• 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Nietzsche pos bıyığından mıdır, profil maiyetinde umarsız tavrı sükun halinden midir nedir bilinmez, herkesin iştahla ve azimle koşturduğu bir futbol maçındaki "bitse de gitsek" tripleri kasan, ortamdan zihnen soyutlanan, zoraki birlikteliklerden türeyen zıpçıktı bir adam görünümündedir. Muhtemeldir ki kendisiyle ortaklaşa bir programa uyma noktasında masaya en son teşrif eden insandır kendisi. Bu boşvermişlik, çoğu zaman bıkkınlık noktasına gelen duygudan ötelendiği kimliği nedendir diye sormak gerekmez mi? Bu sorunsalı çözüme erdirmek, kendisini ussal maiyette temele oturtabilmek, eh be tamam abi huzuruna kavuşmak, dünya felsefe tarihi açısından ulvi bir şerefe nail olmaktır.

    "nosce te ipsum" antik yunanda "kendini bil" vecisesidir. Nietzsche kişinin kendi olmasını ise; Kendini tanımak; unutmak, yanlış anlamak, küçültmek, daraltmak, orta değerde yapmak sağduyunun ta kendisidir, şeklinde açıyor.

    İnsanın ahlaksal olarak iyiye yönelmesi, ruhsal yetkinlik mertebesindeki erdemli olmayı, küçük çocukları korkutmak amacıyla beslenen düşsel bir yaratık, töre maiyetindeki umacıya benzetmektedir. Bunun tam karşısında yer almayı benimsemek, ermiş sıfatıyla dallanıp budaklanmak yerine, antik Yunan mitolojisinde yer alan yarı keçi yarı insan kır ve orman iyesi, Roma mitolojisindeki karşılığı faun olan, çoğunlukla gövdelerinin belden üstü insan, belden aşağısı ise teke biçiminde belirginleşen'satir' tanımlamasına kendisini koymakta.

    "Yeni putlar dikmiyorum ben; önce eskiler öğrensin, balçıktan ayakları olmak ne demekmiş"

    Gerçekte olmayan ancak sadece düşsel bir tasarım halinde ve sadece düşünceyle kavranabilen şeyler, "gerçek dünya" ile "görünürde olan dünya" arasındaki yapay, suni havayı teneffüs etmek istememiştir. Putları yıkmak Nietzsche için bütün dogmalara karşı gelmektir. Çünkü düşünmek yani bir noktada felsefe icra eden bir insan için yaşamak, yüksek bir dağda buz içinde yaşamaya gönüllü olmak demektir. Düşünmek varlığa yabancı, geleneklerin yargıladığı her şeyi arayıştır. Kendisi için nihilist tanımlaması her ne kadar yanlışsa, varoluşçu felsenin izlerini ise şu cümlelerde bulabiliriz:

    "Benim insan sevgim, başkasının duygusunu paylaşmakta değil, Paylaştığım duyguya katlanabilmektir.
    Benim insan sevgim sürekli bir kendimi yeniştir. Ama ben yalnızlık olmadan edemem; yalnızlık, yani iyileşme, kendine dönüş, özgür, hafif, esinen bir havayı solumak..."


    Devamında ise, Nietzsche büyük yıkıcı bir hastalıktan muzdariptir. Pekii nedir bu hastalık?

    Kendisi yaşamı boyunca iyiliksever yaklaşım gösteren insanlardan tam anlamıyla kabızlık çekmiştir. Kendi deyimiyle az alt üst etmemişler yaşamını. İyilik çatısı altındaki eylemler, kötülüğe eşdeğer olmuştur. Lakin iyilikseverliği bir istem ya da kötülüğe yormamıştır. İyilikseverlik bir acıma duygusunun ürünüdür. İyilikseverlik, decadent yani çökmüş insanın erdemidir; acımak. Nietzsche yine bu çökmüş insanın duygu sürecini şöyle özetliyor;

    "Acıyanları kınamsıyorum, çünkü utanmayı, saygıyı, insanları ayıran aralıkları sezme duygusunu kolayca yitirirler;
    çünkü acıma bir anda o ayaktakımı kokusunu belli eder, görgüsüz davranışlara öyle benzer ki ayırdedilemez, çünkü acıyan eller kimi zaman nerdeyse yok edercesine bir büyük alınyazısının, yaralarla dolu bir yalnızlığın, bir ağır suç işleme ayrıcalığının içine karışabilirler."

