• Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

    E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

    Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

    " Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

    "Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

    Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

    İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
    "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

    İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

    Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

    Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

    " Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
    İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

    Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

    Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

    Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

    Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

    Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

    Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

    Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

    Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi
  • Yazar: Osman Y.
    Hikaye Adı : Mavi Tişört
    Link: #31484470
    Müzik Parçası : Oblivion

    Astor Piazzolla–Oblivion
    https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    MAVİ TİŞÖRT

    Merhaba abi afiyet olsun, seni ilk defa görüyorum burada. Oturabilir miyim masana? Sağolasın. Kokoreçler benden olsun, Adnan abinin kokoreçi bi tanedir kimsenin kokoreçine benzemez.

    -Adnan abi bana da bi yarım az acılı biliyorsun işte.
    -Tamam Fırat.

    Bugün biraz canım sıkılıyor da abi, kokoreç iyi geliyor biliyor musun böyle zamanlarda ondan erken geldim bugün. Şu üzerimdeki tişört var ya abi işte bunun yüzünden hep.

    -Al Fırat yarımını.
    -Eyvallah abi.

    Ne diyordum ha evet şu mavi tişörtüm. Bunu bugün çöpe atmam gerekiyor ama nasıl yapacağımı hiç bilmiyorum, biriyle konuşmaya çok ihtiyacım var sana anlatsam olur mu abi başını ağrıtmazsam.

    -…..

    Eyvallah abi itiraz etmediğine göre dinleyeceksin. Abi bundan yedi sene önceydi , bi kızla tanıştım ben. Nasıl güzel ama nasıl iyi görsen. Nasıl mı tanıştım? O zıkkım feysbuk yok mu oradan işte. Bu geldi buldu beni iyi mi , aslında kızlar pek eklemezdi beni şaşırdım. Sonra selam kelam yazdım cevapladı, öyle öyle konuşmaya başladık iyi mi? Görmek istiyorum inat ediyor, fotoğrafı da yok, buluşalım diyorum istemiyor iyi mi ? Tam altı ay dil döktüm abi, başkası olsa bu kadar uğraşır mıydı sen söyle , alem puşt olmuş afedersin, herkes bizim gibi iyi niyetli mi? Neyse ne diyordum altı ay evet, buluştuk abi ama nasıl güzel hayallerimden de güzel inanmazsın abi. Tamam dedim oldu bu iş. Ayrıldık evlerimize gittik, telefondan yazıyoruz artık biliyor musun abi kaynaştık ne sohbet ne muhabbet of ne biçim. Görüşmek istiyorum ben tabi ama kız inat etti yine iyi mi ? Dokuz ay daha inat etti abi ikinci görüşme için, abi süreye bak bu kadar zamanda bi çocuk dünyaya geliyor biliyorsun abi az zaman mı? Ama görüştük sonunda, bu daha da iyi geçti , tamam dedim artık aylarca beklemek neymiş , haftada bir görüşürüz, haftasonları var yani değil mi abi? Öğrenci o, ben de çalışıyorum işte abi. Okumaya gelmiş büyükşehire , Karadenizin küçük bir kasabasından abi, dereceyle kazanmış okulu , İngilizce falan desen o biçim. Ben liseyi zor bitirdim be abi anlıyor musun yani aslında olacak iş değil. Neylersin abi gönül laf dinlemiyor. Ne oldu dersin sonra peki ?

    -…..

    Anlatayım abi, bir daha göremedim onu ne olacak. Bir duydum ki yurt dışına gitmiş, okulun da yükseği varmış ya mastır diyorlar abi sen daha iyi bilirsin. Çok kafam bozuldu abi , ne yapsam bilemedim. Attım kendimi kızın memleketine, evini bulurum dedim hiç değilse yerini yurdunu görmüş olurum, bindim otobüse abi. Kafamdan neler geçiyor, evine gidip ortalığı ayağa mı kaldırsam diyorum, ulan sizin bu kızınız bana neler etti falan, anlıyor musun abi?

