• "Kğallağın böyle yaşaması seni şaşığtmıyoğ mu, Huck?"
    "Yoo," dedim, "hiç şaşırtmıyor."
    "Nasıl şaşığtmaz be Huck?"
    "Çünkü bu onların kanında var. Galiba hepsi aynı kalıptan çıkmış."
    "Ama Huck, bizim kğallar ğesmen dolandığıcılık yapıyoğ; buna başka biğ şey denmez, düpedüz dolandığıcı bunlağ."
    "Ben de onu diyorum işte; anladığım kadarıyla kralların hepsi namussuz."
    "Öyle mi?"
    "Onlar hakkında yazılanları okusaydın anlardın. Sekizinci Henry'ye baksana; onunla karşılaştırırsan bizimkiler melek sayılır. İkinci Charles, On Dördüncü Louis, On Beşinci Louis, İkinci James, İkinci Edward, Üçüncü Richard ve daha kırk tanesi farklı mı; hele bir de eski zamanlarda etrafı dağıtan ve kıyameti koparan Sakson yedi kralları var. Sekizinci Henry'yi gençlik zamanında görmelisin. Aklından zoru vardı adamın. Her gün yeni bir kadınla evleniyor ve sabah olunca kellesini uçuruyordu. Bunu sanki kahvaltıya yumurta sipariş eder gibi kayıtsızca yapıyordu hem de. 'Nell Gwynn'i getirin,' diyordu. Getiriyorlardı. Sabah olunca 'Kellesini uçurun!' diyordu ve kızın kellesini uçuruyorlardı. 'Jane Shore'u getirin,' diyordu ve kız getiriliyordu. Sabah olunca 'Kellesini uçurun' — kızın kellesi gidiyordu. 'Güzel Rosamun'un kapısını çalın.' Güzel Rosamun'un kapısına dayanıp kızı getiriyorlardı. Ertesi sabah, 'Kellesini uçurun.' Ayrıca kızlara her gece bir masal anlattırıyormuş; bu masalları saklamış ve en sonunda bin bir tane masal biriktirmiş, ondan sonra hepsini bir kitapta toplamış ve kitabın adına Kıyamet Kitabı demiş... Gayet uygun bir isim ve durumu da özetliyor. Sen kralları bilmezsin, Jim, ama ben bilirim; bizim bu namussuzlar tarihte gördüklerimin en temizleri. Mesela Henry bu ülkenin başını belaya sokmaya karar vermiş. Ne yapmış biliyor musun, uyarı mı vermiş, gözdağı mı vermiş? Hayır. Bir anda Boston Limanı'ndaki çayın hepsini denize dökmüş, bir de bağımsızlık bildirgesi uydurmuş ve haydi gelin sıkıyorsa demiş. Onun tarzı buydu... Kimseye şans vermiyordu. Kendi babası Wellington Dükü'nden şüphe ediyordu. Peki ne yaptı? Ondan açıklama mı istedi? Hayır onu bir varile tıkıp kedi yavrusu gibi gibi boğdurmuş. Diyelim ki millet ortalık yerde para filan mı unuttu, ne yaparmış biliyor musun? Hiç çekinmeden yürütürmüş. Diyelim ki bir iş için onunla sözleşme yaptın; parasını da verdin ve oturup işi nasıl yaptığına bakmadın... Ne yapsa beğenirsin! Kendisine söylenenin tam tersini. Diyelim ki ağzını açtı... O zaman ne olurdu dersin? Çok çabuk çenesini kapatmazsa her seferinde bir yalan atardı. Henry işte böyle bir haşereydi ve krallarımız yerine yanımızda o olsaydı kasabadakileri bizimkilerden çok daha kötü dolandırırdı. Bizimkilerin masum kuzular olduğunu iddia etmiyorum, çünkü işin aslına bakarsak öyle değiller. Ama Henry denen o ihtiyar tekenin yanında solda sıfır kalırlar. Tek söylemek istediğim, kralın kral olduğu ve bunu daima göz önünde tutman gerektiği. Topuna bakınca anlıyorsun ki, epeyce adi herifler hepsi. Yetiştirilme tarzlarından kaynaklanıyor hep."
    "Ama bizimki pek de beğbat kokuyoğ, Huck."
    "Hepsi öyle kokar Jim. Bir kralın kokusuna çare bulamayız, tarihte bunun örneği yok."
    "Geğçi dük daha katlanılabiliğ biğ adam."
    "Evet, dükler biraz farklıdır. Ama çok farklı da değildir. Bizimki bir dük için orta halli denebilir. Kafayı bulmuşken onu da kral sanmak işten değildir kartal gibi gözlerin yoksa yani."
    "Heğ neyse, daha fazlasını göğmek, bilmek istemem, Huck. Bu kadağına ancak dayanabiliyoğum."
    "Bir de bana sor, Jim. Ama şimdi atsan atılmazlar satsan satılmazlaı; ayrıca ne olduklarını hatırlamalı, ona göre davranmalıyız. Umarım bir gün kralsız bir ülkede yaşayabiliriz."
  • 283 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamın hello cicim .. Az önce sitede gezinirken bir takım arkadaşlarımızın ( Lafın gelişi!) kaleme aldığı sözümona antikapitalist iletileri gördüm ..Bilmem nerelerimle güldüğüm ve manifesto kürküne sarmalanmış , ataerkil toplum kafası içinde ele alınan bu iletilerde, yirmilik hatunlar kimi dizi ve filmlerde başrol alıyorlarmış da yaşları otuz - kırkı gördüğünde bunların esamesi okunmuyormuş ..Kapitalist sistem bunları sömürüp bir kenara atıyormuş falan fistan .. Bunları söyleyen arkadaşlar misal bir zamanlar atv isimli kanalda yayınlanan İkinci Bahar isimli dizide kimler başrol almış bir kez açıp bakmışlar mı acaba ? Düşen değer yargıları ve yozlaşan toplumun bugüne gelmesinde kimler başat rol alıyorlar , kimler bu işte mesul falan bunları hiç araştırmışlar mı aynaya bakıp demek istiyorum ama gerek yok .. Esasında böylesi bir girizgaha da gerek yok .. Sözde İstanbul sözleşmesi yerilecek .. Bu arada insanlar takır takır ölmeye başlayınca akıllarına kadın denen kavramı getiren her iki tarafa da karşıyım .. Her neyse .. Muhabbet antikapitalist eleştiri denilince okuduğum bu romana dair bir kaç kelam da ben edeyim dedim .. Çünkü bu kitap bu tanımın TAM AMA TAM OLARAK KARŞILIĞI ..

