• 600 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Konu incelemesine geçmeden önce her zaman yaptığım gibi kısa bir özet yapayım. Yazardan okuduğum ilk eserdi bu kitap. Kitabı çok beğendim. Bu seride listemde ilk sıraları zorlayan bir eser oldu. Kitabın çevirisi bana akıcı geldi fakat bazı yerlerde - sayabildiğim 10-11 tane - ufak tefek editörlük hatası vardı. Ama okumayı engelleyen hatalar yoktu. Kitabın karakterlerinden olan Horza'nın kitap kapağına resmedilmesi güzel bir detay olmuş. Ayrıca son kitaplarda olan dağılma sorunu yine olmadı çok şükür.

    Kitabın detaylı incelemesine geçecek olursam; bir Değişçin olan Horza karakterinin tutsak olduğu bölgeden kurtarılması ile başlayan uzay operası harika bir şekilde sonlanıyor. Baskın yiyen Horza ve ekibi yine kaçmaya başlıyor ve bu arada uzayda çetecilik oynayan Kraiklyn'nin uzay aracına rastlıyor. Bu araçta kendine yer edinen Horza, bir süre bir şeyler çalarak hayatta kalıyor. İndikleri bir Orbital, Star Wars'taki Death Star gibi bir aletle ile parçalanmadan önce son anda kaçıyorlar. Ekibin çoğunu kaybeden Horza, Kültür'ün ortaya çıkardığı Zihin denen varlığın peşine düşüyor ve macera genişliyor. Fazla bilgi spoiler'a gireceği için burada kessem daha iyi olacak. Gerisini zevkini çıkara çıkara okuyarak öğrenebilirsiniz.

    Yazar, müthiş bir dünya yaratmış. Kültür serisinin neden 10 kitap olduğunu şimdi anladım. Daha ilk kitap ve 600 sayfa ama bu dünyanın çok azını gördük. Kitap içinde bir sürü karakter var ama çoğu ölüyor. Demek oluyor ki devam kitaplarında daha güzel maceralar bizi bekliyor. Din, felsefe, evrim konuları teknoloji ile birleşerek müthiş bir uzay operası çıkmış. Yayın evi belli başlı kitaplar yerine bütün seriyi çevirse keşke. Phlebas'ı Hatırla ile birlikte 4 kitabın çevrileceği söylenmişti sanırım. Araştırdığım kadarıyla o kitapların aşağıdaki eserler olacağını düşünüyorum.

    1. Phlebas'ı Hatırla (Culture 1) :
    2. The Player Of Games (Culture 2)
    3. Use of Weapons (Culture 3)
    4. Excession (Culture 5)
    5. Look to Windward (Culture 7)

    Ana evreni ilgilendiren kitaplar bunlar sanırım. Ana evren tamamlansa bile yeterli olacaktır ama bakalım bu eserler kaç yıl içinde çıkacak. Fazla uzatmadan puanımı verip incelemeyi bitireyim. Puanım 10/10.
  • ŞAİR HASAN HÜSEYİN İLE ÖĞRETMEN AZİME’NİN BİTMEMİŞ AŞK HİKAYESİ...

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikayesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire aşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...

    TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

    İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

    Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

    Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hala uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

    Birden...

    Kanallardan birinde bir haber:

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet öldü.

    Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

    Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Nazım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

    ’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

    Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

    Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Nazım’ın şiirlerini okudu.

    Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Nazım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

    Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

    O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

    Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

    Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti, Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

    Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

    Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

    Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

    Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

    Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

    Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

    Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

    Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

    MEKTUPLAR... MEKTUPLAR

    Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

    Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

    "Azime Karabulut merhaba!"

    Mektup beş sayfaydı.

    "Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

    Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

    Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

    Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

    Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

    Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

    Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

    Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

    "Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

    Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

    Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

    ’SESİNİ DUYMALIYIM’

    Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

    Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

    Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

    20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

    Toparlandı hemen:

    Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

    Bu kadar sıcak mıydı sesin?

    Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

    Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

    Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

    Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

    Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

    Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

    Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel “diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

    Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

    Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

    Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

    Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

    İLK KARŞILAŞMA

    17 Ağustos 1963.

    Ankara Tren İstasyonu.

    Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

    Tren istasyona girdi.

    Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

    İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

    Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

    El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

    Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

    Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

    Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

    Sessizliği Azime bozdu:

    "Yalnız mısın?"

    Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

    Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

    Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

    Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

    Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

    EVLENİYORLAR

    Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

    Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire aşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

    Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

    11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

    Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

    Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hala ilk günkü heyecanla sürüyor.

    376 gün yoğun bakımda kaldı

    4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

    Annesi Gülşan.

    Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

    Şairin yedi kardeşi vardı.

    Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

    Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

    Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

    Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

    Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

    K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

    Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

    Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

    Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

    27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

    İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

    1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

    1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

    1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin “öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

    1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

    Şiirleri Nazım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Nazım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

    1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

    Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

    Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

    Ancak kurtarılamadı.

    26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

    Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.

    Soner Yalçın
  • 432 syf.
    Scott Hawkins: Kül Dağı’ndaki Kütüphane

    Tanıtım Bülteninden:

    Cehennemden kaçmanın tek gerçek yolu onu fethetmektir. Kayıp bir tanrı! Evrenin sırlarını gizleyen bir kütüphane! İnsanlığını yitirdiğini farkedemeyecek kadar meşgul bir kadın. Carolyn, evrene dair her türlü bilgiyi barındıran, Baba adında gizemli bir adamın mutlak yönetimindeki Kütüphaneyi mesken tutmuş, her biri farklı konulara hâkim on iki kütüphaneciden biridir. Kendisi tarafından evlat edinildikleri günden beri Baba’nın korumasında sorumlusu oldukları konuları öğrenen bu on iki kişi bir gün açıklanamayan bir şekilde Baba’nın ortadan kaybolması sonucunda ne yapacaklarını şaşırırlar. Son altmış bin yıldır dünyayı gizlice yöneten Baba’nın ölmüş olması ihtimali, güçlü rakipler arasında bir mücadeleye sebep olur. Kül Dağı’ndaki Kütüphane, tanrı olmayı öğrenen bir kadının yitirdiği insanlığını geri kazanması üzerine tuhaf, korkunç ama dokunaklı bir hikâyeyi anlatıyor…

    ***

    Carolyn! Deli dolu kadın! Carolyn kim mi? İnsanın içini korkudan titreten genç bir kadın o! Mesleği kütüphanecilik. Ama o bildiğiniz türden kütüphanecilerden değil. Hem güzel, hem olağanüstü derecede akıllı, üstün yeteneklere sahip, disiplinli ve ayrıca dışarıdan başkaları için esmer güzeli hoş ve narin bir kadın gibi gözükse de tam bir cengâver ve bir dava insanı. Tek başına, kimselere güvenmeden, tüm sorumluluğu üstüne alarak giriştiği dudak uçuklatıcı projesinde, sevip saydığı biricik özel adam Steve olmadan planlarını acaba hayata geçirebilir miydi?

