1000Kitap Logosu

Boşluğa Sevda

Nurullah Genç- Söyle Bana Hindiba
Kartallar uçar mı bir harâbeden Köprülerden benim yarim geçer mi Sen neden bu kadar güzelsin, bilmem Taşırsın yeryüzüne ebedi tohumları Ben ise kuruyacak bir suyun mahkûmuyum Avuçlayıp öpüyorum kumları Bir kara delikten bakarken hayat Meydan okuyanlar kim bu serâba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar ceylan koşması Sen nasıl bu kadar yollar aşması Sen nasıl bu kadar güneşe meftun Sen nasıl bu kadar sahra çeşmesi Ben rüzgâr değilim, dokunmam çiçeklere Ben kara parmaklı insan değilim Kirpik uçlarımdan kayar yıldızlar Bilemezsin, hayal akşamlarında Renklerini kuşatan Damıtılmış gözyaşıdır ömrümün Ben boşluğa üfleyen cellat değilim Karayele verdim ayaklarımı Söyle bana eceli kim tutar perçeminden Hangi ölü bilmez nereye gittiğini Sen miydin o mehpâre, o memnu, o dilruba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar bulut gülmesi Sen nasıl bu kadar bıldırcın sesi Sen nasıl bu kadar pencere önü Sen nasıl bu kadar gök gürlemesi Ben kaptan değilim, anlamam gemileri Gizli bir ummanın gelgitlerinden İniltiler vurur sahillerime Deniz feneri değilim Önce yürü bu vefasız ülkeden Sonra uzan bir tenhaya, sessiz ol Gelip geçsin üzerinden turnalar Düşün, sesler neden bulur sesleri Kelam kimin damarlarında kandır Harflerini senden alan merhaba Hangi demin âteşidir içimde Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar gönül hanesi Sen nasıl bu kadar yâr divanesi Sen nasıl bu kadar çerağı ömür Sen nasıl bu kadar inci tanesi Ben korku değilim kapı aralarında Pencerenin infilâkı değilim Gölgeleri yüzlerinden tanırım Bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde Bir eşya bir hamalı Ben hâlâ öğütülen anılarıma değil Değirmene inanırım Bu derin aldanış kimden kalmadır Bu uzaklık, bu diba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar kelâmın hası Sen nasıl bu kadar şiir bohçası Sen nasıl bu kadar esrarlı bir mum Sen nasıl bu kadar rüya bahçesi Ben bir kervan muamması değilim Çekinmem yolların kıvrımlarından Ellerim ışıldar alacakaranlıkta Saklambaçlar ortasındadır evim Kışın kartopudur adını anmak Döner döner yüreğimde, dağ olur Yazın güneş yanığıdır düşlerim Sonbahar ruhumu bekleyen oba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar sevda hecesi Sen nasıl bu kadar hayal incesi Sen nasıl bu kadar mutluluk çağı Sen nasıl bu kadar tarih öncesi
5
Söyle bana hindiba
Kartallar uçar mı bir harâbeden Köprülerden benim yarim geçer mi Sen neden bu kadar güzelsin, bilmem Taşırsın yeryüzüne ebedi tohumları Ben ise kuruyacak bir suyun mahkûmuyum Avuçlayıp öpüyorum kumları Bir kara delikten bakarken hayat Meydan okuyanlar kim bu serâba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar ceylan koşması Sen nasıl bu kadar yollar aşması Sen nasıl bu kadar güneşe meftun Sen nasıl bu kadar sahra çeşmesi Ben rüzgâr değilim, dokunmam çiçeklere Ben kara parmaklı insan değilim Kirpik uçlarımdan kayar yıldızlar Bilemezsin, hayal akşamlarında Renklerini kuşatan Damıtılmış gözyaşıdır ömrümün Ben boşluğa üfleyen cellat değilim Karayele verdim ayaklarımı Söyle bana eceli kim tutar perçeminden Hangi ölü bilmez