• 360 syf.
    ·1 günde·8/10
    Bu kitabı 3 yıl önce okumuştum. Kendime dedim ki 'Bir daha oku bakalım, kitabı beğenecek misin, 3 yıl önceki hislerin değişiklik gösterecek mi?' Kitaba başladığımdan beri hiçbir şekilde elimden bırakamadım ve birkaç saat içinde bitirdim hem de dediğim gibi daha önceden okumuş olmama rağmen. Böyle çerezlik kitapları okumayı bazen o kadar seviyorum ki! Okurken bir gençlik dizisi izliyormuş gibi hissediyorum ve bu his beni tarif edemeyeceğim şekilde mutlu ediyor, gülümsetiyor. Yazarımız aslında bir youtuber ve bu onun ilk kitabı lakin o kadar başarılı yazılmış ki. Evet kitapta Balzac betimlemeleri yok fakat duyguları bize geçirmekte başarılı olmuş ki bu benim için yeterli. Kitapta birçok yerde heyecanlandım, şu son günlerdeki sakin hayatımda bana çok iyi bir arkadaş oldu. Kitabı 3 yıl önce okurken ana karakterimiz Penny benden küçüktü ve şu an ben ondan bir yaş büyüğüm. Bir an çok tuhaf hissettim ya :') Zaman fazla hızlı geçiyor arkadaşlar. Ben şimdi gidip güzel bir kitaba başlayayım. Kitapla kalın!
  • Ocağın alevleri yeniden canlandı, bu kez öncekinden de daha güçlü parlıyordu, yine ormana doğru gölgeler kaçıştı. Nemli çalılar sanki şikâyet eder gibi çıtırdıyor, kuru yapraklarsa sıcak alevlerin heyecanıyla fısıldaşırmış gibi hışırdıyorlardı. Alevler neşe içinde sarmaş dolaş dans ediyor, sarı kırmızı kıvılcımlar etrafa saçılıyor, alevlerin arasından kaçan bir yaprak havada salınıyor, yıldızlar sanki gülümseyerek, kıvılcımları yanlarına çağırıyordu.
  • 208 syf.
    Şükrü Erbaş'ın bazı kitaplarının bir araya getirilerek oluşturulduğu Bütün Şiirleri-3'ü de bitirdim. Üç ciltte yer alan şiir kitapları kronolojik sıraya göre dizilmiştir.

    3. Ciltte yer alan şiir kitapları şunlar:

    *Üç Nokta Beş Harf
    *Sarkacın Kalbi'nden
    *Yalnızlık Heceleri
    *Gölge Masalı
    *Unutma Defteri

    İyi ki Erbaş'ı keşfetmişim demekten kendimi alamıyorum.

    Şiirlerini büyük bir zevkle okudum.
    1.ve 2. cilt için yazdığım düşüncelerimin bu cilt için de geçerli olduğunu belirtmek isterim.

    Şiirlerinde Erbaş'ın özel hayatından izler buluyoruz.
    Özellikle dikkatimi çeken, 3.ciltte yer alan " Tören ve Beşik" adlı şiiri. Bu şiir adeta şairin biyografik şiiri. Ben böyle nitelendirdim. Yozgat'ta çıkışını, Ankara'ya gelişini, devlet memurluğunu bu şiirde görüyoruz.
    Şair emekli olduktan sonra Antalya'ya yerleşmiş. "Hayal Burcu" adlı şiirinde Antalya'ya girerken sizi karşılayacak dağlardan, sizi bekleyen Yasemin kokulu geniş caddelerden, sokaklarda ışıyan turunçlardan şairin Antalya'yı tasvir edişinden artık orada ikamet ettiğini okuyabiliyorsunuz. Bu şiiri okurken bir an oraya kalkıp gitme isteği uyanacak içinizde.
    Bu arada benim Antalya ile ilgili aşırı sıcağı yüzünden pek de hoş olmayan bir anım olsa da yine de güzel bir şehir ;)

    Kitapta bol bol zaman, ölüm, doğa, deniz, ağaç, envaitürde çiçek sizi karşılayacak. Ben bazı çiçeklerin adını ilk kez duydum :)

    Betimlemeleri çok değişik. Çok güzel. Kelimeleri bir araya getiriş şekli harika. Kıskanmadım değil :)

    "Ben bir ay pervanesiyim. Kanatlarım dünya, gözlerim sevgi. Kendime masallar anlatıyorum." (S.182)
    Kitapla ilgili bir husus daha var. Şiir ile birlikte resimler yer alıyor. Hemen üstte paylaştığım alıntının yer aldığı şiir resmedilmiş. Başka şiirlerin resmedilmiş halleri de var. Bu çok güzel.
    Son zamanlarda sanatın iki kolu olan resim ve edebiyat aynı potada birleşiyor. Şiir ve resim, deneme ve resim gibi... Ben bu birleşmeyi seviyorum.

