• 336 syf.
    ·Beğendi·8/10
    2050 Yılında insan nerede olacak?Bu soru başka dünyalar anlamında değil,teknoloji olarak hangi nokta da olabiliriz?
    1050'de nerdeydik?Önümüzdeki 100-200 yıl içinde neler yapacağız?

    Harari'nin bu kitabı sanki bir üniversite öğrencisinin tezi gibi,yada bir akademisyenin ders notları gibi hazırlanmış.
    Neticede bir akademisyenin araştırması,ancak Sapiens gibi bir şaheser olmadığı yönündeki fikrimi de belirteyim.(tabi benim bu incelemeyi de Akademisyenler okumayacak neticede 3 kişiye kitabı okutsak kar ;) )

    Harari yine okullarda rahatlıkla ders kitabı yerine geçecek bir kitabı sunmuş bize,araştırmalarını diğer iki kitabın aksine sık sık bölüm başlıklarıyla kesip,ders anlatır gibi konulara bölmüş.Yine muhteşem bir çalışma olmuş.

    Harari'nin ilk üç kitabını yayınlanma sırasına göre okudum,daha önce de belirttiğim gibi Sapiens gibi bir lezzeti bir daha okura sunabileceğini sanmıyorum,tabi canı gönülden de yanılmayı diliyorum.O kadar büyük ihtiyaç var ki öyle kitaplara…

    Günümüz insanlarının sorunları,gelecekten neler bekledikleri ve en önemli kısım gelecekte yapılan seçimlerle insanların yaşayabileceği problemler veya çözümler konu başlıkları altında bir dünya soru sorarak(özellikle size sordurarak) okuru düşünmeye,sorgulamaya,değerlendirmeye itiyor.Harari'nin 3 kitabı da çok çok önemli ve hepside ustaca yazılmış.Kesinlikle ve kesinlikle hepsi de okunmalı.Ancak ne yalan söyleyeyim ben sıralama da tersten başlamak isterdim,çıta benim için bu sıralama da gittikçe düştü.

    Otomasyonun gelişmesi,yapay zekanın yaygınlaşması insanları işsiz bırakıp açlığa ve sefalete mahkum edebilir mi?Eğer olursa bunun getirileri ve götürüleri neler olabilir?Bütün hayatınızı bir yapay zeka ya teslim etmek istermiydiniz?

    -------------------------------------
    Bir düşünün Facebook veya benzeri bir çok platformu muhtemelen kullanıyorsunuz,şimdi şunu da bir düşünün o platformlarda herhangi bir yere yaptığınız her tıklama sizin hakkınızda,karşıdakine ipucu veren bir veri,eveetttt bir de şunu düşünün kendimizi her tıklamada karşıdaki veri tabanına biraz daha açıyorsak ve her tıklamamız bir yerlerde kaydediliyorsa,dünya üzerindeki milyarlarca insanın,neredeyse sonsuz sayıda ki tıklaması gelecekte bu verileri biriktirenler (Google,Facebook v.b.)için ne gibi avantajlar ve sizin içinde ne gibi dezavantajlar yaratabilir?
    -------------------------------------
    İnsanlar ve ülkeler arasında ki Din olgusu ne kadar değerli ve vazgeçilmez olabilir ki?Mesela vücuduna düzinelerce patlayıcıyı bağlayıp Amerikan veya İngiliz vatandaşı bir topluluğun içinde patlatmak mı daha zor,yoksa milyarlarca Amerkan Doları veya İngiliz Sterlini'ni ateşe vermek mi,sanırım iş ekonomiye dökülürse ki eninde sonunda mutlaka dökülüyor,ikinci şık daha zor.
    Yakın Örnek;IŞİD buldukları ve ele geçirdikleri bütün sanat eserlerini ve kendi dinleri dışındaki bütün insanları yok ettiler,ancak 1 Dolar bile yakmadılar ;)
    -------------------------------------
    Empati!Dünya neredeyse küreselleşme,Milliyetçi düşünce ve akımlara yenik düşecek,yine düşünelim ;) acaba yarın yaşayacağımız bir felakette milliyetçi düşüncelerimizle kendi kendimize yetebilirmiyiz?Yoksa sözünü şu son günlerde çok sık duyduğumuz 'Dış Güçler' den yardım almamız gerekir mi?Yada samimi bir şekilde küresel bir devlet olsak(AB benzeri bir yapılanma) bu daha mı yararlı olur?
    -------------------------------------
    Ortadoğu halkları kendi topraklarından kaçarken,sığınmacı oldukları Avrupa ülkerinde nasıl yaşamalı?O ülkenin kültürüne,adetlerine uymalımı?Yoksa kendi kültürlerini gittikleri yerde yaşatmalımı?İyi de kendi kültürleri zaten bir işe yaramış olsaydı onca insan sığınmacı olurmuydu?
    En güzel örnek;Türkiye ve Suriyeli sığınmacılar.
    -------------------------------------
    Terörizm uygulayıcıları ve uygulandıkları toplumlar için ne kadar korkutucu bir güç olabilir?Terörizm kişiler için ne ifade eder ve ne kadar etkili olur?En önemli soru da şu;Terörizm yeni bir savaşa 3.Dünya Savasına sebep olabilir mi?
    ------------------------------------
    Dinler her ne kadar kökenleri şüpheli olsa da,yaşadığımız bu çağda bile'bizimkinden başka her din ve tanrı geçersizdir'diyebilen radikal kişiler ve toplumlar var,Dinin öğretileri ve bu öğretileri bize dayatma şeklinde sunan kişiler ve toplumlardan kendimizi ayrı tutsak,sadece hoşgörü,Vicdan,Alçak gönüllülük göstersek ve cidden saf inançlarımız bu erdemler olsa dünya daha değişik,daha güzel bir yer olurmuydu?Ahlaklı ve Vicdanlı bireyler olmak için ille de Din ve Tanrı olguları gereklimi?Ahlaklı ve Vicdanlı davranmak için neden ille de doğaüstü bir varlığa gereksinim duyarız (Psikoloji için şart ancak yetersiz )
    ------------------------------------
    Yukarıda okuduğunuz konular Harari'nin kitabıyla birebir değil,Harari sizi bu konuları düşünmeye,kendinize bu soruları sormaya itiyor(en azından ben bunları sordum).
    Yine güzel bir kitap,yine Harari'den beklenebilecek çıkışlar ve çözüm arayışları bu kitap da.Değerli ve okunması gereken bir kitap.