nereye gittiğini Sen miydin o mehpâre, o memnu, o dilruba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar bulut gülmesi Sen nasıl bu kadar bıldırcın sesi Sen nasıl bu kadar pencere önü Sen nasıl bu kadar gök gürlemesi Ben kaptan değilim, anlamam gemileri Gizli bir ummanın gelgitlerinden İniltiler vurur sahillerime Deniz feneri değilim Önce yürü bu vefasız ülkeden Sonra uzan bir tenhaya, sessiz ol Gelip geçsin üzerinden turnalar Düşün, sesler neden bulur sesleri Kelam kimin damarlarında kandır Harflerini senden alan merhaba Hangi demin âteşidir içimde Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar gönül hanesi Sen nasıl bu kadar yâr divanesi Sen nasıl bu kadar çerağı ömür Sen nasıl bu kadar inci tanesi Ben korku değilim kapı aralarında Pencerenin infilâkı değilim Gölgeleri yüzlerinden tanırım Bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde Bir eşya bir hamalı Ben hâlâ öğütülen anılarıma değil Değirmene inanırım Bu derin aldanış kimden kalmadır Bu uzaklık, bu diba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar kelâmın hası Sen nasıl bu kadar şiir bohçası Sen nasıl bu kadar esrarlı bir mum Sen nasıl bu kadar rüya bahçesi Ben bir kervan muamması değilim Çekinmem yolların kıvrımlarından Ellerim ışıldar alacakaranlıkta Saklambaçlar ortasındadır evim Kışın kartopudur adını anmak Döner döner yüreğimde, dağ olur Yazın güneş yanığıdır düşlerim Sonbahar ruhumu bekleyen oba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar sevda hecesi Sen nasıl bu kadar hayal incesi Sen nasıl bu kadar mutluluk çağı Sen nasıl bu kadar tarih öncesi Nurullah Genç
5
Sudam Güven
bir alıntı ekledi.
Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz Taşlar atıyoruz ara sıra boşluğa Uçurum dolacak bir gün ve biz Karşıya geçebileceğiz diye... Ama çekilen acılar oluyor, günler geceler boyu Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz Sevda sözcükleri yer değiştiriyor Ölüm üstüne söylenen bir takım sözlerle.
حافظtemha
bir alıntı ekledi.
"Kartallar uçar mı bir harâbeden Köprülerden benim yarim geçer mi Sen neden bu kadar güzelsin, bilmem Taşırsın yeryüzüne ebedi tohumları Ben ise kuruyacak bir suyun mahkûmuyum Avuçlayıp öpüyorum kumları Bir kara delikten bakarken hayat Meydan okuyanlar kim bu serâba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar ceylan koşması Sen nasıl bu kadar yollar aşması Sen nasıl bu kadar güneşe meftun Sen nasıl bu kadar sahra çeşmesi Ben rüzgâr değilim, dokunmam çiçeklere Ben kara parmaklı insan değilim Kirpik uçlarımdan kayar yıldızlar Bilemezsin, hayal akşamlarında Renklerini kuşatan Damıtılmış gözyaşıdır ömrümün Ben boşluğa üfleyen cellat değilim Karayele verdim ayaklarımı Söyle bana eceli kim tutar perçeminden Hangi ölü bilmez nereye gittiğini Sen miydin o mehpâre, o memnu, o dilruba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar bulut gülmesi Sen nasıl bu kadar bıldırcın sesi Sen nasıl bu kadar pencere önü Sen nasıl bu kadar gök gürlemesi Ben kaptan değilim, anlamam gemileri Gizli bir ummanın gelgitlerinden İniltiler vurur sahillerime Deniz feneri değilim Önce yürü bu vefasız ülkeden Sonra uzan bir tenhaya, sessiz ol Gelip geçsin üzerinden