    Neyse gece bindim otobüse sabah vardım. Bi kahvaltı ettim az yürüdüm ama nasıl öfkeliyim. Bi parka oturdum bi cigara yaktım telefonla oynuyorum. Pat diye bi mesaj gelmesin mi bundan.. Özür diliyor benden, giderken haber veremedim diyor, olacak iş değildi bizimkisi biliyorsun diyor, falan filan diyor işte uzun uzun destan yazmış, sanki ne faydası varsa.. Oracıkta kendime geldim, lanet olsun dedim ya sana da sana gönül verene de. Vazgeçtim evini falan aramaktan, dolaştım biraz daha, güzel memleket ha deniz kenarıydı. Üzerimde de bu tişört vardı işte. Önceki iki görüşmemizde de üzerimdeydi, düşünsene abi iki senede iki kere görebildim yüzünü. İlk görüşmede giymiştim, beğendiğini söyleyince ikinci görüşmede de giyeyim dedim, bir de memleketine giderken işte , uğur gibi bi şey oldu abi anlıyor musun? Döndüm eve geldim abi, her şey bombok gidiyordu anlıyor musun? Unuttum ama bana sor nasıl ne kadar sürdü ah be abi..

    -……

    Neyse abi lafı uzatmayayım, unutana kadar her gün bu tişörtü giydim yazın tekten bunu, kışın içime işte. Soldu, yırtıldı kenarı köşesi görüyorsun baksana. Dört senedir falan çekmecede duruyordu. Geçen hafta rüyamda gördüm bu kızı, sanki nasıl diyeyim abi bir yerlerden çıkıp gelecek gibi hissettim. Aradım ama telefonu değişmiş, internette falan izi kalmamış, ara tara yok işte bir haber. Bir haftadır yine bu tişörtle geziyorum, sanki bir yerde karşıma çıkacak sokaklarda anlıyor musun abi garip bir his nasıl anlatayım.. Annem fark etti halimi tişörtü yeniden giymeye başlayınca, dün oturup konuştuk eski mevzular işte biliyor ne çektiğimi, dertleştik. Yemin verdirdi, oğlum gelmez dedi etme eyleme dedi, o tişörtü çöpe atacaksın dedi. Hakkımı helal etmem dedi, hatırlatıp duracak sana dedi. Hem kasım ayındayız öylece geziyorsun hasta olacaksın dedi. Bir kere de sözümü dinle dedi. Kıyamadım abi, haklı zaten kadıncağız. Gelmez biliyorum aslında, benimkisi züğürt tesellisi işte, rüya falan da hikaye gelmez tabi. İşte böyle abi tişörtü atmadan önce son bir kez giyip kokoreç yemeğe geleyim dedim. Hakkını helal et abi senin de kafanı şişirdim kendi dertlerimle.

    -…..

    Abi, abi nerdesin !? Abi ben ısmarlayacaktım kokoreçi. Ne ara kalktın görmedim ki hay aksi. Adnan abi benim masadaki abi nereye kayboldu, ben ödeyecektim söz verdim ayıp oldu.

    -Kim Fırat hangi abi?
    -Masamdaki işte, bir saattir konuşuyoruz görmedin mi?
    -Oğlum kimse yoktu senin masanda, sen kendi kendine konuşuyordun. Var bi tuhaflık bu çocukta dedim ama ses etmedim, ilk defa böyle gördüm seni ne bileyim iyi misin sahi sen ?

    -İyiyim abi iyiyim.. Adnan abi üzerime ayran dökülmüş, en sevdiğim tişörtüm kirlendi.
    -Üzüldüğün şeye bak, verirsin annene yıkar ne olacak ?
    -Yıkamaz abi yıkamaz, ben bunu atayım en iyisi, çok eskidi zaten…
  • Astor Piazzolla–Oblivion
    https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    MAVİ TİŞÖRT

    Merhaba abi afiyet olsun, seni ilk defa görüyorum burada. Oturabilir miyim masana? Sağolasın. Kokoreçler benden olsun, Adnan abinin kokoreçi bi tanedir kimsenin kokoreçine benzemez.

    -Adnan abi bana da bi yarım az acılı biliyorsun işte.
    -Tamam Fırat.