    Dünya artık o kadar küçük ki,ekonomik ve siyasi ilişkiler birbirleriyle o kadar bağlantılı,o kadar içiçe ki bunları çözmek kişi bazında değil ama küresel bazda belki de mümkün olur.Cehalet ve umursamazlığı bırakırsak eminim ki İnsan hak ettiği yaşama,güzel bir geleceğe kavuşabilecek ve bunun için de düşünmeyi,öğrenmeyi,araştırmayı,sorgulamayı ve korkmadan özgürce fikirlerini diğer bireylerle paylaşabilmeyi (şu an yaptığımız gibi) hiç bırakmamalıyız.Öğrenme ve sorgulama açlığımız hiç bitmesin…

    Şunu da şuraya ekleyeyim Harari Kudüs Hebrew Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.Bize böyle araştırmacı,sorgulayıcı,öğretici,aydınlatıcı Öğretmenler gerek.

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Teşekkürler…
  • 468 syf.
    ·45 günde·8/10
    31 yaşında başlayıp 59 yaşına kadar belirli dönemlerde tutulmuş bir takım notların, bilgilerin, içsel duyguların anlatıldığı dokuz adet defterin toplamıdır bu günlükler. İlk kez 1988 yılında Almanya’da yayımlandı.
    Aslında Zweig ilk günlüğünü 2 yıl boyunca aralıksız tutmuş ama çalınması onun şevkini kırmış. Sonra tekrar tekrar düşünüp başlamış yazmaya. Yazmaya başlamasının nedenini şöyle belirtiyor:
    “Eski günlüklerimden birini okurken, birden belleğimin ne kadar donuklaştığını, tehlikeli, hastalıklı derecede donuklaştığını hissettim.”

    1918 yılında ara verdiği günlüklerine 1931 yılında kısa süreliğine geri dönmüştür.Daha sonra 2. Dünya savaşı yıllarına kadar yine uzun bir ara vermiştir. Eşi Lotte ile evlenince tekrar başlamıştır. Günlüklerin ilk kısımlarında kadınlara düşkünlüğü, ufak serüvenleri yer alıyor. Zweig geleceği belirsiz ve kaçamak ilişkileri seviyordu. İfşa etmek gibi olmasın ama sokak kadınları ve fahişelerle günübirlik aşklar yaşıyordu.

