Babür, Dönüş'ü inceledi.
 17 May 00:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitap hakkında heryerde en kısa şekli ile "yıldızların bir anda kaybolmasına şahit olan 3 çocuğun hayatlarının değişimi" olarak bahsediliyordu. Haliyle okumaya başlarken (gereksiz derece abartıldığını düşündüğüm) Stranger Things kafasında, çocukların gözünden anlatılan bir bilimkurgu romanı ile karşılaşmayı bekliyordum. Bu yüzden romanda, bisikletle uzaylı kovalayan 12-13 yaşında çocukların hikayelerinin anlatıldığını düşünüp biraz ön yargıyla yaklaşmıştım fakat işin aslı kesinlikle böyle değilmiş.

Anlatım dili ve kurgusu hayli akıcı ve sürükleyici bir şekidle ilerliyor. Kitabı ne zaman elime alsam "bir parça okuyayım öyle yatıyım, bir parça daha okuyayım öyle yatıyım, son bi parça daha okuyayım" derken derken saatler su gibi akıp gidiyor. Ortalarda biraz tempo düşse de genel olarak bir sayfayı okurken, sonraki sayfayı merak ettiğiniz türde bir romandı. Eğer uzay teknolojilerine ve terimlerine azda olsa hakimseniz, roman size kesinlikle daha çekici gelecektir.

Yüzeysel olarak bahsedilip geçildiği için altı tam olarak dolmamış, atmosferin bütünlüğünü oluşturamamış kısımlar olmasına rağmen genel olarak anlaşılır ve kısmen de olsa mantıklı bir bilimkurguydu. Özellikle ana karekterimiz olan Tyler Dupree'nin, tutkulu duygulardan yoksun, dünyanın en düz adamı olması dışında beni okurken çok rahatsız eden bir durum olmadı.

Üçlemenin ilk kitabı olmasına rağmen sonu iyi kötü bir yere bağlanıyor. Sanki en heyecanlı yerinde sezon finali yapmış bir dizi gibi herşey havada ve sonuçsuz kalmıyor. Eksen ve Sirdap kitapları henüz ithaki tarafından basılmamış olsada dönüş'ü alıp okuyabilirsiniz. Seriye başlamak için üçlemenin tamamlanmasını beklemenize gerek yok.

Interstellar, Contact, Frequency türündeki bilimkurguları seviyorsanız mutlaka ama mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Pataanii, First Debt'i inceledi.
14 May 05:14 · Kitabı okudu · 3 günde

Bu seri beni duvardan duvara fırlatıyor. "Hayır, bir öncekinden daha iyi bir son olamaz!" derken, kendimi inanılmaz duygular içerisinde buluyorum.
Sanki söylenmesi gereken her şey bir çırpıda söylenmiş ve kelimelerim tükenmiş gibi hissediyorum.
Pepper tam olarak anlatamadığım bu duyguları yaşatıp beni bir kez daha şaşırttı.
***
Kite007 konusunda nasıl bir sonla karşılaşacağımı bildiğim halde yüreğim halen 'böyle bir son nasıl olur?' duygularıyla sancılanıyor...
Seriye ara vermeyi düşünürken; birden kendimi 'devamına en acilinden başlamak istiyorum!!' düşünceleri içinde buldum...
YAKACAKSIN BENİ PEPPER...
NİLA...
JETHRO HAWK...

Tuğçe Çinko, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı inceledi.
14 May 00:15 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Ana karakterimiz 17 yaşındaki Holden Caulfield’in okuldan ayrıldıktan sonraki birkaç gün içerisinde yaşadığı olayları, sık sık iç sesiyle yorumlayarak, okuyucuya aktarması üzerine geçen bu kitaptaki en sevdiğim diyalog ile başlamak istiyorum:
“Hayat, tabii ki bir oyundur, evladım. Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur.”
“Evet, efendim. Öyledir, biliyorum.”
Oyunmuş kıçımın kenarı. Oyun, öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa, oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun.

