• Bizim zamanımızda Galatasaray lisesinin tören salonunda, Tevfik Fikret'in kocaman yağlıboya bir tablosu vardı. Bilmem halâ duruyor mu? Çocukluğumun, şimdi mes'ut dediğim, fakat o zaman üzüntülü geçen günlerinde, salona girip, ağır çerçevesi içinde sükûnla oturan, o geniş alınlı, doğru bakışlı, temiz yüzlü, dağ cüsseli insanı görünce, hocaları, mubassırları, sıkıcı dersleri, bitmez tükenmez mütalâa saatlerini, her şeyi unutur, … mektepten kaçıp kurtulmuş, hürriyete kavuşmuşum gibi ferahlardım.
    Fikret'i düşünmek bana bugün aynı ferahlığı veriyor. Kendi kendime: “Henüz bütün ümitler mahvolmadı; değil mi ki Fikret yaşamış; şu halde bağnazlığa rağmen hür düşünen insanlar yetişebilir…” diyorum. Filhakika insanlık hür düşünceyi boğan bir taassup buhranı geçiriyor. Hür düşünmek imkânlarından sistemli bir şekilde mahrum ediliyoruz…

    Mehmet Ali Aybar, Vatan, 13 Ekim 1945
  • Şimdi herkes ayrı bir yavşak oldu. Talihsiz zamanlar sizinki. Bizim zamanımızda sokak vardı. Sokakta büyüyen insan arsız olmaz.
  • Yazar: İsimsiz
    Hikaye Adı : ÇERDEN ÇÖPTEN HİKAYE
    Link: #32395399
    Ressam : Boccioni