    İnsanların açılmalarını sağlamalarının, bütün utanç duygularını bastıran bir içtenlikle en gizli düşüncelerini bile söyleme ihtiyacı uyandırmasının en doğal ve gizli yeteneği olduğunu düşünüyor Zweig.
    Aslında Zweig’in bu kişiliği “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” kitabına çok güzel yansımış. Benim en sevdiğim hikayelerinden birisi bu kitap. Kitaptaki kadın karakter fark ettiyseniz hem hayat kadını rolüne bürünüyor hem de saf, masum aşık... Aslında Zweig aslolan ve olmasını istediği iki karakteri birlikte yoğurmuş. Ve kitaptaki erkek karakter Zweig’in kendisinden başkası olamaz! Bunu bu kitabı okuduktan sonra sizler de daha iyi anlayacaksınız. O erkek karaktere kitabın sonunda çok kızdık öyle değil mi? Aslında Zweig de birlikte olduğu günü birlik kadınları hatırlamıyor, “Dost” dediklerinin dışında....

    |.Dünya savaşı dönemlerine bir de Viyanalı bir gazeteci gözüyle bakıyoruz.Zweig 33 yaşında askere alınıyor bu sebeple iç buhrana daha kapsamlı daha geniş bir çerçeveden bakmamıza olanak sağlıyor.

    Yanına iki bavul alıp birisine dünyevi ihtiyaçları olan giysilerini koyup ikincisine ruhsal hazırlığı olan müsveddelerini koyup gezen yurtsuz bir gezginde aynı zamanda Zweig. İki tane büyük savaşı ve o kasveti yaşamış bir yazar.Günlüklerini okuyunca bu dramı çok daha iyi anlıyorsunuz.En acısı da 2. Dünya savaşı günlüğü.
    Aslında sanılanın aksine Zweig dolu dolu bir insan herşeyden zevk almaya çalışıyor. Savaşın soğukluğu onu da etkisi altına alıyor sonraları. Onu intihara iten sebep 2. Dünya savaşı zamanlarında ülkesinde sevilen ve popüler bir yazar aynı zamanda sürekli bir yerlerde konferans veriyor. Yine konferans sebebiyle gittiği bir ülkede Almanya’nın Polonya’ya savaş ilan etmesinin üzerine resmen savaş başlamıştır ve Zweig orda eşiyle yaşamak için güzel bir ev satın almıştı onun tadilat işleriyle uğraşıyor ve çok pahalıya sipariş verip özel olarak yaptırdığı mobilyaları bile gümrükten geçemedi ve bunun gibi bir sürü şey bu sefer bütün şevki kırılır Zweig’in, geri dönüş bileti bile alamaz savaş süresince ülkeye giriş ve çıkışlar durdurulur. Lisanını bile bilmediği bir ülkede kitap çıkartsa kim okur ki? Ayrıca kitap yazsa bile kim düzenleyecek? Bu sebeple artık yazamaz duruma gelir.Burda ülkesindeki gibi bir itibar görememek çok zoruna gider, hiç bir ayrıcalık tanınmamıştır ona.O ülkeye hapsolup kalmıştır Zweig. Bu ülkeyi Brezilya’yı çok sevmiş ama bu sebeplerden dolayı yaşayamaz hale gelmiştir.Aslında çok çabalamıştır ama umutsuzluk bir yerden sonra ölümü kurtuluş olarak kılmıştır ona...

    Ayrıca belirtmek isterim ki bu kitap: yazarı hiç okumamış yahut yazarı sevmeyen birisine hiç mi hiç hitap etmez hatta fazlasıyla sıkıcı gelir ve yarıda bırakır. Net. Yazarı merak ediyor, yazdıklarını seviyor ve ilgi duyuyorsanız okuyunuz zira içerisinde internette bile bulamayacağınız çok güzel anlatımları var ve günlükler özeldir, kişiyi en güzel anlatan aktarımlar buradadır. Ve bu günlüklerde çok güzel coğrafi bilgilerde paylaşılmış. Özellikle Brezilya...

    Kitapta altı çizili çok satırım var ama şu alıntıları paylaşmak istiyorum sadece;

    “Benim hayat felsefem, hiçbir şeyi tutmamak hiçbir şeyi arzulamamaktır; yalnızca bana kendiliğinden geleni, bana kalanı tutarım.”

    “Savaş başladı mı, başlamadı mı?
    Akılcılığımızın silahını kullanarak insanlık âlemine daha iyi bir alın yazısı çizeceğimize böyle umarsızca bekleyip bu soruyu sorduğumuz için Avrupa’ya da yazıklar olsun, bütün soyumuza da!”

