• Ilk kitap yorumum olacak bu :D
    Ilk bu eserden başlamak istedim çünkü beni hikayesiyle çok etkilemişti.
    Raif efendi 'ye karşı oluşan tüm önyargıları alt üst etmesi , dışarıdan bakınca çok pasif sert biri olması hiçbir işten anlamadığı düşünülmesine rağmen bambaşka bi dunyaya sahip olması ve aksine cok şey yaşaması.
    Diger yandan Maria Puder güçlü kadin. Herşeye rağmen dik durabilen kadın.
    Raif efendi yaşadıkları şeylerden sonra gücünü kaybederken Maria herseye ragmen güçlü olmasından bisey kaybetmiyor, hayata kaldığı yerden devam ediyor.
    Ve ikisi arasındaki müthiş aşk. Daha onu tanımadan aşık oluyor Raif efendi hem de bir tabloya. Tablonun başından ayrılmıyor.Her kısmını ezberliyir.Sonra bir gün tablonun sahibini görüyor ve ona aşık oluyor . Işte aşkları boyle başlıyor . Aşklarını yaşamalarına engeller çıksa da aşkları bitmiyor, devam ediyor her zamn. Işte roman böyle devam ediyor. Başları sıkıcı olsa da sonradan çok etkileyici oluyor

    Kitabı okumadiysanız kesinlikle okuyun derim , seveceksiniz. Keyifli okumalar
  • Ahhhh kitaba bayıldığımı söyleyerek başlamak istiyorum incelemeye. Daha yeni bitirdim ve hissettiklerim tazeyken bir şeyler yazma ihtiyacı duyuyorum.

    Kitabımız Medyum'un devamı niteliğinde ve ufaklık Danny'nin yetişkin halini görüyoruz artık. Overlook'taki faciadan sonra yaşamına bir şekilde devam etmiş, babası Jack Torrance gibi alkolik, dibi görmüş hatta tamamen batmış bir halde görüyoruz kendisini. Alkol problemi yüzünden hiçbir işe tutunamayışını, sürekli bir yerden bir yere sürüklenişini adeta izliyoruz King'in bilindik üslubuyla. Derken Frazier'e vardığında Danny'ciğimizin beyninde tabiri caizse "artık dur be adam düzenini kur yerleş şuraya" şimşeği çakar. İşte böyle başlıyor Doktor Uyku'nun hikayesi ama ne hikaye arkadaş, yazsan roman olur dediklerinden :)

    Benim okuduğum kitaptan zevk almamı sağlayan en önemli unsur akıcı olmasıdır, Doktor Uyku da bu beklentimi sayfa 150-200'den itibaren olağanüstü bir şekilde karşıladı. Kitap su gibi aktı ve olaylar başladıktan sonra okuyucuyu (yani ben) içine öyle bir alıyor ki elinden bırakası gelmiyor insanın.

    Medyum'u okuyun arkadaşlar. Okuyun ki Doktor Uyku'yu da okuyabilesiniz. Medyum beklentinizi karşılamadı mı, olsun Doktor Uyku'yu yine de okuyun bu defa karşılayacak. Çünkü adam King!
  • Öncelikle bu kısa bir inceleme olacak.
    Önce Stephen King'den bahsedeceğim, sonra ise kitap hakkındaki yorumumdan.

    (Minicik spoiler içerebilir.)

    Stephen King'in okuduğum 3.kitabı. Diğerleri Medyum ve Doktor Uyku'ydu. Medyum'da aradığımı bulamamış, Doktor Uyku'da bulmuştum. Stephen King'in bu 3.kitabını okurken şunu fark ettim, Stephen King okuru etkisi altına alabiliyor. Yani, 8 ve 9 puan arasında kalmıştım, ama 9 verdim. Kitabın kurgusu muazzam değil, ama kolay kolay 9 puan vermememe rağmen, 9 verdim. Pişman da değilim. Bunda Carrie White için hem üzülüşümün, acımamın hem de korkmamın etkisi vardır. Aslında, Stephen King'in okuduğum 3 kitabı arasında, bu daha özel bir kitap oldu. Yani Carrie White'ın bende yeri ayrı.