    ilgili resim : Simultaneus Visions

    http://hizliresim.com/ODy42Q

    ÇERDEN ÇÖPTEN HİKAYE
    Adam, sabaha karşı indi şehre. Öyle, her gittiği yeri doğup büyüdüğü, kendini güvende ve mutlu hissettiği yer gibi benimseyen, her gün başka bir şehre bıraksan oralı olan, sıradan insanların indiği gibi inmedi. Açlıktan, kışın soğuğunda sıcak yuvasından çıkmak zorunda kalıp, yavrularının boğazından yiyecek bir şey geçer umuduyla, üç beş ışığın yandığı, üç beş bacanın tüttüğü o ıssız köylere inen aç kurtlar gibi indi. Ama ne kendisi o kadar sıradandı ne de indiği şehir o kadar ıssız. Burada açlıktan kıvranan şehirdi. O sabah da yiyecek birilerini bulacağından emin ağzını kocaman açmış, gözlerini de yeni avlarının akın akın geldiği terminallere, otobüs duraklarına, mola yerlerine dikmişti.
    Adam, kalacağı binanın bulunduğu sokağa girmişti ki, diğerlerine hiç benzemeyen bir çöp arabasıyla karşı karşıya geldi. Bu gördüğünün çöp arabası olduğuna onu inandıran tek şey, arabanın az ilerisinde iki delikanlının yüzlerini binalara çevirip çöpleri toplamaya geldiklerini bağırmalarıydı. Adam buna da anlam veremedi. Çöpler zaten bir yerde toplanmıyor muydu? Üstelik, delikanlıların elbiseleri de çöple uzun süre haşır neşir olmamış kadar temizdi, tertemizdi. Ama çöp topladıklarına ikna edecek kadar aceleciydiler. Adam tüm bunlara anlam vermeye çalışırken kapılarda, pencerelerde yavaş yavaş insanlar belirmeye başladı.
    Sokağın biraz ilerisinden ayaklarını sürükleyerek bir kadın çıkageldi. Yıllarca uyumamış gibiydi. Gözlerinin altı, konu kadın dövmek olduğunda, ünü çağları aşmış sanatçılara parmak ısırtan kocaların, en özenli tablolarından esinlenilmiş şekilde mordu. Bakıyordu ama görmüyordu. Onu ölene kadar seveceğini söyleyen kocası yıllar önce mahalleden başka bir kadınla beraber gitmiş ve geri dönmemişlerdi. Küçük siyah kadife bir torba uzattı: “Biraz umudum var, alır mısınız?” dedi. Kadının yaşı hakkında en ufak fikri olmayan delikanlılardan biri: “Teyzeciğim, biz sadece çöpleri alıyoruz. Yaşamanız için önemi olan bir şeyi sizden alamayız. Çöp olarak hiç alamayız. Yarın ihtiyacınız olduğunda kimden isteyeceksiniz hem?” dedi. Kadın çok üstelemedi. Geldiği yoldan yine ayaklarını sürüyerek gitti ve kimse fark etmeden gözden kayboldu.
    Adamın gireceği binadan sinirli tavırlarla başka bir delikanlı çıktı. Çöp toplayan delikanlılardan yaşça küçüktü. “Birader! Benim de biraz öfkem var. Aslında çoğu zaman işime yaramıştır fakat insanlar öfkem yüzünden bana yaklaşmaz oldular artık. Hepsinden değil ama büyük bir kısmından kurtulmak istiyorum” dedi ve her tarafından sıkıca bantlanmış dört köşe bir paket uzattı. Delikanlılar paketi dikkatlice aldılar, çok hareket ettirirseler patlayacakmış gibi hareketlerle, birbirlerine dikkatli olmalarını, yavaş hareket etmelerini telkin ederek, arabanın boş bir köşesine yerleştirdiler.
    Delikanlının öfkesini bırakıp, yoluna devam ettiği köşeden, sakallı, cübbeli bir ihtiyar belirdi. “Delikanlılar, bu benim cehaletim. Bu yaşıma kadar getirdim ama artık taşımak ağır geliyor. Bir el atıverin de kurtulayım şundan” dedi. Delikanlılar ihtiyarın elinde bir şey göremedi, ama taşımak için çektiği eziyetten bu yükün cehalet olduğunu anladılar. İçlerinden daha güler yüzlü olanı: “Amca, o çöpü biz taşıyamayız, sadece sen taşıyabilirsin. Madem buraya kadar getirebildin, önce çöpünü yere indir, bir soluklan, sonra biraz daha gayret edersen araba yakın zaten, üzerine bırak. Biz de o zamana kadar diğer çöpleri toplayalım” dedi. İhtiyar, bin bir zahmetle çöpünü yere bıraktı, biraz soluklandı, sonra daha da bir zahmetle yerden kaldırdı, omuzlarının arasından bir kaç çıtırtı duyuldu. Bacaklarının yarı yolda ihanet etmemesini umut ederek arabaya kadar olan yolu yavaş yavaş yürüdü, nihayet çöpü arabaya bırakabildi. Bırakmasıyla mutluluktan göz yaşlarına boğulması bir oldu.
