• ''Günler gitgide kısalıyor, yağmurlar başlamak üzere.
    Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
    Niye böyle geç kaldın? - Nazım Hikmet Ran
  • Şimdi Yücel Aydemir ağabeyimize bir soruyla başlamak istiyorum. Yani benim İngilizcem yerlerde sürünür ama özgün adı Brothers of Earth olan bir eseri ben bile Uzay Düğümü diye çevirmem be abi. Şimdi tamam eski dönem falan diyeceğiz ama o dönem de bilgisayar yerine kalem kullanıldığından kalemi güçlü olanların sıyrıldığı ve her alanda da öncülerin çok bilgili olduğu bir dönem görüyoruz. Böyle bir dönemde de buna da ben akıl sır erdiremiyorum. Yazılı eserlerde insan biraz daha ciddiyet arar her zaman.
    Bir ara Robinson’a giriş yapacağız diye de korktum. Bir ada yalnızlık çalışmalar ve karşılaşma derken korktuğum başıma gelmedi şükür. Bir de dostumun bir tarifi var. Uzun boylu, ince yapılı ve adaleli. Hangi dünyanın insanı bunlar? Neredeler. Benim serzenişim değil bu tabi, bir arkadaşımdan duydum yaa.
    Kurt’un ya da tam adıyla Kurt Liam t’Morgan u Patrick Edward’ın bu garip macerasında aslında olaylar falan hoş ama hani böyle normal bir roman düşünün. Böyle roman içinde alışılageldik şeyler olur ya hani, tanışmalar konuşmalar falan, roman aslında böyle gidiyor. Bu yüzden hani bilim kurgu olduğunu hissettirmesi için sadece içindeki canlıların isimleri bize yardımcı oluyor. Bir de kitabın bilim kurgu türünde olduğunun belirtilmesi. Bunun dışında gayet hoş bir kitap aslında.
    Mesela bir de mantık hatasından bahsedeceğim. Methi ile Nefan arasında bir savaş oluyor denizde. Yahut da denizde bir gemi diyelim. Suya ne indiriyorlar dersiniz? Kürek. Evet yanlış duymadınız, kürek. Şimdi bilim kurgu kitaplarında alışmışız uçana kaçana, burada kürek görünce hani yazar bunu neye göre bilim kurgu yazdı neye göre BASKAN bunu seriye dahil etti inanın bu mantık hatasında şaşırdığım kadar şaşırmadım ben.
    Aslında kötü bir kitap değil ama bilim kurgu türüne de uygun değil. Bilmiyorum, ben yakıştıramadım bu türe bu kitabı. Tabi hoş kitap ya hani bizim neslin diline doladığı ‘Gideri Var’ tabiriyle örtüşebilecek bir kitap. Neyse çok arafta kaldım, iyi akşamlar diliyorum..
  • https://www.youtube.com/watch?v=nX0uME-DVkA

    Beni Vurup Yerde Bırakma

    Biliyorum aslında,
    Kimse gerçekten sevmez kimseyi...

    Beni vurup yerde bırakma,
    Katlanamıyorum hiçbir yokluğuna...
    Beni vurup yerde bırakma,
    İçim bağırdı da, ben diyemedim ya...

    Milyon şey var aklımda
    Gitmeseydin dinlerdin.
    Beni düşün bir kez de
    Diye, başlamak isterdim...

    İyi bak kendine bile diyemiyorum.
    İyi bak kendine bile diyemiyorum.
    Konuşsam faydasız ya ama, susamıyorum...

    Beni vurup yerde bırakma.
    Katlanamıyorum hiçbir yokluğuna.
    Beni vurup yerde bırakma,
    İçim bağırdı da, ben diyemedim ya...

    Bir tek şey var aslında.
    Eğer konuşabilseydim,
    Beni böyle bırakma
    Diye, haykırmak isterdim...

    İyi bak kendine bile diyemiyorum.
    İyi bak kendine bile diyemiyorum.
    Konuşsam faydasız ya ama, susamıyorum...

    Beni vurup yerde bırakma.
    Katlanamıyorum hiçbir yokluğuna.
    Beni vurup yerde bırakma,
    İçim bağırdı da, ben diyemedim ya...