    Bugün biraz canım sıkılıyor da abi, kokoreç iyi geliyor biliyor musun böyle zamanlarda ondan erken geldim bugün. Şu üzerimdeki tişört var ya abi işte bunun yüzünden hep.

    -Al Fırat yarımını.
    -Eyvallah abi.

    Ne diyordum ha evet şu mavi tişörtüm. Bunu bugün çöpe atmam gerekiyor ama nasıl yapacağımı hiç bilmiyorum, biriyle konuşmaya çok ihtiyacım var sana anlatsam olur mu abi başını ağrıtmazsam.

    -…..

    Eyvallah abi itiraz etmediğine göre dinleyeceksin. Abi bundan yedi sene önceydi , bi kızla tanıştım ben. Nasıl güzel ama nasıl iyi görsen. Nasıl mı tanıştım? O zıkkım feysbuk yok mu oradan işte. Bu geldi buldu beni iyi mi , aslında kızlar pek eklemezdi beni şaşırdım. Sonra selam kelam yazdım cevapladı, öyle öyle konuşmaya başladık iyi mi? Görmek istiyorum inat ediyor, fotoğrafı da yok, buluşalım diyorum istemiyor iyi mi ? Tam altı ay dil döktüm abi, başkası olsa bu kadar uğraşır mıydı sen söyle , alem puşt olmuş afedersin, herkes bizim gibi iyi niyetli mi? Neyse ne diyordum altı ay evet, buluştuk abi ama nasıl güzel hayallerimden de güzel inanmazsın abi. Tamam dedim oldu bu iş. Ayrıldık evlerimize gittik, telefondan yazıyoruz artık biliyor musun abi kaynaştık ne sohbet ne muhabbet of ne biçim. Görüşmek istiyorum ben tabi ama kız inat etti yine iyi mi ? Dokuz ay daha inat etti abi ikinci görüşme için, abi süreye bak bu kadar zamanda bi çocuk dünyaya geliyor biliyorsun abi az zaman mı? Ama görüştük sonunda, bu daha da iyi geçti , tamam dedim artık aylarca beklemek neymiş , haftada bir görüşürüz, haftasonları var yani değil mi abi? Öğrenci o, ben de çalışıyorum işte abi. Okumaya gelmiş büyükşehire , Karadenizin küçük bir kasabasından abi, dereceyle kazanmış okulu , İngilizce falan desen o biçim. Ben liseyi zor bitirdim be abi anlıyor musun yani aslında olacak iş değil. Neylersin abi gönül laf dinlemiyor. Ne oldu dersin sonra peki ?

    -…..

    Anlatayım abi, bir daha göremedim onu ne olacak. Bir duydum ki yurt dışına gitmiş, okulun da yükseği varmış ya mastır diyorlar abi sen daha iyi bilirsin. Çok kafam bozuldu abi , ne yapsam bilemedim. Attım kendimi kızın memleketine, evini bulurum dedim hiç değilse yerini yurdunu görmüş olurum, bindim otobüse abi. Kafamdan neler geçiyor, evine gidip ortalığı ayağa mı kaldırsam diyorum, ulan sizin bu kızınız bana neler etti falan, anlıyor musun abi?

    Neyse gece bindim otobüse sabah vardım. Bi kahvaltı ettim az yürüdüm ama nasıl öfkeliyim. Bi parka oturdum bi cigara yaktım telefonla oynuyorum. Pat diye bi mesaj gelmesin mi bundan.. Özür diliyor benden, giderken haber veremedim diyor, olacak iş değildi bizimkisi biliyorsun diyor, falan filan diyor işte uzun uzun destan yazmış, sanki ne faydası varsa.. Oracıkta kendime geldim, lanet olsun dedim ya sana da sana gönül verene de. Vazgeçtim evini falan aramaktan, dolaştım biraz daha, güzel memleket ha deniz kenarıydı. Üzerimde de bu tişört vardı işte. Önceki iki görüşmemizde de üzerimdeydi, düşünsene abi iki senede iki kere görebildim yüzünü. İlk görüşmede giymiştim, beğendiğini söyleyince ikinci görüşmede de giyeyim dedim, bir de memleketine giderken işte , uğur gibi bi şey oldu abi anlıyor musun? Döndüm eve geldim abi, her şey bombok gidiyordu anlıyor musun? Unuttum ama bana sor nasıl ne kadar sürdü ah be abi..

