• Neyzen Tevfik bir gün yolda dolaşırken, önüne küçük bir çocuk çıkar. Çocuk gariban bir ayakkabı boyacısıdır. Neyzen'in ayakkabılarını boyamak ister. Fakat boyanacak ayakkabı yoktur ki Neyzen'in ayağında. Yırtık, pırtık, parmakların dışarıya taştığı bir ayakkabı.

    Neyzen, bunun farkında olduğundan çocuğa bakmadan yoluna devam eder. Ama çocuk azimlidir, üç-beş kuruşunu almaya niyetlidir Neyzen'in ve ayakkabılar ne kadar eski olursa olsun boyamayı kafasına koymuştur.

    Neyzen Tevfik bakar ki çocuktan kurtuluş yok, durur, döner yüzünü çocuğa ve bir anda boylu boyunca yere yatar. Ardından da "hadi evladım boya bakalım suratımı" der.

    Çocuk şaşırır. Defalarca ayakkabı boyamıştır ama yüzünü boyatmak isteyen birisine ilk defa rastlamıştır.

    Neyzen, "hadi oğlum, başla boyamaya, al işte bu da parası" diye ısrar edince, boyacı çocuk başlar Neyzen'in suratını boyamaya. Sonra bir de cila atar, sonunda da kadifeyle parlatır. Operasyon bitmiştir, Neyzen'in yüzü ışıl ışıl olmuştur. Çocuk mutlu bir şekilde parasını alır,

    Neyzen Tevfik de yüzünde kuzguni bir parıldamayla arkadaşlarının yanına döner.
    Neyzen'in halini gören arkadaşları şaşkınlıkla karışık gülüşüp bağırırlar:

    "Üstad, ne oldu sana böyle?. Aydede'ye dönmüşsün. Kim boyadı seni?"

    Neyzen Tevfik başından geçenleri anlatır ve olayın sonunu şöyle bağlar:

    "Arkadaşlar, ben şimdi eve giderim, elime bir kalıp sabun alırım, yüzümü yıkarım ve yüzümün siyahlığını çıkartırım.

    Peki, ya hırsızlar?

    Ya uğursuzlar?

    Ya gıybet yapanlar?

    Garibi gurebayı bedava çalıştıranlar?

    Makam mevki için entrika çevirenler?

    Onlara ne diyelim?

    Onların yüzlerindeki kara nasıl çıkar?

    O köftehorların yüz siyahlığını hangi sabun çıkartır?"
  • 436 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “80 ihtilali öncesi... Hacıhüsrev. Çocuğum o zamanlar. Devrimci abiler vardı, hava karardıktan sonra cami duvarına yazı yazıyorlardı, ellerinde koca koca Marshall boya kutuları olurdu. Geceleri onları beklerdim, gizli gizli seyrederdim. Bir gece gördüler beni, ne arıyorsun lan burda deyip, çıkıştılar. Ben de onlara boyanız bittiyse boya kutularınızı istiyorum dedim. Niye diye sordular. Darbuka yapacağım abilerim dedim. Gülüp gittiler. Ertesi sabah, camiye benim için darbuka bırakmışlar. Bakırdan, kocaman, güzel bir darbuka... Sonraları sordum o boyacı abilere, kim bıraktı diye... Mahir Çayan'ın emriyle aldıklarını söylediler. O söylemiş arkadaşlarına, çocuğa darbuka alınssın diye... Allahn rahmet eylesin, ilk darbukamı Mahir Çayan almıştı yani... İlk gerçek darbukam oydu."

    Kim bunları anlatan?
    Balık Ayhan.

    Mahir Çayan?
    Devrimci Öğrenci Lideri.

    İsrail İstanbul Başkonsolosu'nu kaçıdı, evi basıldı, yaralandı, yakalandı, Meltepe Askeri Cezaevi'nden kaçtı, Ünye radar istasyonunda çalışan iki İngiliz bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı, karşılığında Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un bırakılmasını istedi, Tokat'ın Kızıldere Köyü'nde oldukları tespit edildi, baskın yedi, alnından vurularak öldürüldü.

    Gel zaman git zaman...