Bir kitabı, filmi, diziyi ya da bir sanat eserini sevmemizin en büyük nedeni onda kendimizden bir şeyler bulmamızdır. Bu; etrafımızdaki bir kişi, geçmişte yaşadığımız bir olay, içimizde bastırdığımız bir duygu ya da belki karakterler için empati yapmamız olabilir.

Holden Caulfield tam anlamıyla iyi kalpli bir baş belası ergendir. Bütün kitap boyunca, mükemmel gözlem yeteneğine sahip, aslında haylaz olmasına rağmen ilgi alanına göre okuyan, araştıran bu çocuğun, sadece birkaç gün içinde başına gelenleri detaylı bir şekilde okumak yazarın samimi dili sayesinde asla sıkıcı olmamaktadır. Okurken çoğu kez düşündüğüm acaba ileride bir oğlum olsa, ergenlik çağında nasıl iletişim kurar, O’nun hayata bakışını nasıl öğrenirdim olduğu için bence kitabı sadece “Sürekli aynı kelimeler geçiyor, çok sıkıcı, gitmiyor gibi” eleştirmek haksızlık olur.

…”Ben böyle şeyleri pek sallamam, ama birileri bana yaşıma uygun davranmam gerektiğini söylediğinde canım sıkılır.” Eminim buna hepimizin canı sıkılır :)
Neticede biraz önyargısız olabilirseniz başlayınız efendim. Keyifli okumalar.

Ah Leyla.
Leyla,Gözünün nuru Eski zaman gözlüsünü sarıp sarmalamak istemişti,saklamak istemişti en derinlere bi çok kez.Güvensin,inansın istemişti ona tüm kapılarını açsın istemişti.
Birhan Keskin'in;

Dünya soğur,akşam serinlerken
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım,altını üstüne getirdim,
Ve sen en gümüş cümlem:
İçimi açtım sana.
İçini açmak için.

deyi vermişti de hislerini taçlandırmıştı taa o zamandan Leyla'nın.Daha kendi bile alamamıştı benim diye gönlüne de hevesleri kursağında kalır ölür korkusuyla bir gün yanına giderken sevdiceğinin bi çikolata atı vermişti çantasına vermek için başlamak istemişti hayatın en basit yerinden sevdaya.Elleri ayakları birbirine karışık, söylenecek kelimeleri nasıl olsa da birleştirip koysam önüne,versem avuçlarının içine diye düşleyip dururken karşısında tüm güzelliğiyle sevdiceği habersiz herbir şeyden bırakıvermişti tezgahın üzerine gülsün diye.Beraberinde nasıl bi mahcubiyetli gülüş almıştı da Leyla işte oldu deyivermişti gönül ferahlığıyla.Yabancıydı bu duygulara hatta bir arkadaşı nerden geldi bu böyle aklına ben hiç bilmezdim böyle bi şeyi bi kızın yapabileceğini demişti de Leyla sevmenin kızı erkeğimi olur demişti öyle hoşça bi sohbet işte buluvermişti o gün Leyla'yı.Gelme artık Leyla demeseydi daha nice hevesleri vardı onun. Zamanı geldiğinde belki en sevdiği çiçek olan defterinin arasında kuruttuğu kırmızı gülü belki çiçekli şiirlerle beraber yazıpta sağ cebine koyacaktı Eski zaman gözlüsünün.Belki kanaviçeden isminin soyisminin baş harflerini işleyip beyaz bi mendile,iliştirecekti göğsünün üzerine sol cebine.Gözlerini daha fazla güldürebilmek için neler vermezdi Leyla.Avuçlarının içine alıpta ellerini yüreğimdeki serçeler bugün gözlerine konsun diyecekti.Leyla'yı sevgisiz bırakmasaydı gözünün nuru daha nice alınacak gönül kapısı vardı kimbilir.Şimdi her bir köşesi paylaşılmış olan bu dünyada payına yaşlı bir hüznün kaldığını düşünerek ağlamıştı,ağlamıştı.

