• Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz'in İrfan Yayınevi'nden çıkan baskısını (Çanakkale'ye Yürüyüş - Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi) yıllar önce okumuştum. Ötüken Neşriyat geçtiğimiz aylarda bu eseri, Hüseyin Nihal Atsız'ın Orkun, Atsız Mecmua, Tanrıdağ, Son Kale gibi dönemin Türkçü dergilerinde yer alan, edebiyat, tarih, politika gibi konular hakkındaki söyleşilerini de dahil ederek tekrar yayınladı. Ben de hem hafızamı tazelemek, hem de kitabın sonuna dahil edilen söyleşileri görmek için ikinci kez okudum. Benim için güzel bir tekrar oldu. Dönemle ilgili unuttuğum birçok şey varmış.

    Naçizane incelememe geçmeden önce, Hüseyin Nihal Atsız hakkında birkaç şey söylemek istiyorum;

    Hüseyin Nihal Atsız, Türk yazın hayatına, "Ruh Adam "Bozkurtlar "Yolların Sonu "Türk Edebiyatı Tarihi "Aşıkpaşaoğlu Tarihi "Üç Osmanlı Tarihi "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler "Tevarih-i Cedid-i Mir'at-ı Cihan gibi hatırı sayılır derecede iyi ve önemli eserler kazandırmasına rağmen hak ettiği değeri gör(e)meyen bir yazar ve düşünce adamıdır. Çoğu zaman, belirli çevreler tarafından maksatlı bir şekilde ideolojik görüşleri ön plana çıkarılmış, edebi kimliği, karakteri, şairliği, tarih alanındaki uzmanlığı görmezden gelinmiştir. Ben, Hüseyin Nihal Atsız'ın, ideolojik anlamda bazı görüşlerine katılmamakla beraber, edebi kimliğinin, tarih alanındaki çalışmalarının, bilhassa da şairliğinin takdire değer olduğunu düşünüyorum. "Ruh Adam" adlı eseri ve "Geri Gelen Mektup" adlı şiiri benim için kafidir.

    Kitaptan birkaç alıntı ve Atsız hakkında bir belgesel paylaşarak incelememize başlayalım.

    #30197968
    #30430479
    #30431050
    #32034856
    #32689053
    #32728579
    #32711883

    https://youtu.be/w9bFXMVflSA

    Kitap, Atsız'ın 6 Mart 1959 – 16 Ekim 1959 tarihleri arasında Büyük Doğu dergisinde yayınlanmış, içerisinde özel hayatına dair anektodların da bulunduğu makalelerinden oluşan bir hatırattır. Kitabın sonunda da yukarıda bahsetmiş olduğum söyleşiler yer alıyor. (birçok farklı konu hakkında olduğu için bu söyleşilerden bahsetmeyeceğim)

    Kitabın önsözünde Atsız, kısaca 1944 – 1945 yılları arasındaki Türkçülük – Turancılık davasına değinmiş. Ama bunu politik bir üslupla değil, edebi bir üslupla yapmış. Davayı, müellifi İsmet İnönü, kahramanlarının Hasan Ali Yücel, Falih Rıfkı Atay, Nevzat Tandoğan, figüranlarının da sanık Türkçüler olduğu bir piyes olarak tanımlamış. Bu piyesi anlatırken öyle edebi, öyle güzel bir dil kullanmış ki, kendimi yakın döneme ait siyasi bir hatırat değil de, edebi bir metin okuyormuş gibi hissettim.

    “... figüranlar kendilerine verilen rolü oynamadılar. Delikte gizlenmiş olan suflörün iğrenç yüzünü görmüşlerdi. Üç silahşörün, kılıç tutmasını bilmedikleri için havaya savurdukları ızgara şişlerine, şakşakçıların bütün yırtınmalarına ve perdecilerin ikide bir perdeyi açıp kapamalarına rağmen, suflörün söylediklerini tekrarlamadılar.
    Müellifin şekeri arttı, kahramanların ipliği pazara çıktı. Besili rejisöre inme indi. Perdeciler kaçacak delik aradılar. Şakşakçılar, malum...

    Piyes yarıda kalmış, parodi seyircileri ise hakikati anlamıştı.”

    Kitabın sonraki bölümlerinde ise Atsız, Halk Partisi ile nasıl karşı karşıya geldiğini, Halk Partisi'nin kendisine ve Türkçülere karşı olan tutumunu, Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel gibi dönemin önemli simalarıyla ile nasıl tanıştığını, Askeri Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatmış. Bütün bu anlatılarda mizahi bir dil kullanmış. Birçok yeri tebessümle okudum. Özellikle Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlattığı bölüm çok eğlenceliydi. Ama bu anlatılarda hüzünlü bölümler de yok değil. Fakat tavizsiz, vakur, idealist kişiliğinden olsa gerek, Atsız bunlara pek değinmemiş. “Izdırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın. / Bir damlacık aksa da, bir acizdir gözyaşın; / Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın / Tek başına dileğe doğru at salmalısın.” mısralarının vücud bulduğu idealist bir düşünce adamından da aksi bir yaklaşım beklenemez sanırım.

    HALK PARTİSİ İLE KARŞI KARŞIYA GELMESİ

    Halk Partisi ile ilk kez, Birinci Tarih Kongresi'nde yaşanan bir olay neticesinde karşı karşıya gelir. Kongrede, Türklerin Orta Asya'da meydana gelen büyük bir kuraklık sonucunda göç ettiğine dair bir tez ortaya atılır. Kongrede bulunanlardan biri olan dünyaca ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan, bu teze karşı çıkar. Ona göre böyle bir kuraklık hiç yaşanmamıştır. Göç nedeni Moğol baskısıdır. Reşit Galip, Afet İnan gibi isimler Zeki Velidi Togan'a tepki gösterir. Bunun üzerine Atsız ve arkadaşları Reşit Galip'e bir telgraf çekerler;

    “Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakla iftihar ederiz.”

    Bir telgraf da Zeki Velidi'ye yollanır;

    “Tebrik ederiz.”