turnalar Düşün, sesler neden bulur sesleri Kelam kimin damarlarında kandır Harflerini senden alan merhaba Hangi demin âteşidir içimde Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar gönül hanesi Sen nasıl bu kadar yâr divanesi Sen nasıl bu kadar çerağı ömür Sen nasıl bu kadar inci tanesi Ben korku değilim kapı aralarında Pencerenin infilâkı değilim Gölgeleri yüzlerinden tanırım Bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde Bir eşya bir hamalı Ben hâlâ öğütülen anılarıma değil Değirmene inanırım Bu derin aldanış kimden kalmadır Bu uzaklık, bu diba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar kelâmın hası Sen nasıl bu kadar şiir bohçası Sen nasıl bu kadar esrarlı bir mum Sen nasıl bu kadar rüya bahçesi Ben bir kervan muamması değilim Çekinmem yolların kıvrımlarından Ellerim ışıldar alacakaranlıkta Saklambaçlar ortasındadır evim Kışın kartopudur adını anmak Döner döner yüreğimde, dağ olur Yazın güneş yanığıdır düşlerim Sonbahar ruhumu bekleyen oba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar sevda hecesi Sen nasıl bu kadar hayal incesi Sen nasıl bu kadar mutluluk çağı Sen nasıl bu kadar tarih öncesi"
1
8
Eylül Kanayan Bir Çocuktum Ben
İşkencenin şiiri yazılabilir mi? Hem kurbanı, hem tanığı olunduğunda sanıldığı gibi hiç de kolay olmuyor. Kâğıda kaleme hiç uzanamadığım günler oldu… Bazı günler “Eylül kanayan bir çocuk” gibi “çok kan kaybederek” tek bir cümle dahi kuramadan saatlerce takılıp kaldığım oldu şiirin başında… “Yüreğimin kıyısına mavi mavi dalga dalga çarpan kadın… “ (Annem) bir bayram günü ziyaretinde; kışlanın önüne her gün geldiğini, uzun günlerin ardından (Hasan abim ve benim) bitlenmiş ve üzerinde kurumuş kan lekeleri olan çamaşırlarımız kendisine verildiğinde “kötü durumda ama çok şükür yaşıyor” olduğumuzu anladığını ve sevinçle eve nasıl koştuğunu, evde çamaşırlarımızı koklayarak nasıl ağladığını… O zamanlar minicik olan yeğenim Evrim’i “hadi gel Hasan’ıma, Savaş’ıma ağlayalım” diyerek kendine nasıl sırdaş yaptığını ve nasıl günler boyu sayıp dökerek birlikte ağladıklarını, ahırda sütünü sağdığı inekleriyle her gün konuşarak nasıl dertleştiğini ve her gün yollarımıza nasıl gözyaşı döktüğünü… İç çekerek ve heyecanlanarak anlattığında bu şiir kafamda iyice şekillendi. Uzunca bir süredir de hep aklımdaydı. 12 Eylül 1980 darbe döneminin ağır işkencelerine uğramış ve çok ağır bedeller ödemiş olan bir kuşağın hikâyesini yaşadıklarım ve tanık olduklarım üzerinden yazmaya çalıştım. Bedenimi(zi), yüreğimi(zi) ve ruhumu(zu) öldürmeye tam teşebbüs ederek ağır yaralı bırakan işkencenin ve işkencecilerin dile, söze ve şiire bir türlü sığdıramadığım aşağılık ve iğrenç davranışlarını elbette yazamadım… Benim yazdıklarımın çok ötesinde ve benden çok daha ağır işkencelere ve hakaretlere uğramış… Baskı ve zülüm görmüş, işkencede sakatlanmış, bedeni ve ruhu örselenmiş, yorgun düşmüş, işkencede öldürülmüş, gözaltında kaybedilmiş ve yaşamının uzunca bir dönemini yine cezaevlerinde işkence ve direnişlerle geçirmiş tüm devrimci yoldaşlarıma, çektikleri bunca acıya rağmen yüzlerinden hiç eksilmeyen gülüşe ve içlerinde yeşerttikleri o güzel insanlığa saygıyla… 