    Beni vurup yerde bırakma.
    Katlanamıyorum hiçbir yokluğuna.
    Beni vurup yerde bırakma,
    İçim bağırdı da, ben diyemedim ya...
  • Biraz sessiz yani, fazla sessiz burası.
    Sanki fırtına kopacakmış da…
    Öncesi gibi sessiz yani.
    Ben değiştim biliyorum.
    Sanki başka bir adammışım gibi geliyor bana da bazen.
    Ama beni böyle de, böyle de sev istiyorum.
    Biraz bencilce,
    Biliyorum.
    Ama ne yapayım,
    Seni hala çok seviyorum.
    Bozulan şeyleri böyle düzeltmek değilde,
    Her şeye yeniden başlamak istiyorum.
    Ve yine o aynı heyecanı,
    Ne yapacağını bilmeme telaşını istiyorum.
    Oysa ben hala senin gözlerine bakarken konuşamıyorum.
    Bir sürü şey söylemek geliyor içimden,
    Ondan sonra hepsini birbirine karıştırıyorum.
    Bu yüzden sürekli saçmalıyorum.
    Sensiz öyle daldım ki, toparlayamıyorum…
    Fırtına kopmuş da, alabora olmuş gibiyim.
    Çok konuştum kusura bakma.
    Ben sadece şunu söylemek istiyorum;
    Seni almaya geliyorum.
    Nasıl özlediğimi, anlatamam başka türlü…

    Ben De Özledim..
  • "İnsanlar Selim Işık'ın başına gelenlerden habersiz, aceleyle, birtakım yerlere gidiyorlardı. Birtakım insanlar, birtakım yerlere.."

    Tutunamayanlar pek öyle özeti, tarifi yapılabilecek bir kitap değil ama genel anlamda konu; yakın arkadaşı Selim Işık'ın intiharına anlam veremeyen Turgut'un, -onu tanıyanlar vasıtayla- kendini ve Selim'i tanıma yolcuğu.. Bu yolculuk sırasında da ortaya hepimizin onlarca alıntıda rastladığı Olric çıkıyor. Hepimizin içinde olan o iç ses. Kitabı okurken ben de kendi iç sesime bir isim vermeye karar verdim. Muzaffer. :) Tüm başarısızlıklarıma rağmen bana güç olsun, kuvvet olsun. :)

    Çoğumuz kitap hakkında "ağır", "yarım bıraktım", "ilerlemiyor", "çok karışık" gibi olumsuz yorumlara rastlamışızdır. Yine geçen gün gittiğim bir kitapçı sohbetimiz esnasında "Tüm Türkiye sadece adı var diye Tutunamayanlar okumaya çalışıyor, hayret ediyorum buna." dedi. Şu an onu okuyorum demedim ama aklıma yine Tutunamayanlar'da geçen o haklı satırlar geldi hemen. "Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli." (Syf 576) Girmemeli.. Oğuz Atay'la daha önceden tanışmamış olsaydım belki önyargı besleyeceğim ya da birileri bunun yüzünden besleyecek. Eğer gerçekten tanımak istiyorsanız böyle eleştirileri bir kenara bırakın. Romanla ilgili tavsiyeler verecek kadar donanmış değilim fakat naçizane diyebileceğim; önyargısız başlamak istiyorsanız önce diğer kitaplarına bir uğrayın.

    Tutunamayanlar Oğuz Atay'ın ilk romanı fakat okuyacağınız ilk Oğuz Atay kitabı bu olmamalı. Bunun için ben de önce Korku'yu Beklerken ve Tehlikeli Oyunlar'ı okudum. Özellikle Tehlikeli Oyunlar ile yazarın tarzına alışıyorsunuz. Hayran kalıyorsunuz. Gerekli zemini oluşturduktan sonra Tutunamayanlar öyle yarıda bırakılacak bir kitap değil. Geçişleri çok, yakalamak bazen imkansız fakat sonunda "bu karmaşaya, baş ağrısına değdi" dedirtiyor. Kitabın üçüncü bölümü beni en zorlayan bölümdü ve çok zor ilerledim. Onun dışında hüzün ve tebessüm iç içe, keyifle okudum. Kaçırdığım, o an dikkat edemediğim çok yer vardır muhakkak. İkinci kez okuyacağım bu yüzden. Ve ikinci okuyuşumdan önce mutlaka kitapta değinilen Oblomov, Ölü Canlar, Benim Üniversitelerim, Dorian Gray'in Portresi, Vadideki Zambak gibi henüz okumadığım klâsikleri de okuyacağım. O zaman daha anlamlı olacaktır.