    Bu olaydan sonra Zeki Velidi Togan baskılara dayanamayarak ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Türkiyat Enstitüsü'nde asistan olan Atsız ise, dönemin Maarif Vekili Reşit Galip tarafından Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir. Birinci Tarih Kongresi ve sonrasında yaşanan bu olaylar aynı zamanda, Atsız'ın sonraki yıllarda kaleme alacağı “Dalkavuklar Gecesi” adlı romanına esin kaynağı olur. Romanda İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel, Afet İnan gibi dönemin önemli isimleri mizahi bir dille eleştirilir. Atsız'ın eleştirileri “Dalkavuklar Gecesi” ile sınırlı kalmaz. Bu da Halk Partisi'nin Türkçülere karşı olan tutumunu daha da sertleştirmesine neden olur. Sonrası, Atsız için çileli yılların başlangıcıdır.

    SABAHATTİN ALİ İLE TANIŞMASI

    Atsız Sabahattin Ali ile Türk Ocakları'nda tanışır. Atsız Yüksek Muallim, Sabahattin Ali de Erkek Muallim Mektebi'nde öğrencidir. Türkçülük hakkında ateşli konuşmalar, tartışmalar yaparlar. Sabahattin Ali milliyetçi şiirler ve hikayeler kaleme alır. Bu şiir ve hikayelerden birkaçı Atsız'ın çıkardığı Atsız Mecmua'da yayınlanır. Sabahattin Ali bir dönem eğitim için Almanya'ya gider. Döndükten sonra Atsız ve arkadaşları onu okullarında misafir ederler. Sonraki yıllarda Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ile temas kurup görüşlerinden etkilenir. Yazdığı bir şiirde Atatürk ve İnönü'ye hakaret etmesi sebebiyle 1 yıl hapis cezası alır. Hapisten çıktıktan sonra, düşüncelerini değiştirdiğini ispatlaması şartıyla öğretmenlik mesleğine geri alınacağı söylenir. O da Atatürk hakkında ''Benim Aşkım” adlı bir şiir yazıp öğretmenlik görevine geri alınır. 1944 yılında Atsız'ı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na yazdığı Orkun dergisinde yayınlanan açık mektup nedeniyle mahkemeye verir. Bu olay Türkçülük – Turancılık davasının başlangıcı olur. Dava sonucunda Atsız'la beraber birçok Türkçü hapse atılır, bir çoğu sürgün edilir, bir çoğu da görevlerinden alınır.

    HASAN ALİ YÜCEL İLE TANIŞMASI

    Atsız, Hasan Ali Yücel ile Pertev Naili Boratav vesilesiyle tanışır. Pertev Naili Boratav Atszı'ı, Hasan Ali Yücel'in evine götürür. Tarih hakkında sohbet ederler. Hasan Ali Yücel'in, Fuad Köprülü'nün tarih bilgisi aleyhinde sözleri, Atsız'ın deyimiyle kendisinde menfi bir tesir uyandırır. Çünkü Fuad Köprülü Atsız'ın öğretmenidir. Hasan Ali Yücel'in sözlerini kıskançlık olarak yorumlar. Atsız'ın 1931 yılında Türkiyat Enstitüsü'nde asistan oluşundan sonra da ara ara görüşürler. Bu dönemde Hasan Ali Yücel “Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” adlı bir eser kaleme alır. Atsız bu eseri okuyup, altıncı asırda Hun edebiyatının olması(!), Oğuz Kağan'ın olmayan kardeşi(!), varsağılarda şairin adının geçmemesi(!), türküyle koşmanın karıştırılması gibi 18 fahiş hata bulur. Geçmişte Hasan Ali Yücel'in Fuad Köprülü'nün ilmi aleyhindeki sözleri nedeniye de olsa gerek, ''Yanlış yapanların yanlışlarını yüzlerine vurmamak, yanlışların sürüp gitmesine yol açar. Kimi şımarır, kimi ne oldum delisi olur. Sonunda millet zarar eder. Zannederim demokrasi denen kuşun etinde yenebilecek tek taraf bu tenkid tarafıdır” deyip “Alaylı Alimler” başlıklı bir yazı kaleme alarak bu hataları Orhun dergisinde yayınlar. Okullarda ders kitabı olarak da okutulan kitap müfredattan kaldırılır. Böylelikle Atsız için, yaşayacağı bütün acı olayların başrol kadrosunda Hasan Ali Yücel'in de bulunduğu bir dönem başlar. Çünkü Hasan Ali Yücel, bu olay nedeniyle Atsız'a büyük kin duyar. Bu öyle büyük bir kindir ki, Atsız'la beraber öğretmen olan eşi Bedriye Atsız'ı da görevden aldırıp tutuklatmaya kadar varır. Bedriye Atsız evlerine gelen polisler tarafından tutuklanırken dört yaşındaki oğlu Yağmur'u eve temizlik için gelen bir kadına bırakmak zorunda kalır ve oğlunu 2.5 ay boyunca görmez. Serbest bırakıldıklarında görevlerine iadeleri bilinçli olarak savsaklanır. Bedriye Atsız'ın göreve iadesi 2 yıl sürer. Atsız'ın hayatı boyunca yaşadığı olaylar aşağı yukarı hep aynıdır. Sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye koşar.

    ASKERİ TIBBİYE'DEKİ ÖĞRENCİLİK YILLARI

    Aslında Atsız'ın hayalinde Harp Okulu varmış. Doktorluğa karşı pek bir heves duymuyormuş. Fakat o dönem İstanbul'da Harp Okulu olmadığı için, “asker olayım da nasıl olursam olayım” deyip Askeri Tıbbiye'ye girmiş.
    Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatırken mizahi bir üslup kullanmış. Sınıf arkadaşlarından, yaptıkları haylazlıklardan, hocalarından, gördüğü derslerden, dönemin eğitim sisteminden bahsetmiş. Okuldan kaçmalarından tutun, başka okulun öğrencileriyle kavga etmelerine, yaptıkları futbol maçlarına kadar pek çok şey anlatmış. Bu bölümleri, öğrencilik yıllarım aklıma geldiğinden olsa gerek, mutlulukla karışık bir hüzünle okudum.

