• "Herkes için ve hiç kimse için bir kitap"

    Friedrich Nietzsche bu sözü "Böyle Buyurdu Zerdüşt" için yazar, benim de bu incelemeye başlarken bu sözü seçmemin birçok nedeni var, sırayla bakalım.

    Öncelikle, yıllardır Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün benim için en değerli eser olduğunu belirteyim... Ta ki, bu kitaba kadar; Max Stirner bu kitabı hazırlamak için ne kadar çalışmış bilmiyorum ama Nietzsche'ye oranla çok daha aklı başında, kelimeleri ölçe ölçe, her cümleyi yerine koyarak ilerlediği anlaşılıyordu. Kitabın çevirisi için de oldukça detaylı ve uzun süren bir çalışma yürütülmüş ki çevirmenin de belirttiği gibi "Stirner'in yetkin bir felsefe kurmasının yanında dil konusunda da ne kadar yetenekli ve becerikli olduğu her satırda tekrar ispat ediliyor."

    İkinci noktaya gelelim; bu kitap direkt herkese hitap edebilecek bir kitap olmadığı için 'hiç kimse için bir kitap' diyebiliriz. Zaten yazar da
    "Ben düşündüklerimi sizin için söylemiyorum, hatta hakikati açıklamış olmak için de söylemiyorum." diyerek bunu doğruluyor. Üstadın tek derdinin kitabın da teması olduğu üzere Biricik Ben'ini tatmin etmek olduğunu söyleyebiliriz.

    Nietzsche ile Stirner arasındaki ilişkiye bakalım; kitapların derinine bakarsak, Zerdüşt ile Biricik arasında da benzerlikler görürüz. Nietzsche hiçbir eserinde Stirner'e doğrudan atıfta bulunmamış olsa da yakın arkadaşı Overbeck'e göre "Nietzsche'nin Stirner'den haberi olmaması ve doğduğu yıl yazılmış olan büyük eseri okumamış olması imkansızdır." Buna karşılık, "Nietzsche'yle sohbet eden kimse onun Stirner'den direkt olarak etkilendiğini söyleyemez." diye devam ediyor. Nietzsche'nin 'kopyacı' falan olduğunu söyleyecek değilim elbette ama eserlerinde belki de en çok yaklaştığı kişi Stirner iken ondan neden hiç bahsetmediği de kafa karışıklığı yaratan bir durum.

    Stirner'le ve bu eserle biraz geç tanışmış olabilirim ama kimsenin de aceleci olmaması gerekir. Tamamen berrak bir zihin ve oldukça geniş bir zaman gerekiyor bu eserin hakkını verebilmek için. Öncelikle dinle ilgili, devletle ilgili tüm fikirleri unutmasak da 'Çıkartıp portmantoya asmak' gerekiyor okumaya başlamadan önce.

    Stirner de Genç Hegelciler'in sol kanadında yer alır tahmin edileceği üzere. Friedrich Engels başta kendisine hayranlıkla yaklaşsa da, Karl Marx tamamen nefretle yaklaşmıştır ve Alman İdeolojisi kitabının büyük bölümünü de Stirner'e saldırmaya ayırmıştır. Stirner bu kitapta özellikle Feuerbach ve Bruno-Edgar Bauer biraderlerin düşünceleriyle ilerlemiştir.

    Feuerbach üzerinden giderken, Feuerbach'ın 'dini değerleri insana atfetmesi' fikrinin oldukça boş olduğunu vurgulamakta ve "Her türlü idealleştirme, insanı kısıtlayan, tahakküm altına sokan bir olgudur." diyerek toplumsal kalkınmanın asla böyle bir sığ görüşle olamayacağını belirtmektedir.

    Stirner kitapta asla 'insanın şöyle ya da böyle davranması' gerektiği gibi bir söyleme bulaşmamıştır. Üstad, herkesin Biricikliğinin değerini bilmesi durumunda Dünya'nın tahakkümden yoksun kalacağını ve böylece güzelleşeceğini bildiriyor. Peki üstada göre bu mümkün mü? Pek değil gibi duruyor, aslında ne evet, ne hayır diyebiliriz, çünkü onu ilgilendiren dünyanın kusursuz bir resmini çizmek; dünyaya veya insana yön vermek onu ilgilendiren konular değil.

    Stirner için en çok söylenenler anarşist-egoist-nihilist kategorilerine girebileceği yönünde. Bu tip bir kategorize etme ısrarı zaten baştan sakat olsa da, Stirner gibi özgün bir düşünür için komple saçmalık olur. Kitapta 'ego' kavramını sıklıkla vurgulasa da, kavramsal olarak 'egoist' demek ve kategoriye sokmak olmaz. Onun için, en doğru kavram 'bireysel anarşist' olabilir belki ama anarşi gibi bir kavramı savunduğu da yok, sadece İnsan yerine Ben, Biricik konulması gerektiğini söylüyor.

    İnsan demişken, iki önemli eleştiri alanına gelelim. Dönemin popüler akımları olduğu için, komünizm ve liberalizm karşısına çıkıyor ve iki teoriyi de yerle bir ediyor. Nietzsche'den en çok farklılaştığı alanın burası olduğunu söyleyebiliriz, Nietzsche siyaset teorisiyle açıkça uğraşmıyor, Stirner'in ise bu konuda çok ciddi çalıştığını görüyoruz. Liberalizm veya Komünizm'in sonuçta aynı yere çıktığını ve devletin gücünü korumanın, Ben'i ezmenin peşinde olduğunu söylüyor. 'Liberalizm İnsan olduğun için, Komünizm ise emekçi olduğum için bana değer veriyor, bana yeni bir görev yüklüyorlar.' diyor. Çok sağlam elestirileri, uzun paragraflarda olduğu için burada devam edemiyorum.

