerin milli destanı Han-name dolayısı ile Kil-Han yani Kil, Balçık-Han bilinmektedir. Bu efsaneye göre, Kil-Han Türklerin ve dolayısı ile bütün insanlığın ilk hakanı idi. İlk insanın balçıktan yapıldığı inancı, çok eski çağlardan beri Türkler arasında yaygındı.[15] Türk-Altay inanışında Erlik olarak ad verilen ilk insan sularda yüzen bir toprak parçasının üstünde yer alan bir kilden yaratılır.[16]” Ek olarak Eskimolar ise atalarının toprak kovuklarından çıktıklarına inanmışlardır.[17]


    Görüldüğü gibi Dünya’nın her yerinde zaten ilk insanın topraktan yaratıldığına inanılırken (hatta Dünya’nın geri kalanından habersiz Kızılderililerde, Mayalarda veya İnkalarda bile bu inanç vardır) ve insan bedeninin topraktan yapılmış olması bilimsel olarak da çok isabetli bir gerçek iken, Tevrat veya Kuran bu öğretiyi Sümerlerden almış iddiası altı çok boş bir iddiadır. Charles H. Long da, başlangıçlara dair belki de en eski ve en yaygın düşüncenin yaratılışın doğum fikrini çağrıştırdığı, “her şeyin anası toprak” olgusu olduğunu söyler.[17]

    Birbirinden uzak ve bağımsız hemen hemen bütün medeniyetler bir kısım inanış farklılıklarına rağmen neden ağız birliği etmiş gibi aynı ortak öğretiyi yani ilk insanın topraktan yaratıldığını söylüyorlar. Bunun cevabı İslam’a göre açık; Yeryüzünün her yerine elçilerin gönderilmesi ve elçilerin aynı öğretileri halk arasında öğretmeleri ve bu elçilerden sonra insanların bu öğretileri değiştirip farklı farklı yolaklara sokarak farklı şekillerde anlatmalarıdır. Yani İslam öğretisiyle bir tezat teşkil etmiyor. İslam’ın bu öğretisini kabul etmeyen insanlar bile en azından topraktan yaratılış efsanesi Sümerlere aitti de Tevrat onlardan aldı diyemez, çünkü bu öğreti tek Sümerlere özgü değil tüm toplumlarda var olan bir öğretidir.

    KABURGADAN HAVVA’NIN YARATILIŞI
    Sümerlerin “Enki ve Ninmah” mitinin girişinde şöyle bir hikâye anlatılır. Tanrıların anası Nammu birgün Tanrı Enki’ye diğer küçük Tanrıların çalışmaktan yakındıklarını ve buna bir çözüm bulması gerektiğini söyler. Enki de yattığı yerden kalkarak insanlar yaratır ve artık bunlar çalışacak der. İnsan yaratmasından dolayı onuruna bir yemek verilir. Çok içki içerler. Tanrıça Nimnah da insan yapabileceğini söyler, kusurlu insanlar yapar. Daha sonra Nimnah sekiz tane bitki eker. Enki bu bitkileri yer. Nimnah buna kızar ve Enki’yi hastalıkla lanetler. Enki’nin sekiz organı hastalanır. Daha sonra Enki şifa vermesi için Nimnah’ı ikna eder ve Nimnah sekiz şifa tanrıçası yaratır. Enki’nin kaburgasına şifa için ise Ninti’yi yaratır. Nin-ti özel bir isim değildir, Sümercede “kaburganın hanımı” veya “yaşamın hanımı” demektir. Fakat mitte sekiz organ sayılır ve kaburga sadece bunlardan biridir, yani kaburga ön plana çıkmamaktadır.


    Tevrat’ta Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratılmış olmasını da algıda seçicilik yapılarak bu mite benzetilir. Çünkü mitte birçok organ sayılmıştır ama algılar özellikle kaburgaya yöneltilir.

    Fakat belirteyim ki Kuran Tevrat’ın orijinalliğini tamamen korumadığını ve tahrif edildiğini de söyler. Tahrif varsa araya bazı doğru olmayan inanışların karışmış olabilmesi mümkündür ki Kuran’da hiçbir bilimsel yanlış olmadığını çok yazılarımızda ispat ettik fakat aynı şeyi Tevrat için söyleyemiyoruz. Çünkü Tevrat’ın bazı ayetleri var ki olayları Kuran’ın anlattığı gibi anlatmamış ve çok sayıda bilimsel çelişki içine düşmüştür. (bazılarını, sitemizdeki 213 nolu yazıdan okuyabilirsiniz.) Kuran’da ise bu kaburgadan yaratılış olayı anlatılmaz. Bu durumda Kuran perspektifinden duruma bakacak olursak kaburgadan yaratılışın doğruluğu veya yanlışlığı hakkında bir şey diyemeyiz. Birkaç hadiste kadın kaburga kemiğinden yaratıldığı için zorla düzeltmeye çalışmayın kırarsınız gibi ifadeler varsa da Doç. Dr. Hüseyin Akgün bu rivayetleri detaylıca incelemiş, Hicaz’da bu rivayetlerin bulunmadığını Basra vilayetindeki âlimler tarafından dönemin İsrailiyat anlayışı karıştırılarak hadis olarak nasıl aktarıldığını açıklamıştır.[18]

    Zaten kaburgadan yaratılmanın da bilimsel olarak açıklanacak herhangi bir tarafı yoktur ve Kuran, muharref Tevrat’ın bu tür gerçek dışı anlatılarını kitaba almamıştır. Buna karşın Tevrat’ta geçen ve kaburga olarak çevrilen “tsela” kelimesinin yanlış çevrildiğini düşünenler de var. Tevrat M.S. 3. yüzyılın ortalarında Yunanca yazmalar olan Septuagint’a çevrilirken “tsela” kelimesi “kaburga” diye çevrildi. Oysa kelimenin kökenini inceleyen araştırmacılar bu kelimenin Tevrat’ta 40 defa geçtiği halde sadece burada kaburga anlamında çevrildiğini veya anlaşıldığını söylüyorlar.[22] Kaburga diye çevirenlerin o günün anlayışına uygun olarak çevirdiklerini düşünüyorlar. Oysa bu kelimenin değişik anlamları olmasına rağmen en bilinen iki anlamı “yan” ve “kaburga” demektir.[23] Bu yüzden günümüzdeki birçok Tevrat çevirisinde “kaburga” kelimesi değil “yan” kelimesi kullanılır. Yani Tanrı Âdem’in yanından Havva’yı yarattı demektir.[24-26]

    Kadının kaburgadan yaratıldığı inancı ilginç bir şekilde birçok kültürde karşımıza çıkıyor. Mesela Kızılderili mitolojisinde ilk yaratılan varlık “Toprak Kadın” adını taşımaktadır. Maheo, nefes vererek Toprak Kadın’ın bağrına yavaşça yatırdığı bir kaburga kemiği canlanır ve “ilk adam” olur[14]. Bu mitte de ilk kadın yaratılmış ve onun kaburgasından erkek yaratılmıştır. Dünya’nın geri kalan kısmından habersiz olan Kızılderililerde de kaburgadan yaratılış mitinin olması çok düşündürücü. Türk mitolojisinde de “Tanrı Ülgen, topraktan etini ve taşlardan kemiklerini yaparak ilk erkeği yaratır. Aynı esnada erkeğin kaburga kemiğinden de dişiyi yaratır.”[19] Radloff derlemesi olan başka bir yaratılış efsanesinde ise kadının yaratılmasında şeytanın rolü vardır. Şeytan, ilk erkeğin göğsüne uyurken bastırır ve kaburgalarını kırar ve bu kaburgadan kadın meydana gelir. Kadının erkeğin parçası olarak dünyaya gelmesi bu efsanede de göze çarpmaktadır.[20]

    Kısaca kaburgadan yaratılış konusunun ilahiliği hakkında İslami perspektiften bakarak bir sonuca varamayız. Tevrat’ın Yahudi sürgününde kaybolduktan sonra hafızalardan tekrar yazım sürecinde insanların yanlış anlamaları mı karışmıştır, mitlerden bazı şeyler de karıştırmışlar mıdır, yoksa daha başka bir zaman mı değişikliğe uğramıştır, yoksa bu kelime daha farklı bir anlam mı taşımaktadır bilemiyoruz. Tevrat tahrif edilmiş ve Kuran’ın düzelttiği çok bilgi örnekleri içerdiğinden dolayı Tevrat’ın bazı yanlışları olması (eğer yanlışsa) Kuran öğretisine dokunmaz.