    “İnsansa bütün asrı aşar hatıralarla / İnsan ona derler ki yaşar hatıralarla... “ demiş Atsız. Ben de aklımın, kalemimin yettiğince Atsız'ın hatıralarını sizlere aktarmaya çalıştım. Umarım faydalanabileceğiniz bir inceleme olmuştur. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
  • Şüphesiz kadın, erkeğe nispetle daha naif ve nazik, daha hassas ve kırılgan bir tabiata sahiptir. Ancak bunlar birer kusur ve eksiklik değil, yaratılış özellikleridir. Hatta kadını kadın yapan, onu cins-i latif kılan hususiyetlerdir. Ne var ki kadının doğasıyla ilgili bu özellikler bazı ayetlerin tefsirinde birer nakisa(eksiklik) olarak zikredilmiştir. Mesela Fahreddin er-Razi, Allah'ın kudret ve lütfunun bir göstergesi olarak insanların erkek-dişi olarak çift yaratıldığı ve çift yaratmadaki maksadın iki karşıt cinsin birbiriyle huzur ve dinginlik bulması şeklinde açıklandığı Rum:21'nci ayetin tefsirinde, "Bu ayet kadınların yaratılışının tıpkı hayvanlar, bitkiler ve sair faydalı şeylerin yaratılmasıyla aynı olduğunun delilidir. Dahası bu ayet, "Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı."(Bakara:29) mealindeki ayetle aynı manaya işaret eder. Bu demektir ki kadınlar kulluk ve mükellefiyet için yaratılmamıştır. " şeklinde bir ifade serdettikten sonra şunları eklemiştir:

    "Kadınların yaratılması biz erkeklere lütfedilen bir nimettir. Onlar biz erkekler için yaratılmıştır. Kadınların bizim için yaratılması ve mükellef kılınması, onlara biz erkeklerin mükellefiyeti gibi bir mükellefiyet yüklendiğine değil , [Allah'ın] bize yönelik nimetini tamamına erdirmeyi göstermeye yöneliktir. Bu hem nakil/ nass , hem hüküm/ hikmet hem de mana/ illet açısından böyledir. Nakli delili, bu ve benzeri mealdeki ayetlerdir. Hükme /hikmete gelince, kadın cinsi erkeğin mükellef kılındığı birçok şeyle mükellef kılınmamıştır. Bu konudaki illet de şudur: Kadın , yaratılış itibariyle zayıf, cılız ve aynı zamanda ahmaktır. Bu yüzden kadın çocuğa benzer. Çocuk mükellef tutulmaz. Binaenaleyh , kadının mükellefiyete ehil olmaması gerekir. Ancak şu da var ki onlar mükellef kılınmasaydı Allah'ın biz erkeklere yönelik nimeti tamamlanmış olmazdı. Sonuçta mükellef kılındılar ki her bir kadın azaptan korksun ve kocasına itaat edip haramdan sakınsın . Kadınlar bu şekilde mükellef kılınmasaydı kesinlikle fesat zuhur ederdi."

    Orta Çağ Avrupasındaki "Kadının ruhu var mı yok mu?" tartışmasına damgasını vuran zihniyeti hatırlatan bu ilginç yorumun özeti şudur: Kadın aslında bir insan değil, tek başına gerçek insanı temsil eden erkeğin istifadesi için yaratılmış olan hayvanlar, bitkiler ve sair faydalı şeyler gibi bir metadan ibarettir. Kadının görece mükellefiyeti ise erkeklerin bu metadan ağız tadıyla faydalanması içindir.

    Bazı klasik tefsirlerde, müşrik Arapların kız çocuk sahibi olmaktan nefret ettiklerini, bununla birlikte erkek çocukları kendilerine, hor-hakir görüp insan yerine koymadıkları kız çocuklarını da Allah'a layık görmekten utanıp sıkılmadıklarını anlatan Zuhruf:15 - 17'nci ayetlerin ardından gelen ve gerçekte müşrik zihniyeti tasvir eden, "Demek şimdi ben, süs-püs içinde büyütülecek/ büyüyecek, büyüdüğü zaman da kendini savunmaktan bile aciz olacak bir kız çocuk sahibi oldum! diye söylenir durur. " mealindeki ayette kız çocuğuna atfedilen özellikler müfessirlerin çoğunluğu tarafından Allah'ın tavsifi olarak kabul edilmiş ve dolayısıyla bu ayet de erkeğin faik(üstün), kadının dun(aşağıda olan) olduğu kabulüne mesnet kılınmıştır. Mesela Fahreddin er- Razi bu ayetin tefsirinde şunları zikretmiştir:

    “Ayetteki "süs-püs içinde büyütülecek/büyüyecek" (eve men yüneeşşeü fi'l-hilyeti) ifadesinde , kızların/kadınların eksikliğine dikkat çekilmek istenmiştir. Zira süs-püs içinde büyütülen kimse, zatı itibariyle eksik olur. Çünkü onun zatında böyle bir eksiklik olmasaydı, süslerle kendini tezyin etmeye ihtiyaç duymazdı. Allah kızların/ kadınların noksan hallerini bir diğer şekilde beyan etmek üzere , "Kendini savunmaktan aciz" buyurmuştur. Bu ilahi beyanda kastedilen mana, kız/kadın cinsinin münakaşa ve münazaraya girmek durumunda kaldığında kendi meram ve maksadını ifade edemeyip acze düşmesidir. Bu acziyetin sebebi, kız/kadın cinsinin dil becerisine sahip olmaması, aklının kıt ve aynı zamanda tabiatı gereği aptal/ ahmak olmasıdır. Bu yüzden, "Kadın , hüccetini ortaya koymak isteğiyle konuştuğunda, çoğu zaman kendi aleyhine hüccet olacak şeyleri söyler. " denilir. İşte bütün bunlar, kadının tam manasıyla eksik olduğunu gösterir. Hal böyleyken , kızları Allah'a izafe edip O'nun çocukları olduğunu söylemek akıl karı mıdır?!”