    -……

    Neyse abi lafı uzatmayayım, unutana kadar her gün bu tişörtü giydim yazın tekten bunu, kışın içime işte. Soldu, yırtıldı kenarı köşesi görüyorsun baksana. Dört senedir falan çekmecede duruyordu. Geçen hafta rüyamda gördüm bu kızı, sanki nasıl diyeyim abi bir yerlerden çıkıp gelecek gibi hissettim. Aradım ama telefonu değişmiş, internette falan izi kalmamış, ara tara yok işte bir haber. Bir haftadır yine bu tişörtle geziyorum, sanki bir yerde karşıma çıkacak sokaklarda anlıyor musun abi garip bir his nasıl anlatayım.. Annem fark etti halimi tişörtü yeniden giymeye başlayınca, dün oturup konuştuk eski mevzular işte biliyor ne çektiğimi, dertleştik. Yemin verdirdi, oğlum gelmez dedi etme eyleme dedi, o tişörtü çöpe atacaksın dedi. Hakkımı helal etmem dedi, hatırlatıp duracak sana dedi. Hem kasım ayındayız öylece geziyorsun hasta olacaksın dedi. Bir kere de sözümü dinle dedi. Kıyamadım abi, haklı zaten kadıncağız. Gelmez biliyorum aslında, benimkisi züğürt tesellisi işte, rüya falan da hikaye gelmez tabi. İşte böyle abi tişörtü atmadan önce son bir kez giyip kokoreç yemeğe geleyim dedim. Hakkını helal et abi senin de kafanı şişirdim kendi dertlerimle.

    -…..

    Abi, abi nerdesin !? Abi ben ısmarlayacaktım kokoreçi. Ne ara kalktın görmedim ki hay aksi. Adnan abi benim masadaki abi nereye kayboldu, ben ödeyecektim söz verdim ayıp oldu.

    -Kim Fırat hangi abi?
    -Masamdaki işte, bir saattir konuşuyoruz görmedin mi?
    -Oğlum kimse yoktu senin masanda, sen kendi kendine konuşuyordun. Var bi tuhaflık bu çocukta dedim ama ses etmedim, ilk defa böyle gördüm seni ne bileyim iyi misin sahi sen ?

    -İyiyim abi iyiyim.. Adnan abi üzerime ayran dökülmüş, en sevdiğim tişörtüm kirlendi.
    -Üzüldüğün şeye bak, verirsin annene yıkar ne olacak ?
    -Yıkamaz abi yıkamaz, ben bunu atayım en iyisi, çok eskidi zaten…
  • Kitap okumak bir beceri midir? Okumayı bilen herkes her kitabı okuyabilir mi? Eleştirel okuma, derin okuma nedir? Bir kitabı okuyup değerlendirebilmek için, bilgi birikimimi, tecrübe mi, yaş mı önemlidir yada birkaçı birden mi? İnsanın okuma zevki zamanla değişiyor mu? İnsan kolay anladığı kitapları değersiz görüp zorlandığı kitaplara daha mı çok değer veriyor? Hikaye neden edebiyatın üvey evladı muamelesi görüyor? Milli edebiyata neden yeteri kadar ilgi gösterilmiyor? Sorular, bazısı cevap ararken bazısı da bazı rahatsızlıkları duyarlılıkları/duyarsızlıkları dile getiren sorular..

    Ahmet Hamdi TANPINAR’ı ilk okumam 3-4 yıl öncesine dayanır. İlk okuduğum yazarlardandır kendisi. İlk 5 en kötü ilk 10 yazarımdan birisi. Sartre, Camus, Yusuf ATILGAN, Sabahattin ALİ okumalarım da aynı zamanlara denk gelir. Sartre’nin "Bulantı" ile Camus’un "Sisifos Söyleni" ve "Yabancı" , TANPINAR’ın "Sahnenin Dışındakiler", "Mahur Beste" ve "Huzur" eserlerini okumuştum. Yahu ne cahillik. Şu an bile zor anlıyorum bu yazarları, ucundan kıyısından ne tutturursak işte..