    Mahir'in darbukası, gariban roman çocuğunun hayatını değiştirmişti. İdealist motiflerle bezenen öykü, Mahirlerin kelleyi kotuğa aldığı dönemlerde araziye uyan entel dantel takımının malzemesi oldu. Mahir'i sokakta görse tanımayacak tipler, romantik manzumeler döşendi. İdealist cenazeler, alabildiğine sömürüldü. "Kardeşim saçmalamayın, dümbeleklik yapmayın" diyenlerin itirazları "ırkçı"lıkla suçlandı. Balık da, işi ilerletmiş, "müzik değil, felsefe yapıyorum" falan demeye başlamıştı.

    Velhasılıkelam...
    Balık Ayhan, Balık Ayhan oldu.

    Gel zaman git zaman...

    AKP geldi, açılım yapıldı.
    Devrimci romatizm...
    Roman'tizme dönüştü.

    Başbakanımız "kırmızıyı severler, birbirini överler" dedi. "Birbirini överler" lafını duyan Kiboş, dayanamadı, "Çuk yakışıklı adamsın, üstüne tanımam anacım" dedi. Faytoncular Derneği Başkanı ile Kırkpınar cazgırı Pele Mehmet'in manilerinden sonra sahneye çıkan Balık Ayhan, noktayı koydu: "Sen adamın kralısın, kasım kasım Kasımpaşalısın!"

    E haliyle...
    Siyasete kulaç attı Balık. AKP'den mebus adayı oldu.
    Olunca ne oldu?
    Şu oldu...

    Yıllar önce "İlk darbukamı Mahir Çayan aldı." diye röportaj verdiği gazeteye, gene röportaj verdi: "Hayatım roman olur. Hayatımın film olması için yazdığım senaryolar var. Hatta, ilk darbukamı Mahir Çayan aldı diye yazdım, herkes gerçek sandı. Oysa senaryoydu!"

    Atasın palavracıkları...
    Kafalayasın medyacıkları.

    Enteller alkışlarken...
    "Beni Mahir Abi yarattı."
    Takunyalılar alkışlarken...
    "Mahir falan tanımam anacım."
  • Boyacı çocuğa usulca sordum yılbaşı ne zaman diye babamın
    Mandalina portakal aldığı gün dedi
  • Kadiköy'de Aksarayli Hamdinin gazinosunda bir yandan demlenir,bir yandan ney çalarken,yanina bir boyaci çocuk yanasir.
    --Amca,boyayim mi?
    Neyzen yerinde kalkar,para çikarip çocuga verdikten sonra yere sirtüstü uzanir:
    --Gel,yüzümü boya.
    Yüzü boyaninca,Kadiköy'deki baska bir meyhaneye,Papazin Bagi'na gider.Papazin Bagini mekan tutmus olan Ahmet Rasim,onu görünce:
    --Ne bu hal Neyzen?Kusdili Tiyatrosunda "Arabin Intikami'nimi oynadin?
    Neyzen güler:
    --Merhamet insanin yüzünü bazen kara çikarir.
    Boyaciya acidigini söyleyip olayi anlattiktan sonra ekler:
    --Kainata bir de bu heybette görüneyim,dedim.Allah'a sükür ki böyle bir yüz karam oldu.Ya çikmazina boyansaydim???
  • "Ya kendini yeniler ya da hayata yenilir insan." - Bölüm 2 #30246283
    "Ya kendini yeniler ya da hayata yenilir insan." - Bölüm 3 #30339619

    Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi! Bu konuda da farklı düşünmüyordu. Birini sevmek, boş bir duyguydu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için bir anlamı yoktu. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde daha yaşayamadığı "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

    Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru yürüdü. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı, kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıkta ki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten, yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

    Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

    Hapishane kapısının önüne geldi. Kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu bir an önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki, ancak bir insanın geçebileceği dar yokuştan aşağı doğru hızla yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı, bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi... Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı "Hayır... Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o."  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda, şalvarının sağ cebinde ki kahverengi haplardan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini ceblerinde gezdirdi, ilacını bulamadı. Hücreden çıkmadan önce, demir masanın üzerinde gördüğünü anımsadı. "Lanet olsun! Zaten bir şeyler düzelmek üzereyken hep bir b*kluk olur." dedi ve yerinden kalkıp yürümeye koyuldu.

     Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! Küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp belki de "iyi ki" diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu. Uzun süre yürümeye devam etti.

    İleride, yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
    "Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde. "Gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
    Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
    - Ne hakkında ne düşünüyorum?
    -Ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
    - Yeryüzünde ne işim olduğunu
    - Güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
    -Sanırım evet.
    - Dinlemek isterdim.
    -Bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
    - Neden? Bence o kadar zor değil.
    -Zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
    - Milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
    Kadın derin bir iç çektikten sonra arkasına döndü.
    "O zaman... Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış."

    Böyle devam ederken sözünü kesti.
    "iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?"
    Kadın biraz duraksayıp tekrar derin bir iç çektikten sonra
    "İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
    "iyi olduğun kadar kötüsün."
    "ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde."
    "Nereden biliyorsun ve sen neden takmadın?"
    "Bunu bilmek için fazla çaba sarfetmeye gerek yok sanırım ve senden korkmuyorum."

    Uzun süre kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkeste var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

    Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
    Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın "erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmişde, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. "Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir mi ki, neredeyse on dakikada... Otuz sekiz yıllık fikirler değişebilir mi?" diye düşünüyordu olduğu yerde.
    "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." Kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...
  • 240 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    Ahmet Naç, bilmeyen var mı aranızda? Belki laf arasında, orada burada duymuşluğunuz var ama net olarak bilmiyorsunuz. Bence bilmelisiniz, kimisi BOYACI ÖĞRETMEN veya RAPÇİ ÖĞRETMEN diye de bilebilir. Google amcaya uğrayıp danışın kimmiş diye, çünkü araştırılıp, görülmeye değer bir kişi yazarımız. TedX deki videosunu izleyip yeni bir bakış açısı ile tanıyın Atatürk’ü, elbet aranızda anlamak istemeyenleriniz çıkacaktır olsun siz yine de izleyin derim ben. Gelgelelim kitaba; öğretmenlerin her ülke için ne kadar değerli olduğunu bilmeyenimiz yoktur aslında ,onların çocuklara birey olma yolundaki olumlu olumsuz katkılarını da ,doğru bilinen ve zoraki kabullenilen müfredatı anlatmadaki ezberci yaklaşımları hepimizin zamanında yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği eğitim sistemimizin yanlışları, ahlak, din,bilim gibi konularda aslında nasıl yaklaşılması gerektiğini ve en önemlisi anne, baba olarak da çocuklarımızın üzerinde nasıl büyük hatalar yaptığımızı gösteren mükemmel bir kitap. Aslında sadece ebeveyn olanların yada öğretmenlerin değil herkesin kendinen birşey bulabileceği ,yetişkin insanlarında eğitim konusunda çocukluğumuzdan kalan hataları anlamamızı sağlayan bir kitap. İşin özü kesin ve kesin okunmalı... Ahmet Naç’ a benzeyen ne öğretmenlerimiz var elbet ama daha da çoklarına ihtiyacımız var. Keyifle ve lütfen okuyun

    —Bir çocuğa verebileceğiniz en büyük hediye, ona mutsuzluktan,ağlama durumundan tek başına çıkmayı öğrenmesine fırsat vermektir.

    —Onemli olan cok okumak ,cok ögrenmek degil...Ufkun genislemeden bir adim ileriye gidemezsiniz!

    — Otobüste, uçakta, toplum içinde çocukların saatlerce oturup sessiz kalmasını beklemek, bunu düşünmek yanlıştır zaten. Çocukların doğasına aykırıdır. Nedenleri anlamazsak; sorunu gidermek için yanlış yollara başvururuz. Ne yaparsan yap sorunu gideremezsin

    —''Hata yapmalarına, yanlış karar almalarına izin vermek...
    Hata yapmazlarsa, yanlış karar almazlarsa doğru karar almayı öğrenemezler. Sorumluluk duygusu kazanamazlar. Yani birey olamazlar.''