    Şimdi Stephen King hakkında bir şeyler demek istiyorum.
    Stephen King'in hayal dünyası çok geniş. Stephen King'in hayal dünyasının bir merkezi var, ve kitaplarının kurgusu da, nasıl Dünya Güneş'in etrafında dönüyorsa, o merkezin etrafında dönüyor. Bu yüzden, Stephen King'in kitaplarında diğer kitaplara bol bol gönderme bulmak mümkün. Bu beni etkiledi. Ve tahminimce de, hayal dünyasının merkezi Kara Kule serisinden ibaret; diğer kitapları da bu serinin etrafında dönüyor. Nasıl mı?
    Mesela, Doktor Uyku'da şöyle bir cümle var:
    "Bu Dünya'dan başka Dünyalar da var..." Kara Kule'ye gönderme değil mi bu? (Henüz kitabı okumamış olsam da biliyorum.)
    Kısacası, Stephen King'in kurguları hep bir yerde toplanıyor: Kara Kule.
    Ve bence bu da, Stephen King'in neden hızlı kitap yazdığını açıklar. Kurgu cepte. Neden? Birincisi hem hayal dünyası geniş, hem de hayal gücünün bir merkezi olduğundan, kolayca kurgular bulabiliyor. Bu tamamen benim fikrim. Yani, ben
    Stephen King hakkında böyle düşünüyorum. Yakın zamanda, Yazma Sanatı kitabını okuyup, daha ayrıntılı bir şeyler öğrenmek istiyorum.

    Göz'de bence Medyum'a şu cümleyle bir gönderme var:
    "Yeniden açacak olursam her köşede bir hayalet görmeye başlarım." (Sayfa 202)
    Işıltısı olan bir kişi, hayaletleri görebiliyordu, değil mi? Ki, Medyum'un da Stephen King'in 3.kitabı olduğunu düşünürsek, gönderme olması mümkün.
    O'da Kara Kule'ye gönderme yok mu? Var.
    Bunlar da benim varsayımımı daha güçlü kılıyor.

    Son olarak, Stephen King'in dilinden bahsedelim.
    Tam adıyla Stephen Edwin King, bir İngilizce öğretmeni. Kullandığı dil, bir Dostoyevski ya da bir Marcel Proust kadar edebi olmasa da, eksikliğini hissetmiyorum. Olması gereken gibi.

    Şöyle bir toparlayalım. Stephen King'in neden hızlı bir şekilde yazdığını, neden kitaplarının birbirini tekrarlamadığını, neden kitaplarında Kara Kule'ye bolca gönderme olduğunu, İngilizce öğretmeni olmasıyla, hayal gücünün merkezine Kara Kule'yi yerleştirmesiyle ve diğer kurguların bunun etrafında dönmesiyle açıklayabiliriz. Uzun lafın kısası, Stephen King hızlı ve güzel yazmanın formülünü bulmuş gardaşlarım.

    Şimdi kitaptan bahsedelim. Öncelikle Göz ne alaka? Kitap boyunca Göz'le ilgili hiçbir şey göremedim ben. Kitabın adı, orijinaline sadık kalınsa, yani baş karakterin adı olsa, daha güzel olurdu. (Carrie)

    Bilimsel altyapıyı sevdim, ama bilimsel altyapıda hata var. Stephen King bunu bilerek mi yaptı bilmiyorum ama, Stephen King Hemofili hastalığında erkeklerin taşıyıcı olduğunu söylemiş ama yanlış; hemofili x kromozomu üzerinden taşınan çekinik bir gen olmakla birlikte erkeklerin taşıyıcı olmalı ihtimali yüzde sıfırdır.
    Gelin görün ki Stephen King erkektir demiş. Bunu biraz daha araştıracağım.