    Huzur’un kapağını kapattıktan sonra 6 ay elime kitap alamamıştım. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" ile "Beş Şehir"’ i de satın almıştım da hala durur kitaplığımın rafında. "Hikayeler" kitabı elime geçmese uzunca bir sürü daha elime Tanpınar almaya cesaret edemezdim ya..

    Mahur Beste’yi okuduğum da şaşkına dönmüştüm. Adamın canı sıkılmış, gezdirmiş de gezdirmiş okuru, demiştim. Sonuç odaklı düşündüğümüzden olsa gerek, şimdi değerini daha iyi anlıyorum. Huzur kitabını okuduğum da baygınlık geçirecektim. O kadar ağır bir eser olamaz. İktisat, Musiki, felsefe, edebiyat, karakterlerin özgünlüğü. Hele o Suat yok muydu o Suat, onca kitap okudum aklımdan bir türlü çıkmaz.. Uzun, sayfalarca betimler.. Canım sıkılıyordu okurken, onları görecek göz nerede..

    Hikayeler geçti en son elime. Tamamen son zamanlardaki hikayelere olan düşkünlüğümden. İyi ki de geçmiş. İlk hikayeyi – Abdullah Efendinin Rüyaları- okurken bir büyüye kapıldım sanki. Ben böyle hikaye ne gördüm ne duydum. Hikayelerde genelde konu özgünlüğü pek aranmaz. Farklı olan üsluptur, kullanılan tekniklerdir. Tanpınar hikayesinde olağan bir konuyu öyle olağandışı bir mecraya çekmiş ki, derinliğinde boğulmamak, büyülenmemek elde değil. Bu olağandışı, akılüstü olayları anlatırken de olağanlaştırmış. Farklı bir boyuta götürmüş okuru.

    Tanpınar’ın oturmuş bir felsefesi var. Eşyalara ruh üflemek.. Her şeyin bir ruhu var. Zaman kavramını irdelemiş bazı yerlerde. Cümle kurgusu müthiş. Hele o nitelemeleri yok mu, ben en son böylesini Yaşar Kemal de görmüştüm ama onunkisi daha çok betimlemelerdeydi. Tanpınar neredeyse bunu her yerde kullanıyor. Betimlerken, ruh halini anlatırken, felsefesini verirken..

    Anladım ki Türk Edebiyatı Tanpınar dan çok etkilenmiş, beslenmiş. “Rüya gibi” hikayesinde şimdiki zamandaki karakterin hayat hikayesini vermiş. Bu hikaye defalarca farklı yazarlar tarafından işlendi. Sonra karakterin kimliksizlik sorunu. Benzeri birçok konu.. Sadece konuda değil.. Tanpınar bir yazar nasıl olur, hem felsefe hem edebiyat nasıl bir arada anlatılır onun en büyük örneği..

    Eleştirilebilecek tek husus ise, yenilik arayışında olmayışı, hikaye türüne bir roman edasıyla yaklaşımı olabilir. Yazdığı dönem düşünüldüğünde böyle bir arayışın beklenemeyeceği düşünülsede Sait Faik de aynı dönemlerde yazmıştı ve hikaye türünde farklı bir çığır açtı. Tanpınar ‘dan da öğreneceğimiz, göreceğimiz çok şeyler vardı. Elbette ki bu onun büyüklüğüne bir gölge düşürmeyecektir. Bizimkisi sadece bir beklenti..

    Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Spoiler İçerebilir..
    Robert Langdon, burada baş elemanlarımızdan. Artur Doyle'nin nasıl Sherlock'u varsa ; Dan Brown'un da Langdon'u var diyeceğim artık. Bu sefer ki olaylarda bana çekici geldi. Garip bir hikaye ve ardından rüya ile hastanede gözlerini açıyor bizimkisi. Peki kimdi bu Langdon, bir hatırlayalım. Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, sanat tarihi uzmanı ve simge bilimci, ayrıca neyse onu da okuyanlardan ziyade okumak isteyenler okuyunca bulurlar. :)))
    Langdon, tam kendisine ne olduğunu öğrenirken hastanede bir karışıklık çıkıyor. Kendisine bir ajan gönderiliyor, eh sebebi malum ve adı da Vayentha. Bunu gönderen de Amir ve beklenmedik bir sorun ortaya çıkınca yollamak zorunda kalıyor. Peki bu sorun neydi ? Bunun yanıtını burada bulacağız işte.
    The Mendacium adlı bir gemimiz var. Geminin özellikleri beni benden alıyor. Şunu desem yeterli. Kendisine ait bir denizaltı vardı gemide. Geminin sahibi 'Amir' isminde birisi ve Konsorsiyum'un da kurucusu. Ancak sıra, iş ahlakı kurallarına geldiğinde kesinlikle bu adamı da tebrik etmeden geçemeyeceğimi bildirmeliyim.
    Ardından kaçış başlıyordu ve Dr. Brooks (Sienna) , Langdon'u kaçırmaya başlıyordu. Burada eklemeliyim ben bu senaryoyu sanki izlemiş gibi hatırlıyorum. Acaba bu Tom Hanks olması lazımdı o adamın oynadığı filmin esinlenildiği kitap olabilir mi çünkü okurken kaçış sahneleri acayip derecede gözümün önüne geliyor sanki okurken izliyor gibiyim. Ayrıca Robert Langdon'un kullanıldığı 3 ya da 4. seri olduğunu düşünüyorum bu kitabın.
    Diğer yandan Knowlton da Konsorsiyum'dan aldığı görev üzerine harekete geçiyor. Aslında onu eklemezdim buraya ama ileride nasılsa birleşecekler, ha şimdi ha sonra, biraz ön bilgi iyi olur. Sonraki güne ait bir plaka ve oradaki yazı gözüne çarpıyor. Kendisinin 'Gölge' olduğundan bahseden birisi 'Cehennem' den söz ediyordu.
    Kaçış sonrası yaşananlar ve Langdon'un, Sienna ile ilgili bulduğu bazı gazete metinleri ve öncesinde kendisini araştırmasını da belirtmek gerek. Yanındakine güvensen bile -ya da yanında olsa bile- o kişi hakkında ufak da olsa araştırma yapmak ve nasıl biri olduğunu öğrenmek son derece önemlidir kanımca.
    Ardından Sienna ile Langdon biraz daha toparlanıp oturuyor ve Langdon'un cebindeki madde ile ilgili konuşuyorlar ve bunun bir virüs olacağından şüphe ediyorlar. Ardından bu biyolojik maddeden kurtulmak isteyen ve ne olduğunu bilmeyen Langdon, konsolosluğu arıyor ve onlarında kendisini beklediğini öğreniyor. Ancak bunun karşılığında gelişen olaylar hiç de bizim safların beklediği gibi gitmiyordu.
    Oradan sonra artık tüpü açmaya karar verdi bizimkiler ve bende merak ediyordum tabi. Oldukça şaşırdım ve bir o kadar da hoşuma gitti karşılaştıklarım. Ortaçağda, Hristiyanlara Yedi Ölümcül Günah'ı hatırlatmak için Vatikan'ın türettiği bir anımsatıcıydı. Saligia; superbia, avaritia, Luxuria, invidia, gula, İra ve acedia kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir akronimdi. Yani, Kibir, hırs, şehvet, kıskançlık, açgözlülük, öfke ve tembellik. Ardından da tüple ilgili çok şaşırtıcı bir şeyi daha keşfettiler.