    “Dünya tarihi için Harika bir gün. Denizaltı ablukasının başlama günü, İtalyan parlamentosunun da. Gün gelecek okul çocukları bugünü derste öğrenecekler herhalde. Ya biz? Biz yürüyoruz, çalışıyoruz, satranç oynuyoruz, konuşuyoruz, bir şeyler yapıyoruz, dünya tarihinin yazıldığını duyumsamıyoruz.”
    19 Şubat 1915-Cuma
    |.Dünya Savaşı

    “Erotizm beni dehşete düşürüyor çünkü ben ona hükmedemiyorum, o bana hükmediyor. Kendi ustalığım tüylerimi ürpertiyor.”

    Zweig’in günlüklerinde okuduğu kitapları kendim için not aldım.
    •Tolstoy-Savaş ve Barış (“Günümüzün İncil’i bu kitap, Tolstoy’un yapıtlarını şimdi okumak, her birimiz için görev sayılır.”)
    •Balzac/ esrarlı bir vaka(Çok beğenmiş ve çevirisiyle uğraşmış)
    •Desbordes
    •Uğultulu tepeler-(Hiç mi hiç sevmemiş)
    •Fielding- Andrews (“Bu kitabı okuyan bütün kitapları okumuş gibi oluyor” diye belirtmiş ve çok hoşuna gitmiş)
    •Jane Austen-Gurur ve önyargı(Çok etkilenmiş.”Karakterlerden yola çıkarak ne kadar güzel düzenlenmiş, Kişiler ne kadar zengin, insanın ruhunu derinden okumuş, arka planda kalan mizah.”)
    •Cicero
    •Victoria Hugo-Yüzyılların Efsanesi (“Böylesine güçlü ve geniş bir hayal gücüne dayanan yapıt az bulunur, ama aynı zamanda bunakça gevezeliklerle dolu olması etkisini azaltıyor.”)

    Zweig’in; Dostoyevski, Tolstoy ve Balzac’a olan hayranlığı beni bu yazarları okumaya bir adım daha yaklaştırdı.Günlüklerinde sürekli Tolstoy ve Dostoyevski okuduğunu yazmış Zweig, Raskolnikovdan da bahsetmiş.Ve el yazmaları toplamak gibi bir alışkanlığı varmış, küçük bir servet saçmış da diyebiliriz sanırım. Şimdiden okuyacaklara keyifli okumalar dilerim.

    “Kendimle baş başayım. Mektuplar, kitaplar, Dostoyevski, iş, sessizlik!”
    “Bugünlerde Tolstoy’un büyüklüğünü anlamayı öğrendim.”

    Zweig’in intihar mektubu:

    “DEKLARASYON” (Bir konunun kamuoyuna duyurulması için yapılan açıklama)

    Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu.

Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyaç var. Benim gücüm ise uzun yıllar süren yurtsuzluğum sırasında tükendi. Böylece ruhsal çalışması her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor.

Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum...
  • 222 syf.
    ·Puan vermedi
    KUYUCAKLI YUSUF
    (Okuyanların biraz zamanını alacak. Okumak istiyorum fakat çok zamanımı almasın diyenler içinde -Alıntı - yazdığım kısımdan sonrasını okuyabilirler. Şimdiden teşekkür ederim.)

    İncelememe, 'Marcus Aurelius'un' bir sözüyle başlamak istiyorum.

    "Dünyadaki hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeye değmez."

    Kuyu(o)caklı Şahinde

    Şahindenin kuyusunda iki genç beden, iki yıkılmış hayat ve asılı kalan onca hayaller.

    Hayatınızda hiç zorunda kaldığınız bir Şahindeniz oldu mu?

    Peki ya bütün düşünme yetinizi elinizden alan, kendi batıl fikirlerine ve hasis hırslarına kurban eden bir şahsiyet...arkadaşınız, dostunuz, abiniz, ablanız... Ve en acısı mı? Annenizin olabilme ihtimali!
    Ve yahut müptelası olduğu girdabından, yargıladığınız hayatından, var gücünüzle kaçtığınız, lakin bastırılmış duyguların yer etmiş olması ve aslında kaçamadığınız o çelişimli hayatın tam da ortasında olmak nasıl kıyısız bir deniz.

    Bu duygularla gelişen asıl meseleye, yani Muazzez'in annesine -bununla ilintili olan Yusuf'un hayatı- o acı ihtimallerin gerçek yüzü olan, yani Şahindeye değineyim.

    Şahindenin yıllardan beri içinde büyüyen hazin tutku ve istekleri adeta Selahattin (Kaymakam) Beyin ölümüne dayanıyordu.
    Ansızın gelen bu ölüm Muazzez ve Yusuf için taşrada (Edremit) bir dayanak noktası bırakmamıştı.