    Gölge Masalı adlı şiir kitabı 2005'te Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Şiir Ödülünü almış.


    Keyifli okumalar diyerek bir alıntı ile hoşça kalın diyorum,

    " Şiirmiş, aşkmış, iyilikmiş...bir çınlama boşlukta...kaldım öylece..."s.184
  • 544 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Grupça sevilen bir kitabın tek pek sevmeyeni olarak pistlerde boy gösteriyorum sanırım.
    Ama şöyle bir şey var kitaba karşı tam olarak "seviyorum/nefret ediyorum" duygusu var. Hani bazı cümleler gereksiz yere uzatılmış, betimlemeleri tam olarak zihnimde canlandıramamış olmam, Lâcivert ve kızın arasında olan çekimin yetersizliği, bazı karakterlerin çok yapay olması ve kitabın fazla sayfalı olması dışında kitap kendini saçma bir şekilde OKUTUYOR! yani yukarda çok fazla gömdüğümün farkındayım ama sen böyle dediğime bakma yazarın kaleminde şeytan tüyü var.
    Yazarın başka kitapları var mı bilmiyorum fakat eğer varsa başka konuda kitaplarını okuma konusunda oldukça istekliyim. Ki zaten böyle aksiyon dolu şeyleri ben sadece filmlerde seviyorum.
    Son cümlelelerimi yazarken gözden kaçırdığım başka şeyler var mı diye düşünüyorum.
    Yazarın dili gerçekten çok güzel ya..
    Kitaba puanım: 4/5 (bu puandan emin değilim.)
  • 136 syf.
    ·7/10
    *Sahne1(Tanışma)
    Sylvia'nın eserlerinin de ilk olarak Ariel'i incelemeye karar verdim. Benim için Plath gibi bir kadını, eserlerini yazıya dökmek incelemek tıpkı onu anlayabilmek gibi zordur... Genel olarak kitabı birilerine önerdiğim de olumsuz eleştirilere denk geldim. Bu nedenle Ariel ile tanışma zamanımdan biraz bahsetmek istiyorum. Kitaba ilk olarak kütüphanede denk gelmiştim. Kitabın kapağında muhteşem derecede güzel gülümseyen bir kadın...
    Bir kadınsanız eğer kendi varlığınızın yansımalarını, sesini duymak ve önünüzde duran onca kitabın arasında bir kadının dizelerine denk gelmek sizi fevkalade sevindirebilir...
    Okumaya başladığımda kitabı oracıkta yarım bıraktım...süresi dolduğunda da onu rafına geri yolladım. (Çok acımasızca değil mi?) Ama bu güzel gülümseyen kadın peşimi bırakmayacaktı ya da ben onun peşini bırakmayacaktım... Sylvia, insanların sürekli eserlerinden önde tuttuğu hayat hikayesine denk gelmemle ikinci kez karşıma çıkmış oldu. Bu sefer gülümsemiyordu oldukça donuk bakışlarıyla bir yere bakıyordu...İşte o donuk bakışlarda kendi varlığımı gördüm(Nilgün Marmara gibi) ve ona dair her şeyi araştırmaya başladım.
    Ben araştırdıkça ve onun diğer eserlerini okudukça bu şiirler anlamlaştı, ağırlaştı dilimde... Kömür olarak gördüğüm dizelerin aslında elmas gibi keskin olduklarını fark ettim.