    Keyifli okumalar.
  • Her günümün aynı olduğu sabaha gözlerimi istemesem de açtım.Karşımda bana gerçeğini göremediğim dağları anımsatan,sigara paketi yığını; günaydın dermiş gibi tebessüm etti.Ölüm gülümser mi hiç ? Sizi bilemem ama benim her gün yaptığım klişelerden.Hemen sigarama uzandım.Günde 16 paket sigara içersem, günaydın gülümsemelerine her zamankinden daha çok yaklaşacakmışım hissi aciz ruhumu ele geçirdi.Ya da geçirmesine göz yumdum.Sizden beni tanımanızı beklemiyorum.Kim insanların deli olarak nitelendirdiği birini merak eder ki zaten ?Ben Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin yürüyen,konuşan,deliren sis bulutuyum (24-A servisinden R…G…Ö… ).Her 4,5 dakikada bir sigara içmek beraberinde bir sis bulutuyla yürümek gibi bir his.Ve o sisin bana olan bağlılığına bu Dünya'da akıllı ve deli olan insanların varlığı kadar eminim.Hani güneşli günler bize geliyorlar diyorlar ya, o güneşli günler hep benden daha uzağa kaçıyorlar.Ne kadar yakalamaya çalışırsam çalışayim daha çok deli damgası yiyip bu lanet yere mahkum ediliyorum.Kimseler beni anlamıyor, benimde anlatmaya mecalim kalmadı.Uyanır uyanmaz bir sigara yakıp, hep olmak istediğim ve sonsuza kadar öyle kalmak istediğim cenin pozisyonuna giriyorum.Geçmişe dair içinde tekrardan bulunmak istediğim tek anım belki de budur.Her şeye yeniden başlamak ,başlayabilmek düşüncesi beni bu sis bulutu içinde boğulmaya itiyor.Boğulmak istiyorum ama bunu bile başaramıyorum.Tavanın pürüzlü yapılarına baktıkça,o pürüzlerde kendi hayatlarımdan kesitler görüyorum.Korkuyorum,hayat yüzüme hatalarımı çarpıyor.Ağlıyorum.Kimse duymak istemiyor.Duyuramıyorum belki de.Ya da dışarıda neler olup bittiğini bilmiyorum.Sahi insanlar ne alemde?Eskiden olduğu gibi benciller mi ? Hey konuşabileceğim bir tek sen varken bana sesini duyurmamazlık yapma.İki aydır odamın kapısı örtük*, kapılar açılırken nasıl ses çıkartırlardı?Bunu bile hatırlayamıyorum.Işıklara küstüm.En aydınlığından,en karanlığına.Bütün perdeleri* ger yavaş yavaş!..Kalbimin ışığı,artık nurunu kaybetmek üzere. İniltilerimi duyabiliyor musunuz? İnsan ölürken bas bas bağırmaz, elinden geldiğince kısık bir sesle inler.Bu kimseye kırgın olmadığını sadece "Allahısmarladık" demek istediğini gösterir.Yorgun ve bitkin bir hayata da böyle bir son yakışmaz mı ? Ben bu duvarlara gömüleceğim.Dört duvar... Tavan; benim olmak istediğim yer ile olduğum yer arasındaki en iğrenç yerlerden biri.Beni çekip almasından korkuyorum.Ama buradaki doktorlar benim korkularımdan besleniyor gibiler.Ben onlara korkularımı anlattıkça, onlar beni daha fazla buraya mahkum ediyorlar.Yani korkularımla yapayalnızım.Sis bulutumu da unutmamam gerek.Sigaramı soluyorum.Soludukça geçmişe olan özlemim daha fazla kabarıyor.Kalbim* dolu Mecnun ile Cinnet havasından.Her güzel şey zıtlıkları içinde barındırırken, ben sadece karanlığı barındırıyorum.Aydınlık, benim için çok uzaklarda.Ve bir insanı ayakta tutan yegane şey, umudu kaybettim.Her şey gibi o da kaçtı benden.Giden şeylerin hatrına,kalan insan neyi,niçin beklemeli? Ben artık usandım.İndirin perdeyi de bitsin bu hayat...