1. “Cesur yürekli kahramanıma… Anneme” Yağmurlarında ıslandığım Sularında kulaç attığım Eylül kanayan bir çocuktum ben; Mis gibi Karadeniz kokan… Yavrusunu yitiren telaşlı serçe Kendini boşluğa bırakan acemi bir kartal gibi çırpınarak Kanatlarını bedenime siper eden Ve ölümüne… Amazon kadınları gibi savaşan Korkusuz güzel kadın Annem… Ah güzel annem! “oğul oğul” atan yüreğini öptüğüm Gülüşümün sebebi Ardımdan ağlayanım Yuvası boş kalanım Kanatları kırılıp da uçamayanım… Gölgesine sığındığım bilge çınarım Serin esen dağ rüzgârım Sıcağım Sabrı kahredenim Efkârım, hüznüm, hasretim Yar gibi sevdiğim Cesur yürekli kahramanım benim… Uykusuz düşlerime bir gül ve bir gülüş gibi düşen Ve o derin… Ve o dipsiz… Ve o hırçın bakışlarıyla Yüreğimin kıyısına mavi mavi dalga dalga çarpan kadın… Gün ışıkları zapt edilen bir Eylül sabahı Kapımızı kıran cehennem zebanileri Hükümdarlar… Barbarlar Ve yuvamızı talan eden paşalar Beni söküp aldıkların da kollarının arasından Kulak kestim çığlıklarına -yıkılışını duydum yüreğinin- Dudaklarımda biriken kanı Senin için… Senin için… Ve bir daha senin için yüzlerine tükürdüm zebanilerin… Boşluğa uzanan ellerine baktım -gövdenden kopartılan küçük bir dal gibi –sen bir yana ben bir yana- Ardımdan baka kalan gözlerini Ve gözyaşlarını unutmadım anne Çığlıkların… Çığlıkların o gün ki gibi aklımda hala… 2. “Eylül kanayan tüm çocuklara” Eylül kanayan bir çocuktum ben Bedenim işkenceye sunulmuş armağan Yüreğim acıların keşfine çıkmış yapayalnız bir kâşifti… Zafer işaretleri Ve yoldaşların alkışlarıyla gittim sorguya Kanlı bir maske geçirdiler yüzüme Burnumu kırdılar sonra Yüzüm, gözüm kan… Kulaklarımı yırtan çığlıklar Ve yitip giden sesler arasında Sorguya çekildim defalarca… “hoş geldin” faslına çekildim önce Haşarı… Alaycı bir çocuk gibi diklendim Bedenimi ezip gecen acılara Zindanda karanlığa… Zindanda yalnızlığa Ve çıldırtan ıssızlığa Hiç mi hiç aldırmadım Yarım kalan sorulara yanıtsız kaldım yine… 3. “Acıların uçsuz bucaksız çölünde Yüzünde gülüş, dudağında şarkı yeşerten yoldaşlara” Asırlar önce bedeni işkencede unutulan Eylül kanayan bir çocuktum ben… Unuttum sanılmasın; Tanrılar tarafından zamanın kasten durdurulduğu Hiç bitmeyecek olan o an gibi Bedenime inen darbelerin Acıların… Havada uçuşan küfür ve tehditlerin Ruhumdaki yansıması aklımda hala… Etimi parçalayan leş kargalarının gıcırdayan sesleri “yeter ulan, anasını, bacısını s..tiğim…Oruspu çocuğu..” “konuş, bülbül gibi öt ve bitsin artık her şey” diyen kudurmuş halleri Leşini parçalamaya doymayan sinsi bir sırtlan gibi gülerek Ve sırtımda at gibi tepinerek Islak betonda yürütmeleri beni… Dudakları ustura ağzı Elleri keskin bıçak Tenimi öpüp okşayan rüzgârlara Ve -tanrıya sunulan bakir bir armağan gibi- Bedenimi buzla tutuşturup yakan geceye Çırılçıplak kurban edilişim benim… Çene bağlarımın çığ gibi kopup düşmesi Zaptı imkânsız takırdayıp duran dişlerim Bedenimin enkazından savrulan kar… Gecenin ayazında Ana rahminde kıvrılıp duran masum bir bebek gibi Titreyerek büzüşmelerim benim… Üzerine basılmış patlamaya hazır bir mayın gibi Ömrümün yollarına döşenen Sınırsız acım, dinmeyen sızım Ve Allahsız…/ ve kitapsız…/ ve insafsız işkenceler… Bir parça su, bir parça ekmek, bir parça ışık Bir ömür zindan… Ölümün soğuk nefesini ensemde hissederek Ve ölmemeye gayret ederek İnadına sığındığım zaptı imkânsız düşlerim Ve gülüşlerim benim… Unuttum sanılmasın; İçine günlerce kan işediğim zeytinyağı tenekesi Tenekeden yükselerek genzimi yakan sidik kokusu Acılarımla sarmaş dolaş Üzerine uzandığım beton zemin Her söz… Küfür… Hakaret Yüreğime nakış gibi işlenen her acı Vücuduma inen her darbe Ve ıslak bedenimde (*) Kendine buldozer gibi yol açan elektriğin akışı Aklıma derin bir mezar çukuru gibi kazıldı çünkü… 4. “Ölümün kıyısında yaşama sevdalı kalanlara” Derin Acılar Laboratuvarında (**) Islak ve çırılçıplak elektrik yemenin zorunlu deneğiydim ben Manyetonun çıkrığında yay gibi gerilip salınan… Ruhunu taşkın akan acılara Canını zindanlara... Filistin askısına… Uykusunu sızım sızım sızılara Düşlerini falakaya… Patlayan ellere… Ayaklara Ve bedenini -çılgın akan nehirler gibi- elektriğin ebedi akışına kaptıran Ve yüreğinde elektrik taşıyan Eylül kanayan bir çocuktum ben… Unuttum sanılmasın; Her yanım yara, her yanım bere, her yanım çürük… Her yanım acı, her yanım ağrı, her yanım sızı Ve ben “Muhammet oğlu, Ayşe’den olma Savaş Karaduman”(***) Karanlığın bedenimi yakan yangınlarından Islak betonun etimi ısıran soğuğundan Acının derin sularında yediğim vurgunlardan Ve uykusuz kaldığım gecelerden öğrendim; Bir bulutun üzerine uzanır gibi Acıların üzerine uzanmayı Ve ana kucağına sığınan bebekler gibi Rüzgârın buza kesmiş ninnisiyle gözlerimi kapayıp Mışıl mışıl uykuya dalmayı… 5. “Acının zulasında düş biriktiren yoldaşlara” Dalına tutunamayan Acıdan sararmış yapraklar gibi savrularak İşkencenin ortasına dökülen Eylül kanayan bir çocuktum ben… Günlerce hiç yıkanmadım Derimi yırtarcasına kaşındım durdum kirden Bitlendim sonra… Tenimden kirimden üreyerek kanımı emen Ve bedenimde her gün yatıya kalan bitlerimi Saçlarım, koltuk altım Ve kasıklarım arasında konuk ettim günlerce… Çocuksu sevinçler Ve tarifsiz acılar arasında Oyunlar oynadım hep kendi kendimle Yabani bir kısrak gibi koşturup Sararmış bir sayfanın bozkırında yarıştırdım Sayfanın dışına çıkan ilk bitimi Kalktım ayakta alkışladım… 6. “Bedeni acıdan çıldırırken Bir çiçeği koklayabilmenin özlemine sığınanlara” Darağacına assalar Kellemi koparsalar giyotinle -kırmızı bir gül gibi… Gül bir yana dal bir yana- Kurşuna dizseler Elektrikli sandalyeye oturtsalar ya da Gıkım çıkmazdı belki Ölümden beter küfürler yedim -övünülecek bir şey değil… Değil ama- Bende küfrettim misliyle Bilge bir çınara yaslanır gibi Acıların gölgesine Bir çiçeği koklayabilmenin özlemine Ve sabrın dağları çatlatan suskunluğuna sığındım hep Yaşadığım ve karşılıksız sevgilisi olduğum bu topraklar üzerinde Çarmıha gerilen İsa Mesih’ten çok daha fazla acı çektim Sorulara suskun kaldım Yoldaşları vermedim ele… İçimde biriken hınzırca bir sevinçle Acının doruğuna çıktığımda öğrendim; Çığlıklarımı dışa vurmanın Ve sessizce içime ağlamanın o korkunç güzelliğini… 7. “İşkence tezgâhlarında… Hücrelerde aşkla iştigal edenlere” “Konuş… Konuş da bitsin bu çile… Teslim ol. ” dedi zebaniler “Acılarım, ağrılarım, sızılarım