    Şehre yeni gelen adamla delikanlılar ihtiyarın mutluluğuna ortak olmayı abartmışken, arabanın karşı tarafındaki binadan bir teyze, baykuşları bile ürkütecek kadar cırtlak bir sesle bağırdı: “Delikanlılar, bende de biraz dedikodu birikmiş, bir o kadar da kibir var, şunları da alıverin.” dedi ve: “bir dahaki sefere geç gelmeyin, çöplerimiz dağ gibi birikiyor sonra” diye de ekledi. “Teyzeciğim, bir kaç naylon torbaya birden sarsa idin. Geçen ağzını sıkı bağlamamışsın, kokudan öldük arabada ” dedi delikanlılardan daha az güler yüzlü olanı. Kadın, önce utanır gibi oldu, sonra bin bir torbaya sardığı çöpünü balkondan binanın önüne bırakıverdi. Çöp yere düşer düşmez, görünüşüne göre çok daha ağır olduğunu ispatlar gibi tok bir ses çıkardı. Yere düşene kadar elbiselerinin kollarıyla burunlarını kapayan delikanlılar, torbanın patlamadığını görünce rahat bir nefes aldılar. Sonra torbayı düştüğü yerden ancak yardımlaşarak kaldırıp, güç bela arabanın üzerine attılar.
    Tam işlerini bitirdiklerini düşünüp sokaktan ayrılacaklarken, yanlarında hangi yönden geldiğini kestiremedikleri bir kadın beliriverdi. Önce etrafına bakındı, kimsenin görmediğinden duymadığından emin olunca, elbisesinin iç cebinden bir kutu çıkardı. O kutunun içinde, en içeridekinin dışarı yayılmasını engelleyecek şekilde iç içe sıralanmış birkaç kutu daha vardı. “Benim de biraz iki yüzlülüğüm var” dedi, sadece delikanlıların işiteceği kadar kısık bir sesle. Delikanlılar hiçbir şey söylemeden kutuyu aldılar, arabanın kuytu bir köşesine gizlediler.
    Bütün bunlar olurken, binalardan en yüksekçe olanının en üst katında bir kadın sessizce olanları izliyordu. O kadar uzaktan her şeyi fark etmesi, bilmesi olanaksızdı ama yüzündeki tebessüme bakılırsa, olayları zaten çok önceden biliyordu. Yine de kendine engel olamamış, olacağını bildiği olayların bildiği şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak etmişti sanki.
    Şehre yeni gelen adamla kadın bir anlığına göz göze geldiler. Tam o sırada adam korna sesiyle kendine geldi, kendini son anda kaldırıma atabildi. Çöp arabasının şoförü panik içerisinde adama seslendi: “Abicim bir şeyin yok ya? Az daha arabanın altında kalıyordun sabah sabah”. Adam çöp arabasına baktı, şimdi gerçekten çöp arabasıydı. Daha başka nelerin değişmiş olabileceğini anlamak için etrafına bakındı. İlk dedikoducu teyzeyi fark etti. Her zamanki yerinde, sokakta olabilecek en ufak bir olayı bile kaçırmayacak kadar tetikte, görevinin başındaydı.
    Sinirli gencin gittiği yönden gelen ihtiyar gittiği yönde adamla arayı oldukça açmıştı ama söylenmesine devam ettiği duyuluyordu. “Bizim zamanımızda bu kadar yatılmazdı... Bu saat yatılacak saat mi… Yaradanın huzurunda hesabını nasıl vereceksiniz… ” gibilerinden, bilinmeyen bir zamana ve bilinmeyen bir tanrıya dair bir şeyler söyleyip duruyordu.
    Bu arada adam da kazanın ve sabahtan beri olan olayların şaşkınlığını atlatmış, binanın önüne kadar gelmişti. Demin çöpünü verirken kısık sesle konuşup renkten renge giren kadın, yüzünde sahte bir gülümseme ile arkasından seslendi: “Hoş geldin evladım. Nasılsın… Geldiğin yerlerde ne var ne yok… Anan baban nasıl…”. Bu ve buna benzer daha bir çok yapmacık lafları sıraladı, adam da aynı yapmacıklığın ayarında baştan savma cevaplarla kadını savuşturdu, binaya girdi. Aklında, tüm yaşananlardan gerçek olduğuna emin olduğu, sadece, olayları seyreden kadının gülümsemesi kalmıştı
  • Bizim zamanımızda otobüse binerdik. Çocuk görünce göz falan kırpardık başını okşardık çocukların. Güldürürdük. Şimdi annesi babası yanlış anlamasın diye kafamızı çeviriyoruz. Çok şey çaldınız insanlıktan.
    ~Hakan Taşıyan
  • İhtiyar gülümsedi:
    - Bizim zamanımızda, dedi, ekmek satın almak, satmak gibi bir günah kimsenin hatırına gelmezdi. Hele para gibi şeyler hiç bilinmezdi. Herkesin yetecek kadar ekmeği vardı.
    Çar sordu:
    - Öyle ise söyle bana ihtiyar! Sen bu buğdayları nerede ekerdin? Tarlan nerede idi?
    - Tarlam Allah'ın toprağı idi. Nerede çift sürersem orası tarlam olurdu. Toprak serbestti o zaman. Hiç kimse "benim tarlam" demezdi. "Benim" lâfı yalnız emek için kullanılırdı.
  • İyi akşamlar , son iki aydır ismini vermek isemeyen arkadaşımız bir hikaye daha göndermiş. Yine isimsiz olarak paylaşılmasını istedi. Aşağıda paylaşıyorum etkimlik kapsamında.