    *Sahne2(Sylvia)
    Kitabın içeriğine geçmeden önce Sylvia'nın hayat hikayesine değinmek istiyorum. Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu ve hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. Özellikle şiirlerinde bu rahatsızlığının etkilerine çok denk geleceksiniz. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı.( şiirlerinde akıl hastanesinde yaşadıkları ve tedavi sürecinin kelimeleri nasılda ele geçirdiği gözünüzden kaçmamalı)
    1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu ve Ted Hughes'la evlendi.
    Sylvia erken yaşta kaybettiği babasının boşluğunu Ted'le doldurmuştu belkide...
    (*Ted, Sylvia Plath için çok önemliydi. Onu, hayatında eksik olan erkek figürü yerine koymuştu. Ted’in beğenisi, tercihleri, Sylvia için çok önemliydi… Ama sonunda Hughes, Sylvia Plath için çıldırtıcı bir deneyim oldu. Dönemin en iyi şairleri arasında görülen Hughes ile Sylvia Plath tanıştıkları yıl evlendiler. 
    Çiftin iki çocuğu oldu. Ancak Ted, Sylvia Plath'ı hep aldattı. Plath şiirlerinde, içinde kocasının da bulunduğu evini, canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzettti. Kendisini bu evlilik yüzünden yaratıcılık açısından gerilemiş ve kısıtlanmış hissetti. Hayatının aşkıyla evlendiğini zannederken bir anda evde çocuklarına bakan, dışarıda gezen kocasını bekleyen bir kadın olmuştu. Ted'in Sylvia'yı komşuları Assia Wevill adlı şair bir kadınla aldatmasıyla ilişkileri son buldu.)
    Bu olanlardan sonra Slyvia'nın ruh hali ve sağlığı daha da kötüye gitti..
    Ve son kez intihar girşiminde bulundu..
    (*1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti...)

    Sahne3(Şiirler)
    Ariel 39 şiir ve Ted'in seçtiği 26 şiirinde eklenmesiyle toplamda 65 şiirden oluşmakta. Slvia'nın kendine özgü, kendi içindeki Plath'lara özgü bir yazım tarzı var.
    Betimlemeleri kimi zaman uçuk gelebilir ki bende bunu seviyorum. Sylvia'nın depresif kişiliği, değişken ruh hali özellikle ölüm arzusu hemen hemen bütün şiirlerine sinmiş. Hiçlik duygusu bana en çok hisettiren şairdir, Sylvia. Bazen kokuşmuş diye tanımladığı sırça fanusunda hissedebilirsiniz kendinizi...
    Sylvia şiirleri kimi zaman öfkesinden beslenmiştir... Bu öfkeden kimi zaman babası, kimi zaman tanrı kavramı, kimi zamanda Ted payına düşeni almıştır.
    *Ah tanrım, kof zifirinde
    Ben senin gibi değilim,
    Üstümüz başımız yıldız, pırıltılı aptal konfeti.
    Ebediyet sıkar beni,
    Hiç istemedim ki...(Yıllar)

    *Işıldıyor kan, yakutum benim .
    Uyandığın
    Bu acı senin değil..(Nick ve Şamdan) 

    *Tuhaf tabut taşıyıcıları ve ham tarih
    nefis bir sükûnetle nakşediyor kendisini gümüşe...

    *Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme . Otuzumdayım daha.
    Kedi gibi dokuz canım var hem de
    (Lady lazarus)

    "Bak, geri de gelebilirim.
    Yalanlar ne işe yarar bilirsin.
    Karşılaşmayacağız bir daha,
    şu Zen cennetinde bile senin.."

    *Sahne4(Babacığım)
    Franz Kafka da olduğu gibi Sylvia'nın eserlerinde de baskın bir baba figürü var.
    Biraz bu konuya değinmek istiyorum. ' Babacığım' şiirini ele alalım...
    (*Baba imgesi en belirgin imgelerindendir.  Babası ile hep sorunlar yaşamıştır.  Plath, baba ile yaşadığı  iletişimsizliğin izlerini  l963 yılındaki intiharına dek hep içinde taşır.  Bu çekişme Plath’ı manik depresif, şizofren, içine kapanık, öfkeli, bezgin ve intihara yatkın bir duruma getirir.  Sylvia Plath babası ile olan bu olumsuz ilişkisini henüz o yıllarda sıcak olan Nasyonal Sosyalizm ve lll. Reich rejimi ile özdeşleştirir.  ‘Babacığım’ şiirinde babasını acımasız, kan dökücü, insanlıktan uzak SS subaylarıyla özdeşleştiren şair, kendisini de masumiyeti sembolize eden toplama kampına kapatılmış Yahudi bir kıza benzetir.  Bu konuda diğer bir yorum, Sylvia’nın babasına beslediği öfkenin kaynağının, babasının erken yaşta ölerek onu yalnız bırakmasına karşı babasına duyduğu sitemoldoğudur. Baba kendisi öldüğü için  o da şiirinde  babayı öldürecek, böylece ondan bağımsızlaşacaktır...)
    *Dikenli tellere takıldı kaldı/ich, ich, ich, ich/Güçlükle konuşurdum/Her Alman’ı sen sanırdım/Hele o yüz kızartıcı dilin’

    *Babacığım öldürmek zorundayım seni. Ben zaman bulamadan ölüverdin ..

    *Baba, babacığım, alçak herif, seninle işim bitti...