Hücremin zifiri karanlığı Ayazda çırılçıplak unutulan bedenim Dünyaya acılar doğuran gebe kadınlar gibi Göğün arşına yükselen çığlıklarım Yüreğimde dağ gibi büyüyen öfkem… Yangınlarım Gözyaşlarım insan yanımdır.” dedim Acılara karşı umarsız, yaralı bir serçe gibi direndim “Aşk; fikri isyan ve işgaldir” dedim Teslim olmadım… İşkenceye… En olunmaz acıya karşı Fikrimi aşkla işgal ve iştigal ettim Şiirlere, sevdalara Gülüşlere ve düşlere sığındım hep… Ve ben; “Muhammet oğlu, Ayşe’den olma Savaş Karaduman…” Hücrelerde Kulakları sağır eden o korkunç sessizlikte Karanlıkta Karanlığın gözlerimi kör eden gölgesinde öğrendim; Kendimi arsız ve yasaklanmış düşlere vurmanın güzelliğini… 8. “Gökyüzünden ay ışığı toplayan devrimci kadınlara” İşkence nasıl anlatılabilir ki? Bir şiire mevzu bahis olunca Ve nasıl anlatılabilir ki? Hem kurbanı, hem tanığı olununca… Sözler dilime dolaşırken Cümleler dağ gibi üzerime devrilirken Ve acılar… cehennem yangını gibi yüreğimi yakarken hala Nasıl anlatılabilir ki? Ruhumun o amansız ve derin sızısı… İşkence; Sokakta oyuna dalan çocukluğumu linç ederek öldüren Sevincimi ganimet gibi yağmalayıp duran Ve gülüşümü duvarlara yaslayıp yaslayıp kurşuna dizen Ve bedenimi Ve ruhumu alçakça istila eden devletin kendisiydi… İşkence; Bedenimi acımasızca yakıp kül eden ıssız bir cehennem Gecelerimi tarumar eden korkunç bir heyula Ve uykularıma alçakça arkadan çöken hain bir karabasandı… İşkence; acının ve çıplak bedenlerinin üzerini örtmek için Gökyüzünden ay ışığı toplayan kadınların Yüreğimde parça tesirli bomba gibi patlayan çığlıkları (****) Ve geceleri kıyısında yürüdüğüm dipsiz bir uçurumdu… İşkence; biraz düş, biraz gerçek Hücremde karakış, dışarıda bahar Tutsaklık… Özgürlük Ölüm ve yaşam arasındaki o korkunç çelişki Hücremin karanlık dehlizlerinde peşine düştüğüm aydınlık bir düştü… Annemin uçsuz bucaksız gülüşü Kollarına sarışıydı beni Gözlerine daldığım çocukluk aşkım Sevda ateşim, ilk göz ağrım Sevinçlerim, telaşlarım Avuçlarımda yıldızlar gibi yanıp sönen ateş böcekleriydi… Bedenimde ve ruhumda sonsuz bir devinimle savaşan Zıtların diyalektik birliği Acı ve umut… zulüm ve direniş… korku ve cesaret Sebepsiz gülüş… ıssız gözyaşı Sessizliği yırtan çığlık… Kulakları sağır eden suskunluk Zindan ve gün ışığı Üşüyen bedenim… Ve yangınıydı yüreğimin… 9. “12 Eylül barbarlığının idam ettiği yoldaşlara” Ezenlerin tekerine çomak sokmaktan suçlu Ve görüldüğü her yerde vurulacak olan Eylül kanayan bir çocuktum ben… İşkence tezgâhları, halüsinasyonlar ve hücreler arasında Kellemi koparıp alan giyotini suyolu yaptım her gün Kanımın çekildiği elektrikli sandalyeye oturtuldum milyonlarca kez Gülüşü çalınan bir çocuğun gözyaşlarında dizildim kurşuna Ve boynumu ince bir dal gibi kıran darağacına asıldım defalarca Bir anı, bin yıl süren acılara ve zulme karşı direndim Ve acıların günlüğünü not ettim yüreğime… 10. “acı ve çığlıklarını tarihin en ağır, en uzun sayfasına not edenlere” Ey hayat! Yanıtla beni Hain ve korkak bir gölge gibi köşe bucak kaçma öyle Karşıma çık Utanma... Acının ve zulmün tarihini Sayfa sayfa açtım yeryüzüne Aradım; En uzun, en ağır sayfalarında buldum