    Bilmiyorum şu an için deli dumrul kıvamında arkamdan gavur kovalarcasına yazdığım bu incelemeyi günceller miyim .. Ben arkaya bir DAVARO soundtracki açayım da ..Ne olacaksa olsun .. Evet ! Bu parçayla yaptığım tanıtımlar pek hayırlara vesile olmuyor .. Buyrun siz de dinleyin ..

    https://www.youtube.com/watch?v=X8Lpnl1YTPE

    Arkadaşım .. Türk oto sanayi literatürüne ve ikinci el araç piyasasına damga vurmuş muhteşem bir atasözümüz , bir vecizemiz var bizim .. Nedir o ? Söyleyeyim hemencik !!

    "ALIRSIN FORD OLURSUN LORD! "

    İşbu kitap Ford trademarkı ile piyasada at koşturmuş , zamanın Amerika'sında bir Sabancı , efenime söyleyeyim bir Vehbi Koçmuşçasına sermaye ve yatırım ortamlarının ballı kaymağını hüpürdetip, dolarlardan oluşmuş merdivenleri beşer onar çıkmış sanayi devi Henry Ford' un yaşam hikayesini anlatıyor .. Şimdi ağzına biberler sürüp susturmak istediğim bir kısım kardeşim diyebilirlerki banane ulan ! Kuzu kurdun, yol Ford'un .. Hayır güzel kardeşim .. Bu kitap, bir "aldım verdim - ben seni yendim!" iskeleti üzerinden ilerlemiyor .. Daha önce de sizlere Upton Sincalir 'in gıda sektörü üzerine yazdığı Şikago Mebahaları kitabını tanıtmıştım .. Okumayan varsa muhakkak alsın okusun o kitabı .. Tüyü bitmemiş Kürk Mantolu Madonna perver Sabahattin Ali sever kardeşlerimiz Petrol diyecekler ama okunması gereken öncelikli iki kitap bu ve Şikago Mezbahaları.. Gelin azıcık size ondan bahsedeyim ...Yani Henry Ford'dan... Holivudun güzellemesi ile Ford vs. Ferrari izleyenler vardır muhakkak aranızda .. Ama club sandviç kafa yapısı ile iki işçi ailesi arasına sokuşturduğu milyonluk "KANLI YEŞİL BANKNOTLARIN" hikayesini oralarda bulamazsınız .. "Eziliyoruz , açız , bu devran böyle dönmez , sendikal haklarımızı isteriz" diyenlerin SERMAYENİN OLUŞTURDUĞU- YETMEYİP SİLAHLANDIRDIĞI PARAMİLİTER YAPILAR VE AMERİKAN PİYADE TÜFEKLERİ İLE godomanların emrinde el pençe divan duran polis gücü ile nasıl susturulduğunu o filmde bulamazsınız .. Biliyorsunuz ki ben size okuduğum kitapları tanıtırken asla spoilerlı tarlalara bilet kesmiyorum .. Kitaba dair "tanıtım" SADECE bu kısımdır .. Kitabı okuyacaklar böyle buyursunlar ... Bilin ki okuyacak olduğunuz kitabın içerisinde ama az ama çok bu kısımlardan da izler göreceksiniz ..

    Efenim .. Muazzam bir imparatorluk kurmayı başaran Ford , üretim sisteminde kendinden önce yollara düşenlerin başarı olarak adlandırılacak olan olgularının bir adım daha önüne geçmeyi başardı .. Detroit ' te bir çiftlikte doğan , tek sınıflı bir okulda okumuş ve küçük yaşta makine atölyelerinde çalışmaya başlamış Ford , burada içten yanmalı motor prensibini öğrenmişti .. İlerde üreteceği araçlarda kullanacağı bu motorlar , o dönemde sanayinin pek çok alanında zaten kullanılmaktaydı .. Ford' un yatırım alanında yaptığı mucizevi atak, kullandığı ve geliştirdiği motorun yakıtı olarak benzini seçmesiydi .. Geliştirdiği motoru bir atlı arabanın kasasına monte etti .. Araç çalıştı .. Burdan elde ettiği para ile bir ikinci , sonrasında bir üçüncü araç geldi .. Henry Ford henüz paranın kokusunu tam alamadığı dönemlerde yaptığı bu araçları halk aracı olarak tasarlamaktaydı .. Bu arada bugün hepimizin bildiği ve sahibinden.com 'da