Geri Bildirim
  • Kitap okumak bir beceri midir? Okumayı bilen herkes her kitabı okuyabilir mi? Eleştirel okuma, derin okuma nedir? Bir kitabı okuyup değerlendirebilmek için, bilgi birikimimi, tecrübe mi, yaş mı önemlidir yada birkaçı birden mi? İnsanın okuma zevki zamanla değişiyor mu? İnsan kolay anladığı kitapları değersiz görüp zorlandığı kitaplara daha mı çok değer veriyor? Hikaye neden edebiyatın üvey evladı muamelesi görüyor? Milli edebiyata neden yeteri kadar ilgi gösterilmiyor? Sorular, bazısı cevap ararken bazısı da bazı rahatsızlıkları duyarlılıkları/duyarsızlıkları dile getiren sorular..

    Ahmet Hamdi TANPINAR’ı ilk okumam 3-4 yıl öncesine dayanır. İlk okuduğum yazarlardandır kendisi. İlk 5 en kötü ilk 10 yazarımdan birisi. Sartre, Camus, Yusuf ATILGAN, Sabahattin ALİ okumalarım da aynı zamanlara denk gelir. Sartre’nin "Bulantı" ile Camus’un "Sisifos Söyleni" ve "Yabancı" , TANPINAR’ın "Sahnenin Dışındakiler", "Mahur Beste" ve "Huzur" eserlerini okumuştum. Yahu ne cahillik. Şu an bile zor anlıyorum bu yazarları, ucundan kıyısından ne tutturursak işte..

    Huzur’un kapağını kapattıktan sonra 6 ay elime kitap alamamıştım. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" ile "Beş Şehir"’ i de satın almıştım da hala durur kitaplığımın rafında. "Hikayeler" kitabı elime geçmese uzunca bir sürü daha elime Tanpınar almaya cesaret edemezdim ya..

    Mahur Beste’yi okuduğum da şaşkına dönmüştüm. Adamın canı sıkılmış, gezdirmiş de gezdirmiş okuru, demiştim. Sonuç odaklı düşündüğümüzden olsa gerek, şimdi değerini daha iyi anlıyorum. Huzur kitabını okuduğum da baygınlık geçirecektim. O kadar ağır bir eser olamaz. İktisat, Musiki, felsefe, edebiyat, karakterlerin özgünlüğü. Hele o Suat yok muydu o Suat, onca kitap okudum aklımdan bir türlü çıkmaz.. Uzun, sayfalarca betimler.. Canım sıkılıyordu okurken, onları görecek göz nerede..

    Hikayeler geçti en son elime. Tamamen son zamanlardaki hikayelere olan düşkünlüğümden. İyi ki de geçmiş. İlk hikayeyi – Abdullah Efendinin Rüyaları- okurken bir büyüye kapıldım sanki. Ben böyle hikaye ne gördüm ne duydum. Hikayelerde genelde konu özgünlüğü pek aranmaz. Farklı olan üsluptur, kullanılan tekniklerdir. Tanpınar hikayesinde olağan bir konuyu öyle olağandışı bir mecraya çekmiş ki, derinliğinde boğulmamak, büyülenmemek elde değil. Bu olağandışı, akılüstü olayları anlatırken de olağanlaştırmış. Farklı bir boyuta götürmüş okuru.

    Tanpınar’ın oturmuş bir felsefesi var. Eşyalara ruh üflemek.. Her şeyin bir ruhu var. Zaman kavramını irdelemiş bazı yerlerde. Cümle kurgusu müthiş. Hele o nitelemeleri yok mu, ben en son böylesini Yaşar Kemal de görmüştüm ama onunkisi daha çok betimlemelerdeydi. Tanpınar neredeyse bunu her yerde kullanıyor. Betimlerken, ruh halini anlatırken, felsefesini verirken..

    Anladım ki Türk Edebiyatı Tanpınar dan çok etkilenmiş, beslenmiş. “Rüya gibi” hikayesinde şimdiki zamandaki karakterin hayat hikayesini vermiş. Bu hikaye defalarca farklı yazarlar tarafından işlendi. Sonra karakterin kimliksizlik sorunu. Benzeri birçok konu.. Sadece konuda değil.. Tanpınar bir yazar nasıl olur, hem felsefe hem edebiyat nasıl bir arada anlatılır onun en büyük örneği..

    Eleştirilebilecek tek husus ise, yenilik arayışında olmayışı, hikaye türüne bir roman edasıyla yaklaşımı olabilir. Yazdığı dönem düşünüldüğünde böyle bir arayışın beklenemeyeceği düşünülsede Sait Faik de aynı dönemlerde yazmıştı ve hikaye türünde farklı bir çığır açtı. Tanpınar ‘dan da öğreneceğimiz, göreceğimiz çok şeyler vardı. Elbette ki bu onun büyüklüğüne bir gölge düşürmeyecektir. Bizimkisi sadece bir beklenti..

    Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Güzel sözler söyledim dudağımdan dökülüp kalbine akan, yirmi dokuz harf seslendim sana.Her bir şey vardı içinde iyilik güzellik adına.Sen dedim ben dedim biz diyemedim.:(
  • Sarah Jio,okuyucuyu etkilemeyi ustaca başaran yazarlardan biri kesinlikle! Her kitabı yoğun bir heyecan, tahmin edilmesi güç bir gizem ve damakta kalan bir tat içeriyor.Elveda Haziran,yazarın okuduğum 5.kitabı ve Jio beni yine hayal kırıklığına uğratmadı.Geçmiş ve gelecek ilişkisini kusursuzca birleştirerek bize sıcacık bir kitap sundu.

    Yazar bu kitabında aile bağlarını,anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi,aşkı ve kitaplara duyulan sevgi temasını akıp giden anlatımıyla süslüyor ve size de heyecanla okumak düşüyor.

    Sarah Jio'nun kitapları hep birbirine benziyor,belli bir kriterler var,bunlardan bazıları : Günümüzde 30 yaşlarında bekar bir kadın,geçmişe dönüş,geçmişte yaşayan acılı kadın,günümüz karakterinin geçmişte yaşayan karakterle bağı,ters köşeli ama ucu açık bir son, günümüzde yaşayan kadının yeni bir aşka yelken açması,çiçekler vs. ama yazar neden her seferinde kendini sıkmadan okutturuyor? Çünkü kadın kitabı ve atmosferini hissettiriyor.Siz,karakterlerin yerine kendinizi koyabiliyorsunuz.Kitabın içindeki akıl almaz sırları tahmin etmek için çırpınıyorsunuz,duyguları geçmiş ve gelecek arasındaki köprü aracılığıyla yüreğinizde hissedebiliyorsunuz.Jio'nun kitapları iz bırakacak kadar güçlü kurgulara,güzel betimlemelere ve içimizden biri gibi olan karakterlere davet ediyor sizi.İşte Sarah Jio'yu bu yüzden çok seviyorum,kalbindeki saklı hisleri ve koca bir dünyayı uyandırmanıza katkı sağlıyor.Ve en önemlisi,sizi sayfalara hapsediyor.

    Elveda Haziran,yazarın diğer kitaplarına göre daha farklı bir konuya sahip.Aşk teması yine yoğun olsa da bu sefer kardeşlik,annelik,akrabalık,kitap sevgisi romanın ana düşüncesini oluşturuyor.Geçmiş ve gelecek arasında bir zaman yolcusu gibi gidip geliyoruz bu kitapta da.Bir tarafta 2000'li yılların June'u ve 1940'lı yılların Ruby ile Margaret'ı.Üç kadının birbirine zincirlenmiş hikayesini 60 yıllık bir zaman perdesi arasından okuyoruz.

    35 yaşındaki bankacı June Andersen,işinde başarılı ve kariyer sahibi bir kadındır.Çocukluğunun geçtiği Seattle'dan New York'a taşınıp işine devam etmiştir ama yaptığı işte oldukça mutsuzdur.June,refah ve para üzerine kurulu hayatında oldukça huzursuzdur.Bir gün kader ona oyununu oynayacaktır.

    Çocukluğunun vazgeçilmez mekanı olan Mavi Kuş Kitabevi'nin sahibi olan Ruby yani June'un teyzesi zamansız şekilde dünyadan göçüp gider ve kitabevini June'a miras bırakır.Teyzesiyle yaşadığı onca güzel anı hatrına Seattle'a dönen June'un aklındaki ilk düşünce kitabevini satmaktır.Kitabevini incelerken bulduğu İyi Geceler Aydede kitabının arasında eski bir mektup bulur.

    Bu kitap hemen anılarını canlandırır ve onu geçmişe,her şeyin masum olduğu zamana götürür.Çocuk olduğu zamanlar en sevdiği kitabın arasında mektubu bulup okur ve bu mektupta Ruby ile çağının en ünlü çocuk kitabı yazarı olan Margaret Wise Brown'un birbirlerinin sırdaşı ve en yakın arkadaşı olduğunu fark edince çok şaşırır.(Margaret,gerçek hayatta var olan biri ama Ruby tamamen hayal ürünü tabi ki.Ama yazarın gerçeği hayal gücüyle birleştirmiş olması hoşuma gitti.) Bulduğu her mektup ona diğer mektubun kapısını açar.İpuçlarını takip ederek kendini büyük bir bulmacanın tam ortasında bulan June,bu mektuplar sayesinde kendi yolunu çizecek,içindeki benliğini ortaya çıkaracak,aşkın kollarına atılacak ve hayatında tertemiz bir sayfa açacaktır.


