• Basitçe söyleyecek olursak, 7'yi (veya başka bir sayıyı) 0'a bölme işlemi hiçbir anlam ifade etmediğinden bu işleme izin vermeyiz. Aynı şekilde örneğin bir sözcüğün orta,sına anlamsızlığa yol açmadan virgül yerleştiremeyiz.
  • Sizlere ilkokul, ortaokul ya da lise sıralarında mesleğimi seçmemde esin kaynağı olmuş fen dersleri öğretmenlerimi anlatabilmeyi İsterdim. Ne var ki geriye dönüp baktığımda, böyle hiçbir öğretmenimin olmadığını görüyorum. Okulda, Elementlerin Periyodik Tablosu'nu, kaldıraçları, eğik düzlemleri, yeşil bitkilerde fotosentezi ve antrasitle tas kömürü arasındaki farkı anlamadan olduğu gibi ezberlemiştik. Fen derslerinde ne merak aşılamaya yönelik bir çaba ne evrimsel bakış açısı ne de bir zamanlar insanların İnandıkları yanlış düşüncelere dayanan kuramlara İlişkin bir içerik yoktu. Lisedeki laboratuvar derslerinde varmamız beklenen belli bir sonuç vardı hep. O sonucu elde edemezsek kötü not alıyorduk. Kendi ilgilerimizi, önsezilerimizi ya da kavramsal yanlışlarımızı keşfetme yolunda hiçbir teşvik görmüyorduk. Ders kitaplarının sonlarında, ilginç denebilecek konular olurdu. Okul yılı, bu konulara ulaşamadan biterdi. Kütüphanelerde harika gökbilim kitapları bulabilirdiniz, ama bunlar sınıfın kapısından içeri bile girmezdi. Uzun yoldan bölme işlemi, bir yemek kitabındaki tarifler gibi öğretilir; kısa yoldan yapılan bölmelerin, çarpma ve çıkarmaların sizi doğru yanıta nasıl götürdüğü ise hiç anlatılmazdı. Lisede karekök alma, Sina Dağı'ndan inme kutsal bir yöntemmişçesine anlatılırdı. Bize düşen, sadece öğretilenleri anımsamaktı. Doğru sonuca ulaşalım yeterdi; ne yaptığımızı anlamamıza hiç gerek yoktu. İkinci yılımda, matematik bilgimi önemli ölçüde artıran iyi bir cebir öğretmenim olmuştu; ne var ki o da gene kızları incitip ağlatmaya bayılan kaba bir insandı.
  • Dönemin moda otobüs renklerine uygun olarak mavi üzeri siyah beyaz şeritleri vardı. Şimdinin ultra lüks, insana bir uçağın business mevkiinde yolculuk ediyormuş hissi veren otobüslerini unutun. Hafifçe arkaya yatabilen koltuklar, basit bir klima düzeni ve sürekli su biriken kötü bir buzdolabı. Otobüsümüzün yolcularına vadettiği bütün lüks bundan ibaretti. Bir de tabii, ön kapının hemen yanında, açılıp kapanabilen bir hostes koltuğu...

    Çocukluğumun hemen bütün yolculukları o koltukta geçti. Sol yanımda babam, abim, amcam ya da rahmetli Turan amca. Sağ tarafta, yani hostes koltuğunda da önümden akıp giden yolu her seferinde aynı merakla, aynı iştahla seyreden ben.
    İlk noktadan yola çıktığımızda kolonya, kola ve kek dağıtır, ardından yarım saatte bir otobüsü bir ucundan diğer ucuna adımlayarak su servisi yapardım. Yolcu indiğinde bagajı açar, işaret ettiği valizi, çantayı, dengi, koliyi teslim eder, orta kapıdan ilk basamağa adım attığımda solumdaki metal kısma pat pat vurup ‘devam et’ diye bağırırdım. Yaptıklarımın tamamı bundan ibaretti.
    Hah. Bir de ‘ördek almak’ vardı. Nereye gittiğimizi otobüsün ön camındaki tabeladan yahut şirket levhasından anlayan insanlar ellerini kaldırırlar; biz de ıhlaya tıslaya dururduk. Hemen orta kapıdan aşağı iner, yolcunun elinde yük varsa bagaja yerleştirirdim.
    Bazen bagajı daha yerleştirmeden ‘kaç para’ diye sorardı yolcular. Yolu kat etme mesafemize bağlı olarak bölme işlemi yapardım hemen. Misalen yolun üçte birini gittiysek ilk noktadan son noktaya bilet parasını üçe böler, ikisini yolcuya fiyat olarak söylerdim yani. ‘Yahu, buradan şu para alıyorlar oraya’ diyene itiraz etmez, ‘buyrun’ der, yer gösterirdim.