    ADAPA MİTİ
    Bu mit Sümerlere değil Babilliler’e aittir. Mite göre Tanrı EA yeryüzünde Adapa denen ilk insanı yaratır, Adapa bir gün balık tutarken güney rüzgârının kanadını kırar. Buna sinirlenen en büyük Tanrı olan gök Tanrısı ANU onu hesap sormak üzere göğe çağırtır. EA onu götürür göğün bekçileri olan Tammuz ve Gizzida’yı geçerler ve EA onun müdafaacısı olur. Tanrı EA, Adapa’ya, ANU’nun vereceği ekmekten yememesini çünkü yerse öleceğini söyler. Oysa EA onu kandırmıştır ve aslında ekmeği yerse ölümsüz olacaktır. Adapa ekmeği yemeyince ANU ona sinirlenir ve Dünya’ya geri gönderir.[21] Bu mitte Adapa ismini Tevrat’taki ve Kuran’daki Âdem veya Adam ismine benzetiyorlar. Tevrat’ta göğün bekçileri olarak Kerubim melekleri vardır, mitte ise Tammuz ve Gizzida denen iki Tanrı vardır. Yine Adapa’nın göklerde yiyeceği yememesini (oysa Tevrat’ta tam tersi olarak yasak yiyeceği yemiştir), ve Dünya’ya geri dönüşü de benzettikleri diğer yönleridir.[22]


    Bu mitin Tevrat’taki yaratılış öğretisinden farklı noktaları saymakla bitmez fakat aynı noktalarının birbirinden alındığına delil yapılacaksa yukarıda anlattığımız gibi dinsel perspektiften bu mitolojilerin eski çağ peygamber öğretilerinden alındığını düşünmemek için bir neden yok. Öyleyse bu mitler her iki yönde de bir delil teşkil etmemesi gerekir. Yine Adamu ismi Mezopotamya’nın en eski kadim isimlerinden biri olması da aynı mantıkla Adem ismini semavi dinlerin bize öğrettiği Hz. Adem’e bağlamak için bir zemin oluşturur. Adamu ismi Asurluların ikinci kralının adı (M.Ö. 2400-2375) olarak tabletlere geçmiştir. Üstelik M.Ö. 2400 yılında Adamu ismi konulmasına rağmen M.Ö. 1400’lü yıllarda yazılmış yani daha geç yazılmış bu mitolojik tablette Adapa ismi geçmesi Adapa’nın Adam ismi ile aynı olmadığını da düşündürüyor.

    Benzer mitler Dünya’nın değişik yerlerinde de vardır. Örneğin Türk mitolojilerinde insan, evrenin temel elementlerinden yaratılmıştır. İnsanın topraktan yaratılması ve tanrının insana üfürerek hayat vermesi, ayrıca insanla birlikte ağaç motifinin kullanılması, kötü ruh tarafından insanların aldatılmaları ve Tanrı katından kovulmaları; kadının erkeğin kemiğinden yaratılması gibi eski Türk mitleri de Kitab-ı Mukaddes’le benzerlik arz etmektedir.[1] Türk mitolojisindeki ilk insan olan Erlik ismi Er kelimesinin türevidir ve erkek insan demektir. Bu anlamda Adem kelimesinin dilimizdeki tam karşılığı da Adam demek olup erkek insan anlamına gelir ve Türk mitolojisindeki Erlik isminin tam karşılığıdır. Âdem ismi de bu yönden özel bir isim değil “erkek kişi” veya dilimize de geçmiş olan “Adam” sözcüğünün karşılığı olarak ilk insanın çağrılış biçimidir. Tıpkı Hz. Musa’nın (Moses) ismi olan Moses’in eski Mısır’da evlat, oğlan çocuğu veya evlatlık anlamlarına gelmesi gibi. Bu açıdan Âdem özel isimden çok “erkek insan” anlamında kullanıldığı ve farklı kavimlerde de kendi dillerinde Adam kelimesinin karşılığıyla ilk insan olan Hz. Âdem’i anıyor olmaları mümkündür. Âdem kelimesinin eski Ortadoğu dillerinde “baba”, “yapılmış” veya “kul” anlamlarına geldiği de düşünülüyor fakat ilk anlamı erkek insandır.

    TARİHSELCİLER
    Bu arada ek olarak tarihselci bir hoca, bir makalesinde bir Sümer şiirini şu şeklide aktarıyor.

    “Bir zamanlar ne yılan vardı, ne akrep vardı,

    Ne sırtlan vardı, ne aslan vardı,

    Ne vahşi köpek vardı, ne kurt.

    Ne korku vardı, ne işkence,

    Adamın rakibi yoktu.”

    İnsanlığın altın çağını anlatan ve Dilmun denilen bir yeri anlatan bu şiiri Cennet olarak yorumlayan tarihselci hoca, kasıtlı olarak kafaları karıştırmak için olsa gerek, son mısrada “Adam” kelimesini kullanıyor. Burada “insan” kelimesi kullansaydı daha doğru olurdu, çünkü Adam kelimesi kullanılınca, metnin orjinalinde özel bir kişi olan “Adam, Adamu” diye bir ifade geçiyor sanabilirsiniz, halbuki Kramer’in orijinal kitabında genel insan veya erkek insan anlamında “Man” kelimesi kullanılmıştır. [23] Kitabın Türkçe çevirisinde de (Çeviren: Hamide Koyukan) kafa karışıklığı oluşmaması için insan yazdığı halde, tarihselci hoca çeviriyi Adam diye vererek dikkatsiz okuyucularda kafa karışıklığı oluşturması hedeflediğini düşündürüyor. Adam kelimesi de normalde doğru çeviri olurdu ama burada kullanılınca sanki metinde Adamu diye bir ifade geçtiğini düşündürüyor. yazar da bunun farkında olmaması düşünülemez.

    Üstelik Dilmun göksel bir Cennet değildir, Basra körfezinde bir adadır ve arkeolojik kanıtlar Sümer soylularının orada müreffeh bir hayat yaşadığını doğrulamıştır. [25]

    ADAMU VE NİBİRU
    Son olarak Zecheria Sitchin tarafından geçen yüzyılda yeni geliştirilmiş bir mitte Nibiru gezegeninden Annunakiler geliyor ve Dünya’da altın arıyorlar. Altın çıkarması için genetik mühendislik teknikleri kullanıp maymunu insana dönüştürüyorlar ve buna Adamu diyorlar gibi tamamen bilim kurgu tarzında hayal ürünü kitaplar yayınlamıştır. Bu iddialarını hiçbir akademik makalede bulamazsınız çünkü bunlar (kendi sözleriyle) Sümer mitlerini kendi hayalleriyle süslenmiş şeklidir. Zecheria Sitchin’in yazdığı bu hikâyeler herhangi bir gerçeğe dayanmadığı için bunlara ne bir akademik makalede tartışılırken rastlarsınız ne de savunulurken. Fakat yine de bilgisiz kişilerin bu kitaplara kanıp Sitchin’in anlattıklarından etkilendiklerini gören birkaç gerçek Sümerolog Sitchin’in söylediklerinin gerçek olmadığını, bu bilgilerin hiçbir tablette bulunmadığını ve çoğu yazdıklarının da tabletlerle çeliştiğini göstermek adına internet sitelerinde konuyu iyice açıklamışlardır. Örneğin Nibiru’nun orta doğu’da Jüpiter gezegeni olduğunu söylemişler,[24] altın çıkarma diye birşeyin hiçbir tablette geçmediğini, Adamu diye bir ifadenin olmadığını, maymundan insan yaratmanın tabletlerde geçmediğini vb. bilgilerin hayal ürünü olduğunu açıklayan saygın semitik diller uzmanı Mike Heiser’e ait http://www.sitchiniswrong.com adlı İngilizce siteyi ziyaret edebilirsiniz veya https://antikyalanlar.blogspot.com bloğundaki makaleleri Türkçe olarak okuyabilirsiniz.

    ZORLAMA YORUMLAR
    Sümerlerde de semavi dinlere benzer bazı inanışların olduğunu ve bunun ilahi dinler açısından beklendiğini söyledik. Fakat bazı ateist yazarlar benzerlik bulacağım diye fazla zorlama komik yorumlara da girebiliyorlar. Örneğin yazar Arif Tekine göre Sümer destanlarında geçen Tanrıların yaşadığı yere ırmağı geçince gidilir sözü açıkça “Tanrıların yaşadığı bölge olan Mezopotamya’ya, Fırat’ı ve Dicle’yi geçerek ulaşabilirsiniz” demek iken bunu Sırat köprüsüyle benzeştirmeğe çalışmıştır.