    Kitabın mektuplar üzerine kurulması oldukça güzel.Yazarın hayal gücünü konuşturarak gerçekte yaşamış olan bir kadın yazar ile hayali bir kadını sanki gerçekte de arkadaşmışlar gibi yazması ve onların mektuplarında birçok sırrı saklaması bu kitabı diğer kitaplardan farklı ve özel kılıyor.Özellikle June'un mektupların sonuna gelip büyük sırrı öğrendiği yerde ağzım açık kaldı,öyle bir hamle beklemiyordum.Kitap boyunca kitapların hayatımızda büyük bir yere sahip olduğunu,kitapların önemini ve kitap sevgisini vurgulamayı da ihmal etmiyor Jio.

    Elveda Haziran,kendinizden pek çok parça bulacağınız,beni ilk 70 sayfasında hiç sarmayan ama sonra elimden düşüremediğim,bol duygulu,sürükleyici ve dopdolu bir eser.Herkes kesinlikle kitaplığına konuk etmeli bu romanı.Jio kitaplarının arasında Gündüzsefası hala zirvede yerini koruyor ama bu kitabı da onun bir tık aşağısında olsa da mükemmel buldum.

    Arkadya'nın baskısı her zamanki gibi fevkalade.Sarah Jio kapaklarında en samimi ve dinamik kapak bence bu,sizce de çok göz alıcı bir kapak değil mi? Yeşil yeşil bir kapağı,mavi kuşlar ve beyaz çiçekler donatınca harika bir görsel olmuş.Orijinal kapak çok çocukça geldi bana,bence bizimkisi kat kat daha güzel.İsmi her ne kadar orijinal isim olmasa da dikkat çekici ve kısmen uyumlu.Yayın evi sayfa kalitesi,basımına gösterdiği özen,pürüzsüz çeviri ve püsküllü ayraçları ile bir takdiri daha hak etti benim gözümde.Çevirmen Duygu Parsadan'a bu güzel kitapları güzel çevirisiyle bizimle buluşturduğu için sevgiler! Bu arada önsöz ve teşekkür kısmı çok samimi ve eğlenceli,orayı da okuyun derim.

    Elveda Haziran,Sarah Jio severlere fazlasıyla tatmin yaşatacak,sizi sarıp sarmalayacak,sürprizlerle dolu bir roman.Diğer kitaplarıyla işleyiş aynı,üslup aynı,konu hemen hemen aynı.Ama yazardan vazgeçemiyorsunuz.Sadece Sarahcığım,şu sonları daha detaylı yaz lütfen! Bu durumdan çok şikayetçiyim.Bu olmasa yazar on numara beş yıldız! Jio,hep yazsın,ben yazdıklarını okumaya talibim.Başta Gündüzsefası olmak üzere yazarın kitaplarını mutlaka okuyun.Benim sıradaki Jio maceram Mart Menekşeleri. Umarım beğeneceğiniz bir inceleme olur,sağlıcakla kalın.Bol kitaplı ve keyifli günleriniz olsun.

    "Bir varmış,bir yokmuş.Hala içindeki masala kulak veren küçük bir kadın varmış..."

    Aşağıdaki yorumlara da bir göz atın,ben hepsine katılıyorum. :)
    ⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵

    Hem muhteşem hem de ruhu canlandırıyor.

    -Historical Novel Society

    Elveda Haziran...Aile bağlarına ve bağışlamaya dair son derece ilgi çekici bir hikaye.

    -Booklist

    Kitabı okuyup rafa kaldırdığınızda bile etkisinden kurtulamayacaksınız.