    Araştırmalar Orta Çağ döneminde 'Dante' idolünü yansıtırken bununla ilgili hatıralar göze çarpmış ve bir konferans ve bu konferansa katılan Langdon'a geniş yer verilmişti.
    Burada Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile ilgili bir kısım var ve Dr. Elizabeth konu ediniyor. Kendisine nutuk çeken birisinin ona sözü aklımda kalmıştı. Salgınları önlemenin iyi bir şey 'olmadığının' altını çiziyordu. Dünya nüfusunun artmasının kötü yönlerini eleştiriyor ve artık kitabımız da yavaş yavaş konuya giriyordu diyebiliriz.
    Bizimkiler kaçarken bir müzede Langdon'un, Marta Alvarez dediği bir kadınla buluşuyorlar ve hem kaçmak hem de araştırma yapmak üzereyken az evvel bahsettiğimiz 'Dante' nin maskesinin çalındığını fark ediyorlar. Bunun öncesi oldukça büyük ve zorlu bir kaçış sahnesine neden olmuştu ancak bundan sonrası daha da büyük olacaktı. Çünkü maskeyi çalan kişiyi görüntülü kayıtlarla izlediğinizde şok olacağınıza eminim. Bertrand Zobrist olaya dahil olacak, maskeyi alıp müzeye bağışlamış kişi olduğu anlaşılacak, dünya nüfusunun azaltılmasının -yok edilerek- savunmasını yapan kişi olduğu bilinecekti. Gerisi var ama okumak daha zevkli. :)))
    Kitap içi kitapla bugün biraz da kendi kültürümü zenginleştirmeye başladım sanırım. Dante'nin İlahi Komedya eseri var. Kısaca 3 bölümden oluşuyor (Cehennem, Araf, Cennet) ve yanlış hatırlamıyorsam dünyanın da en uzun şiiri. Burada üçüncü bölümde, yirmi beşinci kanto var ve biz oradaki yazı ile çözüme ulaşmaya çalışacağız ayrıca kaçış da tüm hızıyla sürüyor.
    Ardından geldiğimiz nokta çok iyi. Birtakım sağlık muhabbetleri sonrası oldukça ilgimi çeken bir durum vardı ve sizinle paylaşmak istedim. Venedik'te biliyorsunuz veba salgını oluyor ve uzmanlar bunun farelerden kaynaklı olduğunu başta anlamıyorlar ve 40 gün denizden gelen gemicileri karantina da bekletiyorlar. İtalyanca “40” anlamına gelen Cjua-rantina kelimesinden de günümüz ‘Karantina’ kelimesinin oluşumunu öğreniyoruz.
    Ardından yine bir kaçış sahnesi ve Langdon ile Sienna'nın yolları ayrılıyor. Artık beklenildiği üzere herkesin tarafı ortaya çıkıyor ve bu sizi oldukça şaşırtacak.
    Peki ya sonrası. Gelişen olayların ardından gelen şehir. Yazarımızın da pek bi sevdiği ; İstanbul. Asıl olaylar da hem filmde hem de kitapta tam da burada başlıyordu. Ayrıca söylemek gereği duyuyorum. Çünkü yazarın sevdiğim yönlerinden biridir, kendisi bir Atatürk hayranıdır.
    Araştırmalar burada Ayasofya Müzesi ve ardından Yerebatan Sarnıcında devam ederken oldukça şaşırtıcı biçimde Dante Senfonisi çalması da o gece ki konser hakkında oldukça korkutucu oldu diyebiliriz. Burada Bertrand da tebrik edilmeyi hak ediyor. Kendisinden beklenen ve yaptığı tamamen farklı ama yollar aynı yere çıkıyorsa nereden gidildiğinin de pek önemi yok açıkçası. Tabii filmdeki final sahnesiyle kitap arasında final bölümünde oldukça büyük farklar olduğunu belirtmenin faydası var.
    Oldukça sürükleyici bir eserdi. Şuan da İstanbul’a dönüş yolundayım ve nasıl bitti anlamadım. Yazarın bir Türkiye aşkı olduğunu bilmek de güzel çünkü Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olanlar bile bu vatana düşman olmuşken, yabancı insanların sevgisini görmek iyi hissettiriyor. Bu yazarın kitapları ve Robert Langdon varsa o macera oldukça sürükleyici zaten. Hepimize iyi okumalar iyi akşamlar diliyorum..