• Görmek
    işitmek
    duymak
    düşünmek
    ve konuşmak
    koşmak alabildiğine
    başı dolu
    başı boş
    koş-
    -mak...
    Hehehey TARANTA - BABU
    hehehey
    yaşamak ne güzel şey
    anasını sattığımın
    yaşamak ne güzel şey..
    Düşün beni
    kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
    geniş kalçalarındayken...
    Düşün sıcak...
    Düşün kara bir taşa damlıyan
    çırılçıplak
    bir su sesini...
    İstediğin yemişin
    rengini, etini, adını düşün...
    Gözdeki tadını düşün
    kıpkırmızı güneşin
    yemyeşil otun
    ve koskocaman
    masmavi bir çiçek gibi açan
    ay ışığının...
    Düşün TARANTA - BABU!
    İnsanoğlunun yüreği
    kafası
    kolu
    yedi kat yerin altından
    çekip çıkarıp
    öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
    kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
    yılda bir veren nar
    bin verebilir.
    Ve dünya öyle büyük,
    öyle güzel
    öyle sonsuz ki deniz kıyıları
    her gece hepimiz
    yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
    yıldızlı suların
    türküsünü dinleyebiliriz...

    Yaşamak ne güzel şey
    TARANTA - BABU
    yaşamak ne güzel şey...
    Anlıyarak bir usta kitap gibi
    bir sevda şarkısı gibi duyup
    bir çocuk gibi şaşarak
    YAŞAMAK...
    Yaşamak:
    birer birer
    ve hep beraber
    ipekli bir kumaş dokur gibi...
    Hep bir ağızdan
    sevinçli bir destan
    okur gibi
    YAŞAMAK..


    . . . . . . . . . . .
    . . . . . . . . . . . . . . .

    YAŞAMAK..
    Ne acayip iştir ki
    bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
    bugün bu
    «bu inanılmıyacak kadar güzel»
    bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
    böyle zor
    bu kadar
    dar
    böyle kanlı
    bu denlü kepaze...
  • "Birden, nasıl bu hale geldiğim sorusu takıldı aklıma. Yoksa Mehmet'in söylediği gibi aşık mı olmuştum? Yok, yok; durum bu değildi, böyle duygular uyanamazdı benim içimde. Aşkın tehlikelerini bilerek kendini ebediyen bu duyguya kapatan ben değil miydim? Kara sevda gözleri bağlı olarak bir uçurumun kıyısında yürümek değil miydi? Birine sevdalanmak, donmuş bir gölde, nerede ve ne zaman kırılacağını bilmene imkan olmayan ince buzlar üzerinde yürümek anlamına gelmiyor muydu?"
  • Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
    En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
    Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
    Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
    Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
    Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil

    Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
    Yatakta yatmayı bildiğin kadar
    Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
    Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
    Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
    Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
    Bütün kara parçaları için
    Afrika dahil

    Senin bir havan var beni asıl saran o
    Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
    Sabahları acıktığı için haklı
    Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
    Bir çok çiçek adları gibi güzel
    En tanınmış kırmızılarla açan
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil

    Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
    Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
    Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil

    Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
    Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
    Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
    Aklıma kadeh tutuşların geliyor
    Çiçek Pasajı'nda akşam üstleri
    Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
    Bütün kara parçalarında
    Afrika hariç değil
  • Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
    Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
    Bütün kara parçaları için
    Afrika dahil.
    Cemal Süreya
    Sayfa 38 - Yapı kredi yayınları
  • https://youtu.be/1n3FqTnn8-A

    Dağlarının, dağlarının ardı,   
    Nazlıdır.   
    Uçurum kıyısında incecik bir yol   
    Gider dolana - dolana,   
    Bir hastan vardır, umutsuz,   
    Belki Ayşe, belki Elif   
    Endamı kuytuda başak,   
    Memesinin, memesinin altında,   
    Bir sancı,   
    Bir hayın bıçak...   

    Ölüm bu,   
    Fıkara ölümü   
    Geldim, geliyorum demez.   
    Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,   
    Ya da seher, mahmurlukta,   
    Bakarsın, olmuş olacak.   
    Bir hastan vardı umutsuz,   
    Hasreti uykularda,   
    Hasreti soğuk sularda.   
    Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,   
    İki mavi, kocaman korku çiçeği,   
    Açar, derin kuyularda...   

    Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.   
    Hiç akıl edip de düşünen var mı?   
    Gün kimin hesabına tutar akşamı,   
    Rahmetinden kim demlenir bulutun,   
    Hayırlı evlat makina   
    Nasıl canavar kesilir.   
    Kurdun, karıncanın rızkını veren   
    Toprak nasıl ayartılır,   
    Yüz vermez topal öküze,   
    Ve almaz koynuna kara sabanı.   

    Sepetçioğlu'm kömür işçisidir,   
    Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif   
    Mal, haraç - mezattır,   
    Can, pazar - pazar.   
    Kırmızı, ak ve esmer,   
    Yumuşak ve sert buğdayları   
    Yaratan ellerin sahibidir bu,   
    Kör boğaz, nafaka uğruna,   
    Haldan düşmüş, tebdil gezer...   

    Dağlarının, dağlarının ardı   
    Nasıl anlatsam...   
    Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.   
    Çırılçıplak,   
    Vay kurban...   
    "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."    Yiğitlik, sen cehennem olsan bile   
    Fedayı kabul etmektir,   
    Cennet yapabilmek için seni,   
    Yoksul ve namuslu halka.   
    Bu'dur ol hikayet,   
    Ol kara sevda.   

    Seni sevmek,   
    Felsefedir kusursuz.   
    İmandır, korkunç sabırlı.   
    İp'in, kurşun'un rağmına,   
    Yürür pervasız ve güzel.   
    Sıradağları devirir,   
    Akan suları çevirir,   
    Alır yetimin hakkını,   
    Buyurur, kitabınca...   

    Gün ola, devran döne, umut yetişe,   
    Dağlarının, dağlarının ardında,   
    Değil öyle yoksulluklar, hasretler,   
    Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır,        
    Bir tek zeytin dalı bile yalnız...   
    Sıkıysa yağmasın yağmur,   
    Sıkıysa uyanmasın dağ.   
    Bu yürek, ne güne vurur...   
    Kaçar damarlarından karanlık,   
    Kaçar, bir daha dönemez,   
    Sunar koynunda yatandan,   
    Hem de mutlulukla sunar   
    Beynimizin ışığında yeraltı.   

    Her mevsim daha genç, daha verimli,   
    Sunar, pırıl - pırıl, sebil,   
    Ömrünün en güzel aşk hasadını,   
    Elimizin hünerinde yeryüzü.   
    Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,   
    Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe   
    Şafakla doğan işgücü.   
    Yalanım yok, sözüm insan sözüdür,   
    Ol kitapta böyle yazılıdır,   
    Ol sevda, böyledir çünkü...                      
  • 520 syf.
    Evet öncelikle herkese merhabalar. Yazıma gecmeden önce müsadenizle Ezginin Günlüğünden bir parça dinleyerek başalamak isterim.. ( Aşk Bitti)
    ''Aşk bitti, elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
    Aşk bitti, içimden sanki bir şeyler kopup gitti
    Aşk hiç biter mi
    Hiçbir şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi
    Aşk hiç biter mi, aşk hiç biter mi?''

    -Martinin aşkı bitmişti..

    Kimdi; benı aşka sarmalayan, hayata bağlayan, edebiyatla coşan, bilgi ile harmanlayan, umut ile kavuran ve aynı zamanda aşktan soğuttan, umuttan bihaber olan, sevginin köreldiğini anlattan, bir şeylerin eksikliğini hep hissetiren ve beni bir oraya bir buraya savuran bu adam kimdi?
    Evet Martin Eden'in ta kendisiydi...


    Martin Eden kimdi ?

    Sürekli ikamet edeceği yeri asla bulamayan, kendini nerede bulduysa oraya uyum sağlayıp yerleşen, hem çalışırken hem de eğlenırken sergilediği yeteneğiyle, hakları için mücadele etme isteğiyle ve insanların saygısını kazanma becerisiyle her zaman, her yerde gözde biri olmuştur. Fakat olduğu yere asla kök salmamıştır.
    Sürekli kendini huzursuz hissetmiş, her zaman ötelerden bir yerlerde bir şeylerin çağrısını duymuş ve yaşamı boyunca dolanıp durarak kitaplara, sanata, ve aşka ulaşana kadar bu çağrının peşine düşmüştür.. Aşk! Aşk! (Aşk hiç biter mi ? diye bitiriyor ezginin günlüğü...) Peki ya Martin? Bitirdiği aşk mıydı yoksa bitirilen kendisinin ta kendisi miydi ? Elbette biten bir şeyler vardı.. Aşk bitmişti.. Ezginin günlüğünde yazılan bir not gibi ;
    ''Aşk bitti, elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
    Aşk bitti, içimden sanki bir şeyler kopup gitti..''
    Sanırım Martinin güncesınde de bu yazılıydı...