    Kasketi hafif yana devrilmiş kasabalı dayılar, ahretliği öyle tembihlediği için elindeki nuhnebiden kalma çantaya sımsıkı sarılan teyzeler, başı kabak köylü çocukları, asker ağalar... Bin türlü insan almışlığım vardır ördekte. Bakışları mutlu, mutsuz, umutlu, umutsuz, yorgun, kızgın, öfkeli... Bin türlü işte.
    Ankara’dan Denizli’ye gidiyoruz ya da Mersin’den Kars’a, ne fark eder? Yoldayız işte. Abim sürüyor otobüsü. Turan amca, -hadi söylediğimiz ismiyle yad edelim rahmetliyi- yani Toranaga uyuyor. Çakmışız yolcuyu. Otobüs paket. Hava günden geceye akmaya hazırlanıyor.

    Taa ilerde belli belirsiz bir gölge gördüm. Elini kaldırmış, öylece duruyordu yolun kenarında. ‘Şu ördeği alalım abi’ dedim otobüste yer olmadığını bile bile. ‘Nereye alacaz la?’ diye sordu abim. ‘Hostese oturturum ben’ dedim. ‘Sen?’ dedi, ‘basamakta giderim’ dedim.

    Uzatmadı abim. Saniyeler içerisinde beşten bire alarak otobüsü durdururken ben de orta kapıya yürüdüm alışkanlıkla. Halbuki hostese oturtacaktım. Ön kapıdan alabilirdim.
    Kapı açılınca bir bozkır ayazı saldırdı yüzüme. Tekerler tam durmadan atladım otobüsten. Uzaktan gördüğüm gölge hala gölge gibiydi. Siyahlar içerisinde, 18 bilemedin 19 yaşında bir kız. Yanında ne bir çanta ne bir valiz.

    Gideceği yeri söyledi. Sanki söyleyebileceği son kelime buymuş, bundan başka tek bir kelime söyleyemezmiş gibi geldi bana. Öylesi keskin bir yorgunluk gördüm o ayazın ortasında. ‘Hostes koltuğunda oturacaksınız ama’ dedim. Omuzlarını silkti. ‘Param yok. Yurt kızıyım ben’ dedi.

    Abimin yanına geldik. Ben kıza hostes koltuğunu gösterdim. ‘Oraya sen otur, ben şöyle otururum’ deyip basamağı gösterdi kız. Vitesi ikiden üçe geçiren abim hafif göz işaretiyle ne olduğunu sordu.
    Bunu gören kız ‘yurt çocuğuyum abi ben. Hiç param yok. İn dersen inerim’ dedi hafif tedirgin bir sesle. Abim ‘otur ablacım şu koltuğa’ dedi. Kız, hemen birazdan kalkacakmış gibi ilişiverdi hostes koltuğuna.

    Teypten alçak sesle Neşet geliyordu kulağımıza. İncecik bir yağmur başladı sonra. Karşı şeritten gelen farların ışığında o siyah gölgeye baktım. Yağmurdan da incecik gözyaşları akıyordu çenesine doğru.

    Anladım. Yorgunluk değil, küskünlüktü o. İnsanı bir kere küstürdün mü artık kalbini onarmak ne zordur.