çığlıklarımı… Gözyaşlarım kayıptı Tarihini yazdım gözyaşlarımın yeni baştan; ağlayarak Ve acılarımı damla damla yükledim bulutlara… Bir Eylül sabahı Anamdan doğar gibi soyundum çırılçıplak Sularına daldım Martı çığlıklarına, dalgalara Yosun kokan rüzgârlara saldım kendimi Paslı bir somun gibi Soluma döndüre döndüre Yüreğimden söküp attım acılarımı… İçimde dolaşan kirli bir çamaşır gibi Ruhumda kuruyup kalan acıların lekesini Günler boyu mavisinde yıkadım Ve gülüşüne tutuna tutuna sevgilimin Güneşin ışıklarına astım ruhumu… Teşekkürler Karadeniz… Teşekkürler sevgilim… Ey hayat! Utançlarını kaçırır gibi Gözlerini kaçırma benden Kapama… Kapama gözlerini Asırlar boyu paslı bir çivi gibi Gözlerimde çakılı kalan acılara bakarak yanıtla beni Yanıtla… Yanıtla ki, içimde biriktirdiğim sualler anlamını yitirsin artık; Hangi merhametsiz tanrının Hangi iğrenç iblisin Ve hangi barbar kralın elleriydi bedenimi parçalara ayıran? Ve hangi cehennemin kor ateşiydi yüreğimi yakıp kül eden? Ve hangi tanrı, hangi din, hangi inanç Ve hangi kutsal kitap emretti? Bedenimi kıyamete uğratan bu çıldırmış zamanlarda yaşamayı Ve İçinden insan geçmeyen bu korkunç zalimliği… 11. “En güzel düşümüze; aşka ve özgürlüğe” Özgürlük… Ey Özgürlük! Kavgasını sokaklarda, zindanlarda verdiğim Uğrunda bedeller ödediğim Ölümlerden, belalardan döndüğüm Acılar Ayrılıklar Özlemlerle sınandığım Varlığını dünya halklarına armağan etmek için Ölümüne savaştığım En güzel düşüm benim… Özgürlük… Ey Özgürlük! Dudaklarımı yakan bir öpüş kırıntısı Toz zerresi kadar gülüş Mini minnacık bir düş Bir tutam umut Bir dilim sevda, bir demet sevinç Karanlığı yırtan küçücük bir ışık Ve insanlığa armağan edilebilecek her güzel anın için Ben hazırım yine de; Ne kadar ödenmemiş bedelin varsa hepsini ödemeye… 12. “İşkence sırasında yeşerttiğim ve sevgilim için topladığım çiçeklere” Bu gün kafam hafif esrik Kaybolan gün ışığı Ve kimsesiz bir akşamüzeriyim Melankolik bir aşk şarkısı dinliyorum başa sarıp defalarca… Sıcak bir çay Ve zehir zıkkım ucuz tütün eşliğinde Acıların izini, aşkın ezgileriyle harmanlıyorum birbirine Ve… çözülmesi zor bir bilmece gibi Şiirini yazıyorum acıların Ve ben ” Muhammet oğlu, Ayşe’den olma Savaş Karaduman…” Tarihe not düşüyorum “Devlet eliyle umutları ve düşleri alçakça arkadan vurulan Eylül kanayan bir çocuktum ben… “ Unutmadım… 13. “Kızıma ve sevgilime” Düşlerimi dişime ve tırnağıma katarak Kan ter devrim içinde Kızıma sevinçler biriktirmek Dipsiz bir okyanusa dalar gibi Göğsüme sığmayan büyük bir aşkla Sevgilimin gözlerine dalıp dalıp gitmek Bir denizi öper gibi kıyısından Mavisine sarıla sarıla Güneşle ay arasında Med ve Cezir ortasında Dalga dalga Yüksele alçala Dudaklarıma çarpan dudaklarını Öpmek… Öpmek… Öpmek istiyorum… Sevgilimin saçlarına düşen kar Yağmur Gözlerinden taşan ay Yıldızlar Güneş Ve mavi göğün altında Kalabalık bir sokak Issız bir dağ başında Çıldırmış bir okyanus Bir orman El ele tutuştuğumuz bir halay ortasında Şehrin meydanlarında Gülüşü yüzünden taşan bir çocuk ağzı gibi İçime sığmayan sevinç Ve sevgilimin beni saran kollarında yüreğimde salına salına dolanan bir aşk tadında Hiçbir şeyi umursamadan Hiçbir şeye