    Başka örnek; “İslam inancına göre insanlar kıyamet günü dirilince hepsi yalın ayak ve çıplaklar. Sümer mitolojisinde de aşk tanrıçası, yeraltı dünyasına/cehenneme gittiğinde, elbisesi dâhil üzerindeki tüm eşyası oradaki görevliler tarafından alınmış inancı vardı.” Yazar burada yine zorlama bir benzetme yapmış. İnsanlar mezardan kalkacakları için elbiseleri olmayacak önermesi ile aşk Tanrıçasının elbiselerinin alınmasının ne alakası var, hem aşk Tanrıçası mahşerde hesap vermeye mi gitmiş? Zorlamalar, zorlamalar…


    Başka örnek: “Hem Sümer mitolojisinde, hem de Kur’an’da insanın yaradılış amacının tanrıya/tanrılara hizmet etmek olduğu ortak olarak işlenmiştir. Kur’an’da Allah’ı tanıma, ona kulluk etme şeklinde, Sümerlerde ise daha farklı çimde buna inanılmıştır. Ama ne olursa olsun sonuçta işin içinde tanrı hizmeti söz konusudur ve bu inanç da her ikisinde ortaktır.” Bu da mantıksız bir önerme, Tanrı kavramının karşılığı zaten kul kavramıdır. Bu bütün dinlerde böyledir.

    Başka örnek; “Kur’an’a göre -erkekler de dâhil- cennette altın bilezikler ve inciler takılacakmış, bir de o cennetlerde ipek elbise olacakmış (61) Benzer inançlar Sümer mitolojisinde de var. Tanrıça Inanna, Çoban tanrısı Dumuzi’yi kurtarmak için yeraltı dünyasına gidince, lacivert taşlardan (incilerden) hem göğsüne, hem de boynuna “çifter çifter” asıyor. Ayrıca altın yüzükle gerdanlık ve temiz elbise giyiyor. Bir de gözlerine sürme gibi şeyler sürüyor” Burada da güzel elbise giymeği benzer olarak görmüş, üstelik alakasız konular için.

    Başka örnek; “Âdem’le Havva cennetten/bahçeden uzaklaştırılınca, Allah’ın emriyle üzerlerindeki elbise (ceza olarak) alınır, çıplak kalırlar. Sümerlerde de aşk tanrıçası Inanna, Çoban tanrı Dumuzi’yi kurtarmasi için yeraltı dünyasına gidince, üzerindeki elbiseleri alınır.” Alakaya kel maydonoz gel bize bazı bazı… Bu zorlama yorumlar listesi uzar gider, burada keselim. (M. İlmiye Çığ hanımın yanlışlarını ise ayrı bir yazıda göstereceğim)

    SONUÇ
    Sonuç olarak Tevrat’taki veya Kuran’daki bazı öğretilerin daha önceki mitlerde benzerlerinin olması Kuran öğretileri bağlamında değerlendirildiğinde normal ve hatta olması gereken bir olgudur. Çünkü Sümerler’de Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Lut ve hatta bildirilmeyen nice elçiler aynı öğretileri insanlar arasında yaymışlardır. Asıl benzer öğretiler çıkmasaydı sorun olabilirdi, o zaman denebilirdi ki elçiler gelmiş ve aynı şeyi öğretmişse Kurandakilere benzer bilgiler mitolojik de olsa neden hiç izlerine rastlanmıyor?

    Tabiki halk arasında dilden dile yüzyıllar boyunca anlatılan bu efsanelerin hikâyeleştirilmesi ve mitleştirilmesi ve kendi pagan inançlarının içine serpiştirilmeleri de beklenebilecek bir durumdur. Dolayısıyla Kuran ve Tevrat’tan önce bunların benzerlerinin halk arasında olması Kuran perspektifine göre beklenilmesi gereken bir durumdur. Bu şekilde yorumlanması gerekirken semavi dinlerin ısrarla kalkmasını bekleyenler tabiki bu durumu tersinden okumak için ısrar edeceklerdir ve hatta gerçek olmayan olaylarla insanlarda kafa karışıklığı oluşturmayı başaran Zecheria Sitchin gibi kişilerin sözlerine kananlar ve arkasına takılıp önümüze konulan yalanları yutanlarda çıkacak. Önemli olan ve bilmemiz gereken şudur ki tarihin karanlık dehlizlerinde çoğu zaman at izi kurt izine karışmıştır ve mitolojilerden bize hiç de sağlıklı bilgiler gelmemektedir. Bu sağlıksız ve kökeni ve geçirdiği değişim merhaleleri belli olmayan bilgilerle semavi dinleri karalamaya çalışmak bizi bilimsel gerçekliğe götürmez. Eski mitlerdeki İslam’a benzeyen bazı inanış veya uygulamaları gösterip bunlar Sümerlerden alınmış diyenler meseleyi bilimsellikten uzak basit bir tartışma zeminine çekmektedir. Bu yüzden İslam gibi semavi dinler kendi tutarlılığı içinde incelenmeli ve tarih içindeki değişim merhaleleri an ve an belli olmayan hayal ürünü karışmış mitlerle kıyaslanmamalıdır. Yanlış bilgiye götürecek bu temelsiz metod yerine İslam kutsal kitabı olan Kuran’ın tutarlılığı, sözlerinin doğruluğu ve barındırdığı mucizeler üzerinden değerlendirilerek sonuca gidilmesi en sağlam ve bilimsel bir metod olacaktır. Ayrıca daha önceden dillendirilen dinlerin Sümerler’de başladığı iddiası da Göbeklitepe mabetlerinin ortaya çıkıp karanlık tarihi biraz aydınlatmasıyla boşa gitmiş ve bilgimizdeki büyük boşlukları ortaya çıkarmıştır.

    KAYNAKLAR
    1. Erdal, T. (2018). Türk ve Dünya Mitlerinde İnsanın Yaratılışı ve Toprak. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (61), 113-126.

    2. Yıldırım, Nimet (2012). İran Mitolojisi, İstanbul: Pinhan Yayınları. s. 521.

    3. Buxton, Richard (2016). Yunan Mitolojisi, İstanbul: Alfa Yayınları. s.54.

    4. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.634.

    5. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. s.91.

    6. Yorar, G. (2015). Yaratılış Mitolojileri. Ötüken Neşriyat AŞ. s.60.

    7. Yorar, G. (2015). Yaratılış Mitolojileri. Ötüken Neşriyat AŞ. s.59.

    8. Urton, Gary (2017). İnka Mitleri, (Çev. İsmail Yılmaz), Ankara: Phoenix Yay. s.55.

    9. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.611.

    10. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.758.

    11. Berger, Hermann (2015). Çingene Mitolojisi, (Çev. Musa Yaşar Sağlam), Ankara: BilgeSu Yay. s.44-45.

    12. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları s.94.

    13. Hart, George (2017). Mısır Mitleri, (Çev. Mehmet Sait Türk), Ankara: Phoenix Yay. s.41.

    14. Marriott, Alice-Carol K. Rachlin (2003). Kızılderili Mitolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.44.

    15. Ögel, Bahaeddin (2003). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar), C.1, Ankara: TTK Yay. s.486.

    16. Çoruhlu, Yaşar (2002). Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul: Kabalcı Yayınları.

    17. Aksoy, T. (2007). Mitoslarda yaratılış motifleri (Doctoral dissertation, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).

    18. AKGÜN, H. (2019). KADININ KABURGA KEMİĞİNDEN YARATILMASI MESELESİ (Rivâyetlerin Aslu’l-Hadîs ve Hadis Rivâyet Coğrafyası Açısından Ele Alınması). Dinbilimleri Journal, 19(2).

    19. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. s.93.

    20. TAŞ, İsmail, İslam Öncesi Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji,,Kömen Yayınları, Konya 2002, s. 85.

    21. https://www.ancient.eu/...6/the-myth-of-adapa/.

    22. Shea, W. H. (1977). Adam in Ancient Mesopotamian Traditions. Andrews University Seminary Studies (AUSS), 15(1), 2.

    23. Samuel Noah Kramer, History Begins at Sumer, chapter 27, s.255.

    24. https://en.wikipedia.org/...Babylonian_astronomy).

    25. https://en.wikipedia.org/wiki/Dilmun
  • İzleyenler anımsayacaktır. 'Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiş' Sonsuzluk Teorisi filminde şöyle bir diyalog vardı: Hindistanlı dâhi matematikçi Srinivasa Ramanujan öğretmeni Prof. Hardy'e soruyordu: "Hava güneşliyken neden şemsiye taşıyorsunuz?" Öğretmeninin cevabı şöyleydi: "Yağmur yağmasın diye. Ben şemsiye taşırsam yağmur yağmaz. Çünkü ateistim." Srinivasa hocasına şu şekilde karşılık veriyordu: "Hayır efendim, tanrıya inanıyorsunuz, ama sizi sevmediğini düşünüyorsunuz." Bizim öğrenci tabii ki bu atışmada 'inançlı' olan kesimi temsil ediyor. Ah, sakın, bilim meraklıları 'kendince dindar' bu çocuğu hor görmesin. Zira onun 1900'lerin başlarında defterine not aldığı formüller bugün karadeliklerin matematiğini anlamak için kullanılıyormuş.