    -Romantic Times
  • Spoiler İçerebilir..
    Robert Langdon, burada baş elemanlarımızdan. Artur Doyle'nin nasıl Sherlock'u varsa ; Dan Brown'un da Langdon'u var diyeceğim artık. Bu sefer ki olaylarda bana çekici geldi. Garip bir hikaye ve ardından rüya ile hastanede gözlerini açıyor bizimkisi. Peki kimdi bu Langdon, bir hatırlayalım. Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, sanat tarihi uzmanı ve simge bilimci, ayrıca neyse onu da okuyanlardan ziyade okumak isteyenler okuyunca bulurlar. :)))
    Langdon, tam kendisine ne olduğunu öğrenirken hastanede bir karışıklık çıkıyor. Kendisine bir ajan gönderiliyor, eh sebebi malum ve adı da Vayentha. Bunu gönderen de Amir ve beklenmedik bir sorun ortaya çıkınca yollamak zorunda kalıyor. Peki bu sorun neydi ? Bunun yanıtını burada bulacağız işte.
    The Mendacium adlı bir gemimiz var. Geminin özellikleri beni benden alıyor. Şunu desem yeterli. Kendisine ait bir denizaltı vardı gemide. Geminin sahibi 'Amir' isminde birisi ve Konsorsiyum'un da kurucusu. Ancak sıra, iş ahlakı kurallarına geldiğinde kesinlikle bu adamı da tebrik etmeden geçemeyeceğimi bildirmeliyim.
    Ardından kaçış başlıyordu ve Dr. Brooks (Sienna) , Langdon'u kaçırmaya başlıyordu. Burada eklemeliyim ben bu senaryoyu sanki izlemiş gibi hatırlıyorum. Acaba bu Tom Hanks olması lazımdı o adamın oynadığı filmin esinlenildiği kitap olabilir mi çünkü okurken kaçış sahneleri acayip derecede gözümün önüne geliyor sanki okurken izliyor gibiyim. Ayrıca Robert Langdon'un kullanıldığı 3 ya da 4. seri olduğunu düşünüyorum bu kitabın.
    Diğer yandan Knowlton da Konsorsiyum'dan aldığı görev üzerine harekete geçiyor. Aslında onu eklemezdim buraya ama ileride nasılsa birleşecekler, ha şimdi ha sonra, biraz ön bilgi iyi olur. Sonraki güne ait bir plaka ve oradaki yazı gözüne çarpıyor. Kendisinin 'Gölge' olduğundan bahseden birisi 'Cehennem' den söz ediyordu.
    Kaçış sonrası yaşananlar ve Langdon'un, Sienna ile ilgili bulduğu bazı gazete metinleri ve öncesinde kendisini araştırmasını da belirtmek gerek. Yanındakine güvensen bile -ya da yanında olsa bile- o kişi hakkında ufak da olsa araştırma yapmak ve nasıl biri olduğunu öğrenmek son derece önemlidir kanımca.
    Ardından Sienna ile Langdon biraz daha toparlanıp oturuyor ve Langdon'un cebindeki madde ile ilgili konuşuyorlar ve bunun bir virüs olacağından şüphe ediyorlar. Ardından bu biyolojik maddeden kurtulmak isteyen ve ne olduğunu bilmeyen Langdon, konsolosluğu arıyor ve onlarında kendisini beklediğini öğreniyor. Ancak bunun karşılığında gelişen olaylar hiç de bizim safların beklediği gibi gitmiyordu.
    Oradan sonra artık tüpü açmaya karar verdi bizimkiler ve bende merak ediyordum tabi. Oldukça şaşırdım ve bir o kadar da hoşuma gitti karşılaştıklarım. Ortaçağda, Hristiyanlara Yedi Ölümcül Günah'ı hatırlatmak için Vatikan'ın türettiği bir anımsatıcıydı. Saligia; superbia, avaritia, Luxuria, invidia, gula, İra ve acedia kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir akronimdi. Yani, Kibir, hırs, şehvet, kıskançlık, açgözlülük, öfke ve tembellik. Ardından da tüple ilgili çok şaşırtıcı bir şeyi daha keşfettiler.
    Araştırmalar Orta Çağ döneminde 'Dante' idolünü yansıtırken bununla ilgili hatıralar göze çarpmış ve bir konferans ve bu konferansa katılan Langdon'a geniş yer verilmişti.
    Burada Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile ilgili bir kısım var ve Dr. Elizabeth konu ediniyor. Kendisine nutuk çeken birisinin ona sözü aklımda kalmıştı. Salgınları önlemenin iyi bir şey 'olmadığının' altını çiziyordu. Dünya nüfusunun artmasının kötü yönlerini eleştiriyor ve artık kitabımız da yavaş yavaş konuya giriyordu diyebiliriz.
    Bizimkiler kaçarken bir müzede Langdon'un, Marta Alvarez dediği bir kadınla buluşuyorlar ve hem kaçmak hem de araştırma yapmak üzereyken az evvel bahsettiğimiz 'Dante' nin maskesinin çalındığını fark ediyorlar. Bunun öncesi oldukça büyük ve zorlu bir kaçış sahnesine neden olmuştu ancak bundan sonrası daha da büyük olacaktı. Çünkü maskeyi çalan kişiyi görüntülü kayıtlarla izlediğinizde şok olacağınıza eminim. Bertrand Zobrist olaya dahil olacak, maskeyi alıp müzeye bağışlamış kişi olduğu anlaşılacak, dünya nüfusunun azaltılmasının -yok edilerek- savunmasını yapan kişi olduğu bilinecekti. Gerisi var ama okumak daha zevkli. :)))
    Kitap içi kitapla bugün biraz da kendi kültürümü zenginleştirmeye başladım sanırım. Dante'nin İlahi Komedya eseri var. Kısaca 3 bölümden oluşuyor (Cehennem, Araf, Cennet) ve yanlış hatırlamıyorsam dünyanın da en uzun şiiri. Burada üçüncü bölümde, yirmi beşinci kanto var ve biz oradaki yazı ile çözüme ulaşmaya çalışacağız ayrıca kaçış da tüm hızıyla sürüyor.
    Ardından geldiğimiz nokta çok iyi. Birtakım sağlık muhabbetleri sonrası oldukça ilgimi çeken bir durum vardı ve sizinle paylaşmak istedim. Venedik'te biliyorsunuz veba salgını oluyor ve uzmanlar bunun farelerden kaynaklı olduğunu başta anlamıyorlar ve 40 gün denizden gelen gemicileri karantina da bekletiyorlar. İtalyanca “40” anlamına gelen Cjua-rantina kelimesinden de günümüz ‘Karantina’ kelimesinin oluşumunu öğreniyoruz.
    Ardından yine bir kaçış sahnesi ve Langdon ile Sienna'nın yolları ayrılıyor. Artık beklenildiği üzere herkesin tarafı ortaya çıkıyor ve bu sizi oldukça şaşırtacak.
    Peki ya sonrası. Gelişen olayların ardından gelen şehir. Yazarımızın da pek bi sevdiği ; İstanbul. Asıl olaylar da hem filmde hem de kitapta tam da burada başlıyordu. Ayrıca söylemek gereği duyuyorum. Çünkü yazarın sevdiğim yönlerinden biridir, kendisi bir Atatürk hayranıdır.
    Araştırmalar burada Ayasofya Müzesi ve ardından Yerebatan Sarnıcında devam ederken oldukça şaşırtıcı biçimde Dante Senfonisi çalması da o gece ki konser hakkında oldukça korkutucu oldu diyebiliriz. Burada Bertrand da tebrik edilmeyi hak ediyor. Kendisinden beklenen ve yaptığı tamamen farklı ama yollar aynı yere çıkıyorsa nereden gidildiğinin de pek önemi yok açıkçası. Tabii filmdeki final sahnesiyle kitap arasında final bölümünde oldukça büyük farklar olduğunu belirtmenin faydası var.
    Oldukça sürükleyici bir eserdi. Şuan da İstanbul’a dönüş yolundayım ve nasıl bitti anlamadım. Yazarın bir Türkiye aşkı olduğunu bilmek de güzel çünkü Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olanlar bile bu vatana düşman olmuşken, yabancı insanların sevgisini görmek iyi hissettiriyor. Bu yazarın kitapları ve Robert Langdon varsa o macera oldukça sürükleyici zaten. Hepimize iyi okumalar iyi akşamlar diliyorum..
  • Yalnız yaşamamın ikinci haftası bitmek üzere. Demek yaşlılığa giden yolu sessizlikle katedeceğim, ediyorum. Yaz tatili denen şeyin bu sene bana en büyük getirisi, sonsuz sayfalar dolu kitapların odamın her yanını işgal edişi oldu: pencereler ve balkon kapısı açık, dodi ya kapı arkasında ya da kapı önündeki sandalyede uyuyor: aşağıya bakarsam incir ağacımızın hemen ilerisinde bahçemizin daha çok çiçek dolu bölümünde yeni doğmuş yavru kedilerin saklandığını görebiliyorum. İki oğlum da , daha bir çok diğeri ile beraber incir ağacının sağında ve solunda gömülü. Altıncı sene bitmiş olacak bir kaç aya.