    Kitabın içeriği ile ilgili kısaca şöyle değinmek isterim:

    Martin tesadufı bır karşılama sonrası sosyal statusunu ve gucunu, egıtımınden ve zengınlıgınden alan Ruth'a ilk görüşte aşık olmasıyla başlar. Eğitim ve zengınlık, Martın'ın hikayesı ıcın oncelıkle bu unsurları elde etmesı gerekecektır ve bunu içinde onunde alması gereken uzun bır yol vardır. Yolculuk boyunca maddı olarak sıkıntılar cekecek ve yer yer bu yolda ınancını kaybedecektır fakat Ruth'a olan aşkı onun ıcın bu yolda her daım itici bir kuvvet olmaktadır.
    Martinin tek hedefı kıtap yazmak ve bunun getırılerı ( ün. şöhret, para) ile Ruth'u elde etmektır. Daha sonrasında anlayacaktır kı ilk etapta Ruth ıcın ıstedıgı para ve ünü onu çok farklı bir toplumsal psikolojı sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun asıl onemsedıgı fıkırlerden daha zıyade para ve ündür tezi gerekçeleriyle açıklanmaktadır.. ( Bu arada çalan şarkıyıda paylaşmak isterim; onur ünlü'nun yonetmenlıgını yaptıgı gunesın oglu fılmınde haluk bilginer'in soyledıgı o muazzam parca: öyle bir kara sevda, kara toprakla biter..)
    Sanırım Martinin kara toprakla bitmemişti ama maviliklerle bittiği aşikardı..

    Martin zihnindeki ateş toplarını cömertce etrafına savurdu. Kimi zamanda dönüp kendıne nişan aldı o maviliklerde. Büyük oyunu bozmak için çıkmıştı yola... İdeallerını bırer tuğla gıbı kullandı, geçmişini sıva yapıp o tuğlaları birleştırdı. Sonra dunyaya meydan okumak ıcın ınsa ettıgı tek göz odasını rengarenk bir aşk hikayesi ile baştan başa boyadı.. (Ah! Maviliklerin tonlarını çok ağır basıyordun... Mavilikler içinde uyu Martin...) Belki de hesaplayamadıgı tek şey, odasını insa ettıgı zemının bataklık olmasıydı. Martın yılmadan çalıştı, öğrendi, ögrendıkce odasına yenı katlar cıktı.. Sonra, yenıden çalıstı, daha çok ogrendı ve kelımelerden kendıne kucuk bır fıldısı kule yaptı.. ( ama mavının tonları zihninden bir türlü çıkmıyordu...) Zemini böyle bataklıkla dolu olan bır kuleyı ayakta tutacak kadar bir güç yoktu... Tüm idealler, tüm geçmiş ve o görkemli aşk hıkayesi, okurun bakışları arasında bataklıgın ıcınde kayboldu.. Mavinin tonları arasında derın sularda yüzdü bir aşk hikayesi.. Ezginin günlüğün de yazıyordu zaten;

    Kalır dilimizde yinelenen bir şarkıda
    Bir okul çıkışında bir çocuk bakışında
    Kalır bir kitapta bir masal perisinde
    Bir hasta odasında bir gece yarısında
    Kalır bir durakta yırtık bir afişte
    Buruk bir gülüşte dağılmış yürüyüşte
    Aşk hiç biter mi, aşk

    Ve aşk bitmişti...

    Ve bizler 494 sayfalık kağıt parçalarında tutuşan yanımızla kalakaldık yalnızlıgımızda...

    Son olarak ; Kendinize bir iyilik yapın; şöyle müthiş bir şey yapın. Aklınıza esenı yapın, ateşli, hayata gülen ve ölümle dalga geçen, aşkınızı doya doya yaşayan bır kadın/adam bulun. Öyle insanlar gerçekten de var ve sizi burjuva değerleriyle sarmalamayı bırakan birini ya bulun ya da bulduysanız sevin, sevişin...

    Keyifli okumalar dilerim :))