    Acımanın aşılması ise soylu bir yaklaşımdır. Zerdüşt'ün sınanması tam da bu süreci yansıtmaktadır. Üstün gelmek, burada ödevinin yüksekliğini, sözde bencil olmayan eylemlerin içindeki aşağılık ve kısa görüşlü dürtülerle kirletmemek, işte bir Zerdüşt’ün vereceği sınav, son sınav budur belki de, onun asıl güçlülük kanıtı budur.


    Nietzsche, toplum içinde bireylerin uymak zorunda bulundukları ahlaksal davranış biçim ve kuralların birer ön yargı olduğunu ve çürümeye bırakılması gerektiğini 'Tan Kızıllığı' adlı bölümde irdelemiştir ve kendi sözleriyle "Töre'ye karşı seferim bu kitapla başlar." diyor.

    Bu uymak zorunda kalınan, insanın doğumundan ölümüne değin boyunduruğu haline gelen din ve toplum etkisinde ki töre değerleri, insanın terine bambaşka çok tatlı kokular bırakır, yeter ki insan buna inanmak ve onunla yaşamak istesin. Lakin bu içselleştirilen anlayışın içeriği boştur, insanı gerçekten uzaklaştırır. Nesne etrafında kendiliğinden uzaklaşır, kendisine yabancılaşır. Gerçekliğin yavan tadını, içsel ve tinsel bir uyuşturucu etkisine bırakır. Nietzsche'nin insanın kendisini tanımasında mihenk taşlarından biriside bu bağımlılıktan kurtulmaktır. Ancak o zaman insan kendisine dönebilir, geçmişe ve geleceğe bakabilir. Nietzsche bu konuda şöyle diyor;

    "İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o yadsıyan, o bozucu içgüdüler, décadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Törel değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun yanıtına bağlıdır çünkü."

    Sadece insanın kendisine dönmesinden daha ufuksal olarak insanlığın geleceğini de Tan Kızıllığı'dan arınmaya bağlamıştır.


    Zerdüşt'ün kendi üzerinde doğmadığını, üzerine çullanan varlığın acısı olduğundan dem vurmakta. Zerdüşt'ü anlamlandırabilmek büyük sağlık gerektirir. Her gün keşfedilen, insanın her gün yeni baştan kabül ettiği, varlığın iradesiz yazgısıdır adeta.

    "Tüm büyük kişilerin düşünce gücünü, iyiliğini bir araya getirseniz gene de Zerdüşt'ün bir tek konuşmasını çıkaramazsınız."

    Çünkü Zerdüşt kalıba sığmaz, isyan eder bütünselliğe ve bütün olma ihtiyacına. Her bireyin kendisine ait doğruları, yaşayış ve tecrübeleri kendi özü vardır.

    İnsanlık büyük yalanlar uğraşmakla zaman kaybetmesinden ziyade, daha temel insani anlayışın temel konular üzerinde hem fikir olsaydı insanlığın anlam karmaşasından bozgun yemeyeceğini, insana ait değerlerin ancak yaşama yoluyla anlaşılabileceğini, Zerdüşt'ün yolunda insan çağdaşlık seviyesine ulaşabileceğinin altını çiziyor.

    "Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse, bizde onu duyacak kulaklar da yoktur, hiçkimse hiçbir şeyden bildiğinden daha çoğunu çıkaramaz"

    Kitapta yer alan 'Neden bir yazgıyım' bölümünde dine, rahiplere ve karşı olduğu bütün her şeye saldırır. Burada daha çok ölümünden sonra adının kötüye kullanılmasını, ayaktakımının ağzında sakız olmak istememiştir, yine de eleştiri boyutunu hızını kesmeden sürdürmüştür. Kendi sözleriyle bu kitabı çıkarttığını ve gelecek adına yönelik ahmaklıklar yapılmamasını istemektedir. İyilerin, iyiliklerin varoluşu yalanlardan ileri gelir, onlar gerçekleri görmek istemeyen korkaklardır. Nietzsche kendisini bu içi boş, insanı,duygudan yoksun kılan yalanlarla bezenmiş ermiş mertebesine yükselmek yerine, soytarı olmayı yeğlemiştir.