    Günlerden bir gün yeni atanan Kaymakam yeni bir iş teklifi bahanesiyle Yusufu katiplik görevinden alır. Ardı sıra gelen bu sıkıntılar yakın bir karanlığın belirtisiydi adeta.

    Yusuf babasının(üvey) getirtildiği katiplik görevinden alınmadan önce Şahindenin, Muazzez'in üzerindeki demagojik fikirlerine ve sarhoş gecelerine mani oluyordu, fakat ailesini geçindirmek için başka seçim şansı olmayan Yusuf, Kaymakamın teklifini kabul eder.
    Yeni işin verdiği ızdırari nedenler, günlerce evinden, çok sevdiği Muazzezinden uzak bırakır. Yusuf'un bu zaruri uzaklığı Muazzezi de oldukça müteessir ediyordu.

    Birbirine temas eden bu olaylar zinciri, yaşantıların değişeceği son halkalar olmuştu. Artık her şey Şahindenin istekleri doğrultusunda ilerliyordu. Şatafatlı hayallerine, tutkulu gecelerine doğru... Bir de Yusuf'un yokluğunda içine kapanan kızının, kendisine olan o karşı konulmaz muzdaripliğini arzuluyordu. Ne varki Muazzez, annesin nasıl bir yolun yolcusu olduğunun bilgisindeydi. Bu sebeptendir ki yıllardan beri ikisi arasındaki samimi duygularının muallakta kalması.

    Şahinde, Yusuf'un yokluğunun Muazzez'e tesir ettiği o büyük yalnızlığından faydalanmanın beklentisindeydi. Bu böyle pekte uzun sürmedi aslında, -Denize düşen yılana sarılır.- Muazzez çare bilmez bir vaziyette annesinin yanına gider. Beklenen olmuştu artık Şahinde için taşlar tek tek yerine oturuyordu. Amaç farklı oluncada, Muazzez'in yanında konuşmalarına kendi acındırmakla yetin(me)di. "Kozasından Yeni Kanatlandığı Hayallerinin Baharında Olan Bir Kız Çocuğu" nerden bilebilir ki sürekli anafor arayan annesi öz kızını araç olarak kullanacağını, on beş yaşındaki bir kız çocuğunun hayallerini katledeceğini...
    İhtimaller içerisinde, annem bize dayanak olur düşüncesiyle yaklaşan Muazzez, ne acıdır ki artık Şahindenin işaret gecelerinin bir kurbanıydı. Muazzez de artık akşamın olmasını bekler, sofranın kurulmasını istiyordu.

    Yaka silkindiği insanların(ekonomik ve toplumsal gücü elinde bulunduran Fabrikatör Hilmi, oğlu aylak Şakir, görevinin nasıl yapılmaması gerektiğini öğreten bir Kaymakam(yeni atanan) ve annelik duygusundan nasibini almamış bir kadın) sofralarında rakı kadehlerini kaldırıyordu artık. Acıdır ki sevdiği adama da rahat bir şekilde yalan uyduruyordu. Ve bunda bir mahzur da görmüyordu.

    Zaman zaman bu kabustan kurtulmak için avaz avaz bağır(ama)mak, Yusuf'a sesini duyurmak istesede içine düştüğü âlemin verdiği maddi duyguların maneviyatına nazaran daha ağır basması, kimi zaman da Yusuf'u üzmemek adına kendi iradesiyle düzeltmek istesede farkında olmadan daha ileri gitti. Daha doğrusu götürüldü.

    "Arkasına bıraktığı sahilin gitgide erişilmez olduğunu fark ediyordu."

    -Alıntı-
    "Genç adam iki birbirine zıt düşüncenin altında kıvranıyordu. Duyduğu şeyler, tahminler ve Muazzez'in hali bu evde bir şeyler olduğunu ona anlatıyor, fakat gene Muazzez'e bir kere bakmak, bu kızcağızın dünyanın en masum insanı olduğundan şüphe etmeyi bile imkansız kılıyordu."

    Peki ya bu kadar gelgitin arasında kıvranan Yusuf;
    Muazzezden şüphe etmeyi bile kendine ar sayan bir çaresiz
    Kendisini sevmediğini bildiği kadına 'anacığım' diye feryat eden bir yetim...

    Benden bu kadar.
    Hayatın ve insanların zalimliği karşısında naif bir duruş sergileyen Yusuf'u yaşamak için,
    Okuyun.

    Henüz on beş yaşında, hayallerinin çalındığı bir kız çocuğunun (Muazzez), elinden alınan iradesini gözlemlemek için,
    Okuyun.