    Bazen ben de ateistlerle tartışırken Srinivasa'nın yaşadığı duygu duruma benzer şeyler yaşıyorum. Mesela geçenlerde bir tanesi şöyle yazdı: "Allah bana mı sordu yaratırken?" Şaşırdım. Bakınız, inançlı bir kimsenin böyle sorması bir derece anlaşılır birşeydir, çünkü yaradana imanı vardır. İnandığı yaratıcının kendisini niye yarattığını sorgulamaktadır. Buna cevap verilebilir. Mümkündür. Ancak ateist olması hasebiyle zaten yaratıcıya inanmayan birisinin sıkıştığı yerde böyle isyanlara sapmasına gülerim. "O bir inançsız değil!" derim. "O bir küskündür." Bu aşamadan sonra mevzu artık bir 'varlık-yokluk' tartışması olmaktan uzaklaşır bence. Konuşulması gereken şimdi tevhiddir. Çünkü muhatabınız 'Allah' demektedir. 'La ilahe'de sıkıntı vardır.

    "La ilahe'deki sıkıntı olduğunu nereden çıkardın a çocuk?" derseniz ona da cevabım şu: Eğer bu arkadaşlar Allah'tan başka ilahın olmadığına sahiden inansalardı o zaman kendilerini de 'ikinci bir ilah' konumuna yükseltmezlerdi. Niyazdan öfkeye sapmazlardı. Ne demek bu? Açmayı deneyeyim: Eğer Allah'a tastamam 'Allah' olarak inanırsanız, yani üstünlüğünü 'ilahlık' tanımının gerektirdiği 'biriciklik' seviyesine çıkarırsanız, siz ve başka herşey yalnızca 'kul' olursunuz, sadece ve sadece O 'ilah' olarak kalır. Bütün güzel isimleri O yüklenir. Her hayır Onun eline geçer. Gayb da dahil olmak üzere herşeyi O bilir. Aranıza eşitliği sonsuz şekilde bozan bir hiyerarşi girer. Hiyerarşinin olduğu yerde, seviyesine göre, üstün yapabildiği fakat astın yapamadığı şeyler olur. Askerliği düşünelim mesela: Genel Kurmay Başkanı ordudaki bütün neferlere emir verebilir ama neferlerin hiçbirisi ona emir veremez. Rütbe düştükçe emir alma-verme durumu değişir. Sözgelimi: Binbaşıya yüzbaşı hesap soramaz ama albay sorar. Yani tanım üstlükte yara aldıkça sorgulama altta kuvvet bulur. Ordudan atılmış bir generali erler dahi sorgularlar. 15 Temmuz'dan sonra nitekim gördük.

    Mürşidim bunu İmam Maverdî rahmetullahi aleyhin Edebü'd-Dîn ve'd-Dünya eserinden yaptığı bir alıntıyla ders verir. Aktarılan kıssa şöyledir: "Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: 'Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.' Hazret-i İsâ aleyhisselâm demiş ki: 'Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin, diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin, diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir."

    İşte küskünlerin dünyasında da aslında yaşanan budur. Allah hâlâ 'Allah'tır amma karşılığı artık 'Genel Kurmay Başkanı' değildir. Eksiltilmiştir. Erin de pırpırlarında vehmî bir zıplama yaşanmıştır. Ben mevzua ateistler kapısından girdim, lakin siz kapıyı deistlere, modernistlere ve hatta tarihselcilere kadar açabilirsiniz. Cümle ehl-i bid'anın bu kıssadan bir hissesi vardır. Yüzü hepsine bakar. Nitekim yakın zamanda bir tarihselci de Mustafa Öztürk eleştirimin altına şöyle birşey yazdı: "Allah nasıl olur da cinayet gibi büyük bir günahı affeder fakat şirki affetmez? Şimdi böyle söyleyen bir kitabı Allah'ın sözü mü sayalım?" Ben de kendisine mezkûr ateiste verdiğim cevabın benzerini verdim:

    "Allah eğer sahiden Allah'sa, öyle kabul ediyorsanız, dilediğini affeder, dilediğini affetmez. Mal sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Boyun eğersiniz. Eğer (hâşâ) Allah senin gibilerse, elbette seçiminize göre Allah'ın affedecekleri değişebilir, çünkü o zaman (hâşâ) O sizin kulunuz olur. Önce tarihselciler olarak oturup buna bir karar vermeniz lazım bence: Allah siz misiniz? Yoksa O mu? Eğer Oysa, O söyleyecek, siz kabul edeceksiniz. Normali budur. Çünkü ilah tanımı gereği 'hüküm koyucu'dur. Öğrenmez. Öğretir. Ya o tarafa geçin yahut da bu tarafta durun. Bu aradaki halinizden yıldık."

    İblisin İsa aleyhisselamla yaşadığı soru-cevap nasıl da her şeytaniyette kendisini tekrar ediyor görüyorsunuz. Pastanın kreması değişse de altındaki hamur aynı. Neticede hepsi 'ilah' tanımından yontuyorlar. Allah'a hakikaten 'Allah' olarak inanmadıkları için sorguluyorlar. Bediüzzaman'ın tabiriyle 'Cenab-ı Hakkın rububiyetini imtihan ediyorlar.' Hem 'Kuluyuz' diyorlar ve hem de (hâşâ) Rablik öğretiyorlar.

    "Bana mı sordu yaratırken?" diyen de aynı yerden konuşuyor, "Onu affediyor da bunu niye affetmiyor?" diyen de. Halbuki kafalarındaki/kalplerindeki 'ilah' tanımı tam olsa kendileri de tastamam 'kul' noktasına yerleşecekler. Kaşığı değil kendilerini bükecekler. Hesap sormayacaklar. Nefis muhasebesi yapacaklar. Sual edeceklerse de 'hesap sormak için' değil 'hikmetini anlamak için' edecekler. En nihayet ben de mürşidim gibi düşünüyorum arkadaşım. Evet. Bu zamanan dalaleti cahilliğin değil ukalalığın neticesidir: "Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar hem kendilerini bilir zannediyorlar."