    ilgili resim : Simultaneus Visions

    http://hizliresim.com/ODy42Q

    ÇERDEN ÇÖPTEN HİKAYE
    Adam, sabaha karşı indi şehre. Öyle, her gittiği yeri doğup büyüdüğü, kendini güvende ve mutlu hissettiği yer gibi benimseyen, her gün başka bir şehre bıraksan oralı olan, sıradan insanların indiği gibi inmedi. Açlıktan, kışın soğuğunda sıcak yuvasından çıkmak zorunda kalıp, yavrularının boğazından yiyecek bir şey geçer umuduyla, üç beş ışığın yandığı, üç beş bacanın tüttüğü o ıssız köylere inen aç kurtlar gibi indi. Ama ne kendisi o kadar sıradandı ne de indiği şehir o kadar ıssız. Burada açlıktan kıvranan şehirdi. O sabah da yiyecek birilerini bulacağından emin ağzını kocaman açmış, gözlerini de yeni avlarının akın akın geldiği terminallere, otobüs duraklarına, mola yerlerine dikmişti.
    Adam, kalacağı binanın bulunduğu sokağa girmişti ki, diğerlerine hiç benzemeyen bir çöp arabasıyla karşı karşıya geldi. Bu gördüğünün çöp arabası olduğuna onu inandıran tek şey, arabanın az ilerisinde iki delikanlının yüzlerini binalara çevirip çöpleri toplamaya geldiklerini bağırmalarıydı. Adam buna da anlam veremedi. Çöpler zaten bir yerde toplanmıyor muydu? Üstelik, delikanlıların elbiseleri de çöple uzun süre haşır neşir olmamış kadar temizdi, tertemizdi. Ama çöp topladıklarına ikna edecek kadar aceleciydiler. Adam tüm bunlara anlam vermeye çalışırken kapılarda, pencerelerde yavaş yavaş insanlar belirmeye başladı.
    Sokağın biraz ilerisinden ayaklarını sürükleyerek bir kadın çıkageldi. Yıllarca uyumamış gibiydi. Gözlerinin altı, konu kadın dövmek olduğunda, ünü çağları aşmış sanatçılara parmak ısırtan kocaların, en özenli tablolarından esinlenilmiş şekilde mordu. Bakıyordu ama görmüyordu. Onu ölene kadar seveceğini söyleyen kocası yıllar önce mahalleden başka bir kadınla beraber gitmiş ve geri dönmemişlerdi. Küçük siyah kadife bir torba uzattı: “Biraz umudum var, alır mısınız?” dedi. Kadının yaşı hakkında en ufak fikri olmayan delikanlılardan biri: “Teyzeciğim, biz sadece çöpleri alıyoruz. Yaşamanız için önemi olan bir şeyi sizden alamayız. Çöp olarak hiç alamayız. Yarın ihtiyacınız olduğunda kimden isteyeceksiniz hem?” dedi. Kadın çok üstelemedi. Geldiği yoldan yine ayaklarını sürüyerek gitti ve kimse fark etmeden gözden kayboldu.
    Adamın gireceği binadan sinirli tavırlarla başka bir delikanlı çıktı. Çöp toplayan delikanlılardan yaşça küçüktü. “Birader! Benim de biraz öfkem var. Aslında çoğu zaman işime yaramıştır fakat insanlar öfkem yüzünden bana yaklaşmaz oldular artık. Hepsinden değil ama büyük bir kısmından kurtulmak istiyorum” dedi ve her tarafından sıkıca bantlanmış dört köşe bir paket uzattı. Delikanlılar paketi dikkatlice aldılar, çok hareket ettirirseler patlayacakmış gibi hareketlerle, birbirlerine dikkatli olmalarını, yavaş hareket etmelerini telkin ederek, arabanın boş bir köşesine yerleştirdiler.
    Delikanlının öfkesini bırakıp, yoluna devam ettiği köşeden, sakallı, cübbeli bir ihtiyar belirdi. “Delikanlılar, bu benim cehaletim. Bu yaşıma kadar getirdim ama artık taşımak ağır geliyor. Bir el atıverin de kurtulayım şundan” dedi. Delikanlılar ihtiyarın elinde bir şey göremedi, ama taşımak için çektiği eziyetten bu yükün cehalet olduğunu anladılar. İçlerinden daha güler yüzlü olanı: “Amca, o çöpü biz taşıyamayız, sadece sen taşıyabilirsin. Madem buraya kadar getirebildin, önce çöpünü yere indir, bir soluklan, sonra biraz daha gayret edersen araba yakın zaten, üzerine bırak. Biz de o zamana kadar diğer çöpleri toplayalım” dedi. İhtiyar, bin bir zahmetle çöpünü yere bıraktı, biraz soluklandı, sonra daha da bir zahmetle yerden kaldırdı, omuzlarının arasından bir kaç çıtırtı duyuldu. Bacaklarının yarı yolda ihanet etmemesini umut ederek arabaya kadar olan yolu yavaş yavaş yürüdü, nihayet çöpü arabaya bırakabildi. Bırakmasıyla mutluluktan göz yaşlarına boğulması bir oldu.