Corpus., Av Dönencesi'ni inceledi.
12 May 12:40 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir türlü fırsat bulup da yapamadığım Av Dönencesi yorumu ile herkese merhabalar. Sanırım yine uzun bir yorum olacak. Hazırsak başlıyorum?

Büşra Toraman’ın kalemiyle daha önce hiç tanışmamıştım. Hakkında epeyce yorum gördüm ama o kadar takıntılı bir insanımdır ki paylaşılan alıntıları bile okumamıştım. Bir kalemle tanışacaksam kimsenin etkisinde olmak istemem. İyi ki de öyle yapmışım. Şu an Kırmızı Başlıklı Kız serisine başlamakla ilgili tek bir pişmanlığım var, o da serinin bitmemiş olması. Bitmeyen serileri okumak beni deli ediyor. Hemen okumak zorunda değilim ama elimin altında olsa daha huzurlu hissederim. Her neyse.

Baştan söyleyeyim kitabı çok sevdim. Eleştireceğim birkaç nokta olsa da genel olarak övgü dolu bir yorum olacak, ona göre şaşkınlık nidaları atmaya başlayabilirsiniz. Büşra kitap sevdi arkadaşlar, açılın lütfen.

Kısaca konuyu özetlemek istiyorum. Spoiler olmayacak ama isterseniz bu paragrafı atlayabilirsiniz. Ada Mahfer, ailesi ile gittiği bir kış tatilinde korkunç bir olay yaşıyor. Tüm ailesinin kurtlar tarafından katledilmesinin ardından gözlerini hastane odasında açıyor ve onu ayakta tutan tek şey yaşadığı kısmi hafıza kaybı oluyor. Teyzesi ile Kanada’ya yerleşip kendini ve hayatını toparlamak istiyor lakin yeni hayatının önündeki sır perdesi aralanırken aklının ucuna bile gelmeyecek gerçeklerle karşılaşıyor. Kurtadamlar, dozunda bir gizem ve sihirli bir dünyaya atılan adımlarla Ada’nın yeni hayatı başlıyor.

Kurtadamlar hakkında yazılmış kitaplar okuduğumu hatırlamıyorum. Alacakaranlık, bildiğimiz kırmızı başlıklı kız masalı ve birkaç gizil öğrenme dışında fantastik edebiyatta nasıl yer aldığını bilmediğimi söyleyebilirim. İlgimi çekmediği için de değil üstelik. Ben Alacakaranlık serisini sırf Jacob için okumuş ve izlemiş biriyim. Daima kurtadamlardan yanayım yani ama araştırmadım diyebiliriz. Bu yüzden kurguyu benimserken bir parça zorlanmış olabilirim. Aklıma Alacakaranlık’ı getiren çok fazla detay vardı ve seri isminin orijinal olmayışı da benim için nahoştu. Voltaire gibi yaşlılardan oluşan bir meclis, dönüşüm geçirme şekillerindeki benzerlik, vücut ısısı, bazı kurtların kendine has özel yeteneği olabilmesi, biri ilkel biri modern şekilde ayrılmış iki kurt topluluğu vs. Bunlar ne yazık ki serinin benim gözümdeki olumsuz yanlarıydı.