    Fahreddin er-Razi'ye göre Allah'a -haşa- bir çocuk izafe etmek söz konusu olsa, o çocuğun erkek olması gerekir. Çünkü erkek, kadından mutlak üstündür. Yok eğer biz kalkıp, "Allah kız çocukları kendisine evlat edindi , erkek çocukları da kullarına verdi." dersek, bu söz, "Kulun durumu Allah'ın durumundan daha üstün ve mükemmeldir. " anlamına gelir. Ancak böyle bir düşünce aklın bedahetiyle merduttur. Öte yandan, bu ayet süslenmenin kadınlar için mubah, erkekler için haram olduğuna delalet eder. Çünkü Allah süslenmeyi ayıp ve noksanlığı mucip bir hususiyet olarak göstermiştir. Erkeğin süslenip püslenmeye çalışması, kendini rezil-rüsva etmesiyle eşdeğerdir. Oysa rezillik Müslüman erkek için haramdır. Çünkü Rasullullah , "Mü'minin kendisini rezil-rüsva etmesi caiz değildir. " buyurmuştur. Erkeğin süsü , Allah'a taat yolunda sabretmek ve takva ziynetiyle süslenmektir.

    Kısaca, halk arasında "Kadından Müslüman olmaz; bilakis kadın Müslümana lazımdır." sözüyle birebir örtüşen bu anlayış diğer birçok müfessir tarafından da benimsenmiştir. İbn Adil (ö.880/ 1476'dan sonra) ve Hatib eş-Şirbini (ö.977/ 1570) gibi bazı müfessirler Zuhrüf 18'nci ayetin tefsirinde, Fahreddin er-Razi'nin görüşlerini özetleyerek nakletmiş , Beyzavi, İbn Cüzey, Nesefi, Ebü Hayyan , Ebüssuüd , İbn Acibe, Alüsi gibi diğer birçok müfessir ise kadının akıl ve/ veya fikir noksanlığından söz etmişlerdir. Sonuçta müfessirlerin hemen hepsi söz konusu ayette kadına atfedilen süs-püs içinde yetişme ve kendini savunmadan acze düşme ifadelerini Allah'a izafe ederek kadının bizzat Allah tarafından eksik bir varlık olarak görüldüğü neticesine ulaşmış ve bu eksikliği de akıl , fikir noksanlığına bağlamıştır. Halbuki siyak-sibak dikkate alındığında, ayette kadına atfedilen özelliklerin Allah tarafından değil, kız çocuk sahibi olduğunu duyunca öfkelenip yutkunan müşriğe ait olduğu ve/veya müşriklerin kızlar/kadınlar hakkındaki tasavvurunun ifade olunduğu fark edilir. Ayrıca “evemen yüneşşeü fi' l-hilyeti” ifadesinde kızların/ kadınların değil , müşrikler tarafından süslenen putların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim İbn Zeyd ve Dahhak gibi bazı müfessirlerin yorumu da bu yöndedir.
  • 1-Ehli Hak (Ehli sünnet alimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir, bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu, felsefecilerin hilafınadır.
    2-Mahlukat için ilmin sebebleri üçtür.
    Sağlam hisler.
    Doğru haber.
    Akıl.
    Hisler beş tanedir : İşitmek-Görmek-Koklamak-Tadmak-Dokunmak.
    Bunlardan her bir hassa ile, o hassa ne için tayin edilmiş ise o şey üzerine haberdar olunur.(Yani göz ile eşya görülür, kulak ile sesler işitilir. Gözle işitilmez, kulakla görülmez.)
    3-Haberi sâdık iki kısımdır. Birisi haberi mütevâtirdir. Bu, yalan üzerine ittifak etmeleri tasavvur olunamayan bir topluluğun, lisanları üzerinde sabit olan haberdir. Bu, zaruri ilmi gerektiricidir. Eski zamanlarda yaşayan sultanları, uzak beldeleri bilmek gibi.
    4-İkinci nevisi, mucize ile kuvvetlendirilmiş Peygamberin verdiği haberdir. Bu, istidlali (delille elde edilen) ilmi gerektirir. Bununla sabit olan ilim, yakin ve sebatta, zaruret ile sabit olan ilme benzer. (İkinin yarısı bir olduğu nasıl kesin ise, peygamberin verdiği haber de kesindir.)
    5-Akıl, diğerleri gibi ilme sebebtir. Açıklıkla ondan sabit olan, zaruri (bilgi) dir. Her şeyin, cüz’ünden büyük olması gibi. (İnsan, kolundan, bacağından büyüktür) Akıldan istidlal (delil) ile sabit olan kesbidir. (Akıl yürüterek elde edilen ilimler, kişinin kazanmasıyla elde edilir.)
    6-İlham, ehli sünnet indinde, bir şeyin sıhhatini bilmek sebeblerinden değildir. (İlham ile hüküm sabit edilmez. Hükümler kitap, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olur.)
    7-Alem (kainat), bütün cüzleri ile sonradan yaratılmıştır, zira alem ayan ve arazdır. Ayan (kainatta) zatı ile mevcut durandır. Bu, ya mürekkebtir ki cisimdir, veya cevher gibi mürekkeb değildir. Cüzlere ayrılmayan (en küçük) cüz cevherdir. (Altın, gümüş, demir gibi maddeler cisimdir. Bunlara ayan denir. Bunların üzerinde bulunan renk, koku, uzunluk ve kısalık gibi vasıflar arazdır.)
    8-Araz, zatı ile mevcut olamayandır. Renkler, duruşlar, tadlar ve kokular gibi cisimlerde ve cevherlerde onaya çıkarlar. (Cismin üzerindeki renk, koku ve tad gibi vasıflar.)
    9-Alemi mevcut eden. Allahu Teala’dır. Birdir, kadimdir, diridir, gücü yetendir, bilir, işitir, görür, dileyendir, dilediğini yapandır.
    10-(Allah) Araz, cisim, cevher değildir. Şekillendirilmiş, sınırlandırılmış, adetlenmiş, kısımlara ayrılmış, cüzlere bölünmüş, terkib edilmiş (birleştirilmiş) ve sonu olan değildir. (Sınırlar ile kuşatılmış değildir.)
    11-Nasıllık ile, nicelik ile vasıflanmaz. (Aslı ve hakikati bilinmez) Bir mekanda yerleşmez, üzerine zaman akıcı olmaz, (zaman ve mekan sınırı altına girmemiştir.) Hiçbir şey ona benzemez. İlminden ve kudretinden hiçbir şey çıkamaz. (Her şeyi ilmi ve kudretiyle kuşatmıştır.)
    12-AlIah için ezeli olan ve zatı ile birlikte bulunan sıfatlar vardır. Bu sıfatlar ne Odur, ne de O’nun gayrısıdır. (Sıfatlara Allah denmez, fakat Allah, sıfatsız düşünülmez) Bunlar; ilim. kudret, hayat, kelam, işitmek, görmek, istemek, dilemek, yapmak, yaratmak, rızıklandırmak.
    13-Allahu Teala, ezeli olan kelamı ile konuşur. Bu kelamı, ses ve harf cinsinden değildir. Bu susmaya ve aletlere zıt sıfattır. (Dili tutulmak, sessiz kalmak, konuşmamak gibi bizim vasıllarımızdan münezzehtir.) Allahu teala, bu sıfat ile tekellüm eder, emreder ve yasaklar ve haber vericidir.
    14-Kur’an, Allahu teala’nın kelamıdır, mahluk değildir. Kur’an, mushaflarda yazılmış, kalblerimizde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş, kulaklarımızla işitilmiş, fakat bunlara girmiş değildir.
    15-Tekvin. Allah’ın ezeli sıfatıdır. Bu, alemi ve onun her bir cüzünü, meydana geleceği vakitle var etmesidir.