    Son 100 sayfa çok iyi geçti. O balo sahnesi... Chris Hargensen... Billy... Margaret...
    Bir de, sanıyorum ki, Stephen King'in kız çocuklarına, daha doğrusu çocuklara özel bir ilgisi var. Çünkü, Medyum'da baş karakter bir çocuk, bu kitapta da öyle.
    Bence Stephen King'e başlamak için en uygun kitap bu. Zaten sitede de etkinlik var, kaçırmayın derim. Kitap, bilimkurgu, fantastik, gerçeklik ve gerilim ile bir güzel harmanlanmış.
    Neyse... fazla uzun tutmak istemiyorum bu incelemeyi. Es-... Konusundan bahsetmeyi unuttum. :P Kısaca şöyle, Carrie White diye telekinetik (nesneleri zihin gücüyle hareket ettirebilme) bir güce sahip olan bir kız, okul arkadaşları tarafından alay edilir falan, bir de bunun çok bağnaz bir annesi olunca, olaylar olaylar... Esen kalın efendim.
  • Tom Daniel Hamilton 1: #32524345

    (Bu yazdığım hikâye, diğer hikâyenin devamı niteliğinde olup, bir nevi bir ara hikâyedir. Yani, A'dan B'ye geçişin evresini anlatmış gibi oldum. Eleştirilerinizi bekliyorum, sevgiler.)

    Tom Daniel Hamilton 2

    Zilzurna sarhoştu. Issız sokakta sendeleye sendeleye yürüyor, 25 metre sonraki markete doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Karavanı geride kalmıştı. Yürümek ve serin hava ona iyi gelir diye, karavanından ayrılıp kalan yolu yürüyerek gitmeye karar vermişti. Ağaçların örttüğü ırmaktan gelen serin hava, Hamilton'un yüzünü yalıyor, her rüzgar esişinde büyük bir rahatlama duyuyordu.

    Kuzey Dağları'nda gece yarısını geçirmiş, ardından  New Hampshire'daki küçük kasabasındaki  evine doğru yola koyulmuştu. Otoyol üzerindeki bir benzinciden aldığı biralarla, dağın zirvesinde kendini gökyüzüne teslim etmiş, dönüş yolculuğunda da, bira içmeye devam etmişti. Yol boş olduğundan, rahat bir şekilde yolculuğunu sürdürüyordu.

    I-95 otoyoluna geldiği vakit, birası bitmiş, hem dinlenmek için hem de yeni bira almak için markete doğru yola koyulmuştu. Şu anda, boş sokaklarda ağır ağır ilerliyordu.

     Nihayet markete varıp da, giriş kapısından içeri girdiğinde, içeride çalışan klima yüzünden soğuk olan hava, düşmesine neden oldu. El yordamıyla kalktı ve kasaya doğru yürüdü. Market küçük olduğundan, sadece 1 çalışan vardı.

    "Tuborg Special lütfen..."
    Kasiyer, ona birayı uzattı, Hamilton da parayı ödedi, iyi geceler dileyip, karavanına doğru yola koyuldu.

    Şoför koltuğunda yığıldı kaldı; bir yandan birasını içiyor, bir yandan da dışarıyı seyrediyordu. Hava rüzgârlı olduğundan, yapraklar hışırdıyor, insanı ürküten sesler çıkarıyordu.

    Hamilton o gece orada sızmış kalmıştı. Güneş dağların arasından çıkmış, zifiri karanlıkta yakılan fener gibi, gökyüzünü aydınlatıyordu.

    "Lanet olsun...ancak öğlene doğru hastaneye varabilirim... o koca yağ torbası yine söylenip duracak... pislik herif..."
    Hamilton, artık tek tük arabayla dolmuş olan yolda, sağ şeritten yavaş yavaş ilerliyor, ve aniden önüne çıkan araçları kornayla uyarıyordu. Korna sesi, karavanın yarı açık olan penceresinden süzülüp, göğe karışıyordu.

    Birden başı zonklamaya başladı. En yakın yerde sağa çekti, kontağı çevirdi, ve karavanın ağır ağır susan motorunun sesini dinledi. Akşamdan kalmaydı. Albert amcası böyle derdi. Albert Ullman, Hamilton, teyzesiyle yaşarken ara ara evlerine gelen adamdı; kim olduğunu bilmiyordu. O odasında ders çalışırken, bir keresinde kulak misafiri olmuştu konuşulanlara. Albert amcası, eliyle başını ovalayarak "yine akşamdan kalmalık..." diye söylenip duruyordu. Lise çağında olmasına rağmen, o zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Sonraları, teyzesine sormuş, o da "akşam içip sızmanın ertesi güne etkisi..." demişti.

