• Dünya beni sevmemiş,
    Çok da umurumda!
    Çok güzel kadınlar varmış.
    Canları cehenneme!
    Şu arsız bünyedeki şehvet olmasa
    Kaç para eder ki o boyalı suratlar?
    Nefret ediyorum kendimden
    Ve tüm şairlerden.
    Hepsi yalancı
    En çok da ben.
    Adı batasıca Dünya
    Sana da yazıklar olsun, bana da!

    Hiç kimseyi senin kadar sevmedim
    Aslında senden başka hiç kimseyi sevmedim.
    Bir kendimi sevdim, aşağılık olmadığım zamanlarda
    Bir de seni seven yüreğimin şefkatli sıcağını.
    Seni birkaç kere
    Kendimi sayısız kere aldattım.
    Sen zincire vururken yaşamaya dair ne varsa bende
    Sevmekten kaçtım.
    Kaçtım da nereye kadar(?)!
    Yıldızlar kadar uzaklaştım sandığım anda
    Hiç kuşkusuz, avuçlarındaydım.

    Ne işin var benle kadın!
    Git yoluna, git benden.
    Çek ellerini yüreğimden
    Çek git, -ki; daha çekme!
    Hüzün var bakracımda
    Sen su vereceğim sandığında
    Yeni sancılar dolacak bardağına
    Çek git artık, yoksa ben gideceğim.
    Doğrudur bencilim.
    Doğrudur senin değerini hiç bilemedim.
    Bileceğim de yok!

    Sana sevda mı yok güzeler güzeli(?)!
    Ne yapacaksın böyle kirli bir adamı?
    Beni temizlemeye okyanus yetmez,
    Sevda kir çıkarır mı?
    Boğuluyorum düşündükçe
    Sen cennetin en üst katındaki bir huri
    Ben yolunu kaybetmiş bir zebani
    Sende sevecek çok şey var da
    Sen nasıl sevebildin ki beni(?)!

    Seni terk edeceğim…
    Kurtaracağım seni kendimden
    Önce lanetler yağdıracaksın
    Ama sonra alışacaksın
    Kurtulacaksın benden.
    Sen bana ceza kesemedin
    Ama bak ben kendi ipimi çekiyorum
    Bu satırları hiç görmeyeceksin
    Neden gittiğimi bilmeyeceksin
    Belki bir daha hiç sevmeyeceksin
    Madem böyle yanlış bir adamı seveceksin
    Hiç sevme zaten!
  • "Seni seviyorum. Seni mi? Hasletlerini mi? Gülüşündeki pırıltıyı mı? Hatlarının zarafetini mi? Kırılganlığını mı? Kişiliğini mi? Ba­şarılarını mı yoksa sadece varoluşundaki mucizevi gerçeği mi? "Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir," der Pascal. "Birini, güzelliğinden ötürü seven, onu gerçekten seviyor mudur? Hayır, çünkü kişiyi değil güzelliğini öldürecek olan çiçek hastalığı, artık onu hiç sevmemesine yol açacaktır." Buna karşılık Hegel'e göre sevmek, sevilen kişiye, edimlerinden veya kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir. Proust, herkesi haksız görerek bu saygın tartışmaya yepyeni bir katkı­da bulunur. Aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir; aşk Başka'nın gizemini, mesafesini, gizliliğini, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı durumda olmama halini hedefler. "Seni seviyorum"daki "sen", kesinlikle benim eşitim veya çağdaşım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır. "Eşitlik, adalet, şefkat, iletişim ve aşkınlığı özetleyen bir formüle göre" -kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem bir formüle göre- "sevgililer 'beraberdirler; ama henüz değil. "Aşk, derinleştiğinde, Başka'yı, benim için anlaşılmaz bir hale gelene kadar kendi belirtilerinden yoksun bırakan bu paradoksal bağdır. Onu sevmediğim sürece, o güzel veya çirkin, kaygılı veya sakin, takıntılı veya histeriktir: Bu özelliklerin hiçbirinin artık onu benden alıkoyma gücü yoktur. Ben onu mükemmel, özel veya kendine has özelliklere sahip olduğu için seçmiştim; şimdi onda sevdi­ğim şey ise, "diğer herkesten farklı bir nitelik taşıması değil, ama bizzat farklı olma niteliğidir."...

    Bazen kişi içinde değer adına beslediği tüm şefkat, ilgi, iyilik, erdem, sadakat, vefa gibi yüce duyguları bir kişi üzerinde tasarruf etme yanlışlığına düşebilir. Bu hale birçok yerde aşk deniyor. Bazı gönül üstadlarına göre kişi kabiliyetlerini geliştirip derecesini yükseltmeli, bu değer odağını tek merkezden kurtarıp bir prizma gibi birçok merkeze, insana, varlığa, hatta tüm aleme yayma çabasına girişmelidir. İşte o zaman feda edilen değerlerin bir kıymeti olur. Neticede tek merkezli bir vericiliğin de temelinde bencillik vardır. Tezer Özlü de yaşamın ucuna yaptığı yolculukta bu yanlıştan bahseder: "Bir uzaklık kazanmam, kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendim dışında." Aynı fikri Marx da paylaşır: "Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir."

    Bu bencillik sevginin kalpten dile geçmesinde de devam eder. Tek kişilik bir fayda gözetilerek sevgi(denilen) açığa çıkar. Genelde sevilenin durumu veya olası tepkisi gözetilmeden taşar içtekiler. Çünkü sevmiştir daha napsındır! Acilen sahip olmalıdır nesnesine. Bu yüzden sevgilerimiz bile yıpratıcıdır. Pessoa der ki "Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek... Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur!"

    "Hiç kimsede sevginin önemsiz olduğuna ilişkin bir kanı yoktur. Onun açlığını çekerler, sinemalarda mutlu ya da mutsuz aşk hikâyeleri izlerler, yüzlerce niteliksiz aşk şarkıları dinlerler. Buna rağmen, pek azı sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür." Hani denir ya bir yerde size sürekli özgür olduğunuz söyleniyorsa aslında özgür olmadığınızdandır. Olanca doğallıyla yaşanan ve kanıksanan değerlerin dilde dolaşmasına lüzum yoktur. Eksikliği çekilenlerdir bizi konuşmaya iten, dile geldiğinde en azından kelimeler üzerinden doyurduğumuzu düşünürüz belki eksikliğimizi. Sevgi ve aşk kavramları da bu eksiklerimizden olmalı ki çok büyük anlamlar yüklenir, kimi yerde hayat bunlar üzerine kurulur, bir ömür bekleyenleri olur. Peki beklenilen nedir ve buna değer mi?

    Sevmek de öğrenilir. Toplumdan gördüğümüz biçimin doğrusu olduğunu düşünmemek için bir sebep bulamayız olguları sorgulamaya tabi tutmazsak. Sevgi de bu sorgulamalardan muaf değildir. Bizde kısır tabağı bile boş gönderilmez kaldı ki sevgiye karşılık verilmesin! Adeta bir lütuf gibi sunulur sevgiler. Seven, sevilmeyi bekler; sevilen bunu boş çevirmemesi gerektiğini hisseder içinde hissettiği öğrenilmiş baskıdan dolayı. Oysa "yeterince sevilmediğime üzülüyorsam, bu da benim yeterince seven bir insan olmayışımdandır." Bize sevmenin ihtiyaç olduğu öğretilmez. "Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok "sevilme" olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir." İnsanlar sevilmek istediklerini söylerler ama asıl istedikleri sevmektir. Kimse seviliyor diye seveninin yanında durmazken; sevilmediği halde sevgisinin peşinden giden insanlarla doludur dünya.

    "Benim sahip olduğum sevginin sen de bilgisine sahip ol." Sevgiyi "etken ilgi" olarak göstermek yerine kısa yoldan bilgisini sunmak tembelliği. Bu tür bir sevginin olumlu sonuçlar doğurabileceği düşünülemez. Sevgi konusuna en çok kafa yormuş düşünür olan Erich Fromm "Sahip Olmak Ya Da Olmak" kitabında şöyle yaklaşır bu hataya:
    "Eğer sevgi, sahip olmak türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetim altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de canlandırmak ve hareketlendirmek yerine boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir."

    Özgürlük sevgiden daha yüksek bir değerdir. Şayet sevgi özgürlüğü yok ediyorsa buna değmez. Sevgiden vazgeçilebilir, özgürlük kurtarılmalıdır. Victor Hugo' nun dediği gibi: Aşk uğrunda gerekirse hayatımı veririm. Fakat özgürlüğüm uğrunda aşkımı da feda ederim. Özgürlük olmadan mutluluk olamaz. Kişi özgürlüğüne ket vuran şeyden zamanla nefret etmeye başlar. Eski Fransız şarkısında geçtiği şekliyle:, «Tamour esi Tenfant de la lîbert,», "sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz." Özgürlüğü bilmeyen, bağlanmayı ve sevmeyi de bilmez. Her şey zıttıyla anlam bulduğundan - dahası tercih edebilmenin bilişsel yükü taşınacağından, özgürlükten sonra gelen bağlılık çok daha sağlıklı olacaktır. Sevginin yaratacağı yapıcı bağlılığa ulaşabilmek de doğru bir şekilde ve doğru yerde yaşanmış özgürlüğün içindedir.
  • + Doğa herkese kendi yarattığını sevme içgüdüsünü verir: Karga da maymun da kendi yavrularına gülümser.

    + Platon der ki: "Günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur."

    + Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?

    + İnsan iyiyi getiremiyorsa, kötüyü yumuşatmalı.

    Kitaptan alıntılar yaparak başladığım yazımda, bunu okur açısından olumlu buluyorum. Böylelikle amacım, okurun yazıya ısınmasını sağlamak ve incelemeye olan ilgisini çekmektir. İzninizle, beyaz atlı prensimizin eserine geçebiliriz. :)

    Eserin ismi ile ilgili bilgi vererek baslarşam eğer: Ütopya kelimesi, Thomas More tarafından üretildiği söylenir ve çağını aşarak günümüze kadar gelmiştir. 'Ütopya' kelimesi ile More, "İyi yer" ve "Yok yer" diğer bir ifade tarzıyla "Olmayan yer" anlamını taşıyan bir kinaye amaçlamıştır. Günümüzde ütopya nedir? Diye sorduğumuzda, "Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce" tanım olarak karşımıza çıkmaktadır. More, bu eseri yazarken Platon' un 'Devlet' adlı eserinden ilham aldığı söylenir. (Bilinen ilk ütopya Platon'un "Devlet" adlı eseridir)

    Ütopya, gerçekte var olmayan, geleceğe yönelik tasarlanan ideal toplum biçimi anlamına geliyor. Özendirici ya da istenilen toplum şekilleridir de diyebiliriz. Distopyada vardır ve distopya, ütopik toplum anlayışına karşı antitez olduğu söylenir. Distopyalar korkutucudur ve toplumları önceden uyarma niteliği taşır. Ütopya ve distopya olarak yazılmış birden çok eser olmak ile birlikte; biz konudan uzaklaşmadan, konu sınırında hareket ederek yazarın Ütopya adlı eserinin yazınsal içeriğine ve düşünce yapısına dönelim.

    * "Ütopya" nerede olduğu belirtilmeyen bir adadır. Elli dört şehirden oluşur ve tek bir dil konuşulur. Başkenti Amaroute.

    *Bireyler aileleri, aileler "philarch" denen yönetim birimlerini oluşturur. Philarch önderleri daha üst bir kademede temsil olunur. Philarch aynı zamanda bir iş birimidir. Tarlalarda kolektif çalışılır. Sabah üç, öğleden sonra üç olmak üzere günde altı saat çalışılır. (Mülk, Allah'ındır diyerek, özel mülkiyeti sınır koymadan destekleyen ve işçinin alın terini gasp edenlere duyurulur)

    * Devlete ve yönetime dair tüm sorunlar halk kurultaylarında görüşülür. Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında memleket meselelerini konuşmak yasaktır ve idamı gerektirir. (En büyük suç da zaten budur. Bence More, ülkenin huzuru için bunu yapmaktadır. Katılmasamda ilginç buldum)

    * Yönetsel olarak cumhuriyetten söz edildiği söylenebilir. Sınıf yoktur. Köleler sadece suç işlemiş olanlardır. Kölelere kötü davranılmaz.

    * Ütopya'lılar altını değersiz buldukları için altın zincirleri köleler takar.

    *Halkın bir canlının ölümüne alışmamaları için yenilecek hayvanları köleler keser. Başka ülkelerden Ütopya'ya gönüllü köle olarak gelenlere halk çok iyi davranır.

    * Her şeyin mülkiyeti ortaktır. Konutlar, on yılda bir çekilen kurayla değişilir ve herkes yeni evlerine taşınırlar.

    * Madenlerin Ütopya' da hiçbir değeri yoktur. Kaplarını topraktan yaparken, çocuk lazımlıklarını altından yaparlar. (Maden, para vs gibi şeylere değer verilmiyor, küçümseniyor)

    * Zorunlu eğitimin tek kademesi tarım eğitimidir. (Günümüzde yaşasaydı More, teknolojiyi ve sanayiyi de alabilirdi belki)

    * Ütopya'da amaç, halkın kendisini bilimsel ve sanatsal anlamda geliştirmesi için mümkün olduğu kadar fazla vakit bırakmaktır. (Günde altı saat çalışıldığı düşünüldüğünde gerçekçi görünüyor ve eğitim çok ciddiye alınıyor)

    * Kolektif yaşam sadece tarlalarda değil, ihtiyaçların giderilmesinde de söz konusudur. Çocuklar ortak bakım hanelerde büyür, yemekler halkevlerinde yenir.

    * Ülkenin belli bir dini yoktur. Dinsel hoşgörü egemen ve herhangi bir dinin propagandasını yapmak ceza gerekçesidir. (Hoşgörü ve barış için olsa gerek)

    * Herkes Tanrı'nın varlığında hemfikirdir ve en büyük ibadetin çalışmak olduğunu düşünür. (More burada romantik davranmış bence çünkü hiçbir toplum Tanrı'nın varlığını konusunda hemfikir olamaz, farklı düşünceler biz yaşarken de olacaktır, öldükten sonra da)

    * Savaşçı bir toplum değildir. Sadece kendilerini korumaları gerektiğinde savaşa girerler. (Meşru müdafaa diyebiliriz)

    * Fazla asker besleyip halkın yararlanabileceği ihtiyaç maddesini israf etmek yerine, paralı askerler tutarlar. Yine de devlete ait bir askeri güç vardır. Başlarında bir kralları bulunur ve bu kralın adı Utopus'tur. (Normalde kral yok)

    * Misafir olarak gelen bir Hristiyan kendi dininin propagandasını yapmaya çalışır ve diğer dinleri küçümserse bu durum Ütopya halkı tarafından hiç de hoş karşılanmaz.

    * Kanunlar sayı olarak çok azdır.
    (Ne kadar çok kanun çıkarsa halk kanunlardan haberdar olamaz, bilgi sahibi olmayan halkı da kandırmak kolaydır diye düşünülmüş ve bende katılıyorum)

    More, komünizm gibi bir model öngörür. Ortaklaşa ve eşitlikçi politikalardan yanadır. Eşitlikçi politikalar günümüz devletlerinde de tartışılmakla birlikte, yazarın kitabında da ben eşitlik kavramından uzak düşünceler gördüm. Kitabın 158. sayfasında geçen "Tören yerinde rahip göründüğünde, herkes öyle bir saygı ve öyle derin bir sessizlikle yere kapanır ki sanki tapınağa Tanrı gelmiş gibi, bir ürperti dolar herkesin içine." Belki de More, eşitlikten ziyade mutlak eşitliğin olmayacağını düşünüyor da olabilir.

    More, insanın doğasına fazlasıyla romantik, sempatik yaklaşmış. İnsanın doğasının iyi olduğunu düşünerek ve üstüne Tanrı fikrini koyarak da insanın kötülükten uzak duracağını düşünmektedir. More, ahlak kavramını dinlerle bir tutmuştur. Özgür düşüncesine saygı duymakla birlikte, bu konuda yazar ile aynı fikirde değilim. Çünkü ahlak kavramı dinlerin tekelinde değildir. Dinlerden çok daha önce de ahlak vardı. Bunu felsefe ile uğraşanlar genelde bilir, vatandaşlık ders kitabında da üstü kapalı bir şekilde değinilir. Düşünelim! Ahlak dinlerin tekelinde ve en güzel din bizim dinimiz. (Şüphesiz) Yeryüzünde ateizmin ya da farklı dinlerin hâkim olduğu (Hristiyan, Budizm vs) milletler iyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden mi yaşıyorlar? İyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden yaşayan bu milletler nasıl oluyorda tıp, teknoloji,uzay,ekonomi,hukuk vs bizden daha iyi durumda oluyorlar. Özellikle dinsiz denilen Hollanda geçen yıl mahkum yokluğundan hapishanelerini kapatırken biz ise hapishane açıyoruz. %60-%70 oranında Japon halkı din bizim yaşamımızda önemli bir yer tutmuyor diyor, ama genelde Japonlar ahlâklı olarak bilinir. Bir imamın aldığı maaş ile zor koşullarda çalışan bir işçinin aldığı ücret farklılığına bakarsak insani midir, vicdani midir? (Diğer farklı kamu görevlileride olabilir) Bu örnekler daha da arttırılabilir tabi. Amacım inançlı insan ile inançsız insanı ahlaksal olarak karşı karşıya getirmek değildir? Kim daha ahlaklıdır vs bunu yapmak da değil. Bunu yapacak kadar hadsizde değilim. Benim demek istediğim devletin insancıl bakış açısına sahip, dinsel ya da öğreti olarak herhangi bir düşünceyi himaye etmemesi. Çünkü bu empoze olur ve eğitim değil propaganda olur. Ülkesini seven bireyler yetiştiren, eğitimini insancıl bakış üstüne kuran milletler de ahlak olabilir. "Düşünen insan, kuru kuruya herşeye inanan insandan daha makbuldur" Dinsel olarak demiyorum, fanatizmin eseri olan insanları kastediyorum. Çünkü "Cehalet, öğrenmez inanır" Bana göre bir insan kitap okumazsa aklını eğitemez, aklını eğitemeyen bir insan, kalbini eğitemez. İyiyi, doğruyu bilemez. İster inançlı olsun, isterse olmasın. Roman, hikaye, şiir vs daha doğrusu hayatımda iyi olarak gördüğüm insanların çoğu edebiyat okurlarıydı. Edebiyatın iyi bir kişisel gelişim aracı olduğunu düşünüyorum. İçindeki insancıl, hayvancıl, doğacıl bakış açısı biz insanları birbirine kenetliyor. Olayları kahramanın gözünden bakmamız, bize muazzam bir empati yeteneği kazandırıyor; bu durumda bizleri saygı ve sevgi ekseninde daha barışçıl yapıyor.

    More'un ortak mülkiyet anlayışını destekliyorum. Kapitalizmin aşırı bireyciliği bizleri bencil yapıyor, ben merkezli oluyoruz ve insanların kötülüğünü istiyoruz. Kapitalizm azaldıkça insanlık artacaktır bana göre.

    Ütopya adlı eser felsefik bir romandır. Böyle olunca da ister istemez felsefeye kayıyoruz. Yazarın düşüncelerini, felsefî görüşlerini olumlu ya da olumsuz olarak eleştiriyoruz. Kitabı okuyunca Portekizli denizci Raphael Hytloday ile tanışacaksınız. Size Ütopya toplumunu anlatacaktır. Tabi Raphael'in de yazarın kendisi olduğunu unutmayın, yazarın görüşlerini anlatır. Şehirleri, başkenti, yönetim görevlileri, Ütopya toplumunun yaşayış şekilleri, kıyafetleri, kanunlar, ekonomi, dinler vs bunlar hakkında daha detaylı bilgileri şüphesiz kitapta bulabilirsiniz.

    Dünya döndükçe ve zaman, biz insanlar için var oldukça yazarın eseri okunacaktır, kalıcılığını sürdürecektir. Ben ilerleyen yaşlarımda bir daha okumayı düşünüyorum. Yazarın düşüncelerini beğenmesemde aklını sevdim. Thomas More, büyük oynamayı seviyor, büyük düşünüyor. Bu durum bir düşünür ya da yazara avantaj sağlıyor.

    Eserin dil yapısı hakkında bilgi vermedim, genelde çeviri kitaplarının ağır, zor bir dili olmuyor. Okurken boğulmuyoruz. Her kelimede nefes alarak ilerlediğimi söyleyebilirim. Yazıyı akıcı ve duru bulduğumu ifade etmeliyim. Cümleler arasındaki bağlantı sırıtmıyor. Geçişler sade tutulmaya çalışılmış ve bu da cümlelerin temposunu arttırmış. Esere pozitif bir hava katmış, birde felsefe türünde bir roman olduğu için bu yazının sade tutulması önemini daha da arttırmaktadır.

    Thomas More, Ütopya'sına davet etseydi beni, ona hayır derdim. Çünkü More'un ütopyasında yaşamak istemezdim, ama Thomas More kendi ütopyamı kurmamda bana yardımcı olabilir. Kendi Ütopya mı kurarken More'dan yardım almak isterdim. Kitabından son bir alıntıyla sizlere veda ediyorum sevgili okur.

    " Şahsen, başka uluslarda eşitliğin ve doğruluğun en küçük bir izini bile görüyorsam kör olayım. Bir soylu, bir para babası, bir tefeci, kısacası, hiçbir şey üretmeyen ya da devlete yararsız süsler püsler yapıp satan kişi, önemli bir iş yapmaksızın bolluk içinde güle oynaya yaşarken; öteki tarafta işçinin, arabacının, demircinin, marangozun, çiftçinin, bir lokma ekmek için durmadan çalışıp çabalaması, bunca alınteriyle, yük hayvanlarının bile zor katlanacağı yoksulluk içinde yaşaması hangi adalete, doğruluğa sığar?

    * İşaretleri yazarken kitabımda sayfa 12 ve sayfa 13'ten yararlandım. Bazen doğrudan, bazen de kendi cümlelerimle harmanlayarak yazdım. O sayfaların kitap hakkında iyi özetler verdiğini düşünüyorum. Başlığı da "Thomas More'un Ütopia'sı Hakkında) (Tutku yayınevi)

    Elimden geldiğince kimseyi kırmadan, meramımı anlatmaya çalıştım. Mümkün olduğunca diplomatik bir dil kullanmaya çalıştım. Kalbinizi kırdıysam peşinen özür dilerim.

    Sevgiyle kalın!!!
    Çiçeklerle tabiki :))
  • Nasıl başladığını merak ediyorsanız hemen anlatayım, merak etmiyorsanız da anlatırım. Anlatacağım.

    Ankara'dan İstanbul'a tanışanlı 1 yıl olmuştu. Fakat anadolu yakasında oturduğumuzdan ve orta sonu Çengelköy'de bir okulda okuduğumdan Etiler hakkında pek bir fikrim yoktu. Saçlarım uzuncaydı, balık etliydim. Pantolonla okula giderdim, daha rahat bulurdum. Sosyal bir kızdım o zamanlarda fakat Etiler'i hiç bilmezdim.

    Okula gelip, ortamı anlamaya çalıştım. Kimse vahşi, yabani falan değildi. Yani bir Enka ya da Koç ortamı yoktu ancak ara geçişler vardı. Bir süre sonra ortama ayak uydurdum. İnsanları anlamaya başladım. Yakın arkadaşlarım da vardı ama bazen yalnız takılırdım.

    Bir öğlen tam öğle yemeğinden sonra merdivenlerden yukarı çıkıyordum. Öğle tenefüsünü sınıfta geçirmeye karar vermiştim. Merdivenlerden yukarı çıkarken aynı kararı benimle birlikte veren bir çocuk gördüm. Bilmiyorum. Tarif edemeyeceğim bir duyguya kapıldım. O, beni fark etmedi bile ama suratında mı, aurasında mı, ruhunda mı, bedeninde mi emin olamadığım bir şekilde tuhaf bir elektrik hissediyordum. Bana farklı göründü ve gerçekten aradığım için değildi. Sadece öyle hissettim. Onu gözüme ilk orada kestirdim.

    Sonra takip etmeye başladım. Okula girerken, okuldan çıkarken, öğle yemeği yerken, sabah telefonunu telefon kutusuna bırakırken, serviste, tuvalete giderken ve kantinden bir şey alırken. Arkadaşlarını taradım. Kimseyle fazla yakın değildi. Kendi bir dünyası vardı ve orada takılırdı. Ağırbaşlı bir çocuktu. Ortalıkta fazla gezmedi. Onun havalı olduğunu düşünürdüm.

    Adının Emre olduğunu öğrendim. Takıntım gün geçtikçe arttı. Fakat ona yaklaşmayı hiç düşünmedim. Onu uzaktan sevmek hoşuma gidiyordu. Eve giderken hayallere dalmaya başladım. Onunla kurduğum hayallere. Tek bir kelime bile etmeden yıllar geçti. Bazen onunla aynı sınıfta bulunduğumda ya da konferans odasında falan kalbim ağızıma gelirdi. Kalp krizi geçirmekten korkardım. Çünkü bayılırsam falan onun için bayıldığımı anlayacaktı. Rezil olacaktım!

    Emreyi uzun süre kendime sakladım. Kimseye bahsetmedim. İlk anneme anlattım. Anneme anlatınca bana bir rahatlama geldi ve en yakın iki arkadaşıma bahsettim. Ona bir isim taktık. Aramızda ona öyle sesleniyorduk. Bir akşamüzeri okul çıkışı telefon kutusunun önünde karşılaştık. Bir şey oldu ve gülümsedi. Ama bana değil. O beni hiç fark etmedi. Benden hiçbir zaman haberi olmadı. Yani yıllar boyu. Yani ben onunla ilgilenene kadar.

    Öyle dik dik bakmazdım hem ben, hep kaçak bakışlarım vardı. Bazen bakardım. Hep sanki bakmıyormuş gibi yapardım. Cesaretim yoktu onu sevmeye. Sonra derin araştırmalarım sonucu kız arkadaşı olduğunu öğrendim. İsmi Zeynep'ti.

    Onu unutmaya yemin ettim. Kendime söz verdim. Başkaları ile ilgilenmeyi denedim. Bir çocuk vardı Mehmetcan. Bana aşık olduğunu söyledi. Aylarca peşimden koştu. Gözümün önünde ağladı hatta. Bir gün gittim "Tamam, çıkıyoruz." dedim. Çıkmaya başladık sözde. Öğle tenefüsünde buluştuk. Kendimi korkunç hissettim. Emre'yi seviyordum. Yalnız onu. Karşı bankta oturuyordu ve onu seyretmek istiyordum. Yanımdaki çocuk yüzünden onu seyredemiyordum ve bu beni delirtti. Çocuğu sınıfa çağırdım. Sınıfta ona; "Bak Mehmetcan, sen beni seviyorsun biliyorum. Ancak ben seni sevmiyorum. Bu öğlen senin yüzünden sevdim çocuğu seyredemedim. Yani benim sevdiğim başkası var." dedim ve ondan ayrıldım. Mehmetcan okulun en hızlı çocuğuydu. Herkese yazar, herkes de ona yazardı. Uzun süre beni atlatamadı. Her sene bana bir kere kesin yazardı. Sonra bir şekilde beni unuttu. Elbette unuttu, zaten unuttu.

    Emre'yi sevmeye karar verdim. Herkes benimle ilgileniyordu. Zayıflamaya ve kadınsılaşmaya başlamıştım. Annem okulumuzda sarışın bir çocuğu gördüğünü, Emre'yi unutup onunla birlikte olmam gerektiğini söyledi. Çocuk bana aşıktı. Hatta bir keresinde camdan atlamıştı. Ben Emre'yi sevdiğimi, sadece onu sevdiğimi söyledim. Annem, Emre'yi maymuna benzetiyordu. Ben o sarışın çocuktan hiç hoşlanmıyordum.

    Emre, Zeynep ile ayrıldı. Esasında Zeynep, Emre'den ayrılmış; bunu yıllar sonra öğrendim. Emre, Zeynep'ten sonra kimseyi sevmedi; beni bile. Ona gerçekten değer veriyordu, yani o kıza. Emre fazla değer vermezdi. Yıllar sonra öğrendim. Ayrılık haberi karşısında muazzam bir sevince kapıldım, neredeyse göbek atacak kıvama geldim.

    Aşkım daha da artmıştı. Delirmiştim. Koşu bandında bir videom vardı. Hedef belli: "Emre, Emre, Emre" diye koşuyordum. Arkadaşım Ebru deli olduğumu düşünmüyordu, o da benim bir türevimdi zaten. Fakat ben çok derinlerde hissediyordum. Düzenli olarak ağlıyordum Emre diye. Kendimi arabaların önüne atmıştım bir seferinde, biraz da Ebru'ya komik geldiği için yapmıştım. Ama ezilseydim eğer sadece %50 üzülürdüm.

    Ben tam olarak bu gazdayken, Emre ve Anı'yı birlikte gördüm. Anı okulun en kötü kızıydı. Gerçekten kötüydü. Hem aptal, hem cahil hemde çok fena bir kızdı. Emre, Anı ile çıkıyordu. Ebru'ya canımın yanmadığını, iyi olduğumu söyledim. Ama tam olarak o gün, o gün içimden bir şeyler koptu gitti. Artık Emre'yi unutmaya yemin ettim. Yine yemin ettim. Kendime söz verdim. "UNUTACAKSIN!" dedim.

    Başka insanlarla çıktım. O sarışın çocukla çıktım öncelikle. Düzgün denebilecek bir ilişkimiz vardı. Bir buçuk yılımız birlikte geçti. İlk deneyimlerimi yaşadım. Beni ailesinin içine aldı. Hep birlikte yemek yerdik, sinemaya giderdik; hatta spor yapardık. Sarışın çocuğa aşık değildim, ama zaten aşkın ne demek olduğunu unutmuştum. Kaybolmuştu aşkım. Aşkımın içinde erimişti.

    Yıllar birbirini kovaladı. Emre ve Anı ayrıldı. Ben ve sarışın çocuk ayrıldık. Sonra ben büyüdüm. Daha bir güvenim geldi kendime. Emre ne yaptı bilmiyorum.

    Murat, Emre'nin en yakın arkadaşıydı. Sürekli, Murat ile haberleşirdik. Baya sosyal bir çocuktu. Hazirandı sanırım aylardan ya da Temmuz. Hayatımın en güzel yazıydı. O yaz teyzem evlendi yeniden, ben fiziksel olarak çok iyiydim, babam çok iyiydi, abim çok iyiydi. Her şey muhteşemdi. Üniversiteye başlayacaktım. Çok mutluydum. Ben bir şekilde, eskiden Emre'ye olan hislerimden Murat'a bahsetmiştim. Ufak da olsa biliyordu yani. Beni yanlarına davet etti. "Emre ile Etiler'deyiz. Gel istersen dedi." Hiç unutmam yataktan bir anda öyle bir havaya zıpladım ki, annem bana bir şey oldu sandı. İkizleri aradım. En yakın iki arkadaşımdı o zamanlar. Bu an benim hayatımın anı, beş yıldır bunu bekliyordum. "Giyinin, Etilere gidiyoruz." diye talimat verdim. Onlar da beni kırmadılar. Takside 6 tane falan sigara içtim. Konuşamıyordum, sadece mırıldanıyorum taksiciye. Taksici istersek hastaneye gidebileceğimizi söyledi. Adam öylesine korkmuştu.

    İçeri girdik. Emre'nin yanına oturdum. Karşımda ikizler ve Murat. Sohbet ettik biraz. Emre'nin mizacı, havalı hareketleri, uzuvları her şey aynıydı. Ben çok değişmiştim ve hala değişiyordum; eriyordum! Hiç iyi değildim ama belli etmiyordum. Heyecanımı gizlemeyi başardım. İyi denebilecek bir buluşmaydı. Heyecanımı kafenin tuvaletine saklamıştım. Telefonumu tuvalette unuttuğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sonra telefonumu almak için tekrar Etiler'e geri döndüm. Öylesine kötüydü durumum ama dünya böylesine güzeldi artık.

    Geri kalan zamanda hep araştırarak geçirdim. "Biri sizden hoşlanıyorsa yanınızda gözbebekleri büyür." diye bir şey okumuştum. Günlerce hatırlamaya çalıştım: Yanyana otururken gözbebekleri büyümüş müydü?
    Haydi Gizem kandırma kendini.

    Sonra Murat'la konuşmaya devam ettik. Fakat Emre'yle hiç konuşmadık. Bana bir süre mesaj atmadı, aramadı, eklemedi; hiçbir şey yapmadı. Ben de beklemeye başladım. Bir gün dayanamadım, tam bebek yokuşundan aşağıya yürüyordum. Mesaj attım aptal bir aplikasyondan. Dünyanın en salak konuşmasını yaşadık.

    "Napıyorsun"
    "Hiç, sen?"
    "Hiç ben de."

    Bu kadar, tam olarak bu kadardı. İntihar etmeyi bile düşündüm, şimdilerde iyi ki etmemişim diyorum.

    Sonra Murat bana bir ışık yaktı. "Siz ne saçma bir muhabbet etmişsiniz o gün Emre'yle, bence bir daha mesaj at." dedi. Ona atamayacağımı bunun dünyadaki en saçma şey olduğunu söyledim. "At sen, at. Bana bir kere güven. Mesaj atacaksın ve her şey değişecek" dedi. Tamam ulan dedim içimden, bu kadar bekledim zaten, bu işi bitireceğim.

    O an sevgilim, benim senden önce ilk kez bir erkeğe bu kadar ısrar edişimdi.

    ve sen de sonuncuydun.

    Ben mesaj attım o cevap verdi. Konuştuk. Sonra buluştuk. Sonra daha çok buluştuk. Sevgili olduk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Sahile bir şişe şarap alıp gittiğimiz günü hatırlıyorum. Sarhoş olup, parande attığımızı. Bir taşa ismimizi kazıdığımızı ve diğerleri. Emre maneviyatı olan bir çocuktu. Yengeç burcuydu, duygusaldı. Çoğu zaman söylemezdi, ufak cümleler yazardı. Bir keresinde "Biz neyiz Emre, sevgili miyiz? Neyiz biz?" demiştim ona. Çıldırıyordum o zaman. "Biz hiçbir şeyiz. Gel hiçbir şey olalım. Belki böylesi daha güzel olur." demişti. Ben delirmiştim. Bak senin için bir cümle yazdım demişti. Hiç unutmam: "Saçları, sakallarımda." yazmıştı telefonuna. Bana o cümleyi gösterdiği gün dünyanın en mutlu insanıydım.

    Velhasıl, iyisiyle kötüsüyle zamanlar geçti. Bir yıl kadar bir süre birlikteydik. Her allahın günü hemde. Çok abarttık yine. Bana az geliyordu. Onu her gün, her an, her saniye ve salise istiyordum. Fakat sonra öyle kötü kavgalar etmeye başladık ki, beni çıldırtıyordu. Beni umursamıyordu ve sevmiyordu. Bir gün ona içimde; "Sen sevme beni sevgilim, ben bizi ikimizin yerine severim." demiştim. Öylesine seviyordum ama bana zarar veriyordu. O zararlıydı. O yanlış birisiydi. Benim için doğru değildi.

    Benden ayrıldıktan sonra çok uzun süre kendime gelemedim. Hep geldiğimi sandım ama hiç gelemedim. Düzenli olarak ağladım. Ama bu süreçte onun nasıl bir insan olduğunu görmeye başladım. O bencildi. Çok bencildi ve benim değerimi hiçbir zaman bilemedi. Fakat o sadece bana karşı değil, bütün ilişkilerinde bencildi. Paylaşmasını bilmezdi. Karakteri oturmuş bir çocuk değildi, onu sürekli itelemem gerekirdi. Bilmiyorum onu sevmek beni sadece yıpratıyordu. Bunu anladığımda ondan inanılmaz derecede soğudum. Daha biz yeni ayrılmışken ve ben ölürken, o başka bir kızla gezdiyordu. Hem benimle doğum günü arefemde ayrılmıştı benden ve doğum günümde sarışın bir kızla geziyordu. Bunu öğrendiğim gün yine içimden bir şeyler koptu, Anı ile olduğunu öğrendiğimde hissettiğimden. Çok canım yandı. Kayboldum. Onu içimde eritmeye karar verdim.

    Sonra yıllar geçti yine. Bir gün okulda oturuyordum. Üniversitede yani. Geldi karşıma oturdu Emre. Gözlerini bana dikti ve baktı. Öylesine acıdım ki ona, nedenini bilmiyorum. İçimden bir şeyleri gerçekten kopartmıştı. Hem içimden kopan şeyler, umuttu belki; ümitti aşka karşı düşlediğim. Ama o da vardı kopanların arasında. Beni benden çıkarttığımızda o da benden eksilmişti. Yani Emre. Emre de kopup, gitmişti. Nasıl oldu tam bilmiyorum ama bir şekilde hiçbir şey hissedemez hale geldim. Benden, o eski heyecanımdan; hiçbir şeyden eser kalmamıştı. Anlamadım. Gözlerine bile bakmadım onun. İçimden gelmedi bakmak. Sadece usulca kalkıp gittim. O gün anlamıştım, artık onu sevmiyordum.

    Sonra o bizim gruptan başka bir kızla çıktı. Yakın arkadaşımdı benim aslında, Merve diye bir kız. Biliyor musunuz sevindim onun adına. İnan olsun bir gün kıskanmadım. Canım bir gün yanmadı. Birlikte gördüm onu hatta bir gece klübünde. Sonra Emre kızı bırakıp yanıma geldi desem ve uzaktan beni kesti. O gün anladım. Biz birlikteyken de o başkasını kesiyordu ve kiminle birlikte olsa bir başkasını kesecekti. O gün anladım ve kendime söyledim:

    Doğru kararı vermişsin Gizem. İnsanlar değişmez ve Emre asla değişmeyecekti. Sen senin sevgine layik olan birini sevmelisin. Seni gerçekten sevebilecek birini.

    Sonra hep insanların beni gerçekten sevip sevmediğini araştırdım. Beni çok seven biriyle çıktım, ups bu sefer ben onu sevmiyordum. ve sonra BAM! bitti. kimseyle çıkamaz hale geldim. Çıksam bile hep bir şeylerin eksik olduğunu biliyordum.

    Sonra sen geldin. Seni ilk kez gördüm. çok daha kuvvetliydi hislerim. Seni tanıdım; karakterine aşık oldum. sabrına, yüceliğine, ruhuna, kahkahana, yengeçliğine, utangaçlığına, beyefendiliğine, zekana, disiplinine, cümlelerine. HER ŞEYİNE.

    fakat sevgilim bilemedim, ah ben bilemedim. Keşke lisede karşıma çıksaydın. keşke içimde o zamanların inancı olsaydı, keşke ilk güvenimi sana verseydim. çünkü biliyorum. biliyorum sen beni hiç böyle kırmazdın.

    kırmazdın değil mi sevgilim?

    1.10.2018

    --we--