    En güzeli, kitabın sayfalarını, hem de sarı sarı ise, çünkü elimdeki 2004'te basılmış, on iki sene boyunca sayfalarının açılmasını beklemiş, yapraklar yapışık, ince; işte en güzeli bu sayfaları çevire çevire okurken aşağıda haftalardır uçmayı bekleyen ve her sene mutlaka aynı süreci baştan yaşadığımız bir yavru martının büyüme sürecine tanık olmak, işte onun ağlamaları ya da inlemeleri geliyor, ben yaşlanıyorum; ama o büyüyor, her sene aynı şey oluyor, her sene aynı zamanlarda bir yavru martı apartmanımızın parkında, bahçeli kısımda büyümeyi bekler; inleyerek, ağlayarak bekler, her gün mutlaka kanatlarını alıştırmak için çabalar, asla yalnız değildir, mutlaka destek görür, uçacağı ve binamızın çatısına konup gururla kendi kısa tarihini izleyeceği güne dek...sonra..uçup gider. Bu sesler, yani bizimkisi olsa olsa, kırık, dökük bir doğa parçası, Faruk Duman'ın ilk eserindeki hayvan seslerine, resimlerine benziyor. Eserde bir çok çocuğun, belki yazarın hayat hikâyesinin parçası, hayali ya da gerçek hikâyesini okurken bütün Faruk Duman kitaplarında olduğu gibi hayvanlarla, doğayla temas halindeyiz, sesleri ve görüntüleri insanların hikâyelerine karışmış hayvanlar bunlar, ama özellikle anlatılmış da değiller. Aynısı burada da var işte: betonların arasında sıkışıp kalmış yeşilliklerde büyümeye çalışan yavru kedileri, annesi babasının çatılardan haftalar boyu cesaretlendirdiği ve gece gündüz inlemelerine ağlamalarına sabırla göğüs geren- şu anda bile ağlıyor- yavru martıyı, seneler önce yok olup gitmiş ama hatırası gönlümde bekleyen nice canı, iki oğlum da dahil- burada, aynen hikâyelerdeki çocuklar gibi, düşünüyorum, hatırlıyorum ve onlar da yorulan zihnimin bir parçası olarak, resimleriyle yaşamaya devam ediyorlar. Hatıralarımız zihnimizdeki süslerle süsleniyor, renkleniyor ve belki hakikatte olduklarından başka birşeye dönüşüyorlar ve bu onları edebileştiriyor, edebiyata dönüştürüyor..ve bunu en güzel yapanlardan birisi de Faruk Duman; çünkü daha 23 yaşında ilk hikâye kitabını yazmış bir acemi yazarın kaleminin bu zihin süsleriyle böylesine etkileyici hikâyeler anlatabilmesi asla sıradan birşey olamaz; yazarın sonradan devasa bir ormana, bir dil cümbüşüne, cangılına dönüştüreceği herşeyin ipuçları bu kitapta var. Eğer bilmesek asla acemi bir yazarın ilk kitabı diyemeyiz Seslerde Başka Sesler'e, öylesine yetkin, buram buram edebiyat kokan bir eser bu. Daha sonraki kitaplarında göreceğimiz üslûptan daha farklı, çok daha hareketli, kıpır kıpır bir dille yazılmış hikâyeler bunlar.

