• İthal kelimeler dayadılar önce bize.Kelime oyunlarıyla zihnimizi bulandırıp kavram karmaşası dediler adına,oysa şuur kaybıydı yaşadığımız.Ağzımıza hiçte yakışmayan kelimelerle konuşunca kimimiz “cool” oluyordu,kimimiz “entellektüel”...Münevverler antika,içi boş tenekeler moda olmuştu gari. Boş adamlar lakırdadıkça kelimelerin iç boşalıyor,derinliği azalıyordu.Kelimelerimiz yittikçe zihnimizden;bakan ama görmeyen gözlerimizle,duyan ama işitmeyen kulaklarımızla hiçbir şey şaşırtmıyor artık bizi,alıştık şaşmamaya...Hal böyle olunca bakışımız değişti,gülüşümüz...Kelimelerimiz yittikçe küçüldü cümlelerimiz;basit,kuru,yavan...”Büyüklerin sözleri,sözlerin büyüğüdür.” derler. Küçüldükçe sözlerimiz,küçüldük...”Ey Oğul!” diye seslenen adamlar kalmayınca,kapıların arkasına saklandı çocuklar...Asıl zenginliği unutup paraya ram olunca mahsur kaldık kendi heykelimizin içinde...Şimdi dilimizin bağını çözüp tüm kapıları açacak bir anahtara sözlerimizi büyütecek bir iksire ihtiyacımız var;tek bir kelimeye...
    Bir an zihnimizdeki tüm kelimelerin silindiğini hayal edelim,kelimeler olmadan hayal etmek bile güç,hele ki içine düştüğümüz çaresizlik ve arayışı anlatmak imkansız...Sbbb...Sdbd...Sgbg....Ssbs...Çıkardığımız garip seslerin anlam kazanması için kelimelere ihtiyacımız var.Sonsuz varlığıyla sonsuz kelime hazinelerinin sahibinin tek bir kelimesi olmasaydı ; O’nun “ya” ve “sin “ harflerine bile anlam veremeyen biz ,bir kelime bile üretemezdik.O’nun herşeye anlam katan “Ol!(Kün)” kelimesi olmasaydı nereden bilirdik,kelimelerin gücünü.Ne bilirdik;şiiri,şarkıyı,aşkı,meşki ...O yüzden tüm kelimelerin kökü “Ol! (Kün)” dur;bütün kelimeler ve anlamlar O’nun bir Ol’undan türemiştir.
    Ol!
    İnsan ol!
    Adam ol!
    Dürüst ol!
    Adil ol!
    Cömert ol!
    Sabırlı ol!
    Ölçülü ol!
    Bir kelime olmasaydı,hiçbir kelime olmayacaktı.Bir kelimeyi anlayabilsek,bütün kelimeleri anlayabilecektik.Bir kelimeye ihtiyacımız var!
    “Ol! (Kün!)”
    O tek bir kelime unutulunca tüm kelimeler anlamını kaybediyor.

    Sayfalar boyu dolu dizgin koşup kitabın sonunda soluk soluğa dinlenirken Oscar Wilde düştü aklıma,diyor ki :”Hiç yorulmadan okunan bir kitap,hiç yorulmadan yazılmış olmalı”...Ali Ural çok yorulmuş olmalı;bilmediğim yerlerde bilmediğim adamların peşinde beni gezdirirken...Beraber kah adaleti aradık,kah aşkı,kah sevgiyi...Ama en çok O’nu,o tek bir kelimeyi...Bu sayede tanıdım adalet timsali Nuşirevan’ı,cömertlik timsali Hatem’i ve daha nicesini... Teşekkürler Ali Ural...
  • En önemli insan yoklukla, imkansızlıkla savaşarak kendini yaratan insandır. Mezar taşıyla, soyla övünerek kendilerini adam sayanların Allah bin belasını versin. Derebey döküntüleri kendilerini insandan sayıyorlar. Cahil köpekler, dünyayı babalarının yarattığını sanıyorlar. Boş tenekeler. Bir azamet, bir gurur yanlarına yaklaşılmıyor.
  • Padişaha Giren Kazık
    Aziz Nesin

    Raviyanı ahbar ve nakılanı asar ve muhaddisanı rüzigar o güna rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki, çook eski zamanlarda, yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli, toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli

    bir ülke vardı. O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan, sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi. Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır, "bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok, sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.

    Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,

    Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde, bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,

    Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun, bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı. Ama gel gör ki, adamın,

    Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.

    Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.

    Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.

    Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,

    Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar. Kadı da onları bir iyice elden geçirip,

    Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri, ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.

    Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.

    Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı, yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti. Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,

    Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım. Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.

    Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip, ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta, kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi. Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.

    Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,

    Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,

    Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.

    Hekimbaşı,

    Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!.. Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!.. diye veryansın bağırıyordu.

    Padişah da kızdı,

    Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır, biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.

    En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.

    Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte, Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler. Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,

    Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reisül küttap olsun, sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,

    Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe, müderrislerde,

    Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!.. diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.

    Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler, reisülküttap, sadrazam da,

    Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye, bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!

    Padişah,

    Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.

    Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,

    Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,

    Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın. Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.

    Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.

    Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip, bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.

    Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya, kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,

    Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi. Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi. Herkes birbirine,

    Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir. Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp hepsi birbirlerine düştüler.

    Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu. Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı. Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.

    Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp, herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,

    Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!.. diye durmadan bağırmaya başladı.

    0 kentin kişileri,

    Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur. Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.

    Padişah yeri göğü inleterek,

    Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı. Padişahın çevresindekiler,

    Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez. Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz. Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır, rahata kavuşursun!.. dediler.
  • Günümüzde Atatürk'ü eleştirmek kolaydır!
    Ulu Atamın geçtiği yollardan geçmeyeceksiniz ama eleştirme hakkını kendinizde göreceksiniz. Artık ağızdan dolma konuşan insanları boş tenekeye benzetiyorum. Boş tenekeye vurdukça çok ses çıkar! O seste gürültüden öteye geçmez!
  • Raviyan-ı ahbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar o güna
    rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki, çook eski zamanlarda,
    yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli,
    toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli bir ülke vardı.
    O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan,
    sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi.
    Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır,
    "bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok,
    sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.

    Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,
    - Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde,
    bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,
    - Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun,
    bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı.
    Ama gel gör ki, adamın,
    - Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede
    yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.
    Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı
    yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.
    - Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek
    o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.

    Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran
    kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,
    - Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer
    yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar.
    Kadı da onları bir iyice elden geçirip,
    - Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti
    ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri,
    ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.

    Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada
    uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.
    - Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı,
    yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti.
    Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,
    - Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım.
    Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.
    Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına
    baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip,
    ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta,
    kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan
    tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi.
    Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.

    Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,
    - Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak
    döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini
    dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,
    - Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya
    kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler
    çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.
    Hekimbaşı,
    - Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!..
    Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!..
    diye veryansın bağırıyordu.
    Padişah da kızdı,
    - Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren
    kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır,
    biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.
    En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya
    baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.
    - Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi
    kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte,
    Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler.

    Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,
    - Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca
    haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reis-ül küttap olsun,
    sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,
    - Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe,
    müderrisler de,
    - Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!..
    diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.

    Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler,
    reis-ül-küttap, sadrazam da,
    - Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye,
    bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!
    Padişah,
    - Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.

    Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,
    - Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,
    - Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın.
    Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.
    Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye
    baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.
    - Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip,
    bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.

    Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya,
    kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,
    - Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi.
    Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi.
    Herkes birbirine,
    - Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir.
    Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp
    hepsi birbirlerine düştüler.
    Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu.
    Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı.
    Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.

    Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp,
    herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,
    - Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!..
    diye durmadan bağırmaya başladı.
    0 kentin kişileri,
    - Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur.
    Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın
    girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.
    Padişah yeri göğü inleterek,
    - Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı.
    Padişahın çevresindekiler,
    - Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez.
    Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz.
    Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır,
    rahata kavuşursun!.. dediler.
    Aziz Nesin
    Nesin Yayınevi - Büyüklere Masallar 1