hülyalarla baktığımız Dodge Viper'ları üreten şirket de araç üretmekteydi .. Yani rekabet de söz konusu idi .. Dodge 'un aksine milyonerlere değil halka hitap etmeyi kafaya koymuş ve "sürümden kazanalım bizim olsun MAYK!" mantığını motto edinmiş Ford, en sonunda T modeli adını verdiği bir modeli seri üretime geçirmeyi başardı .. Bu modeli üretmeyi sürdürdüğü 19 yıl boyunca tam 17 MİLYON araç satmayı başardı ki bu sayı o dönem için tüm dünyadaki otomobil sayısının kabaca YARISINA tekabül etmekteydi .. Sürümden kazanç mantığı ile üretilen bu otomobilin bunca ucuz olmasının tek sebebi pek tabiidir ki tekörnek olması değil aynı zamanda üretim planlaması ve montaj hattıydı .. Ford, mezbaha sisteminde kullanılan etleri bir kesiciden diğerine aktaran yürür platformu fabrikasyon sistemine entegre etmeyi başarmıştı .. Böylelikle o denli hızlı ve verimli üretim olanağına sahip oldu ki dakikada 2 -yazıyla iki -otomobil yapabilecek duruma evrildi .. Söz konusu otomobil olunca vites topuzundan direksiyona , camdan tekerleğe kadar pek çok değişken var .. Otomobil sektöründe neredeyse tekel olan Ford sizce bu sanayi alanındaki aracıları aradan çıkarmak için boş durdu mu sanıyorsunuz ?!? Pek tabii HAYIR !! 1927 yılına gelindiğinde, Ford yük gemileri Superior Gölü kıyısındaki Ford demir ocaklarından demiri , Kentucky' deki Ford demir ocaklarında ergiten kömür ocaklarına getirmekteydi .. Tüm bunlar oladursun , Ford cam ve lastik fabrikaları da tıkır tıkır çalışıyordu .. Kendisine ait 290 bin hektarlık ormandan getirilip araç içi döşeme için kullanılan keresteleri saymıyorum bile .. Bakın tüm bunları bir kenara koyun .. Ford henüz tüm bunları elde etmezden evvel Dodge Motors ile ortaklıktan çıktığı dönemde işbu şirkete ödediği tazminat kaç dolar bilmek ister misiniz ? O günün , yani 1920lerin parası ile TAM 27 MİLYON DOLAR !!! Ford' un sonrasında 2. Dünya Savaşı ile fabrikalarını tank ve top üretimi için tekrar organize edip paraları nasıl cukkaladığını varın gelin siz düşünün ..Şimdi buralara kadar anlattık bebişler.. Bu üretim sürecinde prim sistemi ile başlayıp , dakikada 2 otomobil üretir hale gelmiş bir kapitalistin bu sayıyı 1 dakikaya indirmek istemeyeceğini düşünmek için hangi cenaha mensup olmamız gerekiyor siz düşünesiniz! Piyasaya sürülen bu "mal" ile gelen tüketim çılgınlığını , bu çılgınlığın makineleşme ile şaha kalkan üretim safhasında katalizörü olup - gerçi katalizör de denmez ama - '920 lerde BÜYÜK BUHRAN ile kenara süpürülüveren işçi kesiminin halini , işsizliği ; öncesinde işçilerim sendika kurabilir diyen bir işverenin sonrasında sendika diyen herkesin imtina ile gözünü oydurduğunu , Amerikan halkının gözünde bir Amerikan Rüyası olan Henry Ford'un işbu rüyaların bir numaralı KARABASANI olduğunu adını verdiğim o filmde değil, ancak bu kitapta bulursunuz.. Daha öncesinde Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitaba yazdığım tanıtımda da belirtmiştim .. TARİH , GÖZÜ DOYMUŞ BİR TEK KAPİTALİST DAHİ KAYDETMEMİŞTİR BUGÜNE DEK !
  • İsmi Musa Dinç olan bir "şey"in yazdığı çocuk (!) kitabında (İsmi; Gül ve Düşün) tilki, ayıya tecavüz ediyor. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Kitaptaki birkaç satırı aynen alıntılamak istiyorum:

    " 'Boz ayıdan çok çektim, öyle bir şey başına getireyim ki ömrü boyunca unutmasın. En iyisi tecavüz! Namusunu beş paralık edeyim!' fikri baskın çıkmış. "

    Bir diğer kısım şöyle;

    "Bekaretim gitti, namusum beş paralık oldu! Hangi yüzle ayı alemine çıkacağım? Damgayı yedim bir kere! Boz Ayı yerine Fahişe Boz Ayı derlerse işte o zaman..."

    Şimdi soruyorum size; bu tecavüzü meşrulaştırmaya çalışmak değil de nedir?!!

    Bu tür ifadelerin yer aldığı çocuk (!) kitabı 4 baskı yapmış! Peki bu dört baskıyı kaç çocuk okumuş? Bilmiyoruz. Kitaplar toplatılmış falan ama 4. baskı yapılıncaya kadar neredeydiniz sevgili yayınevi? Biz bir şey bastık ama ne bastık, diye de mi hiç bakmadınız?

    Düşünsenize; yeni bir kitap aldınız çocuğunuza, hediye ettiniz. Akşam uyumadan önce size "Anne/baba, yatmadan önce bana kitap okur musun," dedi. Siz de aldınız kitabı elinize, çocuk kitabı ya, aklınıza gelmedi böyle bir içeriğe sahip olduğu. Neyse, başladınız okumaya, sonra başta alıntıladığım kısıma geldiniz. İçinizden okudunuz bir kez, anlamlandıramadınız. Ne oluyor ya, dediniz. Kapağa baktınız, yazarın ismine cismine baktınız, yayınevine baktınız. Siz çocuk kitabı diye almıştınız kitabı, oysa kitap, (kitap bile denmez o şeye, hiçbir kitaba çöp demem ama bu kitaba derim, kimse kusura bakmasın.) çocuk kitabı olmaktan bi hayli uzak. Çocuğunuz gözünüzün içine bakıyor, anne/baba neden devam etmiyorsun diye soruyor. Bir şey diyemiyorsunuz, ne diyeceksiniz. Bugünlük bu kadardı deyip geçiştiriyorsunuz, daha fazla ısrar ederse kendiniz tamamlıyorsunuz hikayenin sonunu. Kendi hikayenizi kendiniz yazıyorsunuz.

