• 183 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İnsanlığın görüp görebileceği en büyük acıya belki de savaştır diyebiliriz. Dünya şu ana dek birçok küçük büyük savaş atlatmış, bu savaşlarda milyonlarca, savaşın ne için yapıldığından bile bihaber olan savaşla ve askerlikle uzaktan yakından alakası olmayan insanlar boş yere can vermiştir. Bu açıdan, dünya üzerinde gerçekleşen büyük savaşlar beni her zaman dehşete düşürmüştür. İnsanların savaşta bilmedikleri bir değeri, başkaları istediği için (ya da başkalarının rahatı için) savunurken sebepsiz yere can vermiş olmaları bana her zaman son derece trajik bir durum olarak gelmiştir.

    Savaş dünyayı sömürdüğü kadar insanları da o denli sömürmüştür ki, uzun yıllar boyunca insanlık, tıpkı uzun süreli bir hastalığı yeni atlatmış olan birinin huzursuzluğu gibi bu kötü etkiyi üstünden atamamıştır. Bir askerin gözünden bakmaya çalışırsak şayet, dünya devletlerinin birbiriyle sebepsizce çarpıştığı bir savaşta o askerin aklından geçen tek şey hayatta kalma içgüdüsü olacaktır. O sırada kendisine bir grup üst rütbeye sahip insanlar tarafından savaşa gitmeden önce formalite icabı ona aktarılmaya çalışılan, cesurluk, korkusuzluk hikayeleri değildir şüphesiz aklında olan. "Ben cesurum, düşmanlarımı yerle bir edeceğim" gibi şişirilmiş düşünceler bir savaş meydanındaki psikolojik soğukluk ile tamamen hatırlanamaz hale gelir. Zaten o pozisyonda bu gibi düşünceler hatırlansa dahi bunların hepsinin birer saçmalık olduğu bir anlığına anlaşılabilir olacaktır. Birilerini öldürme zorunluluğu, baskısı hisseden bir grup insan, aynı şekilde, başkalarını öldürme zorunluluğu içinde olan başka birilerini öldürmeye çalışıyor, bunun adına da birileri tarafından savaş deniyor. Hayır, bu cesaret ya da korkusuzluk işi değildir, bu vahşettir. Zorunlu tutulmuş bir vahşet.

    Bu zorunlu tutulmuş vahşetin soğuk bir tasviridir Ademoğlu Neredeydin? Öyle ki, eserde bazı sayfaları çevirirken bile o soğukluğu içinizde hissedebilir, tir tir titreyebilirsiniz. Bu dehşetin tasviri esnasında Böll çok yerinde bir anlatım biçimi kullanmış. İlk bölümde ana karakterimiz Feinhals'ın gözünden savaşa şahit olurken, ikinci ve diğer bazı bölümlerde bir anda başka bir karakterin gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi. Mesela bir anda hastanede yatmakta olan, halen daha şok geçiren bir albayın gözünden bakmaya başlarız bir anda, onun çevresinde gerçekleşen şeylere şahit oluruz. Başka bir bölümde de bir karargahın komutanı olan müzik takıntılı bir caninin gözünden de bakarız olaylara. Ama işin en önemli noktası, kendilerinin gözünden görmeye başladığımız karakterlerin hepsinin bir şekilde Feinhals ile bir bağlantısı olması. Mesela hastanede yatmakta olan şok geçiren albayın odasına bir anda Feinhals girer ve biz de diğer bölümde tekrardan daha onun gözünden bakmaya başlarız her şeye. Bu anlatım tekniği benim gerçekten çok hoşuma gitti. Savaş gibi salt olağanüstü geniş bir olguyu birçok perspektiften görebilmek demek daha çok şey anlayabilmek demektir. Yazar da bu şekilde daha da çok şey anlatabilir, sunabilir hale gelir bizlere. Büyük bir olguyu bize birçok perspektiften anlatır ki, biz de bu perspektifleri kendimizce yorumlayıp, değerlendirip sonuçlar çıkaralım. Elbette ki Böll bize fazlasıyla soğuk, dehşet veren sonuçlar çıkarmamıza olanak tanıyor.