    Nihayet, New Hampshire'a 30 kilometre kala kendine gelebilmişti. New Hampshire'dan Kuzey Dağları 150 kilometre uzaktaydı. Artık güneş yavaş yavaş tepelerinde dikilmeye başlamış, kavurucu yaz sıcağı başlamıştı. Torpidoya uzanıp telefonunu aldı, ve saatin 09.30 olduğunu gördü. Hiç durmadan yoluna devam etse, 10.20'a kadar eve varırdı, eve gidince bir duş alır, ağrı kesici atar, 1-2 saat dinlenip, ardından hastaneye giderdi. Onun bölümünün şefi olan Dick Stuart'a ne hesap vereceğini düşündü. Hayır, hesap vermeyecekti. Düpedüz, "o gün işe gelmek istemedim," diyecekti; ve muhtemelen bugünkü gecikmeden dolayı,  gece vardiyasına kalacaktı, dün gelmediği için de maaşından kesilecekti.
    "Amaaan..." dedi, "şimdi onu düşünecek değilim..."

    **
    Nihayet evine ulaştı. Karavanı evin önüne park edip, evin giriş kapısına doğru yürümeye başladı. Saatine baktı: 10.17 umduğundan erken gelmişti. Anahtarı kilide soktu, çevirdi, ve evin kendine has havasıyla karşılaştı. Spor ayakkabısını ayakkabılığa kaldırdı, ardından kapıyı kapatıp duşa doğru yöneldi.

    Ding dong... ding dong... irkilerek uyandı. Bir güzel duş almış, sonra birkaç şey atıştırıp uyumuştu.

    Uyku mahmuruyla saate baktı: 14.35
    "Aman Tanrım..."
    El yordamıyla ayaklarına terliği geçirip, kapıya doğru yöneldi. Hiç yakın arkadaşı yoktu, sosyal bir insan da değildi. Kim gelmişti ki?
    Kapıyı açtığında, karşısında koyu gür saçlı, atletik yapılı, uzun boylu meslektaşı Marc duruyordu. Aslen Fransızdı.
    "Hey, ahbap nerelerdeydin? Şef sana bakmamı söyledi... başına bir şey gelmiş olduğundan korktuk..."
    Kesin öyledir, diye düşündü ama bunu belli etmemeye çalıştı, gözlerini ovaladı, ve mutlu bir gülümseme takındı.
    "Kendime 24 saat ayırmak istedim. Öğlene doğru hastanede olmayı planlıyordum ama uyuyup kalmışım..."
    "Şef senin hemen hastaneye gelmeni söyledi... bilirsin... şef... neyse, işte, fazla oyalanmadan hastanede ol..."
    Kapıyı kapattı, ve birkaç dakika kapıya dayanıp bekledi. Ne pislik adamdı şu şef... resmen kapitalist düzenin bir kölesiydi... soot oltodo horkos borodo olocok, olmoyonon mooşono kosorom...

    Elini yüzünü yıkamak üzere lavaboya gitti, üstüne iş üniformasını geçirip, hastaneye doğru yola çıktı.
    **
    Önce birkaç yüz metre ilerdeki araba kiralayacısına karavanı teslim etmiş, oradan da hastaneye doğru yürümeye başlamıştı. Nihayet hastaneye ulaşmış, şefin odasına doğru yola koyulmuştu.
    Yüzüne geniş halkla ilişkiler gülümsemesi takınmış, iş arkadaşlarına "Merhaba..." diye selam veriyordu.
    Üstünde "Bölüm Başkanı Dick Stuart" yazan kapıyı açıp, içeri girdi.
    Dick Stuart, sandalyesinde arkasına yaşlanmış, sandalye şefin ağırlığının altından gıcırdıyor ve o da bir parmağını ağzına götürmüş Hamilton'a otur işareti yapıyordu.
    Tom Hamilton denileni yaptı, ve koyu deri koltuğu oturdu.
    "Tom... neyin var senin? 1 haftadır iyi görünmüyordun... dün de gelmedin..."
    "Şef... sadece kendime biraz süre tanımak istedim... son bir haftadır neyim var bilmiyorum ama kendimi iyi hissetmiyordum ve ben de 1 günü kendime ayırayım dedim... aslında, öğlene doğru gelmeyi planlamıştım, ama uyuya kal-"
    "Tamam, tamam... bunları dinlemeye gerek yok... bu seferlik maaşından kesmeyeceğim, ama bu gece acil serviste kalıp, hastalarla ilgileneceksin... anlaştık mı?" Hamilton kafasını salladı. "Hadi şimdi işinin başına..."
    Hamilton denileni yaptı, ve aslında umduğu kadar da kötü geçmediğini düşünüyordu.