aldırmadan Ağız dolusu haykıra haykıra Gülmek… Gülmek… Gülmek istiyorum… 12 Eylül 2015/ Savaş Karaduman (*) Elektrik iletkenliğinin ve şiddetinin daha fazla artırılması, elektriğin bir işkence yöntemi olarak bedenimize daha fazla acı vermesi, bedenimizi daha fazla hasara uğratması ve direnme gücümüzün zayıflatılması için bütün vücudumuz elektrik verme esnasında suyla ıslatılırdı. (**) Derin Araştırma Laboratuvarı (DAL) 12 Eylül döneminde özellikle Ankara Emniyetinde faaliyet yürüten özel sorgu ve işkence ekibinin adı. Şiirde “Derin Acılar Laboratuvarı” olarak değiştirdim… Ben DAL ekibi tarafından sorgulanmadım ama birçok yoldaşımız DAL tarafından ağır işkencelere maruz kalarak sorgulandı. (***) Resmi kimlik bilgilerinde ana adım “Ayşe” diye geçse de aslında çocukluğundan beri annemin bilinen adı Lütfiye’dir. Annem için “Ayşe” adı kimlikte unutulup kalmış ve hiç kimse tarafından bilinmeyen hükümsüz bir isimdir aslında… Aile içinde ve çevremizdeki herkes kendisine “Lütfiye “ bizim devrimci uşaklar ise “Lütfiye ana” diye seslenir. Bende işkence tezgâhında doğal olarak ana adımı hep “Lütfiye” diye tekrarladığımdan “anasının adını bile bilmiyor. Oruspu çocuğu…” diye çok ağır dayaklar yemiş ve çok ağır hakaretler işitmiştim. Mahkemede ise defalarca ana adımı sormaları ve benim ise ısrarla ve şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde “Lütfiye” diye tekrarlamam ve ellerindeki kimlikte yazan ana adıyla benim yanıtımın aynı olmayışı karşısında şaşkınlığa düşen mahkeme heyetinin “yazık, anasının adını bile hatırlamıyor… İşkencede kafayı iyice sıyırdı herhalde ” diye şaşkınlıkla ve acıyan gözlerle birbirlerine bakmaları ve bana ana adımı hatırlatmaya yardımcı olmak için kâtibe hanıma yüksek sesle “yaz kızım, ana adı Ayşe” diye seslenmelerini hiç unutamam… “Muhammet oğlu, Ayşe’den olma Savaş Karaduman… ” diye başlayan ve “Kurtuluş örgütü üyesi olmaktan ve devleti silah zoruyla yıkmaya teşebbüsten…” suçlamalarla devam eden bu cümle yukarıdaki hikâye nedeniyle sorguya her çıktığımda işkencecilerin benimle kafa bulmak ve alay etmek için defalarca tekrarladıkları bir cümleydi… Aklıma kazınmış. (****) ”…Acıların ve çıplak bedenlerinin üzerini örtmek için Gökyüzünden ay ışığı toplayan kadınların Yüreğimde parça tesirli bomba gibi patlayan çığlıkları…” nı unutmak olmaz… İşkence tezgâhlarında zorba hükümdarlara ve cehennem zebanilerine teslim olmayan, acının ve zulmün karanlığına karşı her şafak vakti güneşi yeniden doğuran, düşlerini, gülüşlerini ve umutlarını insanlığın ortak mirası olarak tüm dünyaya armağan eden o güzel gülüşlü, o asi, o cesur ve o iyi yürekli ve her daim düşleri özgürlük, düşleri devrim ve düşleri sevda yüklü olan muhteşem yol arkadaşlarımıza sonsuz saygıyla… Kadınların acılarını, gördükleri zulmü, yaşadıkları duyguları ve içlerindeki fırtınaları hikâye etmek, şiire ve romanlara konu etmek kadın duyarlılığına sahip olmayan biz erkeklere düşmez… Umarım işkence tezgâhlarında sorgulardan geçmiş, cezaevlerinde yatmış kadın yoldaşlarımızda kendi hikâyelerini, kendi dilleri ve duygularıyla anlatırlar. Çünkü acılarında, sevdalarında dili vardır… Ve o dil insanlığın ortak dilidir.
3