Bu arada, insanoğlunun yaptıklarının ve bunların görünürde korkunç sonuçlarının, ritmik olmadığını, evrensel gidişatın yalnızca bir başka takdiri olmadığını nereden biliyoruz?
Gezegenimizin üçte ikisi sularla kaplı olduğu halde, yaşadığımız yere toprak diyoruz. Topraktan yaratıldığımızı söylüyoruz, sudan değil. Kanımız, kemiklerimizin toprağa olduğundan daha yakın deniz suyuna ama bunun bir önemi yok. Hepimiz deniz denen beşikte salladım dışarı çıktık ama, gideceğimiz yer toprak. Suyun bizleri icat ettiği zamandan beri toprağım peşine düşmeye başladık. Kendimizi ne kadar topraktan uzaklaştırırsak o kadar kendi kendimizden uzaklaşmış oluruz. Yabancılaşma toprağa bulaşmamış insanlara özgü bir hastalık.
İnsan oğlunun kendine özgü kararsız ruh hali, onun, aynı anda iki zit yasaya göre hareket etmesini sağlar. Bir hayatını ona göre sürdürdüğünü sürdürdüğünü söyledi yasa vardır, bir de standartlarına gerçekten uyduğu yasa. Bu öylesine köklü, öylesine incelikli bir aldatmacadır ki, çoğu insan farkında bile varmaz; gerçi psikolog, düşünür ve benzeri insanlar için bilinmedik bir hadise değildir.
“Boşluğu dolduran şey içerik, daha doğrusu içerik bilinci. Ancak salt içeriğin varlığı yeterli değil. İçeriğe, bizleri etkileme, harekete geçirme becerisini ve veren şey üslup; içeriği umursamamızı sağlayan şey üslup.”
“Mesele şu” dedi sonunda. “Mutluluk öğrenilen bir durum. Öğrenildiği ve kendi kendine ürettiği için de idamesi dış koşullara bağımlı değil. Bu durum içerik konusunu çok ironik bir biçimde aydınlatıyor. Ve üslubun önceliğini vurguluyor.”