Bunları yavaş yavaş görmezden gelmeye başladım çünkü diğer detaylar gayet özgündü. Büyücüler olması, sihirli dövmeler, arka plandaki kehanet öyküsü, hafif polisiye sayılabilecek detaylar vs. Kurgu detaylandıkça daha çok hoşuma gitmeye başladı anlayacağınız. Normalde biraz aceleci bir insan olduğum için kitapları okumaya başlarken hemen karar veririm, daha ilk elli sayfadan sevdim ya da sevmedim modlarına girerim. Av Dönencesi için durum biraz karışıktı. Durgun başladık, yazarın tarzı da bunu biraz arttırdı. Karakterler ve olaylarla ilgili detayları gerçekten yavaş bir şekilde yansıtıyor. Bunu bilmediğim için biraz hım, hım, hım modlarında okumaya başladım ama ortaya çıkan her detayla birlikte hıııımmmm, hııımmmm, hıııımmmm kısmına geçebildim. Ve itiraf etmem gerekirse Dawson karakteri bakış açımı bir hayli etkiledi. O olmasaydı kitabı okur, sevdim der ve geçerdim. Ama adam efsane olmuş ya. Bazı yerlerde gerçekten gözümden kalpler falan fışkırdığını hissettim. Soğuk bir karakter. En sevdiğim şeylerden biri de onun böyle olmasının gerçekten mantıklı bir sebebi oluşu. Yani zorlama bir karakter değil. Her detayıyla etkileyici biriydi. Kaldı ki kendisi kurtadam. Şuraya ergence emojiler bırakmamak için kendimi zor tutuyorum.

Ada da hoş bir karakter. Bazı dengesizlikleri ve itici davranışları olmadı mı? Oldu ama işin aslı böyle bir travmadan sonra gayet normal olduğu bile söylenebilir. Elinden geleni yapması hoşuma gitti.

Diğer karakterler de gayet iyiydi. Özellikle arkadaşlar arası diyaloglar çok hoşuma gitti. Zorlama olmayan mizah severim.

Bir de aşk yönü var. Bayılıyorum nahif aşklara. Aşkın dokunarak değil davranışlarla, ses tonuyla, bakışlarla hissedildiği tüm kitaplara zaafım var. Birkaç sahne var kitapta, birden fazla kez okuyup kitaba sarıldığım doğrudur. Hele Rusya’ya yapılan yolculuk sırasında olanlar o ka-dar gü-zel-di ki! O kısmı pamuklara sarabilir miyiz?

Kitap bittiğinden beri elime ne alsam biraz okuyup kenara atıyorum. Sevmenin de yan etkileri oluyor. Etkisinden çıkana dek bocalıyorum. İkinci kitaba da başlamak istemiyorum çünkü bir sindireyim her şeyi, o arada mümkünse üçüncü kitap çıksın falan istiyorum. İşte öyle bir şeyler.

Toparlamam gerekirse redaksiyon dışında dili gayet güzel, akıcı ve hoş bir kitaptı Av Dönencesi. Kurgusu hoştu, karakterler bayağı hoştu ve severek okudum. Fantastik kitaplar okumayı, kurtadamları, nahif bir aşk öyküsünü, gizem ve mini polisiye detayları olan bir seriyi okumak isterseniz mutlaka tavsiye ederim.

Aycan, Second Debt'i inceledi.
 12 May 01:10 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

**Hawksridge Hall'a hoşgeldiniz. Aklınız varsa yemek salonuna girmeyiniz**

Jethro...
Nila...
Jethro ve Nila...
Nila ve Jethro...

*And we live like legends now, no that would never die!
Oh, we got love! We got love!*

Diyerek başlamak istiyorum, Tove Lo senin müziklerin olmasaydı bu kitap eksik kalırdı.. Pepper bu kitabı yazarken nasıl Tove Lo dinlememiş diyorum, sonra; yazarken, okurken olduğu gibi olmuyordur diyip konuyu kapatıyorum.. Neyse.


Buralar sessiz ve sakin ama ben bu durumdan şikayetçi değilim. Melike, Indebted ortamında seni de görmek istiyorum artık. Koş. Run, Ms.B. Run.

Debt Inheritance ve First Debt'i bir rafa, Second Debt'i ayrı bir rafa koyalım lütfen. Bu kitap iki kitabı sıyırıp attı. Şu an kasılmış, gururlu bir şekilde en önde duruyor. Onu ilk sıralarda görmek beni mutlu ediyor.

Ben kitap okurken diyalog okumak isterim genelde, iç sesler pek bana göre değildir. Bana ne senin iç sesinden, ben kendi iç sesimi bile dinlemezken seninkini neden okuyayım?