    Biz (Maturidiler) göre tekvin, yaratılanların gayrısıdır. (Yaratmak sıfatı var, yaratılan eşya var. Bunlar başka başka şeylerdir.)
    **İrade. Allahu Teala’nın sıfatı olup ezelidir. (İrade sıfatı, kudretten başka olan ayrı bir ezeli sıfattır.)
    16-Allahu Teala’yı görmek, akli delillerle caizdir, nakledilen delillerle vacibıir. (Ayet ve hadislerle sabittir.)
    Ahiret yurdunda, mü’minlerin Allahu Teala’yı görmelerinin vacib olması hakkında, işitilmiş (ayet ve hadislerden) deliller gelmiştir.
    **Bir mekan da bulunmadan, bir tarafta olmadan, karşı karşıya gelmeksizin. ışığın ulaşması olmadan veya gören ile Allahu Teala arasında mesafe sabit olmadan görülecektir. (Görmemiz için burda gerekli olan şeyler, orda lazım değildir.)
    17-Allahu Teala; küfürden, imandan, taat ve isyandan olan kulların bütün fiillerini yaratıcıdır. Bunların hepsi. Allanın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri iledir.
    18-Kullar için dileyerek yaptığı fiiller vardır. Onlara karşılık sevablanır ve azab görürler. Bunlardan güzel olanları. Allah’ın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanları, Allah’ın rızası ile değildir.(Allahu Teala, şarabı, domuzu yaratmıştır fakat kullanılmasını yasaklayarak işleyenlerden razı olmamıştır. Sağmal hayvanları da Allahu Teala yaratmıştır ve onlardan istifade edilmesinden, zekatının verilmesinden razıdır.)
    19-İstitaat, fiille beraberdir. Bu, fiilin kendisi ile birlikte meydana geldiği kudretin hakikatidir. (Eli kaldırırken insanda hasıl olan kudret ona o anda verilmekte ve işi ile birlikte mevcut olmaktadır.) Bu isim, sebeplerin, aletlerin, azaların selameti üzerine de söylenir.
    **Teklifin sıhhati (kişinin dinene mükellef olması) şu istitaat’a dayanır. Kul, takatında olmayan ile teklif olunmaz.(Yapamayacağı hükümler ona teklif edilmemiştir.)
    20-İnsana vurmanın peşinden vurulan kişide duyulan acı, insanın kırması akabinde bardakla ortaya çıkan kırıklık ve buna benzeyen şeylerin tamamı. Allanın yarattığıdır. Kulun, bunların meydana gelmesinde bir tesiri yoktur. (Kulu da, onun işlerinide yaratan Allah’tır. Kul iradesini kullanır. Allah dilerse yaratır.)
    21-Öldürülen, eceli ile ölmüştür. Ölü ile kaim olan ölüm işi Allahın mahlukudur.. Kulun bunda yaratmak veya elde etmek bakımından bir tesiri yoktur. (Yani kılıcı vurmakla karşıdaki kişi ölürse, onda ölümü yaratan Allah’tır. Katilin ölümü meydana getirmekte bir tesiri yoktur, fakat yasak bir işi yaptığı için azabı hak eder.)
    **Ecel tektir. (Vakti, Allahın ilminde sabittir, değişmez.)
    22-Haram rızıktır. Herkes, helal olsun haram olsun kendi rızkını tam olarak elde eder. Bir insanın rızkını yememesi veya başkasının onun rızkını yemesi düşünülemez. (Rızık bedenin istifâde ettiği gıdalardır. Kişi için tayin edilenler mutlaka ona ulaşır. Başkası onun rızkını alamaz.)
    23-Allahu Teala dilediğini dalalete sokar, dilediğine hidayet eder. (Kişiye irade verip kitap ve peygamber göndererek onu ikaz ettikten sonra kul iyi tarafı tercih ederse Allah ona hidayeti severek yaratır. Kötü yolu tercih ederse onada sapıklığı razı olmadığı halde yaratır ki imtihan olsun.
    **Kul için en uygun olanı yaratmak, Alluhu Teala üzerine vacib değildir. (Allah, faili muhtar olarak dilediğini yapar, hiçbir şey O’na mecbur değildir.)
    24-KafirIer için ve bazı asi mü’minler için kabir azabı, itaat ehlinin kabirde nimetlenmesi vardır. (Kabir geçiş alemidir. Orda kafirler azaba çekilirler, cehennemde ebedi azab ile azablanırlar. Günahkar müslümanlardan bazısı da kabirde azab görür.)
    **Münkir ve nekirin sorgusu, işitilen delillerle sabittir. (Kabirde iki melek gelip kişiyi sorguya çeker. “Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyetindensin? Kimin ümmetindensin?” gibi sorularla imtihan eder. Eğer cevap vermeye kadir olursa onun kabrini genişlendirirler, Değilse ona azab ederek kabri onu şiddetle sıkar.)
    25-Öldükten sonra dirilmek haktır. Terazi (amellerin tartılması) haktır. Kitap haktır, sual haktır, havzu kevser haktır, sırat haktır. (Her canlı öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Hayvanlar toprak olacaklar. İnsanlar ise ebedi cennet veya cehenneme gireceklerdir. Amellerimizin yazıldığı kitaplar getirilecek ve tartılacaklardır. Ahirette her işten sorguya çekilmekte haktır. Resulullah’ın Kevser Havzunda bulunup ümmetlerine su dağıtması da haktır. Hesaplar görüldükten sonra insanların sırat köprüsünden geçmeleri de haktır. Bu köprü kıldan ince, kılıçtan keskin olup üzerinden mü’minler şimşek gibi geçer, kafir ve münafıklar aşağıdaki cehenneme düşerler.)
    26-Cennet haktır, cehennem haktır. Bu ikisi (şu anda) yaratılmış olup mevcutturlar. Baki olup yok olmazlar ve içlerinde bulunan ahalileri de yok olmaz. (Bazı sapıklar derki cehennem içindekilerle birlikte yok olacak. Bazıları da derki cehennemde yanan kafirler bir müddet sonra ateş serin olup onları yakmayacak. Halbuki Allahu Teala kitabında “Onlara yeni deriler verilecek ki azabı tadsınlar” buyurmaktadır. Asla azabın kafirlerden hafiflemesi mümkün değildir.)
    27-Büyük günah, kulu imandan çıkartmaz, onu küfre de girdirmez.
    (İman amelden bir cüz olmadığı için ameli kötü olan kişi inkar etmedikçe kafir olmaz. Büyük günah: hakkında azab tehdidi olan adam öldürmek, zina etmek, faiz almak, hırsızlık, anne babaya asi olmak, sihir yapmak gibi günahlardır.)
    28-Allahu Teala kendisine şirk koşulmasını affetmez, büyük ve küçük günahlardan olan bundan aşağı olanını, dilediği kimseler için affeder.
    **Küçük günah üzerine azab etmesi caizdir. Büyük günahı affetmesi, eğer onu helal görmemişse caizdir. (Büyük günahı) Helal görmek küfürdür. (Şirk en büyük günah ve zulümdür. Onun affı ancak dünyada iken tevbe ve iman etmektir. Ahırette affı yoktur. Büyük günahların affı Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse affeder. Dilerse küçük günaha karşılık ta azab edebilir. Emin olmamak gerekir. Ancak büyük günahı helal saymak inkar olduğundan küfürdür, affedilmez. “Bana göre bu zamanda böyle olmaz” diyenler dikkat etsin Allahı hükmünü kendine sindiremeyenler acaba kimin kuludurlar.)