    Kendi yaptığın yemeğin içinde ne olduğunu, hangi şartlarda nasıl yapıldığını bilirsin, bu yüzden yerken tereddüt etmezsin ama bazen dışarıdan yemek için bir şey aldığında içine sinmez, ya da annen görürse mesela, nasıl o şeyleri yiyorsun sağlıksız sağlıksız, der ya hani, artık kendi kitabımızı da kendimiz yazacağız, öylesi daha sağlıklı. En azından içinde ne olduğunu biliyoruz. Ne hallere düştük, ne hallere düşürdüler!

    Hadi bu "şey" bunu yazdı, yayınevi hangi akla hizmet bunu çocuk kitabı olarak bastı, diyebilirsiniz. Ben de diyorum mesela. Hiç mi kimse okumadı, bunu basamayız, demedi? Editörün görevi bu değil midir? Kitabı basılmadan önce okuyup gerekli değişiklikleri yapmak ve değişiklik gerektirmiyorsa onaylamak vesaire... Editör kıtlığı mı yaşanıyordu yayınevinde? Yoksa herkes buna göz yummayı mı seçti? Okuduğum bir haberde kitabın editörlüğünü de o şeyin yaptığı yazılıydı. Sorumu yineliyorum, editör kıtlığı mı vardı? Yoldan geçen birini çevirip şunu bi okur musunuz, biz bunu basacağız ama çocuklar için uygunsuz sayılabilecek bir cümle, bir olay var mı deseler, okuma yazma bilen ve okuduğunu anlayan herkes, kitabı basmayın derdi. Kitabın çocuklar için uygun olmadığını anlamak için editör olmak gerekmiyor.