    - Buraya Yalnız Dergi'sinden şiirle ilgili kapsamlı incelemenın sayfasını bırakıyorum üşenmeyip okuyacağınızı umuyorum:)

    https://i.hizliresim.com/pbDoLo.jpg
    https://i.hizliresim.com/Nno4PL.jpg

    *Sahne5(Lady Lazarus'un intikamı)
    Plath'ın çok sevdiğim bir şiiri olan Lady Lazarus'la ilgili de bir bölüm bırakmak istiyorum. Özellikle okumunazı istediğim ve önerdiğim bir kısım...
    Buracığa bırakıyorum şiirin incelemesini(Yalnız Dergi'den bir kesit)
    https://i.hizliresim.com/Ll6EdJ.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjDYEB.jpg

    - Konu Sylvia olunca yazmak istediğim üzerine konuşmak istediğim o kadar çok şey var ki...
    Sylvia yaşadığı sürece hatta şimdi eserleriyle kendi varlığının sesi olmuş bir kadın...
    İyi şiir yazan 'Kadın' yok diyen her insanın inadına böyle naif kadınların şiirlerini hatırlatacağım, okuyacağım...
    İncelememi Sylvia'nın kendi sesinden bir röportajı ve Sevdiğim bir şiirinin bestelenmiş haliyle bitirmek istiyorum.
    https://youtu.be/68JFyWFuBDI

    https://youtu.be/_uN3B0csdVg

    İyi okumalar diliyorum...
  • 156 syf.
    ·4 günde·9/10
    Uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı Yukio Mişima . Sonunda araya sıkıştırıp bir kitabını okuyabilmiş oldum.

    Yazarı merak etmemin ilk sebebi seppuku ile intihar etmeyi seçmiş olması. Diğer sebep de Uzakdoğu'nun kültürüne duyduğum merak. Gelenekçilikleri, inançları, kültürleri ilginç ve farklı geliyor sanırım.

    İntihar eden yazarları okumayı seviyorum, yazdıklarını genelde çarpıcı buluyorum. Ya da bu bir insanın kendi eliyle hayatını sonlandırmasının arka planında neler olduğunun merakı da olabilir. Örneğin Sadık Hidayet'in ölüm tutkusunun sayfalardan damlaması intiharına giden patika yolu izlemek gibi.

    - BURADAN SONRASI BİRAZ SPOILER İÇERİYOR OLABİLİR! -

    Her okuduğum kitapta yazarının hayatını araştırıyor değilim ama intihar eden yazarların patikasını çizen etmenler neymiş daha iyi anlamak için hayatları hakkında da bilgi edinmek iyi olabiliyor. Örneğin Mişima büyükannesinin yanında katı ve geleneksel kurallar ile büyümeseydi, yine Japonya geleneksel değerlerini yitiriyor diye bu kadar dert edinip seppuku ile kendini öldürür müydü diye düşünmeden edemiyorum. (Seppukuyla sona eren hayat hikayesi çok ilginç bir bakmanızı tavsiye ederim.)

    Mişima'nın yaşantısına bakınca bu kitap ile bazı bağlantılar yarattım. Yarattım diyorum çünkü gerçekte yazdığı şeyler tamamen kurgu da olabilir. (Saf okur - düşünceli okur kıstası #36151535)

    Kitap Noboru karakterinin kendi odasındaki bir delikten annesinin odasını görebildiğini keşfetmesi ile başlıyor. 13 yaşındaki Noboru'nun sık sık annesinin odasını dikizlemesi, annesinin çıplaklığını izlemesi ve hatta vücudu biçimli, güzel gibi düşünceler içinde olması ile Mişima'nın annesi ile ensest denilebilecek bir ilişkisi olmasının bir bağlantısı vardır belki. Ya da ergen çetesinin üyelerinin babalar kötüdür söylemleri Mişima’nın babasının katılığıyla, baskıcı bir tip olması ile ilgili olabilir. Aşağıdaki alıntılara bakarsanız demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

    #39704694
    #39713144


    Kitap için Mişima’nın en kötü kitabı denilmiş bazı yorumlarda, ben de sevip sevmediğimden emin değilim. Denizcinin içsel diyalogları yönüyle ( #39532396 , #39548538 ) Tatar Çölü ‘nün Drogo’su ile Ryuji’yi benzeştirdim. İkisi de büyük bir kaderin kendisini beklediğine inanan karakterlerdi. Bu beklenen büyük kaderin bir türlü gerçekleşmiyor oluşu, geçen zamanın durağanlığında her gün aynı eylemlerin yapılıyor oluşu da başka bir ortak bağ.