    Faruk Duman hakikaten bu toprakların edebiyatının tadını daha da güzelleştiren bir yazar ve bu eseri de mutlaka okunmalı.
  • YAZMANIN METAFİZİK BOYUTU: “NUN MASALLARI”

    M.NİHAT MALKOÇ

    ‘Nun’ bir harf olmaktan öte bir metafor… “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” diye başlar Kalem Suresi… ‘Nun’ olan yerde kalem ve hokka esas duruşta bekler… Kalem insanla, “nun” hokkayla eş sayılmıştır hep… ‘Nun’ çok kere hilali ve hilal kaşı çağrıştırmıştır. “Zü’n-Nûn” terkibinde de Yunus’u… ‘Nun’ maşukunu arayan âşıktır hem… Kur’an’da en çok kafiye yapılan dört harften biridir o… Kur’an’ın yarısında ‘nun’ harfiyle yapılmıştır kafiyeler… Kafiyelerin hazine ambarıdır ‘nun’… Estetiktir, zarafettir…

    ‘Nun’, Nun Masalları’nın olmazsa olmazıdır. Nazan Bekiroğlu üstademizin koltuk değneğidir adeta. İki nun arasında kalan “Nazan”ın kaleminin tılsımı, gönül hokkasının mürekkebidir nunlar… Ona tutunur birbirinden güzel ve özel hikâyeler… “Nun Masalları’na değinmek için böyle süslü bir girişe ne gerek vardı. O zaten baştan sona söz ziynetleriyle doludur. Sözün naz makamıdır o…” diyeniniz olabilir. Bizimkisi de belli ki bir avuntu işte…

    Nazan Bekiroğlu, iki nun arasında kalmış bir duygu işçisi… Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci… Hissiyat hamurkârı… Trabzon’da denize nazır penceresinde dünün hayal kırıntılarını toplayıp bugüne taşıyan bir eski hayat koleksiyoncusu… Daha da ötesi bir kelime sihirbazı… Hokkasında biriken kelimeler yüreğine değince tadımlık denemeler, hikâyeler ve romanlar olup çıkıyor okurun karşısına. Artık herkesin hissiyatı oluveriyorlar.