    Şehre yeni gelen adamla delikanlılar ihtiyarın mutluluğuna ortak olmayı abartmışken, arabanın karşı tarafındaki binadan bir teyze, baykuşları bile ürkütecek kadar cırtlak bir sesle bağırdı: “Delikanlılar, bende de biraz dedikodu birikmiş, bir o kadar da kibir var, şunları da alıverin.” dedi ve: “bir dahaki sefere geç gelmeyin, çöplerimiz dağ gibi birikiyor sonra” diye de ekledi. “Teyzeciğim, bir kaç naylon torbaya birden sarsa idin. Geçen ağzını sıkı bağlamamışsın, kokudan öldük arabada ” dedi delikanlılardan daha az güler yüzlü olanı. Kadın, önce utanır gibi oldu, sonra bin bir torbaya sardığı çöpünü balkondan binanın önüne bırakıverdi. Çöp yere düşer düşmez, görünüşüne göre çok daha ağır olduğunu ispatlar gibi tok bir ses çıkardı. Yere düşene kadar elbiselerinin kollarıyla burunlarını kapayan delikanlılar, torbanın patlamadığını görünce rahat bir nefes aldılar. Sonra torbayı düştüğü yerden ancak yardımlaşarak kaldırıp, güç bela arabanın üzerine attılar.
    Tam işlerini bitirdiklerini düşünüp sokaktan ayrılacaklarken, yanlarında hangi yönden geldiğini kestiremedikleri bir kadın beliriverdi. Önce etrafına bakındı, kimsenin görmediğinden duymadığından emin olunca, elbisesinin iç cebinden bir kutu çıkardı. O kutunun içinde, en içeridekinin dışarı yayılmasını engelleyecek şekilde iç içe sıralanmış birkaç kutu daha vardı. “Benim de biraz iki yüzlülüğüm var” dedi, sadece delikanlıların işiteceği kadar kısık bir sesle. Delikanlılar hiçbir şey söylemeden kutuyu aldılar, arabanın kuytu bir köşesine gizlediler.
    Bütün bunlar olurken, binalardan en yüksekçe olanının en üst katında bir kadın sessizce olanları izliyordu. O kadar uzaktan her şeyi fark etmesi, bilmesi olanaksızdı ama yüzündeki tebessüme bakılırsa, olayları zaten çok önceden biliyordu. Yine de kendine engel olamamış, olacağını bildiği olayların bildiği şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak etmişti sanki.
    Şehre yeni gelen adamla kadın bir anlığına göz göze geldiler. Tam o sırada adam korna sesiyle kendine geldi, kendini son anda kaldırıma atabildi. Çöp arabasının şoförü panik içerisinde adama seslendi: “Abicim bir şeyin yok ya? Az daha arabanın altında kalıyordun sabah sabah”. Adam çöp arabasına baktı, şimdi gerçekten çöp arabasıydı. Daha başka nelerin değişmiş olabileceğini anlamak için etrafına bakındı. İlk dedikoducu teyzeyi fark etti. Her zamanki yerinde, sokakta olabilecek en ufak bir olayı bile kaçırmayacak kadar tetikte, görevinin başındaydı.
    Sinirli gencin gittiği yönden gelen ihtiyar gittiği yönde adamla arayı oldukça açmıştı ama söylenmesine devam ettiği duyuluyordu. “Bizim zamanımızda bu kadar yatılmazdı... Bu saat yatılacak saat mi… Yaradanın huzurunda hesabını nasıl vereceksiniz… ” gibilerinden, bilinmeyen bir zamana ve bilinmeyen bir tanrıya dair bir şeyler söyleyip duruyordu.
    Bu arada adam da kazanın ve sabahtan beri olan olayların şaşkınlığını atlatmış, binanın önüne kadar gelmişti. Demin çöpünü verirken kısık sesle konuşup renkten renge giren kadın, yüzünde sahte bir gülümseme ile arkasından seslendi: “Hoş geldin evladım. Nasılsın… Geldiğin yerlerde ne var ne yok… Anan baban nasıl…”. Bu ve buna benzer daha bir çok yapmacık lafları sıraladı, adam da aynı yapmacıklığın ayarında baştan savma cevaplarla kadını savuşturdu, binaya girdi. Aklında, tüm yaşananlardan gerçek olduğuna emin olduğu, sadece, olayları seyreden kadının gülümsemesi kalmıştı.
  • – Adın?