    Albert Camus, Stirner'in felsefî başkaldırısını en iyi okuyan kişidir. "Daha önce Stirner, Tanrıyı yıktıktan sonra, insanda her türlü Tanrı düşüncesini de yıkmak istemişti. Ama, Nietzsche’nin tersine, yoksayıcılığı hoşnuttu. Stirner çıkmazda güler, Nietzsche duvarlara saldırır." yazar... Nietzsche'nin bu konuda yazabildiği "Tanrı öldü"... Basit bir slogan ama neden öldü, nasıl öldü cevabı yok. Öldü demekle ölmüş olmuyor, Nietzsche ondan sonra da yerine somut birşey koymuyor; "üstinsan" diyor ama nerede bu üstinsan veya ne zaman gelecek, belirsiz... Stirner ise çıkmazda gülüyor, başka bir açıdan yoksayıyor. Kitabın giriş cümlesinde yazdığı üzere "Tanrısal meseleler, Tanrı'nın meselesidir." diyerek konuyu dışarıda bırakıyor. Devamında "Benim meselem ne tanrısaldır ne insanî; hakikat, iyilik, adalet, özgürlük vs. de değil, sadece ve sadece Benim olandır ve genel olmayıp tıpkı benim biricik olduğum gibi o da biriciktir." yazıyor... Tanrı'yı ideal almak veya Feuerbach gibi Tanrı'yı çıkarıp insanı oraya yerleştirmek; hiçbir farkı yok Stirner için. Ben ben olamadıktan sonra, Biricik engellendikten sonra öne konulan kavramların değişmesinin, Hayalet'in adının değişmesinin hiçbir önemi yok.

    Bu eseri, uzunca bir çalışmadan sonra çeviren Selma Türkis Noyan ve ekibine, hummalı çalışmalarını yıllarca sürdüren Kaos Yayınları'na teşekkürü borç bilirim.
  • İsteseydin Verilirdi

    Herat şehrinde Abdullah zâhid isminde bir zat vardı. Senenin oruç tutması câiz olmayan beş günü hâriç, otuz senedir bütün sene boyunca oruç tutardı. Herkes tarafından tanınır, sözleri kıymetli olup, dinlenirdi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin Herat'a geldiğini haber alıp, hanımına;

    - Elbisemi getir. Üstad Ahmed hazretlerinin büyük velî olduğunu söylüyorlar. O gelmiş. Bakalım hâli nasıldır? dedi.

    Hanımı:

    - Eğer onu denemek, imtihan etmek için gidiyorsan sakın gitme, çünkü o senin zannettiğin gibi değildir. Eğer sohbetinde bulunmak, sözlerinden istifâde etmek niyetin varsa, git ve ne derse riâyet eyle. Eğer söylediklerine uymazsan ziyân edersin, dedi.

    Zâhid kızıp;

    - Haydi elbisemi getir! Sen böyle şeyleri bilmezsin, dedi.

    Elbisesini giyip, Ahmed Câmî'nin huzûruna gelip, selâm verdi. Ahmed Câmî selâmını aldı ve;

    - Bize selâm vermeye niyet ettiğin zaman, hanımının sana ne söylediğini hatırlıyor muydun? Söz dinler misin? buyurdu.

    Zâhid;

    - Söylenilen söz doğru olduktan sonra niçin tutmayayım, niçin söz dinlemeyeyim, dedi.

    Bunun üzerine Ahmed Câmî buyurdu ki:

    - Geri dön. Falan mahalleye git. Muhammed Kassab-ı Mervezî'nin dükkânında, kenarda çengelde asılı olan kuzu etini satın al. Bakkaldan da biraz pekmez ve yağ al. Kendi elinle evine götür. Çünkü hadîs-i şerîfte; "Bir kimse kendi ihtiyâcını kendi taşırsa, kibirden uzak olur." buyruldu. Eti pişir, tatlıyı da yanına alıp, hanımınla berâber ye. Sonra gusül eyle. Sonra, bu zamâna kadar isteyip de elde edemediğin bir şey varsa, gel Ahmed Câmî'ye talebe ol. Onun sözünden hiç çıkma! buyurdu.

    Zâhid, bana yapamayacağım şeyleri söylüyor. Ben otuz senedir gündüz bir şey yemiyorum ki... diye düşündü. Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri;

    - Zâhid, neler düşünüyorsun? Haydi! Bunlar kolaydır. Korkma! Eğer bunları yapmak sana çok zor geliyorsa Hâce Ahmed'den (kendisinden) yardım iste! buyurdu.

    Zâhid kalktı ve Ahmed Câmî hazretlerinin söylediklerini yerine getirdi. Eti pişirdiler. Tatlı yaptılar ve yediler. Hamama gidip gusledince, şehrin dört duvarı arasında bulunan şeyler kendisine keşf olunmaya, onları görmeye başladı. Sonra Ahmed Câmî'nin yanına geldi. Ahmed Câmî kendisine;

    - Ahmed'in bunda kabahati yoktur. Eğer şehrin dört duvarı içinde olan şeylerin keşfini değil de, dünyânın dört bucağı arasında bulunan şeylerin keşfini isteseydin, elbette o da verilirdi., buyurdu.