    Ahmet Ay

    https://cemaatsiznurcu.blogspot.com/...cYsuKyRldhg4&m=1
  • - " İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerîm’i hedef göstermişti. İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı, Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.
    Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa, Kur’an-ı Kerîm’i okuyanlar da Allah’ın Kelâm’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından Onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü.
    Aslında Batı, Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e, muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.
    Batı, ordularla Kur’an-ı Kerîm’e galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an-ı Kerîm etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasî bir yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.
    - Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan...
    Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. İşgal ettiği bir ülkenin Müslümanlarının kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.
    Maddî manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde, ruhî hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “Dünya adamları” olarak algılandı. Ahlâk seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Çünkü Müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasî güçtü, böyle tanınmayı kendisi de arzuluyordu.
    - Emir ve Komuta Kur’an’da...
    Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.
    Batı, Müslümanlar yenilse de İslâm’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddin'lerle, Yavuz Sultan'larla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerîm’de.” diyerek yeniden zuhûr ettiğini defalarca tecrübe etti.
    - Topraktan Zihinlerin İşgaline...
    Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslâmî uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalist çalışmalara ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustağribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.
    - Oryantalizm’in Hedefleri...
    Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslâm’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslâm’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerîm’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehiri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.
    Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı.
    Mealci zihniyetin Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslâm’ı “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslâm’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustağribler de dine “hurafe”, hurafeye “din”, dedi. Ne usûl, ne furû’ , ne tefsîr hiçbir şey istisna edilmeden, her şeye şüphe ile bakıldı, İslâm’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadîm olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemâsına ait falan “muhalled eser” de muteberdir, diyemedi.
    - Fırka Mezarlığında Hayat Aramak...
    Batı’dan Doğu’ya intikal eden her şeyin mustağribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslâmî mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek öğrencilerine ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi. Küresel sömürüyü tehdit eden “cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hâdiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlâkî zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hâdise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.
    - Yerli Oryantalizm...
    Oryantalizm, kemmiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden, tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden oryantalizm “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyânatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “büyük ıslah projesi” olarak takdim edildi.
    Cemaleddin Afganî’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslâm coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin düzenledikleri sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?
    - En Karmaşık Telbîs-u İblis...
    Mustağriblerin İslâmî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz” şeklindeki sloganları, İslâm’ın sabitelerini inkar etmeyi, “çağdaş bir zorunluluk”, “akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyân etmeleri, Cennet’i Dünya’da arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler, İslâm’ı yok etme, Mustağribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Adlarının “Mustafa”, Hasan”, lisânlarının Müslümanların lisânı olması, ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbîs-u iblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslâmî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.
    Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasûlü’nün haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman Allah Rasulü’ne “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et” dediğinde, Efendimiz, “Bizim derimizden, milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” olacaklar buyurdu.
    - Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”
    Tarihî süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikelilerinden biri, Kur’an’daki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.
    “Kur’an’da geçen bir kıssanın, bilfiil bir yerde yaşanması zorunlu değildir” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.
    - Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”...
    Allah’ın kitabında, “bâtılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak” kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz (v.1931) “Mebâhisu Kur’anîyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar için “ustûre/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak, cahilî iddiayı iftira mahşerinden şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in (v.1917) danışmalığında İbn Haldûn (v.808/1406) üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslâm’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihî şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi. Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah, hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasî fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının ustûre/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayalî olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulemâ, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de okuldan uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi.
    - Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta...
    Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hulî’nin sistematize ettiği, Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebî Tefsîr” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebî ürün olduğunu söyleyerek,-haşa- Allah Rasûlü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma, Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır ulemâsı tarafından irtidat ettiğine, dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii, Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.
    - Kur’an’ı Kerîm’e Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah...
    Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslâm’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da, Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.
    Kur’an’ın Nüzûlünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkiyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.
    - Tez Çapında Cür’etkârlık...
    Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cür’etkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihî verilerle Kur’an-ı Kerîm çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.
    - Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?..
    Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayanmakta. M.Ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da 1500 küsür yıl olduğunu kabul edersek, en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5500 yılından öncesini inkar etmiş oluruz. Kur’an-ı Kerîm ise yazının henüz bulunmadığı, dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihî bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimâî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hâdiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul Fethi’ni Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an-ı Kerîm’le tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etmek yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cür’etinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir muhtevaya sahip tarihî verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a ustûre/masal/mitoloji demeyi tercih etti.
    - İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek...
    Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağanağına yakalanan Halefullah’ın halefi olmaya soyunan çağdaş ilâhiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:
    Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, “Eğer konuşmuş olsaydı olağanüstü bir hâdise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder. Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasûlü zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. Ancak İslâm’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.
    Fahruddîn er-Râzî, kelâmcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler: “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. (Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir.) Onlar, bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü Hz. Muhammed’e haber vermesine kadar gizli kaldı.”. Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib, Meryem Sûresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (a.s.) olayıyla bu Kelâmda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi.
    Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hâdisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hâdiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın -bir çocuk olması hasebiyle- konuşması da ferdî bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçilmediğinden dolayı da sonraki kuşaklara intikal etmedi.