    29-Peygamber ve Salihlerin, büyük günah sahipleri hakkında şefaat etmeleri, hadislerden çok yaygın (meşhur) haberlerle sabittir. (“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir’ buyurmuştur.)
    **Mü’minlerden büyük günah işleyenler, tevbe etmeksizin ölselerde cehennemde ebedi kalmazlar. (Günahı kadar yanıp cennete girerler. En fazla yanan müslüman 7 bin sene cehennemde kaldıktan sonra, hayat nehrinde tertemiz edilip cennete girdirilir.)
    30-İman, Allahu Teala tarafından gelen haberleri tasdik ve ikrardır. (İmanın rüknü ikidir. Biri kalbten tasdik, diğeri dil ile bunu söylemektir.) Ameller, imanın nefsinde ziyadelik yapar, iman artmaz eksilmez.(İman edilen şeyler belli miktarda hükümler olduğundan onlara inanan kişi imanı hasıl etmiş olur. Bunda fazlalık veya noksanlık düşünülmez. Yapılan iyi ameller imanın kuvvetini ve nurunu artırır, imanı çoğaltmaz.) İman ile islam birdir. (İmanlı kimseye müslüman dendiği gibi mü’min de denilir.)
    31-Kuldan tasdik ve ikrar bulununca, onun için ‘Ben Hakka müslümanım’ demesi sahihtir. ‘İnşaallah ben müslümanım’ demesi sahih olmaz .(İmanında şüphesi olmadığını en güzel bir ifade ile beyan etmesi ‘Elhamdülillah ben müslümanım’ demesiyle hasıldır. “İnşaallah müslümanım’ demekle işi Allaha bırakmakta ihtimal vardır. Ya Allah onun imanını kabul etmezse ne olacak. Bu yüzden İmanda ihtimalli söz kullanılmaz.)
    32-Said bazan şaki olur, şaki olan da bazan said olur. Değişiklik, seadet ve şekavet üzerinde olur. Said etmek veya şaki yapmakta olmaz. Bu ikisi Allanın sıfatlarındandır. Allahu Teala ve sıfatları üzerine bir değişiklik gelmez. (Kişiyi said (cennetlik) etmek veya şaki (cehennemlik) yapmak Allahın sıfatıyla alakalı bir husustur. Allahın sıfatları ezeli olup onlarda bir değişme söz konusu değildir. Fakat sıfatların alakalandığı hususlarda (kainatta) bir takım değişiklikler olur.)
    33-Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahiret işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.) Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini isbat etmesi için mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)
    34-Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselamdır. Sonuncusu Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Bazı hadislerde sayıları rivayet edilmiştir.(Bir rivayette 124 bin, diğer bir rivayette 224 bin) En doğrusu, zikredilmelerinde bir adet ile sınırlandırmamaktır. Muhakkak Allahu teala şöyle buyurdu: “Onlardan sana zikrettiğimiz var, sana zikretmediğimiz de vardır.” Sayılarının zikrinde, onlardan olmayanın onlar arasına girmesinden emin olunmaz. Veya onlardan olanın hariç bırakılmasından da emin olunmaz. (Bir sayı ile sınır getirsek belkî bazılarını dahil ederiz. Veya daha fazla ise bir takımlarını da hariç bırakmış oluruz.) Hepsi Allah (Celle Celaluh) tarafından haber verici ve tebliğ edicidirler, sadık ve nasihat edicidirler. Peygamberlerin en faziletlisi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. (O peygamber iken Adem aleyhisselam toprak ile su arasında daha yaratılmamıştı.)
    35-Melekler, Allahu Teala’nın kullarıdır. Onun emri ile işleri yaparlar. (O’na hiç asi olmazlar.) Erkeklik ve dişilikle vasıflanmazlar. (Nurdan yaratılmışlardır. Cinsiyetleri yoktur.)
    36-Allahu Teala’nın kitapları olup onları peygamberlerine indirmiştir. Emirlerini, yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, onlarda bildirmiştir. (İyilik edenlere cennet vaadi, kötülük işleyenlere de cehennem tehdidi vardır.4 Büyük kitap. Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil, Sahifeler:Adem e 10 – Şit’e 50 – İdris”e 30 -İbrahim’e 10)
    37-Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) in uyanık halde iken bedeni ile semaya yükseltilmesi, sonra yüce makamlardan Allah’ın dilediği yerlere kadar (yükselmesi) haktır. (Mi’rac iki kademededir. Kabe’den. Mescid-i Aksa’ya kadar gece yürüyüşüne İsra denir. Bu ayetle sabit olup inkar eden kafir olur. İkinci merhalesi: Mescidi Aksa dan göklere doğru bedeni ile yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı bid’attır.)
    38-Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.
    Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi için mucize olur. (Velinin kerameti Peygamberinin mucizesinden ona gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması, peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden olduğunu iddia etse veli olamaz.)
    39-Peygamberimizden sonra insanların en faziletlisi. Ebu Bekir’dir. (Radıyellahu anhu) Sonra Ömer, sonra Osman Zinnureyn, sonra Aliyyül Murteza (Radıyellahu anhum) dır. Halifelikleri, aynı şekilde bu sıralama üzere sabittir. Hilafet, otuz senedir, sonra emirlik ve sultanlık gelir. (Dört halife sırasıyla halife olmuşlardır. Onlardan sonra halifelik, emirlik ve saltanat halinde devam etmiştir. Adaletle hükmedenler hayırla yad edilmiş, zulmedenlerin ıslahına çalışılmıştır.)
    40-Müslümanlar için. hükümlerini geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak, surları sağlamlaştırmak, askerleri teciz etmek, zekatları almak için baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri kahretmek için, Cuma ve Bayramları ikame etmek için, kullar arasında vakı’ olan davaları halletmek için, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul için, velisi olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek için, ganimetleri taksim etmek ve diğer hususları halletmek için, elbette bir imam lazımdır. (Halifenin vazifeleri ana hatlarıyla sayılmış oldu. Buradan İslam devletinin hem dünya ve hemde ahiret işlerini yürütmekle vazifeli olduğu anlaşılmaktadır.)