    Bir kütüphane düşünün. Amerika’da bir yerlerde, kocaman da bir şey! Normal insanların bırakın içine girebilmesini, dışarıdan fiziksel olarak bile farkedemedikleri, gizemli bir kitap mabedi. Sadece kitap mı? Daha neler neler var içerisinde. Öncelikle bir Baba’sı var kütüphanenin. Kütüphanenin biricik yaşlı lideri, hem de ne yaşlı! On iki tane de çırağı var. Onları daha çok küçükken yanına almış. Hemen hepsi de yetimler. Her birinin –Baba’nın karar verdiği- kendine has katalogları var. Mesela Carolyn küçüklüğünden beridir bir dilbilim uzmanı olarak yetiştiriliyor. Dünya üzerindeki hemen tüm dilleri konuşup yazabiliyor, ayrıca başka yetenekleri de var, hem de çok özel yetenekler! David var mesela, bir aslan parçası, etten kemikten bir savaş makinesi, çıplak bir silah ve tam bir zırdeli o! Michael, hayvanların dostu, hemen tüm hayvan türleriyle yine onların kendi dillerinde konuşabiliyor. Ölüleri “Öte Taraftan” geri getiren kendisi de yarı ölü bir kız. Bir de, ölenleri hayata döndüren ya da ölümcül yara alanları iyileştiren sağlıkçı başka bir kız. On iki üstün yetenekli genç kadın ve erkek! Yıllarca, Baba’nın sultası altında kendi kataloglarını yine Baba’nın verdiği eğitimler sonucu öğrenmişler, ancak kendi kataloglarını diğerlerine anlatmaları yasak. Yasağı delenler, kendilerini bronz boğanın içinde kızartılırken buluyor. Doğru duydunuz, domuz pirzolası kıvamında pişirilip tekrar hayata döndürülüyorlar. Cezalar acımasız; ancak savaşlar da, gerçek dünya da çok acımasız. Baba’yı kimse sevmiyor, ondan çok da korkuyorlar; ancak yine de o bir önder, ona karşı besledikleri saygı uçsuz bucaksız…

    Steve, Carolyn’in yüzünden bu ekibe sonradan eklemleniyor. O, önceleri belki bir piyon, ama sonradan çok önemli bir anahtar durumuna geliyor. Dünyanın sonu çok yakın. Çok büyük güçler, evrenin tüm hazinelerini barındıran kütüphane için kıyasıya bir savaşa tutuşuyorlar. Bu savaşa Amerikan Devletinin çok seçkin deniz piyadesi askerleri de dâhil oluyor. Suçsuz, masum yüzlerce insan bu savaş ortamında ölümü tadıyor. Evrenin sonunu engelleme sorumluğu Carolyn ve Steve’in omuzlarında taşınması zor bir yük. Gerçi yardımcıları da var, gözüpek ve akıllı eski ajan Erwin, kudretli kadim yaratıklar ve daha nicesi…

    Söylemeden edemeyeceğim, bu kitabı yalnızca iki gün ve iki oturumda okudum. Hem de nasıl bir okuma! Sayfaları koparırcasına çeviriyordum. Hep bir koku vardı burnumda; çürümüş et ve kan kokusu. Bir de uzun çoraplar, kadın ve erkeğin ter kokusu, ama çok seksi bir koku aslında, zihinsel bir uyarıcı! Yazarımız Scott Hawkins, vahşetin ilmini yapmış besbelli. Aslında onun ilk romanı. Ancak bir bilgisayar programcısı için nefis bir başyapıt olmuş, ellerine sağlık. Kitabın çevirmeni, meslektaşım da olan M. Boran Evren’i de tebrik ederim. Çok temiz ve akıcı bir Türkçesi var kitabın. Hızınızı asla kesmiyor, su gibi akıp gidiyor metin. Ancak, her ne kadar İthaki’nin yaptığı hemen tüm işleri sevsem de, harika bir kitap tercihi ve nefis bir kapak çalışması yapan İthaki, kitabın matbaa dizgi ve/veya son okuma işinde çuvallamış. Epey dizgi hatası vardı, tüm hataları İthaki’ye rapor ettim, sanırım ikinci baskıda düzeltilirler.

    Olağanüstü güzel bir post apokaliptik bilimkurgu olan bu kitabı lütfen okuyun, okutturun. Ayrıca her beş yılda bir tekrardan okuyun, çünkü ben okuyacağım.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 25 Mart 2017.