    Tarih yazıcılığının subjektifliği, hâdisenin İslâm’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hâdiseleri tarihî hakikat olarak kabul edip; Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, “evham”ı “yakîn” bilgiye tercih etmektir.
    İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hâdiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken; nasıl oluyor da tarihin, bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?
    - Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?..
    İmrân’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de kendisine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.
    Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı. Hz. Meryem de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak, evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.
    Müseccel Yobazlardan Öztürk’e : “Masal Saldırıları”...
    Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan “kıssaların uydurma olduğu hezeyanı” eski bir televizyon programcısı vasıtasıyla ilâhîyat kürsülerinde seslendiriliyor.
    Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilâhîyat hocası Allah’ın, Kitabı’nda defaatle hakikat olduklarını beyân ettiği, en güzel dediği, müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet, Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilâhîyat hocası söylüyor. Bu ilâhîyatçıya göre Kur’an-ı Kerîm’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak, yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.”
    Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerîm’i anlatmakla mükellef olan birinin, oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de Öztürk’e aittir.
    Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor? Eğer bu duruma, insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse, peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!
    Herhangi bir mesele, ilmî açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Öztürk’ün, Allah Teâlâ’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.
    - Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?..
    Sahâbe, Kur’an’ı daha çok Allah Rasûlü mihrapta iken O’nun ağzından dinlerdi. Risâletin bereketiyle erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hâzirûna “Mehirde aşırı gitmeyin!” deyince, bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi: “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, "Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız." buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isâbet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, başını öne eğip şöyle dedi: “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”
    Mustağriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni, meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğunu söyleyen ayete dayanarak Laik bir devlette görev yapan Müslümanların da “kafir” olduğunu iddia eden “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yûsuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep etmesi ile birlikte değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Mâide Sûresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaklardı.
    “Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerîme arama yerine siyak-sibak bağlamında tefsîr ilmine vâkıf olsaydı, önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini görecek, Taha Sûresi 109. ayeti kerîmeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu idrak edecek, Müddessir Sûresindeki ayetin kafirler; Taha Suresi’ndeki ,şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.
    Ebû Zerr Allah Rasûlü’ne önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der. “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasûlü de “kırk yıl” buyurur. “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı, daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti. Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu, Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu, Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen ayetteki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Sûresi’ndeki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vâkıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebû Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.
    - Eczacı Gibi...
    Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vâkıf olsaydı, Allah Teâlâ’nın cahillerden olmaması için Hz. Nuh’a vaaz ettiğini, “Allah size ne güzel vaaz ediyor” mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyânları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecek, bilakis ibret alamadığından dolayı kahrolacaktı.
    Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerîm’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek ,bilakis Rudolf Bultmann (v.1976) gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.
    “Hafız ya da bütüncül okuma” derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi, Kur’an-ı Kerîm’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.
    - Ahlâkî Kriz...
    Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından, Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hâdiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durum da geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasûlü’ne hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların, bir ilâhîyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalıp ilmî cevaplar vermemesidir. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlâkî kriz yaşadıklarını göstermektedir.
    - “İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?..
    Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil “hakikat” olduğu bizzat Allah Teâlâ tarafından beyân edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamlara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelâmından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibâyı emreden ayet-i kerîmeler fehvasınca “Kur’an-ı Kerîm’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiği”ni söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları, amaçlarının “sahih din” terkibiyle İslâm'ı tahrif etmek olduğunu göstermesi açısından dikkati câliptir.
    - Hulâsa...
    Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir âlimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyânına aykırı.” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir âlimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, “Muharref kitaptaki bir mesele, niçin Kur’an’da yok?” diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine “masal” demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.
    Felsefî metinlerini tercüme edenler, küllî mânâda bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kur’an” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini düşündüğünden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi “demitolojizasyon” kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu.
    Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır” gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an’ı” diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, O’na masal diyenler de aynı âkıbete uğradılar ve uğrayacaklardır.
    Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerinin bir kısmına masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem ilâhîyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları.” diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.
    Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamı olup oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını; zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdâr olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflere bağımlılıktan kurtulur, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi- yanına oturttuğu bir kadının huzurunda“reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz; "o kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz" der, müeddeb olmayı öğrenir, ahlâk fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilâhîyatlarda gayri ahlâkî konuşmalar yapmaz.
    Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.
    Öztürk’e, birinde küresel eşkiyaya, diğerinde ise içerden İslâm’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an-ı Kerîm’e saldırmaya devam ettiği müddetçe de “fikir menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)
  • - "Son dönemlerde gündemi meşgul eden konulardan birisidir “tarihselcilik” meselesi. İlahiyat akademisinin gündemi olmaktan çıkmış ve halkın gündemine sokulmuştur. Tarihselcilik tartışmalarının özellikle de Kur’an’la ilişkilendirilmesi mütedeyyin kesimleri rahatsız ve tedirgin etmiştir.
    Bu zeminde, Kur’an’ı Hz. Peygamber’in (sas) kalbine gelen ilahî mana olarak yorumlayanlar var. Peygamber bu manayı beşer kapasitesi dahilinde formüle ederek kitaplaştırmış ve Kur’an böyle meydana gelmiştir görüşündeler.
    Buna göre, tarihsel bir kişilik olarak Hz. Resûlullah çağının çocuğudur. Yaşadığı dönemin kültüründen, bilgi birikiminden, şahsî tarih tecrübesin-den etkilenerek ve öğrenerek yetişmiştir. Aynı zamanda beşer kapasitesinin sınırı, yaşadığı olaylar karşısında kimi zaman sevinmesi, kimi zaman üzülmesi, öfkelenmesi de onun fiilî tasarruflarına ve kurduğu cümlelere etki etmiştir. Kur’an’ın Arapça metinleşme süreci bütün bu tarihselliği bünyesinde barındırmaktadır.
    Bu bakışa göre Kur’an’a beşer müdahalesi mevcuttur. Bu iddia bu muhtevayla modernleşme sürecimizin bir sonucudur. Yöntemini Batı’dan devşirmiş, kutsal metinleri bu yöntemin nesnesi kılmış, özüne İslâm’ı çağdaşlaştırmak/sekülerleştirmek gayesi mündemiç ve İslâm’ı paradigmayı kökten değiştirmeyi teklif eden cüretkâr bir hamledir yapılan.
    Kerhen referans
    Kur’ân’ı şimdilik tevhid, ahlâk ve ibâdetle sınırlayan, onun yeryüzünde İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan bir topluluk inşa etme gayesini gerek-siz gören, başta da cihat âyetlerinin hükmünü tarihin belli bir dönemine hapsederek Müslümanların işgalcilere karşı direnme iradelerini zayıflatan bir işlevle karşımıza çıkmaktadır.
    İşin manidar tarafı ise, sırtını moderne/postmoderne dayayan tarihselcilik teklifi, geniş halk kitlelerini davasına ikna etmek ve itirazların ateşini düşürmek sadedinde kendisini arızalı gördüğü tarihe, ilmî geleneğe kerhen refere etmektedir.