    41-Bu imamın, açıkta bulunması gerekir, gizlenmiş, beklenilen olması doğru değildir. (Şiilerin dediği gibi ‘Mağaraya saklanmış ve gelmesi beklenen Muhammed mehdi’den başkası olamaz” görüşü yanlıştır. Vaktin en uygun olanı seçilir.) İmam Kureyş’ten olur. Başkalarından olması caiz değildir. Beni Haşim ve Hazreti Ali’nin evlatlarına tahsis edilmez. (Hak halifenin Kureyşten olması gerekir. Eğer böylesi yok ise- kuvveti ile islamı tatbik edecek birinin getirilmesi gerekir. Sadece Hazreti Ali’nin soyuna ait değildir.)
    42-İmamda masum olma şartı aranmaz. (Masum olan sadece peygamberlerdir.) Zamanındaki halkın en faziletli olması şart değildir. Mutlak kamil velayet ehlinden olması şarttır. (Yani Müslüman, akıllı, baliğ, hür olmalı.)
    **Siyaset ehli, hükümleri geçerli yapmaya kadir, İslam yurdunun sınırlarını korumaya ve zalimden mazluma insaf etmeye kadir olmalı. (Asıl özelliği idare sanatını iyi bilmeli- ıslah ve fesat yollarını kavramalıdır. Hükümleri geçerli yapması için kuvvet sahibi olmalıdır.)
    **İmam fasık olmak ve zulmetmekle görevden indirilmez. (İmam günah ve zulüm işlemekle görevden alınmaz, belki dinden dönerse ona artık itaat edilmez.)
    43-Her bir iyi ve günahkar kişinin peşinde namaz kılınır. (İmamların amelinin bozukluğu onlara uymamayı gerektirmez, belki îtikadları ehli sünnetten hariç kalırsa o zaman onların peşinde namaz olmaz)
    **Her bir iyi ve günahkar kişinin üzerine cenaze namazı kılınır.
    (Ölen kişinin günahları araştırılmaz. Hakkında namaz kılan olduğuna şahitlik ediliyorsa müslüman olduğunu kabul ederek cenaze namazını kılarız.)
    44-Ashabın zikrinde ancak hayrı söyleriz. (Onlar arasındaki olaylarda hüküm vermek bizim işimiz değildir. Hepsini iyilikle yâd ederiz.)
    **Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) cennetle müjdelediği on kişinin cennetlik olduğuna biz de şahitlik ederiz. (Bunlar: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha. Zübeyir, Sad ibni Ebi Vakkas, Sad ibni Zeyd, Ubeyde ibni Cerrah, Abdurrahman ibni Avf. (Allah hepsinden razı olsun)
    45-Seferde ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. (Bu konu şiiler tarafından çıplak deri üzerine mesh edildiği ve mesh giyinmek inkar edildiği için akaid kitaplarına alınarak ehli sünnetin alameti olduğu bildirilmiştir.) * Hurma şırasını haram saymayız. (Keskinleşip sarhoş edici olmadıkça içilir. Üzüm suyu da şıra halinde iken içilir. Fakat keskinleşip şaraba dönüşünce haram olur.)
    46-Hiçbir veli asla Peygamber derecesine ulaşamaz. (Peygamberlik sadece Allah vergisidir. Artık sona ermiştir.) Kul, kendisinden emir ve yasakların düştüğü bir dereceye ulaşmaz. (Ölünceye kadar ibadetleri yapmakla ve yasaklardan sakınmakla sorumludur. Peygamberler bile son nefese kadar kulluğa devam etmiştir.)
    47-Kitap ve sünnetten olan naslar zahiri manalarına hamledilirler. Bunlardan dönüp, ehli batının iddia ettiği manalara gitmek küfür ile dinden çıkmaktır. (Batıniler derki ayetlerin batini manaları vardırki onları ancak hususi kişiler bilir.Bunların gayesi islamı iptal etmek. Kur’anı yanlış tefsir etmektir. Allah dostlarının ifade ettiği bazı ince izahlar, onların safı olan maneviyatlarının parıltılarıdır, onlar zahir tefsir manasına muhalif bir şey söylemezler.)
    48-Nasları reddetmek küfürdür. (Kat’i hükümleri kabullenmemek küfürdür.)
    Günahı helal görmek küfürdür. Onları hafife almak küfürdür. Şeriat ile alay etmek küfürdür. (Günahı helal görmek, hükmü değiştirmektir. Hafife almak. Allahı tanımamaktır.)
    Allah’tan ümit kesmek küfürdür. Allah’ın azabından emin olmak küfürdür. (Allanın rahmetini umarız, azabından korkarız.)
    49-Gaibten verdiği haberde kahini tasdik etmek küfürdür.(Gaybı ancak Allah bilir. Cinler, melekler ve peygamberlerde bilemez, ancak Allah birisine bildirirse o bilir.)
    **Madum şey değildir. (Mevcut olmayana ma’dum denir. Yok olduğu için ona şey demeyiz, çünkü üzerine her hangi bir hüküm gelmemektedir.)
    50-Dirilerin, ölüler için olan duasında ve onlar için verdiği sadakalar da ölüler için menfaat vardır. (Ölünün amel defteri üç halde kapanmaz. Yaptığı bir mescid, medrese, köprü, çeşme gibi akar. Yazdığı bir ilim kitabı. Yetiştirdiği hayırlı evlat. Bunlardan gelen sevaplar ölüye fayda verir. Ölüler için Yasin ve diğer surelerin okunması da onlara fayda verir.Yapılan iyiliğin sevabının anne ve babanın ruhuna ve bir alime ikram edilmesi de caizdir.)
    **Allahu Teala dualar kabul eder ve ihtiyaçları verir. (Herkesin ihtiyacını ancak Allah temin edebilir, dua yalnız O’na yapılır.)
    51-Peygamber Aleyhisselam’ın haber verdiği kıyamet alametlerinden Deccalın çıkması. Dabbetül arz”ın çıkması. Ye’cüc ve Me’cüc’ün çıkması. İsa (Aleyhisselam) in gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması haktır. (Bu alametler hadisi şeriflerde on tane sayılmıştır. Ayrıca üç tane de yer batması zikredilmiştir.)
    52-Müctehid bazen hata eder, bazan isabet eder. (Müçtehid. Kur’an ve hadisi şeriflerden hüküm çıkarma kabiliyyeti olan derin alimlerdir. Bunlar bütün ilmi gayretlerini kullanarak beyan ettikleri hükümlerde isabet ettikleri gibi yanılmaları da mümkündür. İsabet edene iki veya on mükafat, yanılana bir mükafat vardır.)
    53-Beşerin peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden üstündür. Meleklerin peygamberleri, beşerin avamından üstündür. Beşerin umumu, umum meleklerden efdaldir. (Peygamberler en faziletlilerdir. Onların da en faziletlisi Mııhammed aleyhisselamdır. Peygamberlerden sonra dön büyük melek faziletlidir. Sonra Allah dostları, sonra melekler, sonra umum müslümanlar gelir.)
  • Yüzyılın en büyük SPOİLER çalışması.
    Kitabımız çok güzel. Öyle ki sizlere yer yer kendinizin araştıracağı yerler bile bırakıyor. Sanırım kitabı uzunca bir süre hem araştırarak hem de okuyarak devam edeceğim. Elimden geldiğince de alıntı yaparak ilerlemeye çalışacağım.