    Kitabın Künyesi:

    Kül Dağı’ndaki Kütüphane
    Scott Hawkins
    İthaki Yayınları
    Çevirmen: M. Boran Evren
    Yayın Tarihi: 2017-01-20
    Orijinal Adı: Library at Mount Char
    ISBN: 6053756248
    Baskı Sayısı: 1. Baskı
    Dil: Türkçe
    Sayfa Sayısı: 432
    Kitap » Edebiyat » Bilimkurgu-Fantazya
  • Daha sonra Muzaffer Şerif ile Behice Boran'ın çıkardığı Adımlar dergisine de abone oldu. Gönüllü olarak dergide çalıştı. Boran-Şerif ikilisinin dost meclislerinin değişmez isimlerinden biriydi. Örneğin 1 Mayıs 1943'ü Atatürk Orman Çiftliği'nde piknik havasında kutladılar. Adımlar dergisinin sol/tkp çizgisinde bir yayın politikası vardı. Avrupa'da yükselen Hitler ırkçılığı Türkiye'de taraftar bulmuştu. Dergi bu çevrelere karşı sert eleştiriler getiriyordu. Savaş bitip Hitler tehlikesi ortadan kalkınca, hükümet solcuları baş düşman olarak görmeye başladı. Ve Adımlar dergisi kapatıldı. Muzaffer Şerif Başoğlu bir daha dönmemek üzere ABD'ye gitti, orada çok saygın bir bilim adamı
    oldu. Doç. Dr. Behice Boran soruşturmalara rağmen okulda kaldı.

    Nezihe Araz'ın mezun olduğu 1946 yılında okul Ankara Üniversitesi'ne bağlandı. Yeni kadrolar açıldı ve Nezihe Araz, Behice Boran'ın asistanı oldu yılında Behice Boran üniversiteden kovulunca, Nezihe Araz da okuldan ayrıldı. Ailesi, solcu çevrelerden uzaklaştırmak için kızlarını İstanbul'a götürdü. Nezihe Araz doktorasını İstanbul'da yapacaktı. İstanbul Üniversitesi'ndeki görüşmelerinden sonra akademisyen olmayı istememeye başladı. Çünkü aradığını bambaşka bir yerde, bir dergâhta bulmuştu... Nezihe Araz'ın ailesi dindardı;mevleviliğe yakındılar. Rıfat Araz hayatı boyunca, Atatürk'ün masasında bile içki içmedi. CHP'li milletvekili arkadaşları Rasim Basara, Nuri Pazarbaşı ve CHP'nin Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay'la birlikte

    İstanbul'da Rıfai Dergâhı Piri Kenan (Büyükaksoy) Rıfai'nin ( ) vuslat meclisinde bulundu. Zamanla Rıfat Araz ile Kenan Rifai akraba oldular;vecihe Araz, torun Cemil Büyükaksoy'la evlendi.[2] Nezihe Araz'ın Kenan Rifai'nin "tasavvuf okuluna" babası Rıfat Araz aracılığıyla girdiğini düşünebiliriz. Ne zaman girmişti? Bilmiyoruz. Bildiğimiz;aynı dergâhtan Sâmiha Ayverdi'nin Mülakatlar adlı kitabında, Nezihe Araz'ın 25 Mayıs 1948 tarihinde Kenan Rifai'nin sohbetine katılanlar arasında belirtildiği. Şimdi çok kişinin kafasına fakültede solcu olan, felsefe ve psikoloji okumuş Nezihe Araz'ın bu kadar kısa sürede bir dergâha nasıl "bağlandığı" sorusu gelebilir. Sorunun yanıtı Kenan Rifai'nin tasavvuf anlayışında gizli: "Kenan Rifai tasavvufu ne Gazali gibi sırf bir ahlak anlayışı olarak kabul etmiş
  • ''-Zor da olsa, hep adil olacağız.
    -Adaletsizlik yapanlar kendi içimizdense onlara karşı çok katı olacağız...''