    Sanki bir iddiayı ilim geleneğimizde ve tarih tecrübemizde ortaya çıkmış herhangi bir görüşe refere etmek onu İslâm adına meşru kılmaya yetermiş gibi…
    Öncelikle İslâm ve geleneğin aynı olmadığını belirtelim. Müslümanlara göre İslâm, Allah’ın (c.c.) insanlığa gönderdiği dindir. Vahiydir, değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez Allah (c.c.)’den gelmiş hakikattir. Gelenek ise İslâm’la eşanlamlı değildir, değişebilir, yeniden yorumlanabilir.
    Türk Dil Kurumu geleneği şöyle tanımlar: “Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane, tradisyon.”
    Bu meyanda geleneğin tümünün İslâm’a göre meşru kabul edilemeyeceği açıktır. Dolayısıyla tarihsel yaşanmışlık manasında kaba iki tür gelenekten bahsedebiliriz; meşru olan ve olmayan diye.
    Meşru gelenek
    Bizi konumuz itibarıyla ilgilendiren meşru gelenektir. İllete mebnî İslâmî hükümlerin tarih süreci içinde gelişen ve değişen toplumsal dinamikler muvâcehesinde sabitelere bağlı kalınarak tutarlı bir usûl çerçevesinde ehli tarafından tekrar yorumlanması geleneği. Buna, ortaya çıkan yeni meselelere dair dinî hükmü, usûl zemininde içtihadla ortaya koyma gayretlerini de ekleyebiliriz. Toplumsal dinamikler değiştiği zaman aynı zeminde İslâmî bir içtihadın/yorumun da değişebileceği bir usûl kâidesidir.
    Müslümanların tarih tecrübesinde bu ilmî geleneğe bazen kısmen bazen de büyük oranda aykırı davranmış kişi ve fırkaların varlığı inkâr edilemez. Bunlar da Müslüman tarih tecrübesinin bir parçası kabul edilirler. Buna rağmen bu fırkaların merkezî kriterlere aykırı amel ve yorumları bir sapma olarak kabul edilmiştir.
    Dolayısıyla bir yorumun, bir nâhoş olgunun tarih tecrübemizde ortaya çıkması onu meşru kılmaz. Tarihimizdeki hadis uyduran kişi ve grupların varlığı bugün hadis uydurmayı meşru kılmayacağı gibi. O dönemde kınanmıştı, bugün de kınanmaktadır. Meseleyi daha fazla izah etmek üzere bazı örnekler verelim.
    Kerramiye fırkası ve bazı Mürcie müntesiplerinin münafıkları Allah indinde Müslüman görme sapkınlıkları. Zira onlar; diliyle şehâdet getirenlerin kalben inanmasalar dahi Müslüman olduklarını söylemişler, böylece Kur’an’a, Sünnet’e ve icmaya aykırı düşmüşlerdi.
    İsnâ Aşeriyye Şia’sının on iki imamın masum olduğu, vahiy aldığı ve sırasıyla Hz. Muhammed (sas)’den sonra tüm inananların siyasî ve dinî otoritesi olduğu inancı. Hâricilerin Müslümanların kanını, malını ve ırzını helal saymaları ve bu zeminde gerçekleştirmiş oldukları katliamlar. DEAŞ de şiddet teolojisini ve pratiklerini Hâricî tarih tecrübesine ve bağlamından koparılmış bazı selefi yorumlara dayandırmaktadır.
    Bugün Kur’an-ı Kerim’in tarihselliği adı altında estirilen fikir terörü de meşrulaştırılması mümkün olmayan bir iddiayı meşrulaştırmak adına kaynak kitaplardan bir takım alıntılara zoraki dayandırılıyor. Öncelikle asıl kaynaklarını gizliyorlar. ‘Bizim de gelenekten dayanağımız var, gidin itirazınızı geleneğe yapın’ türünden tutarsızlıklarını örtmeye çalışıyorlar. Oysa ilmî geleneği kendilerine bir engel olarak görürler.
    Tarihsel tecrübemizde ortaya çıkmış her iddiayı olumlama veya fikir hürriyeti bağlamında dokunulamaz kılmak aslında çılgınlıktır. Bâtinilerin helali haram, haramı helal sayan hakikatten kopuşları gibi nice küfür ve bidat uygulama ve iddiaları hatırlamakta yarar vardır.
    Günümüzde şâhit olduğumuz ve özünde İslâm’ın içini boşaltmayı ve dini sekülerleştirmeyi amaç edinmiş nevzuhur tarihselciliğin birkaç yüzyıl sonra tarih tecrübemizin bir parçası olacağı da açıktır. Bu, tarihselciliği, ileride bugünü gelenek sayarak meşru kılamaya yetecek mi?
    Müellefe-i kulûb
    Tarihselcilerin kendilerini refere ettikleri belki de en önemli mesele Hz. Ömer’in müellefe-i kulûb’a (kalpleri İslâm’a ısındırılanlar, yumuşatılanlar) zekattan verilen payı kesmesi hâdisesidir. Hz. Ömer’in Kur’an’ın aşağıdaki hükmünü içtihatla nesh ettiğini (ortadan kaldırdığını) dahi iddia edebilmekteler. O yaparsa biz de yapabiliriz fehvasınca…
    Özetle meselenin aslına bakalım. Kur’an’da zekat verilmesi gereken sınıflar şöyle sıralanır:
    “Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar (miskinler), o işte çalışan görevliler, müellefe-i kulûb (kalbleri İslâm’a ısındırılacaklar), köle-ler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe: 9/60)
    Görüldüğü üzere bu âyet zekat malının kimlere verileceğini hükme bağlamaktadır. Bu sınıflardan birisi de müellefe-i kulûb’tur. Bu sınıfa girenler, hem Müslüman hem de gayrimüslim kişi ve toplumlardan oluşur. İslâm’a kazandırılacaklar, kafirlerin tarafında bulunup Müslümanlara yardım edebilecek kimseler, kendilerine maddi yardım yapılmadığı takdirde küfre döneceğinden korkulan yeni Müslümanlar ve benzer konumda olan birçok kişiyi, sınıfı ifade eder.
    Bu uygulamadan amaç, onları İslâm’a kazanmak ya da en azından onlardan gelecek zararları onların gönüllerini hoş tutarak def etmektir. Sadece zekat malından değil, gerektiğinde ganimet ve diğer gelirlerden de bu sınıfta olan kişilere bu tür harcamalar yapılabilir.
    Peki, Hz. Ömer’in Kur’an’ın bu hükmünü yorumla ortadan kaldırdığı ve sahabelerin de bu yeni uygulama üzerinde ittifak ettiği doğru mudur? Dillerine pelesenk ettikleri olayın özeti şudur:
    Müellefe-i kulûb’tan olan Uyeyne b. Hısn el-Fezârî ile ez-Zibrikân b. Bedr, Hz. Ebû Bekr’in hilafeti döneminde kendisine gelerek, Bahreyn’den gelen haraç (dikkat edin zekat değil, haraç) gelirlerini kendilerine bağlaması durumunda kavimlerinden hiç kimsenin İslâm’dan dönmeyeceği güvence-sini vereceklerini söylediler. Hz. Ebû Bekr bu teklifi kabul etti ve bir vesika hazırladı. Vesika hakkında ihtilafa düştüler. Hazırlanan bu vesikaya şahit olarak yazılan isimler arasında Hz. Ömer de bulunuyordu. Onaylaması için söz konusu vesika kendisine getirildiğinde, onaylamayı reddetti ve vesika metnini sildi. Hz. Ebû Bekr de bu görüşü benimsedi.
    Kaynakların aktardığı bu olaydan hareketle Hz. Ömer’in Kur’an’ın ve Sünnet’in hükmünü şahsi görüşüyle ortadan kaldırdığını iddia etmek ve bunu tarihselciliğe kaldıraç kılmak doğru değildir.
    Bu meseleyi bütün boyutlarıyla burada ele almanın imkânı bulunmamaktadır. Konuya ilgi duyanlar tefsirlerden ilgili âyetin izahına ve konuyu ele alan kitaplara bakabilirler. Biz şu kadarını zikretmekle yetinelim.
    Hz. Ömer âyetin hükmünü ortadan kaldırmamıştır. Müellefe-i kulûb sınıfına giren kişilere yapılan ödemeden sadece iki kişinin (Uyeyne b. Hısn el-Fezârî ile ez-Zibrikân b. Bedr) ödemesine son vermiş, asalak bir sınıfın üremesinin önüne geçmiştir. Zira hükmün illeti, yani kalbin telifini gerektiren şey, o iki kişiye has olarak ortadan kalkmıştır, illet kalkınca da onlara dair hüküm de sona ermiştir. Bu da bir usûl kaidesidir. Hüküm illetiyle vardır. Bu müellefe-i kulûb hükmünün ve bu sınıfa giren kişilere ödemelerin durdurulduğu anlamına gelmediğini yine kaynaklar bildirmektedir.
    Meselâ Hz. Ömer, Sasani ordusunun önemli komutanlarından Hürmüzân’a kalbini İslâm’a ısındırmak gâyesi ile iki bin dirhem maaş bağlamış-tır. Yine “Hutay’e” lakaplı meşhur şair Cervel b. Mâlik’e -ki kendisini etrafındakileri hicvetmekten alamayan güçlü bir şairdi- Müslümanları şiirleriyle rahatsız etmemesi için aynı fondan ödeme yapmıştır. Daha başka örnekleri de olan bu olaylar bizzat Hz. Ömer’in mevzuhabis âyetle amel ettiğini ortaya koymaktadır.
    Ancak tarihselciler meselenin aslını ortaya koymak derdinde değillerdir. Daha önceden ikna oldukları tarihselciliğe pek de kendilerini bağlamayan, önemsemedikleri ve hatta ayak bağı gördükleri ilmî gelenekten ana akım Müslümanların itirazlarını hafifletmek üzere dayanak aramaktadırlar. Yukarıda özetle değindiğimiz ve burada zikretmediğimiz bazı uygulama ve nakiller salt bu amaçla ileriye sürülmüştür. Böylece geleneğin tarihselliğini değil vahyin tarihselliğini ispatlayacaklarını düşünüyorlar. Bunu yapabilirlerse Kur’an-ı Kerim’in evrenselliğine ve tarih üstünlüğüne olan Müslüman imanını yapıbozuma uğratacaklardır.
    Ontolojisini, epistemolojisini (bilgi sistemini) ve medeniyet tecrübesini ayıplı gören akılların başkalarının epistemolojisine bütün özgünlük iddialarına rağmen teslim olmaktan başka çareleri yoktur.
    Bu iddia sahipleri Pakistan, İran, Türkiye, Mısır ve birçok coğrafyada etkili çevreler tarafından medyada gündem yapılıyor. Müslüman coğrafya ateş çemberinden geçerken bu tür tartışmalar Müslümanlara zaman ve enerji kaybettirmekte, yoğunlaşmaları gereken meseleleri ıskalamalarına sebep olmaktadır.
    Müslümanların görevi tarihte ortaya çıkmış arızalı yorumları ve pratikleri ihya ve tecdid geleneğimizle tasfiye etmek olmalıdır, meşrulaştırmak ve merkezî kriterleri değiştirmek değil!.."
    [Prof. Dr. Serdar Demirel 2 Mart 2109 Star Açık Görüş]
  • Max Weber’in ifadesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilahlar ortalığı kaplayınca “İnsanların Allah ile olan bağları koptu.” Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da manevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım filozofların farklı görüşleri de hızlandırdı. Fakat en büyük etkiyi, Karl Popper’ın eleştirel tahlilleri dikkate alınacak olursa, Schleirmacher (öl. 1834) ve Hegel (öl.1831) ve onu takip eden idealist (Dilthey ve takipçileri) veya materyalist (Feurbach, Karl Marx ve takipçileri) filozoflar yanında pozitivist ideolojiye mensup filozof ve sosyal bilimcilerin gerçekleştirdiği söylenebilir.
    Daha önce tabiatçı akım, tabiatı tanrı ilan etmişti. Bunun sonucunda Tanrı’nın her şeye kadir olmasının, her şeyi bilip görmesinin ve denetiminde tutmasının yerini, doğanın/tabiatın her şeyi bilmesi ve her şeye gücü yetmesi, fikri ve inancı kaplamıştı.
    Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, tarihsici/tarihselci görüşüyle “Tarihi, Tanrı yerine koydu.” Bunun neticesi olarak “Allah’ın Mahkeme-i Kübrası” yerine ”Tarihin mahkeme-i kübrası”nı getirdi.
    Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket “gerçek olguların tanrılaştırılmasına” yol açtığı gibi, “lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı” da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sadece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor.