İşte Pepper. Sevmediğim şeyi bile bana sevdirdi. Ben Jethro'nun içinden geçen her kelimeyi, ağzından çıkan her kelimeyi duvara asmak istiyorum. Yapmak istediğim çok şey var ama bunlardan yapacağımı düşündüğüm iki şey var -bende kalsın.

Nila, ikinci kitabın sonunda gerçeği öğrenmişti. Ama biz Jethro'nun o mükemmel-ötesi-harika-tatlı iç sesinden dolayı kitabın başlarında öğrenmiştik.

Bu kitapta, ilk karşılaşma her zamanki gibi havaya çakmak çakmışsınız da alev almış gibiydi. Kalbimin ritmini değiştiren türden hani.. Yani bu kitap genel olarak kalbimin ayarlarıyla oynuyor, bu kötü bir şey mi?? HAYIR!

ARADIĞIMIZ RUH BU!!!11*1

Aradığım yani.

İlk kitabın sonunda olan şeyin benzeri yine yaşanıyor ama bundaki tutkuyu buraya aktarmak için yetenek lazım.. Öyle bir şeyi buraya tam olarak geçirebileceğimi sanmıyorum.

Nefret ve sevginin çoğu kitapta işlendiğini biliyorum. Herkes farklı şekillerde karşımıza çıkarıyor, bazen seviyoruz, bazen sevmiyoruz tamamen nefret ediyoruz. Ben öyle yapıyorum. -Yani seviyor musun? Sevmiyor musun? Söyle! Buraya bunlarla uğraşmaya gelmedim, hayatım zaten karışık bir de senin çekişmelerinle mi uğraşacağım?- diye sitem ediyorum.

Bu kitap öyle bir kitap ki, o çekişmeleri.. O duygudan duyguya savrulmayı hissetmek, daha çok hissetmek istiyorsun. Düşünceler o kadar iyi yansıtılmış ki, okudukça okumak istiyorsun. Karakterler kanına işliyor, aranızda bir bağ oluşmasa gözlerin dolmaz değil mi? Yüreğin sıkışmaz, o acı çekince senin için çekilmez.

Nila ve Jethro içime öyle bir işledi ki, onları çıkarabileceğimi sanmıyorum. Gerçekten bu kitaptan sonra ara vermem lazım. Tove Lo dinlerken olanları düşünmem lazım. Jethro'nun yaptığı gibi yatağıma uzanıp gülümsemem lazım. *az önce spoi yedin, kendini balkondan atabilirsin*

Jethro, senin gülümsemeni alıp saklama kabına koyarım, gittiğim her yerde yanımda taşırım. Jethro, sen nasıl bir karaktersin? Jethro, sen benim ruhumu emmek için mi yaratıldın? Jethro, bana biraz fazla geldin sanırım. Ama senden daha azını beklemiyordum zaten.

*bugüüüün yıkığım biliyor musuuuun, üzgünüm, çaresizim, umutsuzuuuum.*

Ve hepsi senin yüzünden Jethro, ya ne demek beni çağırman yeterli? O banyoya niye geliyorsun Jethro? Benim yüreğimi sökmek için mi? Ya gerçekten o sahneyi okuduktan sonra bana yaz, biraz konuşalım, çünkü ben o kadar şaşkınım ki, hala geçmedi şaşkınlığım.. Polo maçı başlamadan önce Nila'ya söylediği şey zaten beni gömdü. Kemiklerim sızlıyor. OOF, oof

Polo maçı başladıktan sonra Nila'ya olan şey ya? Nila'nın düşündükleri? Jethro'yu izlerken içinde kopan fırtına? Düşündüğü, hissettiği şeyler? O kadar yoğundu ki, kendisi bile dayanamadı..

Zaten bundan sonra da en en en eneenenenen sevdiğim sahne geliyor. Okursan anlarsın.. o sahneyi hiçbir sahneye değişmem. Üç kitap içinde *en* sahnem orasıydı..