    Onun asistanı olan Sally, hastanın raporunu okuyor, Hamilton da bir yandan hastayla ilgileniyor, bir yandan da dinliyordu.
    "Durumu ağır... Geçen gece, oğlunu kurtarayım derken o da oğluyla birlikte balkondan atlamış, son dakika oğlunu tutmuş, oğlanın burnu bile kanamamışken, babanın kaburga kemikleri neredeyse tamamen kırılmış. Felç kalma ihtimali büyük. Akciğerde de büyük tahribat var." [1]
    Hamilton elleri önlüğünün cebinde, üzüntülü bir şekilde başını sallıyordu.
    "Baksana şu kadına...hâlâ babayı suçluyor... neymiş, oğlunun atlamasının sebebi oymuş... adam, oğlu için hayatını feda ediyor, kadın hâlâ adamı suçluyor..." Hastanın oğlu ve karısı odanın dışında olmasına rağmen, kısık sesle söylemişti bunları Sally.
    "Pekâlâ... hastanın eşini çağır..."
    Hastanın eşi, çekingen bir tavırla odaya girdi.
    "Bayan Touman... Eşiniz, oğlunuz için bir saniye bile tereddüt etmeden, arkasından atlıyor. Şimdi, sizin onu suçlamanız doğru mu? Hastanın durumu zaten kritik, hastanın sakinleşmesi gerekirken, siz onu paniğe sokuyorsun-"
    Bayan Touman, başını eşinin göğsüne gömerek, ağlamaklı bir sesle, "Ah... ben... sadece... çok özür dilerim... bir an kendimi kaybettim..." dedi.
    Hamilton ve Sally, "Geçmiş olsun," diyerekten, odadan çıkıp diğer hastanın yolunu tuttular. Güneş çoktan batmaya başlamış, akşam vardiyası başlamak üzereydi.
    **

    Hava çoktan kararmış, doktorlar ve diğer hastane görevlileri koridorlarda koşuşturup duruyordu; çünkü New Hampshire sınırında I-85 otoyolu üzerinde, zincirleme bir kaza olmuştu.