    – Sait.

    – Ne?

    – Sait... Faik. Sait Faik.

    – Soyadın?

    – Abasıyanık.

    – İşin, mesleğin?

    Bir şey bulamadı söyleyecek. Fransa’ya gitmek için pasaport alacaktı.

    – Yazarım, dedi.

    Öteki baktı, düşündü.

    – Yazar olduğuna dair bir yazı getir, dedi.

    İşte Sait Faik o yazıyı bir türlü bulamadı. Kimse bir iş yaptığına, bırak yazarlığı, bir iş yaptığına dair bir belge vermedi eline. Bir derneğe üye olduğuna dair ödediği aidat makbuzlarını buldu evde, aldı onları götürdü, olmadı. Meslek hanesine, “Yok” yazıldı.

    Kırklı yılların sonlarında olmalıydı. Beyoğlu’nda, Cağaloğlu yokuşunda önemsiz bakışlı, yakaları her zaman kalkık açık bej pardösülü, uzun boylu, sakin görünüşlü bir adam dolaşırdı. Gündüzleri Cağaloğlu’nda, akşamları da Beyoğlu’nda onu sık sık görür, “İşte bu da buradaki aşina yüzlerden,” diye düşünürdüm. Pek bilmezdim önceleri kimin kim olduğunu, hem neden bilmeliydim ki?..

    Sait Faik’i bilirdim, okumuştum, okuyordum ama, ben kitaplardaki Sait’i biliyordum; beyaz kâğıdın üzerinde kara satırlardaki Sait’i. Hiç kuşku yok, bu da en önemli Sait’ti.

    Sanırım, Sait’in kendisini ilk kez Agop Arad’ın yazıhanesinde tanıdım. Sait Faik Abasıyanık. Koskocaman bir ad. Sait işte oydu: Akşamları Beyoğlu’nda, gündüzleri Cağaloğlu’nun ara sokaklarında hep karşıma çıkan o önemsiz bakışlı, yakaları kalkık, açık bej pardösülü adam.

    O zamanlar Cağaloğlu da, Beyoğlu da bambaşkaydı. Genç yazarlar pek öyle bugünkü gibi gazetelerle iç içe değildi, olamazdı. İstisnalar varsa da, genellikle gazete yazarları siyasal adamlardı. Edebiyatla ilgilenir gibi görünürlerdi ama, her şeyden önce hepsi siyasetle uğraşırdı. Öyle sanatı manatı takmazlardı. Hem ayrıca o zamanlar bugünkü gibi her hafta sonu ve başı bir sanat sergisi de açılmaz, bir roman veya öykü kitabı göklere çıkarılmazdı. Çok sonralar: gazete sütunlarında ilkin tiyatro eleştirileri başladı. Bugün sanat dediğimiz fotoğraf olayının ise esamisi okunmazdı. Ben bu gazetecilik işine başladığım yıllarda, gazete yazarları büyük adlardı: Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Refik Halit Karay, Necmettin Sadak gibi. Aralarında sanata en yakını Sedat Simavi’ydi.Hürriyet’i çıkarmadan önce Yedi Gün’ü çıkarıyordu. Ne var ki diğerleri gibi, onun gazetesinde de edebiyata veya sanat sayfasına yer yoktu. Ancak çok sonraları gazete sütunlarında birkaç tiyatro eleştirisine, çok nadiren de resim sergileri hakkında ufacık haberlere rastlanmaya başladı. 1950’lerin ortalarında zaman zaman tiyatrodan söz eden sütunlar yer aldı. Bunun da önderleri genç kuşaktan gelme yazı işleri veya istihbarat servislerinde çalışanlar oldu. Eskiden sanat olaylarına, sanatçıya gazetecilikte yer yoktu kısacası. Eskilerden olmasına karşın Ulunay, sonra sanat kronikleri olarak “FA” imzasıyla Fikret Adil, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Vâ-nû (Vâlâ Nurettin), Zahir Güvemli, daha genç kuşaktan ise Osman Karaca. Adnan Benk, Tunç Yalman sanatçı dünyasının önemsenmesine ve gazete sütunlarına girmesine önayak oldular. Bir süre sonra gazetelerde müstakil sanat sayfaları, hatta sanat ekleri çıkmaya başladı ki, bu da 1960’lı yılların ortalarına rastlar.