    Bunun hakkında yapılan haberleri, atılan tweet'leri okuduktan sonra bir kez daha "keşke her anne baba çocuğunun ne okuduğunu edecek bilinçlilikte olsa." diye düşündüm. Tabii, keşke anne babaların bunu yapmasına gerek kalmayacak şartlar sağlansaydı.
  • Aslında bunlar benim düşüncelerim bile değil, 1914’te İstanbul’a gelen bir İngiliz yazarı yazmış... Bak bizi nasıl görüyor herif! -Önündeki kâğıtlardan birini alıp okumaya başladı-: “1914’te İstanbul, bana çok büyük çapta kumar oynanan bir batakhane gibi geldi. Hem de kapanma saatine yakın... Para destelerinin taşıdıkları rakamlar bütün değerlerini kaybetmişlerdi. Oyun kâğıtları, zarlar da öyle... Kupa kızı, maça dokuzlusu yerine kullanılıyor. Dört atıp altı oynanıyordu. Buna hile yapmak bile denmez. Oyunda kural kalmamıştı. Yalnız Osmanlılarda bu böyle, demiyorum. Buradaki bütün elçiler, bütün ataşeler de merkezlerinin kontrollerinden çıkmışlardı. Dilediklerini yapmak sorumsuzluğunu akıl almaz bir umursamazlıkla kullanıyorlardı. Hiç kimse, para destelerini saymıyor, banknotların sahte olup olmadığını araştırmıyor, çeklerin karşılığı var mı yok mu, sormuyordu. Oysa, bu kadar usta diplomatın bir araya geldiği bir başka başkent görmedim. İngiliz, Fransız, Rus, Alman elçileri biraz kibirliler, biraz eski okula bağlılar ama, hepsi de kendi Dışişleri Bakanlıkları’nın en gözde, en bilgili kişileri... Onlar da bu batakçı kumara kapılmışlar. Genç Türkleri hem bilgisiz, hem tecrübesiz buluyorlar, yakında, yıkılıp gideceklerine inanıyorlar. Onların gözünde Enver Paşa boğuntuya getirilmiş bir körpe mirasyedi... Yakışıklı delikanlıların çoğunluğu gibi kendini beğenmiş... En umulmaz sıralarda birkaç iyi zar atıp kazandığı için, bahtına çok güveniyor. Utangaçlığı, alçakgönüllülüğü arkasına kolayca saklayabildiği sınırsız kibrini, bu güven arttırıyor. Korkmazlığı, gerçekten eşsiz... Daha tehlikelisi, bu korkmazlığı da, kibri gibi, sarsılmaz bir soğukkanlılığın, bir çeşit yarı uykulu dalgınlığın ardında saklı... Bu tipleri hiçbir yanlış hesap şaşırtmaz. Böyleleri en korkunç kararları, hiç duraklamadan verirler. Hiçbir yükseklik başlarını döndürmez. Duyduğum doğruysa, önceleri pek ön saflarda bulunmuyormuş... Bilmem ki arkasından itenler, bunu şimdiden sonra, nasıl frenleyecekler? Osmanlı İmparatorluğu için en büyük bahtsızlık, dünyanın çok büyük bir savaşa hazırlandığı çağda, böyle bir adamın eline düşmek... Savaş patlarsa, Enver Almanlarla beraber olacak. Çünkü onlara yatkın... Daha doğrusu Enver Paşa’nın büyüklük kuruntusuyla ruhundaki yırtıcılık, Alman elçisinin kişiliğine tıpatıp uyuyor. Alman da kibirlidir. Her çeşit güçsüzlükten, her çeşit duraklamadan iğrenir. Enver’e benzemeyen yönü, birkaç dil bilmesi, çok bilgili olmasıdır. Ama, bilgisini, alay ederek insanlara alçaltmakta kullanır. Prusyalı değildir ama, iki metreye yakın boyu, eski topların taş güllelerine benzeyen dazlak kafasıyla, karikatürlerin Prusyalı subaylarına, Prusyalı subaylardan daha çok benzer. Osmanlı arabasına bunlar koşulu... Savaşa bunların götürdüğü yoldan girecek bu İmparatorluk doludizgin... Türkler istemese de Almanlar onları uçuruma itiverecekler apansız... Oysa, yaklaşan fırtına, Osmanlı İmparatorluğu gibi durduğu yerde sallanan, kağşamış toplumların üstesinden geleceği cinsten değil... Bu kıyamette, Osmanlıların, Balkan’da yenilmiş küçücük, çırılçıplak ordusuyla becerecek hiçbir işi yok... Birtakım hesaplar yapacak Türkler de elbet... Ya da başkaları onların yerine hesaplar yapmış görünecek de Osmanlı bunları kabullenecek kendinden geliyor sanarak... Bedavadan en büyük kâra konabileceğini umup sevinecek... İnsanlar, faydası olmasa da, kurnazlıklarını kullanmamazlık edemezler. İslamlıkla Hindistan’a, Turancılıkla Sibirya’ya, Osmanlılıkla, hadi Viyana önüne demeyeyim, hiç olmazsa Balkan Savaşı’ndan önceki Rumeli’ne doğru yola çıkacak Osmanlılar... İki taraf, bunlarla ancak savaş patlayıncaya kadar ilgilenecek... Beraber olduğu tarafı bilmem ama, karşısına geçtikleri taraf Osmanlıları çoktan unutmuş bulunacak savaş patlar patlamaz... Savaşa girdiklerini fark bile etmeyecek... ” diyor herif...
    Kemal Tahir
    Sayfa 150 - Bilgi Yayınevi, Birinci Bölüm, Von Kres Paşa'nın Dürbünü, IV
  • 189 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    Auschwitz
    Nazi Almanyası tarafından İkinci Dünya Savaşı Döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik katliam ve imha kampıdır. ( 1940-1945)
    Aushwitz-Birkenau'ya tüm Avrupa'dan 1,3 milyon insan yerleştirilmiş. Bunların 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon kişi öldürülmüştür. Bunların arasında 900 bin kişi kampa geldiklerinde direkt gaz odalarına gönderilmiş geri kalan 200 bin kişi hastalık, eksik beslenme, kötü muamele tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında ölmüşlerdir.
    Kamp İkinci Dünya Savaşındaki Nazi dehşetinin sembolü olmuştur. 1979 yılında UNESCO' nun İnsanlığın kültür mirası listesine eklenen kampın kalıntıları ve Yahudi mezarlığı Auschwitz Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekanı olarak kamuya açılmıştır.
    Kurulma sebebi de Alman ekonomisinin çöküşünün sebebi olarak Yahudileri görmeleri, görmesi Hitler'in. Ekonominiz yerin dibine batsın!!!