    Hamilton, Sally ve diğer hastane görevlileri giriş kapısından ambulansın gelmesini bekliyordu.
    Sonunda, ciyaklayarak gelen ambulans göründü, görevli sedyeyi çıkardı, ve sedyeyi acil servise götürürlerken, görevli hastanın durumunu rapor ediyordu:
    "52 yaşında... işten eve dönerken zincirleme kazaya karışmış. Karısı ve kızı onu evde bekliyorlarmış, ve az önce onlara haber verildi. Adı, Billy Freeman...
    İyi bir şirketin, pazarlama müdürü..."
    Hastayı birkaç saat süren ameliyata almışlar, kafatasındaki birkaç kırık onarılmış, karaciğerdeki tahribat da oldukça büyük olduğundan, organ nakli başvurusu verilmişti. Karısı ve kızından doku örnekleri almışlar, ama hiçbiri uyuşmamıştı. Hastanın diğer akrabalarına da haber verilmişti. Eğer uygun bir doku bulunamazsa, 1 haftaya kalmaz ölürdü hasta. Hastanın bilinci açıktı, gözleri ara sıra kapanıyor, konuşmakta güçlük çekiyor, ama Doktor Hamilton'un sorularına cevap verebiliyordu.
    "Daha iyi misiniz Bay Freeman?"
    "Ben... iyi değilim...muhtemelen uygun bir doku bulunamayacak... sezgilerim bunu söylüyor... sezgilerime güvenirim, zaten bu yüzden pazarlama müdürü olabildim..."  hafif bir öksürme, ardından devam etti:
    "Evlat... ben bu hayatı hep birilerinin kölesi olarak geçirdim...ve ölmeden önce tek isteğim, başkalarının böyle olmaması... eğer sen de benim söylediklerimi çocuklarına söylersen... onlar da çocuklarına söylerse... Dünya bir nebze yaşanılabilir bir yer olabilir... bu yüzden, anlatacaklarımı iyi dinle..."
    Birkaç dakika gözlerini kapatıp bekledi, ardından gücünü toplayıp konuşmaya başladı, Hamilton da pür dikkat dinliyordu.
    "Ben hep birilerinin kölesi oldum... kimin dersen... benim üstümde bulunan kişilerden... kapitalist sistemden... ama... kapitalist sistem bozulursa, Dünya'nın çarkları dönmez, isyanlar, savaş derken, Dünya iyice yaşanılamaz bir yer olur...o yüzden insanlık buna mâhkum, ama sen değil... senin çocukların da bu kapitalist sisteme köle olmaya-"
    Hamilton adamın sözünü kesti: Bir dakika... bütün bunları neden bana anlatıyorsun?"
    Yaşlı adam gülümsedi: "Senin gözlerinde bu lanet sistemden bıkışını, içinde az da olsa baş kaldırmaya meyilli bir şey olduğunu fark ettim. Sezgilerim güçlüdür demiştim sana... Muhtemelen, bu hastaneden çıkıp gitmek, kelimenin tam anlamıyla "özgürlüğüne" kavuşmak istiyorsun; ama bunu yapamıyorsun, çünkü korkuyorsun. Görüyorum ben... içinden bir şey, içinde bulunduğun sisteme baş kaldırmak istiyor... ama o çok küçük bir şey... bunu büyültebilmek, baş kaldırabilmek, yağ torbası patrona istifa belgesini yüzüne çarpıp, kapıyı ardından sertçe kapatabilmek, hayatın doyumuna ulaşabilmek, dilediğince kendine vakit ayırabilmek, ruhunu dinlendirmek... bunların hepsi senin elinde... bütün iradenle, buna inanırsan, yapabilirsin evlat..."
    Hamilton şaşkındı ama nedense bir zafer duygusu da duyuyordu. Adamın söylediklerine karşın, içinde bir şeyler... değişmişti... evet, değişmişti... ama, eğer bunu yaparsa...
    "Sen neden bahsediyorsun? Eğer bunu yaparsam, geçimimi nasıl sağlarım... para gökten yağmıyor ya..."
    Adam tekrar gülümsedi. "Birilerine köle olmayacağın, bağımsız olacağın bir sistem yarat kendine... hayatının merkezine her zaman kendini koy...ben sana çalışma demiyorum, ama hayatını o yağ fıçısı patronlar şekillendirmesin... ben bunu 1 hafta önce keşfettim... öyle huzurluydum ki... Hayata olan bakış açım tamamen değişti; meğer hepimiz at gözlükleri takıyormuşuz. Ben... daha fazla konuşamayacağım... unutma evlat, hayatını değiştirmen senin elinde..." Artık güçlükle konuşuyordu. Gözleri kapanıp açılıyor, ne dediği anlaşılmayan bir şeyler söyleyip duruyordu. Ardından Hamilton odadan çıktı.

    **
    Saat sabahın 5'i. Gece vardiyası bitmiş, öğlene kadar da izinliydi. Ama aklından bir türlü adamım söyledikleri çıkmıyordu... uyumaya çalıştı, ama uyuyamadı. Anlaşılan, adamın söylediklerini değerlendiresiye kadar da uyuyamacaktı.