Jethro'nun bütün duyguları içinde barındırabilmesi,
Nila'nın duygudan duyguya atlaması ama en sonunda ne istediğini görmesi,
Jethro'nun babasının söylediği şeye karşı hissettikleri,

İkinci borç ödenirken olanlar.................*error*

Ben biraz zorlandım nasıl bir şey olduğunu hayal ederken, Hülya abla nasıl bir şey olduğunu attı. Eğer ikinci borç ödenirken olan şeyi görmek istersen mesaj at. Linkini atarım, gözünde tam olarak canlanır.

İkinci borçta olanlar aşırı iyi bir şekilde aktarılmıştı, hissedebildim ama elbette anlamama imkan yok. Kimse böyle bir şey yaşamamalı, intikamların, borçların canı cehenneme. Defol git cehenneme Bonnie! S*ktir olup ölebilirsin Cut!! Daniel bi s*ktr git karşımdan, sana olan nefretimde boğul.!!!1

Çok sinirlendim okurken. Öyle böyle değil. Sakinim. Devam edeyim..

*ben daha önce hiç sevilmemişim, bunu seninle öğrendim şahsen*

Kimse kimseyi böyle sevemez diyorum her Pepper kitabında, var mı böyle bir şey? Q, çok ayrı seviyor.
Jethro, ayrı. Gerçekten ayrı.
İkisi de farklı-aşık-yıkık-yaralı-kıskanç-koruyucu-sinirli-hasta-aşık-aşık-ve-aşık.

Ben bundan sonra kaplıcaya falan gidersem ne olacak şimdi? GEL DE DÜŞÜNME! Pepper ne yapıyorsun bana, lütfen... Unicorn diyorsun, at diyorsun, Polo diyorsun... Hayatımdaki her şeyi kitaplarına kodluyorsun resmen. Unicorn lafı geçince aklıma geliyorlar, siyah tişört dediklerinde aklıma önce Jethro, sonra Q geliyor.. Çünkü Q daha çok renkli gömlekleriyle kalbimde. Jethro'ysa siyah tişörtleriyle.. Allahım hiç fangirl olmak istememiştim daha önce.. Pepper'ın kitaplarını okumadan önce...


Şimdiyse sıkı bir *fangirl* oldum. Kimse *fangirl* lüğümü sorgulamasın. Büyük hata.

*tercümesi yok, tecrübesi yok, yeniyim ben daha buralarda.. Bildiğimi de unutturuyor, kokun esince rüzgarla*

ah, ah... Neler yazardım da, hepsi spoi olurdu.. En iyisi okumak ve yaşamak, hissetmek. Jethro'dan sonra kendine gelememek... Siren sesi duyunca aklına bu kitabı getirmek falan dermişim.. sustum...

Ben her zaman söylüyorum, mutlu sonları sevmem diye.. Şimdi bu cümlede asıl anlatılmak istenen nedir? cevabı basit.. SON BÖLÜMDE AYCAN ÖLDÜ! ŞU ANDA YAŞAMAYAN BİR VARLIK! Nefes alamıyor çünkü *kiss* BÜTÜN nefesini çaldı.!1!!

Cebimde peçete, burnumda gözyaşlarım yüzünden akan sümük, kalbimde Jethro, beynimde Jethro, damarlarımda Jethro... ĞĞĞA ağlayabilirim..

Bana sakın eski anıları yenisiyle değiştirelim diyerek gelmeyin, SAKIN! Orada oturup ağlarım, Jethro ve Q gelir aklıma. Ama şimdi ben eskiyi alıp yenisiyle değiştirelim deyince bayağı kaba oldu. Onlar çok kibar oluyordu söylediklerinde... Pepper ve büyüleri işte..

Pepper güneş, ben bitki, Jethro karbondioksit, Q da su... Hadi eyw.

Songül Arslan, Çile'yi inceledi.
11 May 19:36 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Necip Fazıl...
Necip fazıl çok şey anlatır, çok şey söyletir insana,nasıl ki her kelimesi çok şey ifade ediyorsa adı da anılınca birçok anlam ve sorgu...