    Nietzsche kitabın son böşümünde Dünya kavramı ve altında oluşan kavramlara değiniyor. Tanrı kavramı, yaşama bir karşıt kavram olarak, insan bedenini ve duygularını hor görmek şeklinde uydurulmuştur. Ruh kavramı sağlığın yerine, ruhun selamati adı altında bir çırpınıştır. Günah kavramı kendinden ayrılmaz bir işkence aracı konumundadır, içgüdüleri sapıttırmak ve onlara karşı ikinci bir yaradılış sağlamaktadır.

    Yani Nietzsche masaya en son teşrif eden insandır. Çünkü etrafındaki hava kendisine yavan geliyor.

    Keyifli okumalar
  • 613 syf.
    O zaman Petrus ona yaklaşarak "Efendim!" dedi.Bana karşı günah işleyen kardeşimi kaç kere bağışlayabilirim? Yediye kadar mı?
    İsa ona: Hayır; yedi değil, yetmiş yedi kere yedi! diye cevap verdi.

    İncil:Matta 18:21-35

    “Bundan böyle Nehludov yapılan bütün o kötülüklerin kökenini açıkça görebiliyor, onları yıkmak için neyin gerektiğini çok iyi biliyordu.Boş yere arayıp bir türlü bulamadığı yanıt İsa'nın Petrus'a verdiği yanıtın ta kendisiydi.Her zaman ve herkesi bağışlamalıydı, sayısız kez bağışlamalıydı, çünkü günahsız, suçsuz insan yoktur;dolayısıyla da cezalandırma ya da düzeltme yetkisine, niteliğine sahip kimse yoktur.”

    Diriliş, nobel ödüllü yazar Romain Rolland’ın da dediği gibi Tolstoy’un ışıklı gözlerini, içe işleyen açık mavi gözlerinin bakışını, öbür yapıtlarında olduğundan çok daha açık bir şekilde yansıtıyor.
    “Bu bakış, doğrudan doğruya ruha gider.”