    Primo Levi

    Primo Levi, 31 Temmuz 1919 İtalya doğumlu. Torino Üniversitesinde Kimya eğitimi görmüş. 1943 yılında antifaşist parti grubuna katılmış. 24 yaşındayken faşist rejime karşı direnişe geçmesi yüzünden arkadaşları ile beraber tutuklanıp Auschwitz toplama kampına gönderilmiş. 24 yaşında.. Daha hayatının baharında iken. Yazar yaşadıklarının ağırlığı nedeniyle insan hayatı üzerine düşünmeye başlamış. Eğer bunlar yaşandıysa yaratıcı olamaz diyerek Tanrı'yı red etmiştir. ( Hepimiz biliriz duvardaki yazıyı..Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, onu affetmem için bana yalvarmak zorunda kalacak. Kimbilir kime ait bu yazı. Hak vermemek mümkün değil.)
    Toplama kamplarında yaşanan olaylara insanların kayıtsız kalması nedeniyle yazmaya karar vermiştir. 1947 yılında Bunlar da mı İnsan'ı yazmaya başlamış. 1961 yılında yazmaya başladığı Ateşkes kitabı 1997'de sinemaya uyarlanmıştır. Levi 1977 yılına kadar kimyager olarak çalışmış.11 Nisan 1987'de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar etmiştir.

    Bunlar da mı İnsan

    Kitap tamamen Primo Levi'nin kampta yaşadıklarını anlatıyor. Anı denmez bunlara. Deniz kenarı değil.. Tel örgüler, dayak, açlık, zincirler, ölümler, hastalıklar var. Kabus..Uyanılması ancak ölümle mümkün olan bir kabus.
    İnsan onuru bu kadar da aşağılanamaz diye düşünüyorum bu kadar da olmaz. Şu yaşıma kadar okumuş olduğum en zor kitaptı, en zor hayat.
    Primo Levi ve az sayıda insan sağ kurtulabilmiş kamptan ancak yaşananlardan sonra ne kadar devam edebilir ki insan. Primo'nun intiharı da buna kanıt. ( Yine iyi yaşamış diyebilir insan ama arkasında eser bırakmış, görevi varmış gibi kalmış dünyada) İntihar ettiğini okuduğumda kendimi o kadar berbat hissettim ki gözyaşlarıma hakim olamadım. Kendimi onların yerine koyamadım, olmadı. Bu imkansız.

    Bakın hayatlar adım adım nasıl karartılmış.