    Nazar Bekiroğlu aynı zamanda benim gibi binlerce kişinin hocası makamında… Onun rahle-i tedrisatından geçmiş olmanın gururunu ve bahtiyarlığını yaşadım hep… Onu 1988 yılında tanıdım bir öğrenci olarak… Doyumsuzdu dersleri, fakat o yıllarda paylaşmıyordu yazdıklarını; ama hep yazıyordu. Belki kalem alıştırması yapıyordu o yıllarda, bugüne hazırlanıyordu. Milenyumda bir yıldız olarak doğmak için adım adım yükseliyordu asumana.

    Geç tanıştı okur onunla. Hep gizli kaldı, ta ki okurun ve yayıncıların baskılarının taşma noktasına kadar… O hep biriktirdi, mükemmele varıncaya kadar da hep işledi yazdıklarını… Birçoğunu da geri dönmemek üzere çöp kutusuna attı. Zira yazmak aceleye gelmezdi. Yazar paylaştıklarıyla oluştururdu kimliğini. İşte onun kimliğinin oluşmasında ve okurla tanışmasında ilk basamak olan bir eserden “Nun Masalları”ndan söz etmek istiyorum. Kelimelerin raks ettiği bir söz gülistanından… Sözlerin naz makamına vardığı o eserden…

    “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âharlanmış kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu” diye başlar Nun Masalları’nın ‘Hat ve Rasat’ hikâyesi… Bu ifadeler sanki yazarının şahsî hayatının tezahürüdür. Zira o, anlatmayı anlama çabası olarak görüyor. O, Karadeniz’in mavi sularına bakan evinde de, fakültede de kelimelere yeni anlamlar ve yeni hayatlar yüklüyor; kelimeleri kuşanıyor adeta.

    Nazan Bekiroğlu’nun ruh imbiğinden süzülen “Nun Masalları”, acıyla hüznün yoğrulduğu bir hayal teknesi… Yazarını okurun gönlüne taşıyan bir ilk eser… Müellifin ilk göz ağrısı… Hikâyenin şiirle sarmaş dolaş olduğu, imgelerin ayaklarının yere değdiği bir sihirli kelimeler platformu… Zira Bekiroğlu bir kelime sihirbazı… Aharlanmış kâğıtlara dökülen sözcükleri evvela sihir süzgecinden geçiriyor kanaati hâsıl oldu bende. Bir sözcük bu kadar da ruhu yaralamaz ki… “Remz” makamındaki şekiller bu kadar canlı, diri ve iri durmaz ki!... Kalem, erbabının nazik ellerinde olunca olmazlar oluyor işte. Kanatlanıyor kelimeler…

    “Nun Masalları” şiir gülsuyuna banılmış hikâyelerden vücut bulmuş bir eski hayaller sandığı… Bu sandık açılınca etrafa yayılan rayiha, bize mazinin doyumsuz hazzını yaşatıyor. Geçmişin serlevhalarına sinen kalpteki titrek hüzün, yorgun başını satırlardan kaldırıp okuyucuya göz kırpıyor. Bununla da kalmayıp ‘kâri’nin elinden tutarak onu dünde gezdiriyor; dün-bugün-yarın ekseninde muhkem köprüler kurduruyor kelimeleri güçlü taşıyıcı direkler belleyerek. Osmanlı’nın, ruhları diri ve iri kılan aşk esintisini yanı başınızda hissediyorsunuz.

    “Nun Masalları” yazmanın metafizik boyutu… Hayatı sırtlayan kelimelerin çıkardığı ahenkli sesler… Soyut bir dünyanın kalbe yansıyan renkleri… Aslında bu öyküler ilk kez gün yüzüne çıkmış değil. Zira Nazan Bekiroğlu’nun belirli zaman aralıklarında Dergâh dergisinde okura sunulmuş öykülerinden oluşuyor Nun Masalları… Fakat bütünlük bu kitapta sağlanıyor. Birbirinden güzel ve doyumsuz bu hikâyeler bir bebek misali bu kitapta kundaklanıyorlar.

    Şahsî kanaatim odur ki “Nun Masalları” ve onun yazarı Nazan Bekiroğlu, son dönem hikâyemizin yüz akıdır. Sait Faik ve Ömer Seyfeddin’den sonra Türk hikâyesini soluklandıran, ona bambaşka bir ivme kazandıran ve hikâyemizin önünü açan yazardır Nazan Bekiroğlu… O, hikâyeyle şiirsel anlatımı bütünleştirerek apayrı bir sentez elde etmiştir. Artık hikâyemiz onunla uzun bir yola girmiştir, bundan sonra ‘yol’ budur. Bu yolu izleyecek zirveye varmak isteyenler… Değişen zaman, milenyum hikâyesinin rotasını da belirlemiştir.