    Evet, Beyoğlu bugünkünden çok başkaydı. Çok eskiler için daha da başkaymış ama, bizim zamanımızda örneğin Nisuaz kahvesi vardı; Baylan vardı, Lebon, Markiz vardı. Bu son ikisi lükstü ve genellikle Yahya Kemal’den başka hemen kimse gitmezdi. Sözünü ettiğim yılların sanatçı takımı cebinde o zamanın parasıyla en çok 10 lira olan adamlardı.

    Sait ise bir rantiyeydi. Anasının Burgaz adasında evi vardı. Cebinde parası olduğu söylenirdi. Bir de Beyoğlu’nda, Küçük Parmakkapı’da bir oda kiralamıştı; adaya gidemediği, vapuru kaçırdığı günler kalmak için. Bu da o zamanın genç takım yazarları için olmayacak bir lükstü. Sait Faik bir ara, 1942’de Haber gazetesinde gazetecilik de yapmış muhabir olarak. Zamanın güzellik kraliçesiyle röportajlar falan yapmış. Zaten bu çok kısa sürmüş. Bağdaşamamış bir türlü gazetecilikle.

    Cağaloğlu yokuşundaki Yeditepedergisinin yazıhanesine Sait çok sık gelirdi. En iyi dostlarından biri o zamanAkşam gazetesinde ressam olan Agop Arad’dı. Ondan sonra da Orhan Veli’ydi. Çok sonraları onu her yerde görmeye başladım. O zamanlar Adalet Cimcoz Galatasaray’da, St. Antuan kilisesinin karşısından Tepebaşı’na çıkan Kallavi sokakta Maya Sanat Galerisi’ni açmıştı. Sait her akşam buraya uğrardı. Yalnız o değil, bu belli başlı sanatçılar diye tanıdıklarımızın hemen hepsi. Maya galerisinin ilk sergisi karma bir resim sergisi oldu. Sonra Fikret Adil aracılığıyla hazırlanan Fransa’daki Türk ressamları sergisi, Yüksel Aslan’ın ilk sergisi, daha sonra Nevzat Üstün’le benim şiirli fotoğraflar sergimiz açıldı (Ocak 1953). İşte Sait bu sergilerin hepsine gelirdi. Oranın müdavimlerinden biriydi. Mazhar Şevket İpşiroğlu, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Hüsamettin Bozok, Fikret Adil, Mücap Ofluoğlu, Orhan Veli de sık sık gelenlerdendi.

    Bir ara Saim Hoca denen bir arkadaşımız vardı. Saim Hoca hem Sait’in, hem de Orhan Veli’nin arkadaşıydı. O zaman Bulvar tiyatrolarında parlamakta olan aktör Tevhid Bilge’nin kardeşiydi Saim Hoca. Orhan olsun, Sait ya da Agop Arad olsun, Beyoğlu’na çıkınca genellikle Tevhid Bilge’nin oynadığı o zamanın Ses Tiyatrosu’na gider, orada buluşurlardı. Günlerden bir gün bu Tevhid Bilge operetinin bir akşam gösterisi olacaktı Kınalıada’da. Saim Hoca hepsini toplamış; Sait’i, Orhan’ı, Arad’ı ve beni de unutmamış. Tiyatrodan önce erken bir vapurla adaya gitmiştik. Tiyatro grubunun gelmesine daha birkaç saat vardı. Cepteki paralar hesaplandı, bir yere gidip içilebilirdi. Tiyatro takımı gelince Saim Hoca ile ben iskelede grubu karşılamaya gittik. Tevhid Bilge hemen yanımıza yaklaşarak Orhan’la Sait’i sordu. “Geldiler,” dedik. Kınalıada’nın meydanında camekânlı, tahta bir lokanta vardı. Bir de küçük sahnesi vardı bu lokantanın. Temsil orada verilecekti. Grup hazırlanadursun, biz Orhan, Sait ve Arad’ı bıraktığımız meyhaneye yollandık. Daha meyhaneye girmeden Arad karşıma çıktı, biz sormadan. “Nerede ulan bunlar? Bütün çarşıyı dolaştım, bulamıyorum,” dedi. Oyun başlamıştı. Bizse –Arad, Saim Hoca ve ben– onları aramaya koyulduk. Ama bulamadık. Bir ara Arad öfkelenerek, “Bunlar böyledir işte. Kalabalıktan, insandan korkarlar. Muhakkak ekmişlerdir bizi,” dedi. Ertesi gün durum meydana çıktı. Kalabalığı, tiyatro grubunun vapurdan inişini görünce, Orhan’la Sait hemen tüymeye karar vermişler. Aynı vapurla bize görünmeden sıvışıp Kınalı’dan Burgaz’a geçmişler. Bunun nedenini zaten herkes biliyordu. Çünkü Orhan da, Sait de iyi tanımadıkları, samimi olmadıkları herkesten kaçarlardı. İkisi de utangaç yaratıklardı vesselam. Sait bunu dengeleyemediği için hep sertliğe özenirdi. Kimi vakit hoşlanmadığı bir konu açılınca kızar, azarlar, hatta karşısındakini tokatladığı bile olurdu.