    İnsan genel yapısı itibariyle büyük ve ağır dehşetler altında ezilirken en küçük şey bile ona çok değerli olarak gelir. Bu yüzden zorluk altında hayatta kalmaya çalışan insanlar en ufak şeyden mutlu olabilen insanlardır genellikle. İşte savaş da içine zorunlu olarak dahil olan insanlarda böyle bir etki bırakıyor. Bu etkinin birçok yansımasını eserde de görebiliyoruz. Savaşın umutsuzluğu altında ezilen biri için ufacık bir umut kırıntısı dahi hayat amacı haline gelebiliyor. Mesela savaş ortasında rastgele yıkık bir evden bulunan bir gitar. Ve bunu bir on saniyeliğine çalan bir askeri düşünün. Tüm o büyük umutsuzluk içinde yürümeye, hayatta kalmaya, "ölmemeye" çalışırken o on saniyelik gitarı çalması onu hayallerinin zirvesine dahi çıkarabilir. Bunu bizler savaşın içinde olmadığımız için bilemeyiz belki de o asker kadar, ama insanın umudunun kapasitesinin azaltılması gerçeğini en azından ayırt edebilir ve gözlem yapabiliriz. Bu bağlamda savaşın kendisi de aslında hem insan katilidir hem de umut ve hayal katili. Çünkü insanların hayallerini kısıtlar, okumayı çok seven bir insanın hayattaki en büyük amacı kendine ait şahsi bir kütüphane kurmaksa şayet, bu hayal savaş koşulları altında, savaşın sonuna dek hayatta kalabilme hayaline indirgenir. Bu haksız bir indirgeniştir; hiçbir şey, hiçbir güç insanın hayallerini ve umudunu bu denli keskin bir şekilde indirgememeli.

    Askerlerin ölünceye dek ya da en iyi ihtimalle esir düşünceye dek bir grup komutanlara "ait olmaları"ndan bahsediliyor. Askeri düzendeki aitlik olgusu da aslında kendince dehşet verici bir unsurdur. Bu şekilde düşündüğümüzde savaşın amacının bile ne olduğundan bihaber olan zavallıların, bir grup komutanlar tarafından sahip çıkıldığı yanılgısı vardır. Askerin kendisi de başka bir çaresi olmadığı için buna boyun eğer. Aslında savaş olgusunun kendisi bile zorunlu boyun eğmelerden ibaret değil midir? Eserde geçen bir kısım da beni içten içe çok sarstı. Feinhals bir karargahta çalışmakta olan bir hemşireye aşık olmuştur. Orada bulunduğu sırada sürekli onun yanına gitmekte, onunla saatlerce sohbet etmektedir. Gitmeden evvel son görüşmelerinde Feinhals kendisine bir tür harita oyunu oynamayı teklif eder. Oyuna başladıklarında Feinhals, Paris'in Almanya'nın merkezine ne kadar yakın olduğunu görüp şaşırır. Çünkü oyunu gerçek haritalar üzerinde oynamaktadırlar. Haritaların üstünde ülkelerin sınırlarından dahi haberleri olamayacak ölçüde saf ve masum insanların savaşta çarpıştırılmaları benim kanımı dondurdu bu kısmı okuduktan sonra. Sanki savaşın kendisi de bir formaliteden ibaret gibiymiş gibi; düşük rütbeli olanlar savaşa götürülüp birbirleriyle çarpıştırılmalı, tüfekler ateşlenmeli, mermiler kullanılmalı, savaş böyle olmalı birilerine göre, değil mi?

    Feinhals'ın kimi düşünceleri öyle yerinde ki, hani bir cümle okumuşsunuzdur herhangi bir kitapta, o tek cümle sizi o kadar derinden sarsmıştır ki o cümleyi en az birkaç defa daha baştan okursunuz ya, aynı ben de bu etkiyi yaşadım. Feinhals, "ölümü yönetiyordu onlar" diye düşünüyor piyade, er ve komutanlara baktığında. Gerçekten ne kadar da yerinde, sarsıcı bir cümle. Savaşlar ölümlerin yönetildiği geniş arenalardır aslında. Bir grup insanlar ya da imzalar bu ölüm kararlarını tereddüt etmeksizin verirler. Derler ki, şu birlik şuraya gidecek. Oraya gönderilecek birlik artık ölümü göze almıştır, buna zorunda bırakılmıştır; şayet hepsi sağ kurtulacak bile olsa bu onların insanları (askerleri değil, insanları) ölüme göndermesini haklı kılmaz. Yönettiği ölümlerle omuzlarındaki komik sembollerin arttığı bir grup kalpsiz komutanlar. Savaşın ortasında şarap sevdasına düşen, keyfine düşkün yüksek rütbeli askerler. Feinhals bir karargaha vardıklarında yanında ufak tefek bir asker görür. Asker en az kendisi kadar büyük bir bavul taşımaktadır. Feinhals ona yardım etmek için yanına gittiğinde bavulun içinde albayın özel isteği üzerine şarap bulunduğunu, o ufak tefek askerin de bir askeri birlikte kantinci olduğunu öğrenir. O sırada aniden bir çatışma çıkar ve bu kasvetli ortamda bile ufak tefek askerin bu bavulu sürüklemeye çalıştığını görür Feinhals. Tüyler ürpertici. Askeri düzen de aslında tıpkı kapitalist düzendeki gibi zorunlu tutulmuş bir kölelik düzeninden ibarettir, eğer bu açıdan bakacak olursak. Üstteki omzunda birçok değişik sembol, göğsünde çeşit çeşit nişan bulunan insanlar, sırf bunlar yüzünden daha değerli sayılıyor ve çatışmaya bunlara sahip olmayanlar gönderiliyor. Tıpkı en alt tabakanın çalıştıkça daha da aşağıya itilmesi gibi.

    Ayrıca eserde nişan konusuna da bolca dikkat çekiliyor. O dönemde insanların göğüslerindeki nişana göre değerlendirilmesi, çok nişana sahip olan insanın daha saygıdeğer olması gibi mantıksızlıklar dile getiriliyor. İnsanlık, nedense birtakım sembolleştirmeleri çok seviyor. Bunun eleştirisini Thomas Bernhard da bol bol yapar. Bu rezil çaba, dönem ve şartlar değiştikçe başka bir şekle bürünür. Savaş döneminde bu, nişan ve madalyon olur, modern dönemde ise diploma ve imzalar haline gelir. İnsanın nesneleştirilmesi belki de hiçbir zaman son bulamayacak. Feinhals ölen bir askerin boyunluk rozetini alırken bundan bile "kanlı bir teneke parçası aldı" diye bahsedilmesi bu dikkat çekmelerden yalnızca biri. Bizler böyleyiz; birtakım şeylere, o şeylerin kaldıramayacağı ölçüde anlam yükleriz. Bir savaş nişanına bilmem kaç tane savaş geçirdi anlamını yükleriz ama savaşın asıl dehşetini hiçbir nesne yansıtamaz, bunu göz ardı ederiz, ya da bir üniversite mezunu diploma alır meslek sahibi olduğunda bunu odasına asar ama aslında üniversite boyunca edinilmesi gereken bilimsel bilgi birikimi asla bir belgenin içine sığdırılamaz, o bilgilerin az bir kısmı edinilmiş olsa bile o diploma elde edildikten sonra unutulur.

    Bu eser hakkında içerik olarak birçok kez fazla bilgi verdim, farkındayım, ama inanın bana bunu eser beni her yönden çok etkilediği için yapıyorum. Son olarak bir kısımdan daha bahsetmek isterim. Üstte örneğini verdiğim müzik takıntılı cani komutan ile ilgili. Filsheit isimli bu komutan sıfatı almış canavar, karargahına yakalanıp gelmiş olan tutsaklara müzikal bir teste tabi tutuyor. Her tutsaktan istediği bir şarkıyı söylemesini istiyor eğer sesini beğenirse, onu kendi şahsi korosuna dahil ediyor. Eğer beğenmezse o tutsağı direkt olarak ölüme yolluyor. Bunu kendisi yapmıyor, çünkü kendisi elini kana bulamayacak kadar temiz yürekli (!) biri. Tutsak olarak bir kadın geliyor odasına. Ondan da yine her zamanki gibi şarkı söylemesini istiyor. Kadın korku içinde ilk başta sesi titreye titreye şarkı söylemeye başlıyor. Şarkının devamında sesinin güzelliği komutanı öyle sarsıyor ki, komutan o güne kadar öylesine güzel bir ses duymadığını daha oracıkta anlıyor. Komutan bir anda huzursuz hissetmeye başlıyor, ayağa kalkıyor, bir anda silahı ile kadına ateş etmeye başlıyor. Kadın yere yığılıyor. Yerde acı içinde kıvranırken, komutan onun başucuna gelip tüm bir şarjörü kadının üzerine boşaltıyor. Savaşın insandan birçok şey alıp götürdüğü doğrudur. İnsandaki güzellik ya da estetik duygusu da bunlardan sadece bir tanesidir belki de. Komutan savaşın kendisini sömürmesine o denli izin vermiştir ki (mühim olan Feinhals gibi buna izin vermemektir) kendisinde güzel diye tanımlanabilecek en ufak bir şeye bile tahammülü kalmamıştır. O denli karanlıkta kalmıştır ki en ufak bir ışıltıya dayanamayacak hale gelmiştir. Kalbi taş kesmiştir başka bir deyişle. O yüzden o kadının güzel sesine dayanamaz ve güzel bir şeyi yok edip, darmadağın etmek ister. Çünkü savaş insanların içine bunu aşılar. Güzel olan bir şeyi yok et. İnsanları öldürmeye, ilkel hevesini bir ateşli mekanizma ile almaya zorlar savaş. Zorunlu bir boyun eğme bir raddeden sonra zevk ile yapılan bir şeye dönüşmeye başlar.

    İnsanın sırf ırkı yüzünden bir savaşta katledilmesinin haklı çıkarılması caniliktir. Bu cümleyi okuyunca hemen İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudiler gelmesin aklınıza. Olup olabilecek tüm ırklar buna dahildir. Mesele aslında yalnızca da savaşla da sınırlı kalmıyor bu bağlamda. Mesela İsviçre'de yaşayan nezih ve elit bir insan, Afrika'da o belgesellerde gördüğünüz, neredeyse ölecek kadar zayıf olan siyahi ufak çocuktan hiçbir yönden daha değerli ve daha üstün değildir. Bu yönden de bakmak lazım bana göre. İnsanlık büyük rezillikler, büyük krizler atlattı. Irklara takıntılı hale geldik, cinsiyetlere, cinsel yönelimlere bile. Bir dışlanacak grup bulduk sürekli; azınlık. O azınlığı da biz insanlık, günah keçisi ilan etmekten hiç çekinmedik. Gerek din adı altında farklı cinsel yönelimlere sahip insanları dışlamaya kalktık, gerekse de herhangi bir ırkı hiç yoktan bir sebep yüzünden sevmemeye, ondan nefret etmeye başladık. İnsanlık tarihi bütünüyle bu atlatılan, yaşanan ve yaşanacak olan krizlerden ibarettir, ibaret olacaktır. Peki ya savaş olgusunun krizini atlatabilmek için kaç kere daha yaşamamız gerekiyor bunu?
  • 158 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    "İhanet etmek istemiyorsun ama hakkın olmayanı arzuluyorsun." Eğer kitap incelemeleri tek cümle ile yazılsaydı Macbeth kitabının incelemesi bu cümle olurdu.

    Zıtlıkların bir arada bulunduğu bir olay olduğunda aklıma hep satranç ile benzetme yapmak gelir. Ana teması kişinin kendi içinde yaşadığı çatışmalar olan bu kitabı satranç tahtası veya ying yang ile özdeşleştirmek çok da yanlış olmasa gerek. Kitap karakterlerinden olan üç cadının da dediği gibi:"Fair is foul, foul is fair : Her iyilikte vardır kötülük, her kötülükte vardır iyilik."

    İnsan kalbi çabuk kirlenir ama zor temizlenir. Siyah boyalı kaba beyaz boya katınca pek bir değişiklik olmaz ama beyaz boyalı kaba siyah boya katınca grileşmeye başlar. Kötü kalpli, insani değerlerden yoksun bir insanı topluma kazandırmak zordur. Tam aksi kişilikte birini kaybetmek ise kolaydır. Biz de buna şahit oluyoruz :başlangıçta sadık, güvenilir, ülkesini seven bir insanın daha sonra ülkesine ihanet eden, herkesin nefret ettiği, egoist bir insana dönüşmesine.

    "Çoğu zaman karanlığın hizmetçileri güvenimizi kazanıp, bizi yıkama götürecek şeylere yönlendirmek için doğruları söylerler. Birkaç şeyi doğru söyleyip, bizi kandırdıktan sonra da en önemli aşamada bize ihanet ederler." Peki böyle olacağını bilen bir insan karanlığı neden seçmiştir? Yüreği kötü şeyler yapmasını istemezken, " Zihnimdeki bu korkunç düşünceler, savaş alanında hissedilen korkulardan daha da dehşet verici." sözlerini söylerken onu karanlık tarafa çeken nedir? Tabi ki yakınımızda olan, doğru seçmediğimiz insanlar. Biz iyi ve kötü arasındaki hassas çizgide beklerken, karşısındaki kişiyle göre çizgi değiştiren insanlar..." İnsanın yüzüne bakıp, aklından geçenleri anlamamızı sağlayacak bir yetimiz yok, ne yazık ki!" Bu nedenle kimi zamanlar seçimlerimizin yanlış olduğunun farkına iş işten geçtikten sonra varıyoruz.

    Bizde durum böyle fakat kral olacak kişi için aynısı geçerli değildir elbet, olmamalıdır da. Kral olacak kişi ile yaverinin konuştuğu bir kısım vardı. Burada kral, yaverini sınamak adına - olmadığı kişiliğe ait - şu cümleyi söylüyordu: "Bende erdem adına hiçbir şey yok!"(devamında da kendinde olmayan kötü özellikleri sıralıyor.)Kitabın tam da temasına uygun bir sınamaydı bu. Madem ki iyilik ve kötülük satranç tahtasındaki siyah ve beyazlar gibi iç içe geçmiş durumda ve herkes karşısındaki kişiye göre bulunduğu kareyi değiştiriyor, neden yaveri de bunlardan biri olmasın? Madem kral ülkeyi huzurla yönetmek istiyor, yakınına alacağı insanların karşısındaki insana göre renk değiştirmemesi lazım. Yani ya olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalı.

    Not:Kitabı okuyan/okumayan herkese hitap edebilmek adına isimlerden ve olaylardan bahsetmemeye çalıştım. Daha çok kitaptan çıkardığım, düşüncelerime yeni bir boyut kazandıran şeylere yer verdim.


    Not:Tırnak içindeki ifadeler kitaptan alıntıdır.
  • 152 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "Kardeşimle ben kainatla baş etmek zorunda kaldık çünkü baba bir sabah daha gün ağarmadan ruhunu teslim etti." Kitap böyle başlıyor ve çocuklar babalarından gelen bir emir olmadan ne yapacaklarını bilemiyorlar. Babayı gömmeye karar veriyorlar, bunun için de köye inip malzeme almaları lazım ancak evlerinin bulundukları araziden hiç dışarı çıkmamış bu çocuklar için bu o kadar da basit değil.

    Kitabı büyük kardeş yazıyor. Bu yüzden olayları sırayla ve net bir biçimde okumuyoruz. Bir şeyden başka bir şeye atlıyor ve bazen de önemli olan olayları daha sonra anlatacağını söyleyip geçiyor çünkü o an olayı uzun uzun yazacak vakti yok. Hal böyle olunca bize de anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz imalar kalıyor ama bu kitabı daha etkileyici ve vurucu kılıyor. Kitabı okudukça çocukların yaşadıkları sizi gittikçe daha çok rahatsız etmeye başlıyor çünkü hayatları hakkında daha çok fikir ediniyorsunuz ve artık sonlara doğru ortaya çıkması gereken sırları bir tedirginlikle bekliyorsunuz çünkü altından iyi şeyler çıkmayacak, biliyorsunuz. Bir de beni çocukların yaşadıklarından daha çok rahatsız eden şey, olayları anlatan kardeşin bunları çok normalmiş gibi anlatması ve üstünde çok durmaması. Çocuğun ne normal ne değil, bir baba ve kardeş nedir ve onların neler yapması veya yapmaması gerektiği hakkında bir fikri yok. Kendilerini bile babalarının bir sihir marifetiyle yaptığını düşünüyorlar.

    Kitabın diline gelirsek pek akıcı değil. Bunun sebebi de bir çocuğun yazdıklarını okuduğumuz için bazen onun kullandığı kelimeler uydurma oluyor, bazen aslında bizim x dediğimiz şeyi o y diye adlandırmış oluyor (çünkü evlerinin dışındaki dünyaya dair bilgiler evdeki okuduğu kitaplardan geliyor ve örneğin erkek kadın kelimeleri yok. Erkeklere benzerlerimiz diyor, kadınlara da kitaplarda hep öyle dendiği için kutsal bakire veya orospu diyor ve tabi bunların da gerçekte ne anlama geldiğine dair bir fikri yok) , bazen de bir şeyin adını bilmediği için onu tarif ediyor ama bu tarif de mükemmel olmuyor tabi. Bir de kitap 1998'de yazılmış (her ne kadar Türkiye'de 2016 yılında basılmış olsa da) ve bu yüzden çevirirken günlük hayatta çok sık kullanmadığımız kelimeler kullanılmış. Ama yine de çok zorlamıyor bu durum okurken, bir kere alıştınız mı daha çok zevk alıyorsunuz hatta. Bazı cümleler çok uzun ve düşüktü. Kitabın başındaki notta yazarın cümleleri bu şekilde yazdığı ve hataların öyle kalmasını istediği için böyle hatalı bırakıldığını ve dolayısıyla Türkçe'ye de bu haliyle çevrildiği yazılmasa bu ne kötü çeviri diye kaldırır atardım.

    Bu kitap için söylenecek çok şey var ama ne söylesem spoiler olacakmış gibi hissediyorum ama mutlaka okumanızı öneriyorum. Şurada da çok daha ayrıntılı ve güzel bir inceleme mevcut : http://tembelveyazar.blogspot.com/...en-kucuk-kz.html?m=1
  • Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hâyâya hayran gönüller, insanlığı seven yemiz yürekliler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin.
    Bu mektep edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelecek ve onun yetiştiricileri sadece bir memur değil, örnek insan olacaklarıdır . Din görevinin bile para ile yapıldığı bir düzenin tersine çevrilmesi lazım geliyor. Ancak böyle yepyeni bir anlayışın benimsenmesiyle Türk millet maarifini kurmak ve ruhlarımızda rönesans açmak kabil olacaktır ...
  • 160 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    2018 yılını Faruk Duman'la bitirmek ne güzel. Yarın seçtiğim bir kitabını bir kez daha okuyacağım yazarın. Cortazar mı, Duman mı? Cortazar'ı bir günde bitirmem zor. Karar veririm yarın. Ama önce yatağa düşmek üzere olduğum için ilacımı almam lâzım. Geçen sene bu zamanlarda 1000kitap sayesinde bir karar vermiştim: bu yıl bilimkurgu yılım olacaktı. Ağırlık olarak öyle bir yıl yaşadım gerçekten de. Asimov'un Vakıf serisini okumuş olmak bile yeter ama Yerdeniz'i bitirdim, 8 ay sürdü okuması ve hâlâ kitap için bir yazı yazamıyorum, Kalessin'i özlediğim için, Ged'i, Tehanu'yu. 2019 için de bir karar vermem gerek.

    Faruk Duman'ın çocuk kitapları dahil bütün kitapları bende var. Bu kitabını sonlara saklamak iyi olmuş, ancak bu edebiyat denemelerinin beklediğimden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yazarın geçen yıl çıkardığı Yazmalı Defter'ini bir daha okumak gerek belki de. Bu kitapta Faruk Duman'ın bir kaç adım önce söylediklerini okuyoruz çünkü, ama ne güzel bir kitap bu...

    Aldığım lezzet yazarın üslûbuyla alâkası olmayan bir tat gerçekten, ve iyi ki öykülerdeki anlatım biçimi burada yok. Duman'ı youtube videolarında izlediğim gibi, tamamını izlemedim ama, dinlediğim izlediğim kadarıyla, konuşması, konuşma üslûbu daha açıklayıcı, daha açık. Kendi dilini ve okurun adını unuttum ama kendi dilbilgisi kurallarını (öyle miydi acaba, yaklaşan gribin etkisiyle uyduruyor da olabilirim) yaratan Faruk Duman burada bu kuralların ötesinde, herhangi bir yazar gibi- bu bence daha kötü oldu ama- konuşuyor ve yazıyor. Onu böyle görmeye alışık olmadığım için- ki Yazmalı Defter bile üslûbunu sanki öykülerine daha yakın tutuyordu, öyle miydi, şu an emin değilim- ve orada da bir şekilde öykü okuyor gibi hissetmiştim (?). Burada daha farklı:

    Kitapta yazarın bir kaç temden(Metin T'nin kullanımıyla) bahsettiğini görüyoruz: okumak, yazmak, dil, yazarlar ve hayvanlar. Yazarın Yaşar Kemal, Tahsin Yücel, Ferit Edgü (Çığlık adlı kitabını okumamak imkânsız Duman'ın söylediklerinden sonra ve kitap şu anda yanımda yatağın üzerinde duruyor ama ben yine fantastik diyarlara gideceğim) ve hele de Füruzan'la ilgili söyledikleri, yazdıkları, düşündükleri çok etkileyici. Yazar bu yazarlarla ve eserleriyle ilgili konuşurken kesin yargılar değil bize yer açan ve bizi de düşünmeye sevkeden şeyler söylüyor. Füruzan'la ilgili söyledikleri ise muhteşem.

    Denemeler, sevdiğimiz edebiyatçıların denemeleri muhakkak ki bu yazarların öykü anlatan değil, konuşan sesleri bizim için; sevdiğimiz kalemlerin başka başka yazdığını, düşündüğünü görüp bizim de üzerine düşünmemiz için bir vesile etmesi sözü, dili, söyleyişi. Duman'ın kısalı uzunlu denemeleri Dil Devriminden sinemaya, bol bol edebiyat kıyılarında ve hatta dayanamayıp ormanlarında, o kendi eliyle, zihniyle inşa ettiği ormanlarda bu sefer o renge bulanmadan, sadece bakarak, üzerine konuşarak bizi gezdiriyor ve bakmamızı, düşünmemizi istiyor, onlara, o ormana. Ve ne güzeldir ki kitabın son yazısı Leopar, ana yurdumuzda yabancı olana duyulan korkuya yazılmış bir yazı. Yabancı olan: bir leopar, bir pars, orman, doğa. Ana yurdumuz bizim. Dilden önce hem de. Duman bu yazıda "temel sorun, korkumuzun ölçüsüz, adaletsiz ve cahilce şiddete dönüşmesidir" diyor. Buna rağmen son eseri ve başyapıtı (itirazsız, itiraz yok!) Sus Barbatus!, hem bu ölçüsüz şiddeti yumuşatarak ama yine de ondan söz ederek, onu işaret ederek ama bir yandan o adaleti doğaya, ormana ve hayvanlara da vererek anlatıyor derdini. Sus Barbatus!'un soğuğu, kışı, karı hâlâ etkisini sürdürüyor. Bu kitapta at arabalarının Çıldır gölü üzerinde karşı tarafa geçtiğini okuyunca, aklıma Faruk ve Aysel geldi hemen, ve elbette at arabası ve hem sonra buzların çözülüşü ve ruhu yükseliverdi Sus Barbatus!'un, ormana doğru yürüdü gitti, ormana o bembeyaz, soğuk ormana.

    Çok çok kısaca sözünü edebildiğim bu kitap hakikaten ilgiyi, okunmayı hak ediyor. Edebiyat seven herkese öneririm.
  • Dünürümün donörüyle dürüm yemek için hastaneden çıktık. Eylül gözdeydi, makbuldü, sevilendi. İklimi de bu sevgiye karşılık yumuşak geçerdi çoğunluk. Ancak kimse ekim için şiirler yazmazdı, ekimin geldiğine sevinmezdi, ekim sahipsizdi. O da bu ilgisizlikten ve sevgi yoksunluğundan doğan hoyratlığıyla karşılık verirdi insana. Daha haşin, daha acımasızdı. Ağaçların dalından kopardığı yapraklar bize çarpa çarpa yere yığıldılar. Ben de ekim gibiydim, o yüzden severdim ekimi. Karımsa eylül gibiydi, yani eski karım. O yüzden onu seven çok kişi olmuştu. O da karşılıksız bırakamadı bu sevgileri. Ondaki bu aşk-ı memnu haller, bizim aşkımızı pek memnun etmedi haliyle. Bir eylül akşamı nikah memurunun güzel tınılı Türkçesiyle başlayan karı-kocalık halimiz, bir ekim sabahı katı ve kati bir tokmak sesiyle nihayetlendi. Neyse, bunlar eski mesele.

    Çok yürümedik. Hepi topu yüz adım attık atmadık, kendimizi bir dürümcünün önünde bulduk. Kırklı yaşların ortasındaydı dünürümün donörü. Kırk olmak için fazla yaşlı, elli olmak için fazla genç. Cildi, hareketlerindeki çeviklik ve gülümsemesi genel olarak sağlıklı olduğunu gösteriyordu. Aksi takdirde zaten nasıl donör olsundu dünürüme. Hastane koridorunda laflarken izlediği bir filmden hareketle bu işe atıldığını anlatmıştı. Bir anda gaza gelenlerden miydi yoksa bir anda karar verenlerden miydi o kısmını henüz anlayamadım. Şu an donör olmayı tekrar düşünmesi istense vazgeçermiş gibi geldi bana. Bu düşünceli halinin başka sebebi de olabilirdi tabii. Sonuçta burası dünya, bin bir derdi var insanın. “Ne alırdınız?” diye soran garsona menü cevabını verdim. Cam kenarındaydık, yapraklar hâlâ bir o yana bir bu yana uçuşuyordu. “Buyurun.” sesine döndüğümde masanın üstünde menüleri gördüm. Dünürümün donörü menüyü kapattığında yüzündeki memnuniyetsizliği okumak için alim olmak gerekmiyordu. "Alim Bey, size bir şey itiraf etmem lazım." Dünürümün adına endişelenmiştim. Edilmesi lazım gelen itiraflar hüsrana gebedir. Müzeyyen’den öğrenmiştim. Cümlenin devamı hızlı geldi: "Ben aslında vejetaryenim, siz dürüm derken o kadar istekliydiniz ki belki salata falan vardır diye geldim ancak..." devamını duymadım, dinleyemedim. Henüz bugün tanıştığım bir kadın, benim basit bir şeye karşı istekli oluşumu görüp kendi kırmızı çizgilerini hiçe saymıştı. Bu, Müzeyyen'in, sevgisi herkese bol bana kıt olan eski karımın, on beş yılda hiç yapmadığı bir şeydi. İstemsizce gözüm, Ayşe Hanım'ın sol yüzük parmağına kaydı. Parmak boştu ancak orada uzun zaman bir yüzüğün takılı kaldığını anlatan bir iz, bir beyazlık vardı. "Oğlum Alim," dedim "yanlış sulardasın, dede olacak yaşa ermişken böyle bir macera yersiz değil mi?" Garsona seslenmeden hızlıca dürümcüden ayrıldık. Utancı, ihaneti, aldatılmayı kaldırabilirdim; kaldırdım da ancak mahcubiyet benim taşıyamayacağım bir şeydi.

    Ekimin hışmına uğrayan yaprakların refakatinde caddede yürümeye başladık. İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır derler, haklılar. Birkaç dakika önce derinlerimi yoklayan bu izdivaç ihtimali beni arsız bir çocuk haline getirdi. "Alim Bey daldınız." Evet, daldım. Daldırdın beni. Yüzme bilmeyen insanları nasıl ansızın sokarlarsa suyun içine, öyle daldım. Bilmem yüzmeyi öğrenebilir miyim bir kadının ruhunda şimdi. "Ayşe Hanım..." lanet bir an. Olmalı mı, olmamalı mı? Yoksa hiç değişmemeli mi? Ne denir, ne söylenir. Yav dünür! Sen de ne menem bir donör bulmuşsun ya hu? Kendini kurtarırken beni yakman reva mı? Her işin bir alem be mübarek! "Alim Bey, lafınızı unutmayın hemen geliyorum." dedi cam kapısında "açık" tabelası asılı olan kuyumcuya girerken. Bu bir işaret miydi? Ben hayatıma yeni bir rota çizmeli miyim derdindeyken, onun, Ayşe Hanım'ın kuyumcuya girmesi... Hem de kocaman "açık" yazarken kapıda. Kuyumcu, açık, kapı... Hemen geliyorum dedi ve hemen geldi. "Alyansımı parlatmak istiyordum ne zamandır. Hazır hastaneye gelirken onu da aradan çıkarayım demiştim." Sonra bir yaprak daha çarptı bana, sonra ben de yaprak oldum, uçuverdim, kayboldum caddede. Ayşe Hanım'ın şaşkın bakışları arkamda kaldı.