    Dört bölümden oluşan “Nun Masalları” adlı kitaptaki hikâyelerin kötüsü yok bence. Birinci Bölüm/Hattat ve Padişah, İkinci Bölüm/Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah, Son Bölüm/Diğerleri - Nigar Hanım, Sevgili… Hepsi de birbirinden güzel ve özeldir bu hikâyelerin… Fakat yine de benim Nun Masalları’ndaki favori hikâyemdir “Kara Yağmur… Bu hikâyede kelimelerin kanat seslerini duyarsınız satır aralarında. Acıdan başka nasibi olmayan bir tenin ürpertileri, gelgitleri, çelişkileri var bu hikâyede… Sorular yumağı, kahramanın ruhunu sıkıştırıyor, iç hesaplaşmalar da cabası… Bu hikâyedeki tasvirler; cümleleri şiir makamına taşıyor, ifadeler şiirden besleniyor. Sonra ruhunuza değiyor kanat esintileri. Roman tadında bir hikâye okumuş olmanın hazzı damağınızda kalıveriyor.

    Nun Masalları’ndaki her bir bölüm birbiri içinde bir bütünlük teşkil eder. Hattatlar, cariyeler, padişahlar, nakkaşlar arasında gidip gelirsiniz. Ruhun en uç noktalarına değen kalemin seyri seferidir her bir hikâye… Ruhunuzun mahremine değiyor bir gizli el… Birinci okuyuşta elde ettikleriniz ikinci, üçüncü okuyuşlarda elde edeceklerinizin zekâtı mesabesinde kalıyor. İmgeler direniyor sıradanlığa… Okundukça kendini ele veriyor ve kabak yaprağı gibi açılıyor sere serpe… Geleneğin sıcaklığı değiyor kalbinizin buz tutmuş noktalarına.

    “Nun Masalları” bir örümcek ağını andırıyor aslında. Yani hikâyeler ayrı görünseler de bir bütünlük teşkil ediyorlar. Hikâyelerin hepsi de bir büyük resmin tamamlayıcıları… Puzzle veya lego da diyebilirsiniz isterseniz… Hepsi de ana yapının ayrılmaz parçaları mahiyetinde. Mevcut örgü bir örümcek ağı misali bütün ana resmi kuşatıyor. Dil sade olsa da o sadeliğin içinde bir Osmanlı Türkçesi çeşnisi ve derinliği var. Kelimelerin taşıdığı yük konuşma dilinin çok çok ötesinde. Kitapta o kadar güçlü çağrışımlar var ki hikayelerden neşet eden nostalji sağanağında ecdadınızın teninin sıcaklığını bile rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.

    Tasavvufî esintiler de var Nun Masalları’nda… Tarihten yararlanan yazar Nazan Bekiroğlu, kuru malumatlara boğmuyor yazdıklarını. Tarihi, ruh süzgecinden geçirerek duygunun özünü yakalıyor. Geçmişten gelen nostaljik esintiler katılaşan ruhları yumuşatıyor.

    Nun Masalları’nda ayrıntılarda saklı her şey… Ayrıntıları gereksiz göremezsiniz bu eserde. Zira her şey onların narin sırtlarına yüklenmiş. Sırları deşifre etmede ayrıntılar anahtar rolü üstleniyor bence. Arayış içindeki kahramanlar bu ayrıntılarda kimliklerini ortaya koyuyorlar. Onların dünyasına girebilmek, resmin bütününü eksiksiz yakalayabilmek için o dar sokaklardan sürünerek de olsa geçmeyi göze almalısınız. Zahmeti hazzına değer doğrusu.

    Bir arayışın ürünü “Nun Masalları”… Kahramanlar kendilerine çıkış yolu ararken, dar kalıplara sıkışıp kalan Türk hikâyesi de kendine dosdoğru bir yol arıyor. Neticede herkes aradığına nail oluyor; perdeler aralanarak özlenen günışığına kavuşuluyor. Kurgudaki ana kahraman bir padişah olsa da aşkın evrenselliği sizi de dâhil ediyor hikâyeye… Yürekteki nümayiş, dilde eylem alanı buluyor kendine. Kitabı okurken biraz da kendi masalınızı katıyorsunuz satır aralarına. Böylece duyguların güçlü mıknatısı merkeze çekiyor beninizi.

    Az ve zor yazan Nazan Bekiroğlu’nun beklediğine değiyor okuyucuyla paylaştıkları. Zira yazdıkları saman alevi gibi sönüp gitmiyor; kalplere kazınıyor, geleceğe taşınıyor. O, yürekler arasında aşk çimentosundan sağlam köprüler kuruyor. Tebrikler kalem erbabına...

    Yayınlandığı Yer: Mortaka Dergisi/Güz 2010/Sayı: 15