    Şüphesiz ki Tolstoy’un yegane ereğini bu kitapta bütünsel olarak anlayabiliyoruz.Bu erek, adaleti sağlamada son derece kusurlu olan insanoğlunun kendi kendini hayvanileştirmesini, insan ruhunun cezaevlerinde nasıl çürütüldüğünü konu ediniyor.Fakat adı itibariyle “diriliş”; aynı zamanda soylu, varlıklı ve elitist bir karakterin nasıl küllerinden yeniden doğduğunu, tinini(ruhunu) nasıl keşfettiğini çok derin bir felsefeyle bizlere gösteriyor.
    Hayatı yaşamada tek egemen olan bizmişiz gibi son derece bencilce davranıyoruz.Hayat sadece bizim keyiflerimizden,düşkünlüklerimizden ve alışkanlıklarımızdan ibaretmiş gibi dilediğimiz uğrunda, zihin detoksunda bulunmadan monden yaşamanın ve mülk,eşya,meta sahibi olmanın hayallerini kuruyoruz.Çünkü modernizmin ve yerleşik düzenin esasları bunları gerektiriyor. Gerek üniversiteler gerek sivil toplum kuruluşları gerekse de devletler aracılığıyla beyinlerimiz ve ereklerimiz(amaçlarımız) kontrol altına alınarak her yönde tek tipleştiriliyoruz.Sosyal medya da fikirsel olarak nasıl tek tipleştirildiğimizin sorgusuz sualsiz kanıtları arasında yer almakta.Popüler yazılar, popüler başlıklar ve “Top Tweets” adı altında ne konuşacağımız ve neyin hakkında düşüneceğimiz(düşündürüleceğimiz) önceden belirleniyor (ki burada bir komplo teorisi aramak manasız, bunu belki de istemsiz yapıyoruz.Sonuçta biyolojik evrimin doğrusal olmadığını, her türlü modernleşmenin iyiye gitmediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.)Ne yazık ki insanlar bu farkındalıktan son derece uzak.Uzak olmasına karşın bir farkındalık oluşmaya başladığını anarşizm,nihilism, budizm ve deism adı altında isyan bayraklarını açan birçok insanın örgütlenmesi sayesinde gördüğümüzü söylemezsek de haksızlık etmiş oluruz. İnsanlar bu farkındalıklarını dogmaya yani bir Tanrı’ya da bağlayabilirler.Yahut devletlerin yıkılması, sınırların kaldırılması gerektiğinden bahseden toplumsal anarşist yapılara dahil olabilirler.Yahut doğanın,eşyanın,insanın ve her türlü nesnenin Tanrı olabileceğini iddia eden panteist bir düşünceyi de benimseyebilirler.Fazlasıyla pessimist olan bir grup da ortaya çıkacaktır ki bu grup nihilizmi benimseyecektir.Aynı Schopenhauer,Nietzsche,Sartre ve Albert Camus gibi.Bu grup her ne kadar beden ve ruhtan oluşan dualist insan yapısını reddetse de bu ancak ve ancak materialist bir insan modeline karşı olmanın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Sorun, insanların kaçarken bulduğu çözüm yolları değil.Problem, insanları bu kaçışa iten asıl nedenden kaynaklanıyor.Tolstoy Diriliş’te bu sorunu orta yaşında fark eden üst sınıf bir kimliğin kaçış yolunu nasıl hazırladığını ve ruhuna ulaşmada geçirdiği zorlukları tek tek gözler önüne sermekte.Kendi ruhuna ulaşmaya, küllerinden yeniden doğmaya ve Tanrı’yı keşfetmeye çalışan Nehludov karakteri(burada Tolstoy temsilidir) çevresindeki haksızlıkları, zalimlikleri ve Tanrı’yı anlamlandırma farkındalığında olan diğer insanları ve bu farkındalıktan tamamıyla uzak diğerlerini çözümlemeye çalışırken determinist düşüncenin yakasından sıyrılmaya çalışmış, yani siyah-beyaz dualizminden çıkıp gri renginin de olabileceği sorunsalı sonunda keşfetmiş ve "self-awareness" mefhumunu oluşturabilmiş.Bu oluşturma süreci şüphesiz ki çağının gereklerinden,alışkanlıklarından,kötülüklerinden uzak durmak ve tuğlaları yıkıp onları tek tek koymak sayesinde mümkün hale gelmiş.Tolstoy; bu düşü gerçekleştirmenin ütopik olmadığını, insanın salt kendi ruhuna yönelmesi gerektiğini ve bunu başardığında farkındalığını da oluşturduğunu ve bu farkındalıkla birlikte asla “ruhen doyumsuz” olmayacağını belirtiyor.Tolstoy için, bu yapıtında “olgunluk döneminin en büyük eserini vermiştir” gibi bir subjektif yorumda bulunmam son derece doğru olacak diye düşünüyorum. İncelemeyi kitabın son dizeleriyle bitirirsek, gayet anlaşılır ve makul olacaktır.

    “O gece Nehludov için yepyeni bir hayatın başlangıcı oldu.Hayat koşulları değiştiği,bambaşka bir hayat biçimi benimsediği için değil de, o andan itibaren bütün olup bitenler gözlerinde tamamen değişik bir anlama kavuştuğu için.
    Hayatın bu yeni döneminin nasıl sonuçlanacağını gelecek gösterecek.”
  • Zaman, değişim değeri yasasına boyun eğen, ender bulunan, kıymetli bir maddedir. Bu, alınıp satıldığı için, çalışma zamanı konusunda açıktır. Ama giderek boş zamanın kendisi de "tüketilmek" için doğrudan ya da dolaylı olarak satın alınmak zorundadır. Norman Mailer, sıvı ya da donmuş (karton kutuda) portakal suyu üzerinde gerçekleştirilen üretim maliyetini çözümler. Sıvı portakal suyu, daha pahalıdır, çünkü donmuş ürünün içmek için hazırlanmasından kazanılan iki dakika fiyata eklenir: Portakal suyunun kendi boş zamanı böylece tüketiciye satılmış olur. Üstelik bu mantıksaldır, çünkü "boş" zaman, kullanılmak için satın alınması gereken "kazanılmış" zaman, verim alınabilir sermaye, potansiyel üretim gücüdür. Buna şaşırmak ya da kızmak için ideal olarak tarafsız ve herkesin yararlanabildiği naif "doğal" zaman varsayımında kalmış olmak gerekir. Hiç de tuhaf olmayan, müzik kutusuna bir frank atarak iki dakikalık sessizlik "satın alınabilme" düşüncesi de aynı hakikati yansıtır.