    Tutuklular kampa ilk girdiklerinde kendilerine ait hiçbir şey kalmamış üstlerinde. Buna saçları da dahil ( 1945 yılında kamp özgürleştiğinde mahkumlara ait 7 ton saç bulunmuş.) Eşini, çocuğunu bir daha görememiş insanlar. Zaten Hitler'in mottosudur. Ölecekse önce çocuklar ölmeli ki temel yıkılsın.
    Kampın girişinde kocaman bir levha var. Üzerinde ÇALIŞMAK ÖZGÜRLÜKTÜR yazıyor. O kadar özgürler ki hiçbir yerleri tutmuyor tutukluların çalışmaktan. Bahsi geçen çalışma şekilleri kalas taşımak, taş çekiçlemek, toprak kazmak, çıplak elle buz tutmuş demirlere sarılmak. Önce yap sonra yaptığını geri yık. Güçlerininde çok çok üzerinde yaptıkları işler. Kampa girenlerin hepsine ömürlerinin sonuna kadar taşıyacakları dövmeler yapılmış. Primo'nun adı: 174 517.
    Tutukluları ilk zamanlar çırılçıplak saatlerce odanın birine tıkıyorlar. Bir damla su yok. Oda da musluk var ama içmek yasak. Levi dayanamayıp içmeye kalkıyor ama çamur akıyor çeşmeden. Mecbur tükürüyor. Eziyete bakar mısınız.. Buz gibi havada çıplak, susuz, aç ve ayakta. Daha sonra içinde yatak olan odalara alınıyorlar ama bu defa da yataklara dokunmak yasak. Sebep yok yasak. Ölmesen en iyi ihtimalle delirirsin burada.
    Yeteri kadar çıplak ve aç kalmalarından sonra gömlek ile ayakkabı veriliyor ama verilenlerin hepsi rezil durumda. Gömleklerin düğmesi yok ayakkabı yara yapar, bez yasak. Gömleğin içine kağıt tıkıştırmak yasak. İlla donacaklar. Yaralanacaklar. Yaraları sarılmayacak kabuk bağlayacak tekrar yaralanacaklar. Yemek desen çorba ile yarım tayın. İlk gelenlere kaşık da verilmiyor. Nasıl içersen. Verirlerse de kenarları bıçak gibi kullanıldığı için keskin. Keseceksin kendini kısacası. Zimmetlenen her şeye gözleri gibi bakacaklar. Anında soyuluyorlar. Açlık her yerde çünkü. Uyurken banyodayken bi gözleri açık. Yıkadıkları gömlekleri sırtlarında kurutuyorlar. Sonra gelsin hastalık. Gömleğini satanları okudum yarım tayın için. Sonu ne mi kötek tabii. Hem de öyle böyle değil. Tırnak makası yok. Elleri için dişlerini ayak tırnakları için postallarını kullanıyorlar. Tuvalet ihtiyacı için her zaman izin yok. Herkes bir kovaya yapar. Kovayı da en son tuvaletini yapan döker. Hem de metrelerce uzağa buz gibi havada.
    Bu kadar kötü muameleye maruz kalan insanlar üç gün birbirini görmese dördüncü gün tanıyamıyorlar, gözlerinin içine bakamıyorlar. Ayna yok. Olsa da kimse bakmaz zaten.
    Primo geçirdiği iki hastalık nedeniyle KB dedikleri revire benzer bir yerde tedavi görüyor. Ancak o zaman biraz fazla tayın görüp dinlenebiliyor. Eğer iyileşmezse bacadan buharlaşacak zaten. Sık sık da bu söyleniyor Auschwitz'de.
    Primo kimyager olduğu için bir ara sınava davet ediliyor. Üstü başı perişan, çökmüş, kir pas içinde olunca sınava girdiği yerde ve sınavı yapan kişinin karşısında böcek gibi hissediyor. ( Bu duyguyu biliyorum. Maalesef ki biliyorum. İnsan kendinden nefret ediyor.)
    Uzun bir zaman geçtikten sonra sınavı kazandığı açıklanıyor ve laboratuvarda çalışmaya başlıyor. Başlıyor başlamasına ama etrafındaki normal insanlardan rahatsız oluyor bu defa da. Bakışlar içini deliyor. Diğerleri gibi normal hayat yaşıyordu o da Noel ve hafta sonu planı yapıyordu. Şimdi burada ve hayatına dair tek bir umut kırıntısı bile yok.

    Bu kadar kötü şartların arasında bir tane güzel bir şey olmuş. Bir adam. Adı Lorenzo. Primo, ben şimdi insan kaldıysam onun sayesinde demiş. Gömleğini, ekmeğini paylaşmış onunla Lorenzo. Karşılıksız iyilikmiş mottosu. Bir de Alberto var. Primo'ya göre daha kuvvetli o da kimyager. Sınavı kazanamamış ama hiç kıskanmamış arkadaşını.
    Kampta kadınlar için de ayrı yer var. SS hizmetine adanmış kadınlar. Bilâhare onları da okuyacağım sadece biraz zamana ihtiyacım var.
    1945 yılında kampın sonu geliyor. Kurtuluyor bir avuç canlı cenaze. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı, olmayacak, nasıl olsun.

    Öldüren insandır; haksızlık eden insandır. Bütün dayanakları yok olan, yatağını cesetle paylaşan insan insan değildir diyerek nasıl insanlıktan çıkarıldıklarını anlatmış Primo.

    Ah! be Primo. Ne zordu seni okuyup anlatmak.. Anlatabilmek. Anlatabildim umarım. Ben sigara içen biri değilim ama sen ne zaman aklıma gelsen bi sigara yakasım gelir, gelecek.