Necip Fazıl okurken duygusuz bişey ile karşılaşmak mümkün değildir okuduğun her cümlenin, her paragrafın şiirin altını çizmek istersin.Çizmek ve yaşamak, yaşatmak istersin. Dolu dolu okursun onu ve okuduktan sonra da boşlukların yavaş yavaş dolmaya başlar. Bi insan kelimeleri bu denli güzel, yan yana oturtup nasıl sunuyor okuyucusuna diye düşünmeden yapamıyor insan? Çok mu yaşıyor, çok mu tanık oluyor,çok mu görüyor ve yahut herşey bir yana gerçek manayı yaşamın amacını olması gerekeni hakikati sunmak için konuşuyor.

Çile kitabı böyle ilk bakışta çok kalın gibi gelebilir ama gözünüz korkmasın. Ilk elime aldığımda daha uzun süreceğini düşünmüş tüm ama başladık tan sonra elimden bırakmak istemedim. Kitaba başladım bitirene kadar gözlerim cümlelerin üstünde fır döndü adeta. Bütün kelimeleri işledi inceden içime. Hakikati gerektiği gibi gerektiği yerde bazen usulca bazen yüzüne bir tokat gibi inercesine anlatmak.

Şiir kitabı okumayı bilmeyen ben bu kitabı başucu kitabı seçtim arkadaşlar. İçim sıkıldıkça, yorulduğumu hissettikçe açıp açıp okuyacağım artık. Sizede Kesinlikle tavsiyemdir alın okuyun ve okutun. Yaşadığımız bu zamanda eksiklerimiz artık o kadar normal geliyor ki bize hakikatten o kadar uzaklaşmışız ki bir sürünün koyunları gibiyiz. Sürünün başı ve arkasından takipte olan bizler doğru veya yanlış, gerçek yahut değil beyinlerimiz otomotik çip görevi görür olmuş. Bir yerden başlamak lazım gerçeği bi yerden ögrenmek ve anlatmak lazım.
Çağımızın hastalığı ki okuyarak değilde duyduklarımız kulaktan dolma şeylere göre yaşıyoruz hayatı. Eksikliklerimizi tamamlamak yerine öğrenip yaşamak yerine değilde, mananın özünü sözünü değilde,görüntü odaklı yaşar olmuşuz. Bakan ama göremeyen...
Çile kitabı gerçek anlamda çok hakikatli bir kitap. Ve kitaptan bi örnek vermeden geçemicem;

*Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı
* Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı?

Yok mu fikir sancısı çeken arkadaşlar?
Daha fazla uzatmadan, eksiğim yanlışlarım olduysa lütfen af buyurun. Ve demek istediğim şey gerçeğin peşinde olun bırakmayın.
Gerçekten yaşayın, sadece bakan değil görenlerden olun. En kısa zamanda da Çile kitabını alıp okuyun. Keyifli okumalar.

İkinci Şans
BÖLÜM 1

Zaman, saniyeler halinde hızla geçiyor. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri oluşturuyor. Geçip giden saatler, bir yandan insanın hayattaki yolunu belirlerken, bir yandan da hayatının sonuna doğru götürüyor. Hayatın sonuna doğru giderken, hayatımızdaki bu yolu ne kadar durup inceleyebiliyoruz? Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşünebiliyor muyuz? Hayattaki yolumuzu kendimiz mi çiziyoruz, yoksa çok önceden çizilmiş olan bir yolda sadece sürükleniyor muyuz? İnsan, hayat yolculuğunda bir an bile olsa durabilse, geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tartabilir miydi? Pişmanlık duyacağı şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp, başka seçenekleri de görebilir miydi?

BÖLÜM 2

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek, aceleyle evden çıktım. Dışarıda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. İçeride Skinner, Scully ve henüz tanımadığım bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi.

“Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde, çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti ve bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

BÖLÜM 3

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı.
Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Dudaklarını oynattığına dikkat ettim ama pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi. Daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bu adamın adını ilk defa duyuyordum.

“Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı ve “Bir sorun mu var Mulder?” diye sordu.
“Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?”
“Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
“Evet, kesinlikle.”
“Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
“Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum.”
“Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. Tam bunu düşündüğüm anda gerçekten bir sonraki kurbanın Scully veya benim olabileceğim düşüncesi aklımı ele geçirmeye başladı. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte, üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. İçimden bir ses tek bir adım daha atarsa ateş etmemi söylerken adam bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve göz göze geldik. En son hatırladığım adamın gözlerinin, sabah beni izleyen gözlere ne kadar çok benzediğiydi. Adam, gözlerinde vahşi bir ifadeyle alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

BÖLÜM 4

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Gözleri daha önce de gördüğüm birinin gözlerine benziyordu. Dudaklarını hızla oynattığına dikkat ettim. Normalde pek fazla umursamadan arabaya binip giderdim ancak adamın bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edince yanına gittim. Herhangi bir sorun olup olmadığını sorduğumda, fısıltı halinde ve hiç durmadan “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” (Zaman değişir, biz de onunla birlikte değişiyoruz.) ve “Omnes vulnerant, ultima necat” (Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.) dediğini fark ettim. Dedikleri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Yanından ayrılarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve nereden tanıştığımı hatırlamadığım halde, adını anımsadığım Ajan Joseph Phillips oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan Ajan Phillips bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım.” dedi. Skinner’ın sözünü keserek, “Ajan Joseph Phillips” dedim.

“Ajan Mulder, beni tanıdığınızı bilmiyordum çünkü sizinle daha önce tanışmamıştık. Aslında bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı daha bir soru bile sormadan: “Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?” dedim.
“Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
“Evet, kesinlikle.”
“Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
“Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum. Hatta sözünü kesmeseydim bana bir sorun olup olmadığını soracaktın.”
“Evet, aslında onu soracaktım. Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his hem Scully’nin, hem de Ajan Phillips’in içini kemiriyordu. Onlar bunu düşünürken ben bir sonraki kurbanın ben veya Scully olacağına neredeyse emindim.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk.
Scully’ye doğru dönerek “Burada bir operasyon düzenlenen bir operasyona katıldığımı da daha önce yaşamış gibiyim.” dedim.
“Bu da mı Déjà vu?”
“Evet. Bu anı, sanki daha önce birden fazla kez yaşamış gibiyim. İçeriye girdiğimiz zaman sen birkaç adım arkamdan yürü.”

Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully dediğimi dinlemişti. İki veya üç adım arkamdan geliyordu. Yavaş yavaş ilerlerken içimden bir ses durmamı söyledi. Birden burdum ve aynı anda “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyduk. İkimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. Bir an adamla göz göze geldik ve adam son adımını atmadan önce sabah Latince sözler tekrarlayan adamın gözlerini anımsadım, neredeyse aynı kişilerin gözleri olduğuna yemin edebilirdim. Hızlıca “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” dedim. Bir an için afallayan adam, adımını atacağı sırada durdu ve ben de hemen tetiğe bastım. Kurşun tam adamın kalbini buldu. 3 yıldır aranan katil kanlar içinde yere yığılırken koşarak yanına eğildim. Katil son nefesini vermeden önce “Omnes vulnerant, ultima necat, bu sözleri nereden biliyorsun, senin de ikinci bir şansın olmamalıydı.” dedi.

BÖLÜM 5

Zaman saniyeler halinde hızla geçmeye devam ediyor. Saniyeler de dakikaları ve saatleri oluşturmaya devam ediyor. Geçip giden saatler, insanın gerçekten de hayattaki yolunu belirleyip, bir yandan da hayatın sonuna yaklaştırıyor. İkinci bir şans ile hayatımdaki bu yolu durup inceleme fırsatı buldum. Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşündüm. Geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tarttım ve pişmanlık duyacağım şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp başka seçenekleri gördüm. Bana verilen bu ikinci şans sayesinde.