    Kendi girdiği çıkmazın içine kızınıda umarsızca sürükleyen ve annelik âleminden istifa etmiş Şahinde olmamak için,
    Okuyun.

    Özellikle
    Sabahattin Ali'nin karakterleri üzerindeki tahlilleri, doğa tasfirleri, kendisine has kurgusu, bilinmeyen kelimeler, betimlemelerine ve yetkin kaleminin tadına bakın.

    "İki yetimin romanıydı, kurşun karanlıkta çizgisinden sapmadan önce."

    Sahi ya sizin bu hayattaki rolünüz ne? yönetiyormusunuz? Yoksa yönetiliyormusunuz? Yönetiyorsanız ne kadar Adalet çizgisinde ilerliyorsunuz. Yada yönetiliyorsanız iradenizi ne kadar elinizde tutuyorsunuz?

    Marcus Aurelius'un sözünü tekrar hatırlayın

    Şimdi okumanız için bir bahaneniz yok mu?
    Keyifli Okumalar Diliyorum Herkese... Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf
  • Şimdi ben bu yazıma nereden başlayacağım inanın bilmiyorum.Tek bildiğim şey yüreğimden geçenleri yazmak istiyorum.Kalbim böyle sızlarken,içim böyle yanarken keşke sabah sabah bu haberi görmeseydim dedim kendi kendime ama nafile bu acımı azaltmadı...

    Şöyle başlamak istiyorum."Göz renklerimiz ne kadar farklı olsa da gözyaslarimizin rengi hep ayni" tıpkı bu sabah gördüğüm ağlayan feryat eden o anne ile kahvaltı sofrasında gözyaşlarımı tutamayıp ellerim ve yüreğim titreyerek sofradan kalkıp ağladığım gibi...

    Anne olmak baba olmak bir evlada sahip olmak ne güzel bir duygu ne muhteşem bir his değil mi?Içinizde evet diyenleri duyar gibiyim.Allah herkese nasip etsin.Inanin çoğu geceler uyumuyorum yavrumun üstünü örtmek için bu sadece küçük bir örnek elbette bütün aileler fedakar evlatları konusunda...

    Lakin bir de bir evlada annelik ya da babalık yapamayan değil bir evlada bir canlı hayvana onu da geçtim kendine bile sahip çıkamayan insanlar yok mu?niye bir meleği dünyaya getiriyorsunuz madem sahip çıkmayacaksınız diye avazım çıktığı kadar içimden bağırıyorum!
    Ama içimin alevi bir türlü sönmüyor.Cocuklar o masum melekler benim en hassas yanım...
    Ne olur kıymayın ne olur artık dayanamıyorum!...

    Bu sabah Mertcan yavrumu öyle görünce o tabuta yakıştıramadım kuzum seni ben ya:(
    Ne yaptın ki sen bunu mu hakettin ah yavrum benim...Bir baba evladına nasıl kiyar.Neymis efendim ders çalışmamış.Al sana oğlunun karnesi hepsi 5 diye bağırdım sabah...Sonra lanet ettim!...

    Sana dedim ne cezası vermeliler ki benim yüreğim soğusun. O masuma nasıl kıydın da demir bir sopa ile ölünceye kadar dövdün.Ahhh ahhh ne diyeyim sana söz bile bulamıyorum.3 gün komada yatıp öldü yavrum.Ben ölüm kelimesini bile sana yakistiramaz iken,sen nasıl bir babasın!...

    Bugünlerde o kadar çok evladına kiyan baba görüyorum ki korkar oldum.Rabbim evlatlarımızı korusun!

    Insan olun diyesim geliyor!
    Ne olur merhamet damarlarınız gelişsin,ne olur iman edin namaz kılın rabbime sığının...
    Rabbim sizleri ıslah etsin.Bana da sabır versin diyorum.Fazla uzatmak istemiyorum duygularımı paslaşmak istedim.

    Saygılar...

    Müjgan
  • 192 syf.
    ·10/10
    Selam kitap kurtları
    Öncelikle şunu belirterek başlamak istiyorum. Bu kitap hakkında okuduğum gördüğüm çok iyi yorumların yanında kötü yorumlarda gördüm okudum. Ben bu kitabı reklam amacıyla yazılmış, içinde bilgi vs olmadığını söyleyen kesime katılmıyorum. Bende reklamlık bir işte çalışsam reklam için kitap yazardım. Ama bu kitap hakkını vermiş.
    Kitapta her konuya değinilmiş. Akıcı bir dille her konu örneklerle pekiştirilmiş.
    Okuduktan sonra bi aydınlanma yaşanıyor.
    Bu kitap benim için baş ucu kitabı. Düştüğümde kaldıran bir el oldu benim için. Kitap içinde ki tasvirleri örnekleri vs çok severek düşünerek sindire sindire okudum. Kitabı kaçıncı okuyuşum bilmiyorum. Ben reklama bakmadım yada amaç her neyse. Sadece bana faydasına baktım ki böyle kitaplar fayda sağlamalı bence.