    Ne demişti adam?
    Kendi sistemini kendin yarat... başkalarına köle olma... hayatının merkezine kendini koy...
    Birkaç gün önce yaptığını düşündü. Uçurumun eşiğine uzanmış, kendini gökyüzüne teslim etmişken, kendini inanılmaz huzurlu hissetmişti. Bu tüm hayatı boyunca sürse fena olmaz mıydı? İyi de... gününün çoğu hastanede geçiyordu... hastaneden ayrılsa geçimini nasıl sağlardı? Başka bir iş bulsa, yine başladığı yere dönmüş olacaktı.
    Adamla daha fazla konuşmak istemiş, ama adam derin bir uykuya dalmıştı; uygun doku bulunamazsa da bir haftaya kalmaz ölürdü.

    Ne olmuştu bu monoton düzene? Geçinip gidiyordu işte. Ama o muhteşem 24 saat de aklımdan çıkmıyordu. Ah be adam!

    Ne yapacaktı? Artık önünde iki seçenek vardı. Ya o yaşlı adamın söylediklerini kâle almayacak, hayatına devam edecekti; ya da hastaneden ayrılıp, artık nasıl olacaksa kendine bir düzen kuracaktı...
    İlk seçenek daha mantıklı geliyordu; ama hâlâ o 24 saati düşünüyor, ikinci seçeneği de görmezden gelemiyordu. Eğer ikinci seçeneği seçerse, yeni hayatına alışması zor olacaktı.
    Eğer ikinci seçenek olursa, hayatının nasıl olacağını düşündü.
    Gününün %70'ini geçirdiği hastaneden ayrılacaktı. Ama o zaman, okuduğu seneler çöpe mi gidecekti? Doğrusu, gidebilirdi, eğer her günü o 24 saat gibi olacaksa, bir yerlere bağlı olmayacaksa, gidebilirdi. Ama hâlâ aklından şu soru çıkmıyordu: "Çalışmazsam geçimimi nasıl sağlayacağım?"
    Bankada birikmiş parası vardı, ama hayat boyu geçinmesine yetmezdi elbette.
    Biraz daha çalışıp, bu evi satıp, kendine küçük bir çiftlik kursa mıydı? Hayır, olmazdı; bu sefer de, o yaşlı emeklilerden farkı kalmazdı. O, bir şeylerin değişmesini istiyordu.

    Evet, bu "monoton düzene" devam etmeyecekti; kendi hayatını kendi şekillendirecekti. Başkalarına bağlı olmadan yaşayacak, baş kaldıracaktı. Evet, baş kaldıracaktı. Kendisini ilgilendiren her şeye. "Nasıl"ını sonra düşünürdü. Artık bütün benliği baş kaldırmak istiyordu. O "küçücük şey" bir sarmaşık gibi büyümüş, bütün vücudunu ele geçirmişti. Yaşamın doruğuna ulaşacaktı. Diğerleri gibi, tasması başkalarının elinde olmayacaktı. Öfkeli bir gülümseme takındı. Evet, bunu yapacaktı. Buna da, ilk iş istifa etmekle başlayacaktı.

    [1]Arkadaşlar, tıp bilgim yok denecek kadar az, ama bunları yıllardır bir Doktorlar izleyicisi olarak söylüyorum. Hastanın durumu da oradan aklıma geldi zaten.

    ~Devam edecek~
  • Hiç kuşkusuz zehirlemişlerdi bu halkı... Zavallı çocuk beyinleri, cesaretsiz yürekler, acı çeken zavallı insanlar, kölelik ve sefalet içinde aptallaşmış olanlar, sahtekârlara ve yalancılara, saf halkı kolayca istismar eden bu insanlara çabuk kanarlardı. Dünyanın efendileri kiliseler, imparatorluklar, krallıklar her zaman sefillere böyle egemen olmuşlardır; o insanları soyduktan sonra zehirlemişler, boş inançlarla korkutmuşlar ve köleleştirmislerdir. Ama bilincin uyumasını, halkın zekâsının uyuduğu bu boşluğu sadece zehirlenmeyle açıklamak yeterli değildi. Halkın kendisini bu kadar kolay zehirletmesi için hiçbir direnç gücüne sahip olmaması gerekirdi. Zehir özellikle cahillere, bilgisizlere, eleştiri, araştırma ve tartışma yeteneği olmayanlara etki eder. Ve bu kadar acının, adaletsizliğin, iğrençliğin altında da cahillik yatıyordu; ilerleyen insanlığın ilk ve tek ve uzun süren çilesidir bu cahillik, ışığa doğru engebelerle dolu ve yavaş bir yükselmedir bu, tarihin çamuru ve cinayetleri arasından. Ve halkları kurtarmaya her zaman bu temelden, kitlelerin eğitiminden başlamak gerekiyordu çünkü defalarca kanıtlanmıştır ki cahil halk adaleti, eşitliği bilemez, adaletin gücünü ona sadece gerçek gösterebilir.
  • Kıymetli olduğunuzu illa biri mi söylemeli? Ya da kendinize değer vermek için neyi bekliyorsunuz? Bir başka açıdan bakalım ölüyorsunuz. Evet ölümlüsünüz. Her an gitmeye yakınsınız. "Start" olduğu gibi "The End" olacak bir gün.