    Bizim bazı nevzuhur ilahiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da, bunların mahsûlüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve tarihsici aklı ile pozitivizmin tarihsici münkir aklı yatmaktadır.
    Bu nevzuhurların bazıları ilâhiyat menşeli, bazıları diyar-ı Arap medreseleri çıkışlıdır.
    Bunlar ne diyor?
    Hemen hepsi, Hegel’in tarihi putlaştırıp onu Tanrı’nın yerine geçiren tarihsici aklının tesiriyle Allah’ın bilgisini, kudretini, iradesini ve kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i sorgulamaya çalışıyorlar.
    Bu “Tarihsici” prof.’ların bir kısmı Kur’ân âyetlerinin %90’ının çağımızda geçersiz olduğunu, dolayısıyla çıkarılması gerektiğini ileri sürüyor. Niçin çıkarılmalıymış? Asrın anlayışına uygun değilmiş.
    Allah’ın kitabı asırların anlayışlarına göre değiştirilecekse o zaman ilâhî din diye bir şey kalır mı? O dinin sağlam ve sabit mü’minleri olur mu? Her devirde birilerinin aklına göre uydurma metinler âyetlerin yerine geçecekse, her yeni gelen öncekinin uydurmalarını beğenmeyip yenilerini ekleyecek ise, orada kutsallık ve ilâhîlik kalır mı? Böylelikle Kur’ân da modern ve evrensel mi olacak!?..
    Hal böyleyken bizim bir kısım prof.’umuz, tarihî vakalarla ilgisi bakımından bazı âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılmasını isterken, çağın anlayışını oluşturan Batılı düşünürler, bilimciler ve siyasîler, hangi Kur’ân âyetlerini zihinlerine/zihniyetlerine uygun bulmayıp itirazda bulundu?
    Diğer taraftan bunlar, diyelim ki Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyeti makbul saydı; bu durumda, âyetleri makbul görmeleri hemen onları Müslüman olmaya mı götürdü? Bulanlar varsa hemen Müslüman mı oldular? Bizim imanımızın, tefekkürümüzün ölçüsünü o müşrik akıl sahipleri mi belirleyecek, yahut, biz her şeyimizi onların anlayışına ve zihniyetine göre mi düzenleyeceğiz?
    ALLAH’IN BİLGİSİ YETERSİZMİŞ (HÂŞÂ)!
    Bunlara göre şimdi Allah’ın kitabı Kur’ân, evrensel değilmiş. Niye değilmiş? Çünkü onlara göre Allah’ın bilgisi bu günleri görememiş (hâşâ!..), aklı geleceği idrak edemeyesi imiş. Bunlar kendi akıllarını Allah’ın takdirinden üstün gördükleri için ona yön vermek lüzûmunu duyuyorlar.
    Bir kısmı bazı âyetlerin çıkarılmasını istiyor. Bir kısmı Kur’ân’ı ve peygamberlerin masumluğunu Tevrat’daki bazı peygamberlere günah ve zina isnat eden uydurma rivayetlere dayanarak, Kur’ân’ı, bir Müslümana yakışmayacak şekilde, tartışmalı hale getirmeyi marifet zannediyor.
    Bir kısmı da Kur’ân’ın evrensel olmadığını ileri sürerek cennetteki evlere, çadırlara kafayı takıyor. Yetmiyor, Kur’ân’daki bir kısım âyetlerin farklı şekillerde tekrarını “bıktırıcı” buluyor.
    Diğer bir kısmı da, anlamadığı, irtibat kuramadığı, dolayısıyla mütehayyel bir Hegel’i rehber edinmeye çalışıyor; kendince “aforizmalar” yazıp, bu aforizmalarını, çıkarılmasını istedikleri Kur’ân âyetlerinin yerine koymak istiyor. Başka bir kısmı da, hadisleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışıyor.
    Bir kısım âyetlerin tekrarı hazretleri bıktırıyormuş! Okumayın öyleyse!.. Ben az çok mânâya vakıf olarak 75 senedir Kur’ân okuyorum, hiç de bıkmıyorum... Milyarlarca Müslüman ve âlim de asırlardır onu okumaktan bıkmıyor! Üstelik manevî haz duyuyor! Ufukları açılıyor... Her okuyuşda yeni mânâlar zuhur ediyor.
    Meselâ ben, 65 senedir Mehmed Âkif’in, Yahya Kemal’in ve benzerlerinin şiirlerini zevkle okuyorum, beni hiç de bıktırmıyor. Nevzuhurları Kur’ân’daki bazı tekrarlar bıktırdığına göre, demek ki onların tabiatında(n) ve hayatlarında(n) bir bıkkınlık var.
    Hem biz, ebeveyn olarak, öğretmen, amir v.b. olarak evde, okulda, camide, muhtelif sohbetlerde bir kısım sözlerimizi yer yer tekrarlamak lüzumunu duymuyor muyuz? Duyuyoruz. Neden? Bazı sözlerimiz, fikirlerimiz dinleyenlerin zihninde yer etsin, diye tekrar ediyoruz. Allah yarattığı kulun anlayış ve öğrenme kabiliyetini bilmez mi; dikkate almaz mı? Elbette alır, almışdır; fakat, idraki noksan üstün akıllar(!) bunları kavrayamıyor.
    Kendi akıllarının daha üstün olduğunu sanarak konuştukları halde, bir de kalkıp Allah’a secde ediyorlar! Takıyye mi yapıyorlar? Aklını ve bilgisini noksan görüp onu tashihe ve tamamlamaya (hâşâ) çalışan bu “üstün akıllar”ın, yahut akl-ı evvel’lerin beğenmedikleri Tanrı'ya kalkıp da secde etmesi hangi aklın eseridir? Mantıkları mı durmuş?
    KIYASLAMAKDAN BİLE ACİZLER…
    Zaten kıyas mantığını bile doğru dürüst kullanabildikleri yok. Tenakuzlar katar katar!.. Hegelvârî diyalektik mantığına heveslenseler de, asla beceremiyorlar. Diğer taraftan, inandıkları tanrıları kendi akıl ve nefisleridir: Aslında Allah’a değil kendi(nefis)lerinde ihdas ettikleri (heva-heves) putlarına secde ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, günümüzün hakikî sahte tanrılarıdır.
    Hegel, yokluğun kendi zıddından varlığı çıkaracağı kanaatindeydi. Bizimkiler buna uğraşsalar da sonu hüsran. Bu sebeplerle bizimkilere “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu?!
    Bazıları da Kur’ân’da mü’minler için bildirilen eşsiz köşkler meyanında kullanılan 'çadır' kelimesine takılıyor. Efendim Araplar, çölde hep çadırlarda yaşadığı için Arapların Müslüman olmasında kullanmak üzere böyle çadırlardan bahsedilmiş...
    Ey gâfiller güruhu! Çadır sadece çöldeki Araplarda mı kullanılır? Orta Asya’da, Sibirya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da, dünyanın her tarafında çadır kullanılmıyor mu? Onlar neden Müslüman olmamış? Sonra çölde kullanılan çadır ile Sultan Süleyman Han’ın Otağ’ı bir mi? Sultanların otağı ile cennetteki “Çadır” denilen eşi menendi görülmemiş barınaklar aynı mı, hatta benzer mi? Dünyadaki hiçbir şeyin cennettekilere hiç mi hiç benzemediğini bizzat Kur’ân haber vermiyor mu?
    Bunlardan biraz farklı olarak İslâm’ı anlatan ve öven kitapları okuya okuya dinsiz olduğunu söyleyen ilahiyat menşeli felsefe hocaları da zaman zaman gazetelerde boy gösteriyor. Öyleleri de var ki, kendi akıllarının ve herkesin aklının Kur’ân’ı tek başına anlamaya yeteceğini iddia ediyor. Sanki kendi aklı kendisine yetiyormuş da başkalarına akıl dağıtıyorlar. Hasılı neler, neler!.. Ne inciler!.
    ÂYETLERİ BEĞENMEYEN AKL-I EVVELLER!
    Bu ilahiyatçılar bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bunlar, sayıları fazla olmasa da, gazetelerde, bir kısım TV kanallarında devamlı konuşarak, bazı gazetelerde yazarak, “suret-i hak”dan gözüken basit söylemlerle masum Müslümanların kafalarının karışmasına yol açıyorlar; aynı zamanda o masumların kendi eksik akıllarına teslim olmalarını da sağlamayı hedefliyorlar. Dolayısıyla fitne çıkarıp kafaları karıştırıp kalplere şüphe ve inkâr tohumları ekiyorlar. Kur’ân’ı ve Hz. Resul’ü itibarsızlaştırmak istiyorlar. Üstelik bunu da İslâm ve Kur’ân namına yaptıklarını iddia ediyorlar.
    Allah’ın "geleceği bilmediği için yanlış bilgi verdiği"ni söyleyip birçok âyetin günün anlayışına uygun olmadığından çıkarılmasını isteyen bu akl-ı evveller, kendi akıllarının Allah’ın bilgisinden ve iradesinden üstün olduğunu (hâşâ) ileri sürmüş olmuyor mu? Elbette ki bunu söylemek istiyorlar. Belki de üstün akılları(!) bu kadarına bile ermiyor!..
    Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in “evrensel” olmadığını iddia ederek Allah’ın evrensel ilme/ külli bilgiye/ sahip olmadığını (hâşâ) da iddia etmek gafletinde bulunanlar da yok değil. Niye değilmiş? Efendim, Kur’ân’ın bir çok hükmü sonraki dönemlerde uygulanmayası imiş!.
    İnsanların ve pek çok kavmin inandıktan sonra imanlarından döndüklerine dair pek çok misali bizzat Kur’ân’ın kendisi veriyor. Dönekler hükmün icabını yapmayınca hükmün umûmîliği kayboluyor mu? Öyleyse “B.M. Evrensel Beyannamesi” pek çok devlet tarafından 1945’den beri çiğnenip dururken o hakların evrenselliği kalkmış oluyor mu? Zaten bizim “evrensel” dediğimiz şeyler, sadece ve sadece üzerinde yaşadığımız küre çapındadır. Asla ve kat’a kâinat çapında değildir.
    Ey gâfiller güruhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sahip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyamet Suresi (âyet,3): “Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da muktediriz.” Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinayetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sahibi herkesin ma'lûmudur.
    ‘ULEMÂ’ DEĞİL ‘ULAMA’
    Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayrı meşru “manevî torunları” olduklarını söylemek de isabetli bir tespit olur... Bunlar Hegel’in tarihsici “mahkeme-i kübra”sında değil, Allah’ın “Mahkeme-i Kübra”sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.
    Descartes, mükemmel ve kusursuz olanın aynı zamanda yanılmaz ve yanıltmaz olacağını, Allah’ın insanlara yanlış bilgi vermeyeceğini ve bilgisinin de bildirdiğinin (yani vahyin) de doğru olduğunu söylüyordu. Burada önemli olan husus, insan bilgisinin doğruluğunu ve kesinliğini Allah’ın doğruluğu ve yanılmazlığı ile temellendirilmesidir. Baksanız'a, Descartes bile ulûhiyet anlayışında bizimkilerden daha mantıklı ve daha insaflı!.. Bunların, bilerek veya bilmeyerek Batı aklına yamanırken, Descartes’ı doğru bildikleri şüpheli olduğu gibi, Hegel’i de okuyup (doğru) anladıkları şüpheli
    Şimdi “iş bu ahval ve şerâit dahilinde” “Allah’ı tahtından indirdik” diyen Türk yankafalıların (aydınların) ve Batıcı müşrik ve münkir kafalılar ile bunların kafasının aynı biçimde çalıştığını söylemek doğru olmaz mı?
    Ancak şunu unutmamak gerekir: Allah, “Onu (Kur’ân’ı) biz indirdik ve yemin olsun ki biz muhafaza edeceğiz” (Hicr.15/9) buyuruyor. Şimdiye kadar da kimse onun bir harfini bile değiştiremedi. Çünkü sahibi ve koruyucusu Allah’dır, O, va’dinden asla dönmez ve her şeye muktedirdir, mutlak kudret sahibidir.
    Söyleyen ne güzel söylemiş:
    «Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede
    Nerde kaldı gayriye himmet ede!»
    Merhûm İzzet Molla da ne güzel söylemiş:
    «Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb,
    Eyler ânı (onu) müdahâne-i âlimân harâb!..»
    (Cihânı âlimlerin şuna buna yamanmaları ve yağ yakmaları harap eder.)
    Rahmetli hocam Kemal Edîb Kürkçüoğlu bunlar gibi âlimler topluluğuna “ulemâ” demezdi, “ulama” derdi. Bunlar hakikate “ulama”dır...
    (Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay)