• "belki de sadece dün büyük bir kavga ettiler, adam bir türlü gönlünü alamıyor eşinin" diye düsünüyorum ama işime gelmiyor böyle düşünmek. öykü düşlemek dururken gündelik hayatın gerçekleriyle yüzleşmek çok sıkıcı çünkü
  • İsmail kılıçarslanın hangi kitabını okuduysam pişman olmadım, Uslubu hoşuma gidiyor, bütün kitapları ayrı bi lezzet....................................
  • “Keşke hatırlamasam" diyor her seferinde, "keşke unutmanın bir yolu olsa."
  • Bir gözleri vardı ki Yusuf olup içine düşsen hiçbir kervan ipi çekip de dışarı çıkartmaya yetmezdi adamı..
  • Gâvura düşman, mazluma dost olmayınca hayat neye yarar?
  • “Doldurulan biricik zaman, istemenin görüngüsünün kalıbı, şimdidir. Birey için zaman hep yenidir. O, her zaman yeniden varolduğunu duyumsar. Çünkü yaşam yaşama isteğinden ayrılamaz, yaşamın tek kalıbı da şimdidir. Ölüm (benzeri yinelemek için ayrılmayı dileriz) güneşin batışı gibidir. Gece, batan güneşi gözle görülür biçimde yutar. Gelgelelim, güneş bütün ışıkların kaynağı olarak aralıksız yanar, doğa bata, yeni dünyalara yeni yeni günler getirir. Başlangıç ile son, yalnızca bireyi etkiler.”
    -Arthur Schopenhauer

    "Ölüm denen şey belki de bir ara, kısa süreli bir mola, bir oh deyişti, ama ardından yola devam edilecekti tekrar, yaşamın esriklik ve umutsuzluk dolu çılgınca oyununda yeniden binlerce figürden biri olunacaktı. Ah, hiçbir şeyin işi bitmiyordu, son diye bir şey yoktu."

    Olur da inceleme yaparsam diye kafamdan geçenleri hafif şekillendirmiş ve hatırlatıcı bir iki kelimeyle de zihnime kazımıştım. Yazmaya başladığımda da düşünerek ve düşüncelerimi inceleyerek ilerleyecektim. Fakat kitabın yarattığı sarsıntı sonrasında enkazın karmaşa ve pislik içindeki yığınına ilk katılan onlardı. Onları tekrar elde etmek için arama kurtarma çabalarına girmedim. Yüzeyde olanlardan bir kaç tane düşünce ve duyguya baktım. Yıkılmamış olanlarla da devam ediyorum. Bu sağlam kalanların varlığı neydi? Olaya sebebiyet veren etken mi onlara dokunamadı, yoksa onlar mı tesiri bertaraf ettiler? Güçlü olan etken miydi, yoksa etkenin alanının dışında kalabilecek kadar bilge ya da şanslı olan onlar mıydı? Kafka'nın bahsettiği baltayı yedikten sonra bizde kalanları ayakta tutan neydi gerçekten? Belki de içimizde sonsuz sayılabilecek kadar sağlam ve zayıf, güzel ve çirkin, iyi ve kötü vb. olgular taşıdığımız için illa geriye bir şeyler kalıyordu. Fakat bu durumda balta niye vardı ki? Buz tabakasının üzerinde oluşturulan gedik, tekrar buz tarafından aynı şekilde kapatılıyorsa balta niye kendini yoruyordu ki? Bende de aynı olması garip olurdu. Beynimde de böyle mi oluyordu acaba? Yıkıma maruz kalan, yıktığım ve/veya yapıştığı yerden söküp attığım düşüncelerin yerlerini yine beynim dolduruyor muydu? Yoksa orayı boş bırakıp hissetmemi mi sağlıyordu? Afallamış bir vaziyette mıknatıs gibi olmuştum. Ama ondan da farkım vardı. Özümdeki maddelerin -düşüncelerin ve duyguların- sadece benzerlerini ya da etkileşim içinde olduklarını değil, tamamen zıt olanlarını da kendime çekiyordum. Bütün bu çekim kuvveti için harcadığım enerjinin oluşturduğu yorgunluk etki ederken, diğer yandan biriken bunca maddeyi ne yapacağım üzerine enerji harcamaya başlamıştım. Tıpkı yokuş aşağı giderken hızlanmış biri gibiydim. Hızım da harcadığım enerji de gittikçe artıyordu ve durmak için harcayacağım enerji de ilerlemedekinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Hâlbuki o bende yoktu. Ben de benzerlerim ve zıtlarımı düzenli bir hâle getirmeye başladım. Ama ortalık çok karışık olduğundan bu bayağı bir yorucu oldu. Önce benzerlerimin de kendi içlerinde benden bağımsız farklı benzerlikleri olduğunu fark ettim. Onları sadece benimle benzer olanlardan ayırdım. Daha sonra zıt olduklarımdan bazılarının benzerlerimle ya da diğer zıtlarla aralarında benzerlik gösterdiğini fark ettim. Bunlara ne yapacağımı bilemedim. Kategorize etmeyi sevmiyordum ve yapmaktan nefret ediyordum. Ama başka bir çarem var mıydı ki? Bir de tüm bunlardan bağımsız eşsiz ve benzersiz özleriyle gökte duran güneş gibi parıldayanlar vardı. Ah, ne güzel olurdu hepsinin kendi aralarında anlaşıp benimle direkt bütünleşmesi. Bu iç geçirme sayesinde okuduğum bir söz aklıma geldi. Şöyle diyordu şair:
    "Bir an kendisine öyle geldi ki, sanki her şey us tarafından kavranıp bilinebilirdi, kulak verilip dinlenilebilirdi her şey, yıldızların gökyüzünde emin adımlarla aksak yürüyüşü, insanların ve hayvanların yaşamı, onların oluşturduğu topluluklar, onların düşmanlıkları, birbirleriyle karşılaşmaları, birbirleriyle sürdükleri savaşlar, her canlının içine yuvarlanmış ölümle birlikte büyük ve küçük her şey. Bunların tümünü ilk sezgi ürpertisi bir bütün olarak gördü Knecht ya da hissetti; kendisi de tastamam düzenli, yasaların egemenliğinde, usa kapıları açık bir varlık olarak bu bütünün içine alınmış ve gereken yere yerleştirilmişti."
    Sonrasında da yüce bir insanın sözünü düşündü. Bunu okuduğu zamandan beri her gün aklında tutmaya çalışan ve tutuşun gerektirdiği enerjinin boşa gitmediğinden emin olmaya çalıştığı bir sözdü.
    “Nasıl göreceğini öğren. Her şey, her şeyle bağlantılıdır; fark et.”
    -Leonardo Da Vinci
    Tüm bu düşünceler ve düşüncelerin tetiklediği duygular anlıktı. İlginç ve tanımlanabilirlikten uzak bir sezgiydi. Zayıflığımı ve küçüklüğümü fark ettirmişlerdi. Fakat ormanın derinliklerinde kaybolmuş birinin uzaktan çok hafif bir esinti ve volüm ile gelen suyun sesini işitmesi gibi güzelliğinin ve yapabileceklerinin sesini duymuştum. Bunu başarabilirdim. Kendinde topladığı her şeyi kendinde bulunan farklılıklarla değil, hepsinin özünde bulunan benzerliklerle bir araya getirebilirdim. Sonrasında ise bir bütün oluşturabilir ve aidiyet hissiyatı ile birlikte huzura erişebilirdim. Başlangıç kısmı en zoruydu. Çünkü irademin ve azmimin en zayıf olduğu dilimdi. Bu yüzden yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı net bir şekilde belirlemem lazımdı. Teknik olarak yapacaklarını biliyordu. Ancak yaşamın kendisi pratikten ibaretti. Aceleci olmayacaktım. Aksi takdirde hatalı bir düşünme yoluna veya yanlış bir eylem yapmaya sebebiyet verebilirdim. Yapacaklarıma dair içimde oluşan her endişe ve/veya çekingenlikte olduğum yerde durmaya ve zihnimi berraklaştırmaya söz verdim. Sonra da işe koyuldum. Özden usa ulaşacak etkileşimlerde izleyeceğim yol belliydi. Etrafımdaki her şeyi önce duyumsayacaktım. Düşünme ise arkasından gelecekti, yani birleştirme eylemi. Kendimi kokladım, suya dokundum, ayı izledim, rüzgârı işittim ve hepsini farklı duyumlarla tekrar yapmaya başladım. İlk başlarda duyumsamanın getirdikleri hiç bilmediğim bir resmin yapboz parçalarını önüme sermiş gibiydi. Hangi parçanın nereye ait olduğunu, nelerle yan yana gelebileceğini ya da gelemeyeceğini, kaç parçadan oluştuğunu, başlangıcın ve sonun nerede olduğunu ve en önemlisi hangi resmin yani ortaya neyin çıkacağını bilmiyordum. Sadece parçaları buluyor ve onları görünür yüzlerini önümde hazır bir vaziyette bekler kılıyordum. Etrafta bulunan tüm parçaları teker teker duyumsadıktan ve parçaların suretlerini kendim için görünür kıldıktan sonra mıknatıs etkisi gerçekten başlamış oldu. Gözlerimi kapattım. Bağdaş kurup oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Ve nefes alışverişime odaklanmaya başladım. Sonrasında ise artık içimi görüyordum. Zamandan, dış etkilerden ve en zoru olan kendi bedenimden uzaktım. Kendi zihnimde 'ben'liğim buğulu bir hayal görüntüsü olmuştu. Hesabını yapamayacağım bir süre sonra ise ayın usumu coşturan etkisini hissettim. Önce gökyüzüne baktım ve ayın saf parlaklığı karşısında heyecanımı yaşadım. Sonra ise önümdeki yapboza kafamı çevirdim. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Tüm parçalar bir araya gelmiş ve bütünü oluşturmuştu. Özde bulunan çekim gücüne sahip olan ne sadece aydı, ne de ben. Parçalar da birbirlerini itmiş ve çekmişti. Ortaya çıkardıkları görüntü ise hayatımdı, bendim.

    Şimdi, ise çocuksu ve saçma konuşmamı bitiriyorum. Bu kitabı incelemeye çalışayım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, çocukluk hayallerimi içinde barındıran bir kitabı okudum. Çocukluk dönemiyle birlikte muazzam hayal gücümün kalıntılarını fark etmemi sağladı. Bu nasıl mı oldu? Kendi çocukluk yıllarınızda benimsemiş olduğunuz bir kahramanı düşünün. Bu kahramana tamamıyla hayranlık ve tutku dolu bağlanmayı sağlayan unsurlarınız neler olurdu? Benim her şeyini bilmem oluyordu. Çocukluğunu, gençliğini, erişkinliğini ve kahramanlığın belirtilerinin olduğu her anı. Bu sebepten dolayı pek fazla kahramanım olmadı. Olanlarla da çok fazla bütünleşemedim. Çünkü önümde her zaman sonuçları veriyorlardı. Sadece kahramanlar vardı. Kahraman olmuşlardı. Nasıl olduklarının ne önemi vardı ki? Bu yüzden kimse anlatmıyordu. Ama ben önem veriyordum. Çünkü ben de bir çocuktum. Kahramanlara olan hayranlığım sadece tiyatro seyirciliğiyle sınırlı kalmaması lazımdı. Benim de bir gün oyuncu olmama sebebiyet vermeli ya da teşvik etmeliydi. Diğer kahramanlar bende başarılı olamazken, tam bu sebepten dolayı Hermann Hesse'nin Knecht'i başarıya ulaştı. Hayatının anlatabilecek her dönemini ve bu dönemlerin barındırdığı tüm koşulları anlatmıştı. Knecht'in yaşadığı zorlukları, sahip olduğu özellikleri, yakaladığı şansları, hayatına etki eden değerli insanları, etrafındakilerin onda oluşturduğu duygu ve düşünceleri, kendisinin içinde büyüyen tohumu vs. Knecht'i merkeze koyarak etrafında ve içinde olanların oluşturduğu her değişimi gözlemleyebildim. Daha da önemlisi anlatıcının ince ve yüce anlayışı sayesinde anlayabildim. Belki hâlâ hepsini anlatmış veya anlamış değildim. Ama çocuksu bir gözle bakanın aklında soru oluşmuyorsa nerede kusur veya eksiklik bulabilirdim ki? İşte, ben de bu mükemmel güzelliğin büyüsüne kapıldım. Çizgi filmlerde pişirilmiş turtanın görünür kokusu karaktere ulaştığında nasıl ayakları yerden kesilir ve burnunun önderliğinde tüm bedeni turtaya doğru yol alırsa, ben de Knech'e doğru o şekilde yol aldım. Artık onu duyumsayabiliyor ve duyumsanın bende oluşturduğu cezbedici güzelliği anlayabiliyordum. Tüm bu süreçte hem Knecht, hem anlatıcı, hem de gözlemleyen ben kendimin öğretmeni olmuştu. Hepsinden bir şeyler öğreniyor ve gelişiyordum. Bu oluşum sürecinde ne tamamen şekil verilendim, ne de tamamen şekil alandım. Kendime özgüydü ve kendimden olanlarla harmanlanıyordum. Hikâyenin sonunda Knecht, kitabın sonunda anlatıcı benden gitmişti. Ancak harmalama şekilleri ile özüme kattıkları ve en önemlisi ben hâlâ duruyordum. Devam ettim, ediyorum ve edeceğim. Bir gün ben de kahraman olacağım ve kendi gerçekliğimi yaşayacağım.
    “ "Ah, keşke insan bilen biri olabilseydi!" diye sesini yükseltti Knecht. "Bir öğreti olsaydı ortada, insanın inanabileceği bir şey olsaydı! Her şey çelişiyor birbiriyle; her şey birbirinin yanından, birbiriyle ilişkisiz kayıp gidiyor, hiçbir tarafta bir kesinlik yok. Bir şey hem böyle yorumlanabiliyor, hem karşıt bir yoruma konu yapılabiliyor. Bütün dünya tarihi hem bir gelişim ve ilerleme, hem de düpedüz bir çöküntü ve saçmalık diye görülebiliyor. Bir gerçek yok mu peki? Gerçek ve geçerli tek bir öğreti yok mu? ”

    Artık soruya siz cevap verirsiniz.

    Kitap hakkında söylemek istediğim bir şey daha var. O da Hermann Hesse'nin bilgeliği ve bütünleştirici gücü. Kuşlar gibi bu dünyadan olamayacak kadar güzel, fakat bu dünyaya tutunmuş ve ona ait bir güzelliğin anlatımı ile anlatış şekli. Kitabın içindeki kavramlar ve kavramların barındırdıkları anlam o kadar geniş çapa yayılmış ki, bir araya getirmeyi bırakın görüntüden dolayı ürküp kaçılmama ihtimali yok. Hermann Hesse burada insanlığı, insanları ve insanların yarattığı her şeyi bir yapboz -evet yine aynı benzetme- hâline getirmiş. Batı'dan klâsik müziği almış ve yanına Uzak Doğu'num bambu ağaçlarını kesen rüzgârın sesini koymuş. Batı'nın meraklı ve istekli hâllerini almış ve Doğu'nun inançlı ve azimli hâliyle birleştirmiş. Batı'nın çirkinliklerini almış ve Doğu'nun güzelliklerinde yok etmiş. Batı'nın duraksız ilerleyişini almış ve Doğu'nun durağanlığında sindirmiş. İnsanı almış ve insanda birleştirmiş. Birleşen insanı almış ve doğada birleştirmiş. Doğayı almış ve her şeyi bir bütün olarak görmüş. En güzeli de tüm bunları bize sunmuş. Kendi payınıza düşeni alın derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Umarım, sizi kitaba çeker ya da okuduğunuza değer. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

    “Dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur, dostum.”

    Hermann Hesse, adamdır!