    Peki ölüm için sayılı günleriniz olduğunu bilseniz ne yapardınız?

    Veronika hayatta her şeyi elde etmisti. 24 yaşında onu intihara sürüklenecek ve tesadüfen gördüğü bir gazete haberini isaret kabul edecekti. Çünkü hayatta hiçbir sey tesadüf degildir. Bir hikayenin başlaması hep bitmeye yakın yerde başlar. Nokta ile yeni cümleye başlayıp, bir saygı gibi büyük harfle başlamak gibi. Biterken başlıyoruz.

    Yazgısına karşı çıkmış ölümü beklememişti başarısız bir intihar girişimi ve isaret kabul ettiği gazete yazısına bir cevap yazarak yapmıştı bunu. Ölümü böyle bir nedenle seçmiş biri deli olmalıydı ve tmarhanelikti.

    Başarısız ölüm deneyimi ona bir şey bırakmıştı, ölüm bu sefer gerçekten ensesindeydi. Onun tercih ettiği zamanda değil, yine kendi istediği zamanda. Bunu kabullenmek istemiyor tekrar intihar girişiminde bulunmak istiyordu.


    Aynı olmayı red eden insanlar farklı dediklerimize hemen bir etiket hazırlanır "deli". Neden çünkü herkesleşmeyi red etmislerdir. Veronika burda Edvard, Zedka, Meri ile aslında kim olduğunu hiç bilmediğini anlıyor. Son durakları deli hastanesi olan bu insanların, delirme noktasına gelişlerini anlatırken farklılıklara ne kadar kapalı olduğumuzu anlatıyor.

    Zamanla ölümden korkma varlığının daha bir çok eksiğini kesfetme başlıyor.

    Paulo Coelho da daha önce üç kez intihar girişiminde bulunmuş ve akıl hastanesine yatırılmıştır. Bu eserin neden yazıldığını anlamak güç değil.

    Gerçek şu ki hayat hiçbir zaman mutluluğu ya da acıyı vaad etmez. Hayat harman yeri gel payına düşeni al der. Ilk firsatta yıkılan bizleriz. Farklı olmaktan korkuyor kılıflara bürünüyoruz. Karşımızdaki topluluk nasıl istiyorsa öyleyiz. Bizi biz diye kabul etmelerini beklemiyoruz. Buda bastırılmış duygulara ve erken tükenmeye davetiye oluyor.

    Neden ne olursa olsun hayatımızın kıymetini hatırlatacak bir eser. Olayı ve anlatımı ile sizi kendine çekecek bir kitap.

    Yapmak istediklerinizi yapın. Zaman kolamayın. Hayat cesareti olanın yaşadığı tutkulara bakıp geçmeyecek kadar kısa. Bazı şeyleri hak ettigimiz için değil çözüm aramadığımız için yaşarız.

    Yaşarken bilin kıymetinizi. Alışmayın hiçbir değersizliğe. Günümüzde bitkinlikler hep degersizliğin verdiği yorgunlukta var. Sevilmiyor musunuz? Terk edin. Bunu kendinize yapın. Degersizliğe alışmak beraberinde ozgüvensizligi getirir. Buda yasarken ölmeyi kabullenmektir. A-lı-ş-ma-yın. Sizden bir tane daha yok.

    Ikinci bir hayatı düşündürecek bir kitap. Okumakta kazanç her zaman vardır.

    Keyifli okumalar!