    1953’te Sait Faik, ikinci Türk olarak, Amerika’daki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliği payesini aldı. Bu kadarı küçük bir haber olarak gazetelerde çıktı çıkmasına ama, yukarıda da söylediğimiz gibi, sanatçılar gazete sütunları için pek çekici bir konu değildi. Oysa bundan önceki Mark Twain üyeliği ilk Türk olarak Atatürk’e verilmişti. Şimdi ikinci Türk de Sait oluyordu. Aradan yıllar geçti, bugüne kadar başka hiçbir Türk bu onura layık görülmedi. Bir süre sonra bunun sertifikası geldi. Sait bana getirdi. “Bir fotoğrafını çek, birkaç tane bulunsun,” dedi. Sait’in ölümünden sonra birkaç kopya daha yaparak Sait Faik Müzesi olan Burgaz adasındaki evine armağan ettim. Kendisi bu olay için özetle şöyle yazmıştı:

    “Bana Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylememe ne hacet. Bu, üyelik verilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir, sanırım.

    Atatürk’ten sonra benim üye olmam benim için ne büyük şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika’da bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır...”

    Hastalığının yeni başladığı yıllarda babamın Beyoğlu Hacopulo pasajındaki eczanesine gelir, kalfamıza iğne olurdu. Ama Sait bu eczanenin babamın olduğunu bilmezdi, ben de hiç söylemedim.

    Bir yaz günüydü, Sait hastanede tedavi altına alınmıştı. O zamanlar Şişli’ye yakın Bulgar Konağı’nın karşısındaki köşede iki katlı beyaz büyük bir bina vardı (bugünkü Kent sinemasının bulunduğu yerde). Adı Marmara Kliniği idi. En eski arkadaşı Arad her nedense onu görmeye yalnız gitmekten çekiniyordu. “Birlikte gidelim,” dedi. Gittik. Yatmakta olduğu ikinci kattaki odaya korkuyla girdim. Her şeyden önce fotoğraf makinemi görmesini istemiyordum. Halsizdi, yatıyordu. Bize bakıyor ama, pek az konuşuyordu. Arad Cağaloğlu’ndan haberler veriyor, dedikodu yapıyor, hoş şeyler anlatmaya çabalıyordu. Sait’in gözü bir ara bana takıldı ve yanımda duran fotoğraf makinesini gördü.

    – Ulan, gebereceğiz diye fotoğrafımı mı çekmeye geldin? dedi.

    Fotoğraf çekmek... Tabii ben bunu hiç yapamadım o gün. Şimdi anımsıyorum, her tarafı yağlıboyayla boyanmış bembeyaz bir odaydı. Onu son gördüğüm oda. Ama tüm beyazlığına karşın loştu.

    O günden bugüne Şişli’ye çok yolum düşer. Otomatik olarak o tarafa bakar, Marmara Kliniği’ni ararım. Yoktur Marmara Kliniği. Bu bembeyaz loş oda da yoktur. Sait de yoktur...