    Yani diyeceğim şu ki sizde aydınlanma yaşamak istiyorsanız yada ruhunuza iyi gelecek kitap arıyorsanız ben bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun okutun bence.

    Sevgi , sağlık, kitapla kalın...
  • 272 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    William Faulkner'ın "Çılgın Palmiyeler" adlı bu romanı, ne yazık ki, az bilinen ve okuduğum eleştirilerde de anladığım kadarıyla Faulkner eleştirmenleri tarafından bile doğru değerlendirilememiş bir eser; çünkü Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken ve Abşalom, Abşalom! gibi başyapıtlarının yanında bu kitap daha sade, daha klasik bir anlatı gibi görülmüş. Ancak bir çok eleştiride karşıma çıkan ise aslında durumun öyle olmadığı: gerçekte Çılgın Palmiyeler, Faulkner'ın en iyi eserlerinden birisi olabilir.

    Çılgın Palmiyeler'de iki roman var. Faulkner Çılgın Palmiyeler adlı ilk romanı bir bölüm yazdıktan sonra Irmak Baba adıyla çevrilen ikinci romana geçiyor. Kitap boyunca toplum on bölüm okuyoruz, beş bölüm Çılgın Palmiyeler, beş bölümse Irmak Baba'dan.

    Faulkner bu sefer bilinç, daha doğrusu zihin akışı tekniğini kullanmıyor. Çok büyük bir oranda kronolojik bir akış var, bu akış nadiren de olsa kesiliyor. Çılgın Palmiyeler de Irmak Baba da ilk bölümlerinde olaya ve karakterlere giriş anlamında aslında başka ve daha geniş bir çerçeveyle sanki başka bir şey anlatacakmış gibi bir hava yaratıyor ve bu durumun yanıltıcı olduğu ikinci bölümlerde ortaya çıkıyor.

    Çılgın Palmiyeler; eşini onun da rızasıyla bırakarak sevgilisiyle kaçan Charlotte ve sevgilisi Harry'yi anlatıyor: Charlotte'un özgürlük inancına göre aşkın önünde hiç birşey duramaz ve yaşanan an her şeydir. Kitabın tamamı sevgililerin bu iddiasını hayata geçirme çabasının ilginç anektodlarından oluşuyor.

    Irmak Baba'da ise hayatları hapisanede geçen iki mahkûmun hayatı anlatılacak gibi bir hisle başlıyoruz okumaya ama aslında bu mahkûmlardan uzun boylu olanının 1927'de yaşanan sel olayı sırasında başına gelenleri okumaya başlıyoruz. Bu uzun boylu mahkûm günlerce süren sel sırasında bir hamile kadını kurtarıyor ve beraber günlerce kayıkta kalıyorlar ve başlarına türlü işler geliyor.

    Her iki romanda da kadınlar dert getiriyor. Her iki romanda da hamilelik sorun yaratıyor. Her iki romanda da erkekler altta kalıyor, kaybediyor, zarar görüyorlar. Her iki romanda da su doğanın gücünü ve yıkıcılığını temsil ediyor; Irmak Baba'da sel, Çılgın Palmiyeler'de ise kanı boğan şehvet duygusu karakterlerinin hayatını baştan sona etkiliyor, onları yoruyor, ve hatta yıkıyor. Her iki romanda da suç var, suç işleyen insanlar var; karakterlerimiz işledikleri suçun sonucuyla karşılaşıyor.