    Çok yumuşak cümlelerle örülmüş bir anlatım var, kitap sakin sakin ilerliyor çok aksiyonlu bir kitap değil aslında ama yine de merak ederek okuyoruz, garip bir hikaye. Değinmeden geçemem bu arada deniz betimlemeleri çok güzeldi.

    Ergen çetesinin lideri Şef diye çağırdıkları çocuk benim için en itici karakter oldu.(Kalanlar da pek bağra basmalık değildi de neyse...) Kendi kötücül duygularını diğer çocuklara da dayattığı, onların kendi içlerinde olmayan düşünceleri kafalarına soktuğu hissi uyandırdı bende. Saçma sapan düşüncelerini genelleyip, diğer çocukları küçümser tavırla kışkırtıp durmasına saydırdım durdum okurken.

    Diğer incelemelerde de belirtilmiş sanırım, vahşet dolu bir kedi yavrusu kısmı vardı, okurken rahatsız edebilecek denli acımasız bir olay ama bunu anlatırken karşıt bir histen, güzel duygulardan faydalanmış anlatırken. Örneğin yaz güneşinin insanın içini ısıtması ile kedinin sıcacık yüreğini bağdaştırmış. Aslında bu zıtlık kitabın tamamına yayılmış durumda, bölüm adları olan YAZ - KIŞ, bir eve sahip olmak ya da belirli bir evinin olmaması, deniz mi kara mı, gitmek mi kalmak mı, yaşam mı ölüm mü gibi kurgunun akışı içinde arka planda dönen zıtlıklar mevcut kitapta.

    Noboru'nun küçük çetesinin denizci için düşündükleri son ile Tate no Kai üyeleri ile komutanı bağlayıp, işkence etme eylemi çok benzer. Mişima'nın böyle bir fikri çok öncesinden filizlendirdiği belli. Zaten ayrıntılara çok önem gösteren bir adammış Mişima, kendi ölümünü önceden planlamış ya da darbe girişimi başarılı olursa ne yapacağını, başarısız olursa ne yapacağını da önceden düşünmüş olabilir, başarısız olma ihtimaline karşı yayıncısının beklediği metni bitirmiş. Geride kalan üç gencin kanuni savunması için gereken parayı özenle bir zarfa koyup geride bırakmış. Girişim başarılı olsaydı neler yapacaktı bunu öğrenemiyoruz maalesef.

    Öyle çok etkilenmediğim ya da beğenmediğim halde kafamı epeyce meşgul etti, sonunda gerilimi yükseltip yükseltip beklenen orantısız şiddeti (hep bu sümüklü Şef’in başının altından çıkıyor bunlar) yazmamış, okurun hayal gücüne bırakmış.

    Son olarak kitabın filmi de varmış 1965’te gösterilmiş ama adını sanını, filmi veren bir site bulamadım, bulan bilen lütfen benimle de paylaşsın. :)

    Mişima okumaya devam edeceğim muhtemelen, farklı bir kültür, ilginç bir yazar tanımak isterseniz sizler de okumalısınız.

    https://youtu.be/2bK-Gn7lZvY bu da bu kitabın şarkısı olsun.
  • 250 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sessiz Şarkıcı, 11 adet farklı öyküden oluşan bir öykü kitabı. Böyle farklı öykülerden oluşan öykü kitaplarının ortak birer noktaya sahip olmasını seviyorum. Sessiz Şarkıcı’nın ortak noktası ise adından da anlaşılacağı üzere “sessizlik”ti. Karakterlerin içten içe haykırmak istedikleri, artık söyleyip kurtulmak istedikleri şeyler sessizlik engeline takılıyordu. Haliyle karakterlerimizin hepsinin içinde ukde olarak kalan bir şeyler vardı...

    Kitaptaki öykülerden İmzalı Fotoğraf, Dilenci, İşportacı Yazar ve Yalan Dünya benim favorilerim oldu. Hanım başlıklı öyküyü okurken ise, hayatı elinden alınmış bir kız çocuğu için üzülürken buldum kendimi. Sonuç olarak 11 farklı dünyaya konuk oldum, kendimi 11 farklı konuda karakterlerle empati kurmaya çalışırken buldum ve bu yolculuktan oldukça memnunum. İlk kitabı olmasına rağmen betimlemeleri olsun, sağlam kurgusu olsun, bence Caner Cindoruk adıyla daha çok kitap görür ve okuruz. Son olarak kitabı okuyanların anlayacağı bir söz bırakıp gidiyorum; “Okumaya devam!”