    Bu incelemeyi, kendimi Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi gören 24-A servisinden R…G…Ö…'nün yerine koyarak yazdım,aslında bütün kelimeler,sözcükler onun ağzından çıktı.Ben sadece yazıya döktüm.
    İçinde * işareti bulunan cümleler R…G…Ö…'nün şiirlerinde bulunan cümlelerdir.

    ”Bu dünyaya hepimiz deli geliriz, bazılarımız öyle kalır.” (Chamfort)
  • Kitabın kapağının sadeliği ve içeriğe hakimiyetini çok sevdiğimi belirterek başlamak gerekiyor sanırım. Yu Hua ve Çin edebiyatıyla Kanını Satan Adam aracılığıyla tanıştım; tek kelimeyle bayıldım. Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü aracılığıyla okuduğum bu kitap tarihsel boyuttaki eksikliklerime rağmen toplumu yansıtma şekliyle birçok konuda fikir sahibimi olmamı sağladı. Ve elbette beni araştırmaya da itti.

    Zamansal akışı bu kadar ustaca kıvıran fazla yazar okumadım dürüst olmak gerekirse. Hiç sezdirmeden bir anda yıllar sonrasına atıverdi bizi hem de defalarca. Başka bir kurguda bu tarz sıçramalar canımı sıkabilirdi. Ya da kolaya kaçtığını düşünebilirdim yazarın. Lakin burada yazarın bize anlatmak istediğinin an parçacıkları olduğunu fark ettikten sonra işler değişti. Okur bir anda kendini yeni bir anın –kırılma noktasının– içinde bulup karakterle birlikte debelensin istemiş sanki yazar.

    Bir adamın yaşantısına karışan mutluluklar ve trajediler karşılıklı raks edip durdu tüm kurgu boyunca. Genel olarak yaşam böyle bir şey sanırım. Hızlandırılmış bir okuma halinde bize sunulması güzel olmuştu tabi. Kullandığı dil için sık sık basit olduğu belirtilse de şahsi fikrime göre haddinden fazla zor bir yazım şekli tercih ettiği. Bunca abartısız bir dilin içine sığdırdıkları gerçekten büyük olaylardı. Düşündüğümüz zaman kültürel olarak bize çok yabancı bir topluma ait bir eser. Ve bu dövünmeler, açıkça her şeyi konuşma halleri, yaşam mücadelesi, kabullenme şekilleri gibi çoğu durum elbette bambaşka şekillerde gerçekleşmişti. Dolayısıyla aktarımda değişivermişti.

    Yer yer hiç tatmadığım bir mizansenin içinde hissetmemi sağlayan kurgu ve ona karışan mizah unsuru kitabı bir solukta okumamı sağladı. Nasıl bittiğini anlamadım bile. Sesli reaksiyonlar (gülme hali ya da “Yok artık!” nidaları gibi) vermeme sebep olacak cinsten birçok an vardı okuduklarımda. Yokluk, kıtlık, aile dramaları, batıl inançlar, Kültür Devrimi, değişen dönem şartları ve asla bitmeyen bir adanmışlık vardı her kelimede. Ağdalı veya daha betimleme seven bir dilin anlatabileceğinden fazlasını sunan, şaşakalma halini sabit tutan bir kalemden tepeme indi hepsi.

    Sona doğru gerçekten içim kıyıldı. Bir yerde başına bir iş gelecek diye çırpındım okumamak için. Ertesi gün iş olmasına rağmen gecenin ikisinde okumaya devam ettim. Hatta kitabın son cümlesinde kardeşimi uyandırıp ona da cümleyi okudum. Gülmemek elde değil gerçekten ve hak vermemek… Kısacası eşsiz bir mücadele ve maceraydı okuduğum. İyi ki Kanını Satan Adam’la başlamışız bu etkinliğe. Aslında minik detaylara da giresim var kitaba dair ama uzadıkça uzuyor bu değerlendirme sanırım. Doğum sahnesini çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim sadece. Kıkır kıkır kıkırdamakla birlikte bahtiyar kalınız diyerek bitiriyorum.