    Çılgın Palmiyeler, diyalogların da öne çıkabildiği bir metin; şaşırtıcı, gerçekten cüretli bir eser; Irmak Baba ise diyalogların daha geride kaldığı, özellikle sel bölümlerinde şaşırtıcı derecede etkileyici, güzel betimlemelerin daha ağır bastığı, genel anlamda ise Çılgın Palmiyeler'den daha iyi yazılmış, kotarılmış bir metin. Bu iki roman ayrı ayrı da basılmış zamanında ki yazara aykırı olarak böyle bir şeyi neden yapmışlar anlamıyorum; çünkü Faulkner'ın iki romanı birbirine sara sara yazması ve anlatısını böyle sürdürmesi bir farklılık deneme arzusundan kaynaklanmış diye düşünemeyiz, iki metin de bunu hissettiriyor. İki romanın iç içe geçmişliğinde, birbirini takip etmesindeki niyetin, niyetlerin iyi okurlar tarafından keşfedilmesi ve bunun Faulkner okurluğu bilgisine dahil edilmesi gerekiyor, ancak o okur ben değilim. Okuduğum yabancı eleştirilerde çok güzel noktaların olduğunu söylemem gerekiyor, ancak bu noktalarında ve eleştirilerin Faulkner külliyatı, ABD güneyine dair kültürü okumalarıyla bütün bir halde, o bilgiyi taşıyarak elde edilmiş olduğunu düşünüyorum. Bende bu bilgi yok. O yüzden okuduğum diğer eserlerinde de bu türden bağları hissedebilsem bile bunun sağlam bir bilgi olduğunu söyleyemem, ancak okuduklarımın, yani eleştirilerin bir tekrarı olduğunu söyleyebilirim burada.

    Faulkner okumayan bir okura Çılgın Palmiyeler'i önerir miyim? Hayır. Faulkner'ı tanımaya başlamak için de ilk kitap bu olmamalı. Daha ortalarda, bir kaç kitap okuduktan sonra denenmesi gereken güzel bir roman Çılgın Palmiyeler: insan olmayı, suç işlemeyi, sevmeyi, yaşamayı ve yaşayamamayı hiç bitmeden akan ve selle birbirine karışmış, cüssesi hem ürkütücü hem saygı hissi uyandıran Mississippi nehrinin yanı başında nehrin suları sel sularıyla hem hal, her bir yan çöp, yıkıntı ve ceset dolu usul usul akarken anlamaya çalışmak ve güzel çevirisiyle yine o güzel Faulkner üslûbunun tadını almak için okumak gerekiyor Çılgın Palmiyeler'i.

    Cesareti olanlara, şimdiden iyi okumalar.
  • 280 syf.
    ·4 günde·10/10
    Bir noktayla başlar hikaye.

    Başlamak Besmele'siz olur mu hiç?

    Besmele noktasız başlar mı hiç?

    İsterdim ki bu kitabı Ankara'dan Kars'a doğru yol alan bir Doğu Ekspresi'nde okuyayım. Adı malûm, 'Yol Hali'. İnsanın canı seyahatler çekiyor. Hâlden hâle geçmek, bir yola revan olmak istiyor insan. Velhasıl yazar da seyahatlerini dillendirmiş arada. En önemlisi de hayalini kurduğum Ortadoğuya dair notlarını sıralamış bir bir. Kudüs, İran, Şam...

    Yine bir Nazan Bekiroğlu güzelliği var karşınızda. Her tele dokunmuş, her derdi dillendirmiş, her gidişi anlamlandırmış. Tarihe şöyle bir dokunup, kavimleri, sultanları, helak olanları, kısacası bu dünyadan gelip de geçenleri dile dökmüş... Gidişe dair aklına geleni, gönül süzgecinden geçirmiş.

    Gidiş ki bazen vuslata çıkar yol bazen Hakk'a. Bu gidişlerden en acı vereni, en kalbe dokunanı ise Şeb-i Yeldâ, 1914 gecesi... Allah cümlesine rahmet eyleye...

    Hayır olsun gidişlerimiz derken, insanlığın yaydığı şer nokta koyuyor hayata. Yine bir sorgulama alıyor benliğimizi. Fe eyne tezhebûn?

    Gezebildiğin kadar gez, hatta toprağına kök sal gittiğin yerin yine de yabancı gelir sana bir şeyler. İşte o zaman anlarsın diyor yazar, Adem'den bu yana bu yer'li olmadığını. Bağlıyor aitlik hissini sahiplik hissine ve vurguluyor özellikle, ne aitsin, ne de sahibi değilsin bu yeryüzünde hiçbir şeyin. Üstünlüğün de yok, anla!

    Böyle böyle yollardan, dağlara oradan da yağmura coğrafyaya, şehirlere bağlıyor bu gidiş gelişleri. Beklemeyi öğretiyor, özlemeyi, kavuşmanın heyecanını anlatıyor bazen, bazen de ebedî ayrılıkları... Nihayete erdiğinde ise size yolculuktan dönmüş olmanın mutlu bir yorgunluğu çöküyor.

    Kalemin daim olsun. Sen hep yaz ki bu yol hali hiç bitmesin...