    ÖNCÜLER
    İlk bölümümüz “Öncüler” şeklinde ilk Türk devletlerini işliyor. İskitler (Sakalar), Hunlar, Sabirler, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Hazarlar işleniyor. Hemen ardından Türk Dilinin Konumu ve Türk Dilinin Evreleri diye 2 başlık altında toplanan incelemeler mevcut. Hadi hep beraber bu toplumları inceleyelim.
    İskitler: Tanrı Dağları - Fergane - Kaşgar bölgesinde yaşama başladılar şeklinde kabul edilen ilk Türk Milleti. Açık konuşmak gerekirse ben Saka ve İskitleri farklı sanıyordum. Aynılarmış. Ama bu konuda kafam karışık yalan olmasın. Bunun haricinde bu devletin iki büyük destanı herkesin bildiğini düşündüğüm bir yazındır. İranlılarla yapılan savaşlara konu edilen ve yazılı metinlerimiz olmadığı için en azından yaşadığını da bildiğimiz Alp Er Tunga ve Destanı. Bir de Büyük İskender ile yaptıkları savaşları konu edinen Şu Destanı bizlere kalan olaylardır. Hatta Alp Er Tunga ile ilgili sizlere haddim olmadan bir de tavsiye vereceğim. Tomris Hatun (ilk kadın hükümdar da bu devirde yaşamıştır ve Alp Er Tunga’nın torunudur.) gibi karakterlerin tamamını konu edinen ve tarihi roman olan, benim de yakın zaman da okuduğum Ahmet Haldun Terzioğlu dan Alp Er Tunga kitabı. Çok beğeneceksiniz ve bu konuda fikriniz oluşacak. Buna eminim.
    Hunlar: 3 ayrı başlık altında inceleniyor. Hiung-Nu’lar ilk temsilcileri. Bu aynı zamanda bir birliktir ve Türklerin de katılımıyla Çin’e akınlar gerçekleştiren bir birliktir. Ak-Hunlar bir diğer kolumuz. Bu kolda da aslında aynı olay görülür. Daha doğrusu Chinoit ve Heftalit adları aslında Hiung-Nu’nun adının değiştirilmiş biçimi olarak kabul edilmektedir. Asıl ilgi çeken ve dünyanın tanıdığı Batı Hunları ise özellikle Attila döneminde parlamış ve Avrupa’ya (Ego Sum Attila, Flagellum Dei – Ben Attila, Tanrının Kırbacı) demiştir. Tabi sadece bu da değil.
    Hunlar hakkında sadece bu kadar bilgi az olurdu. Onların dini inanışlarını da eklemek oldukça iyi olurdu. Kurt Ata, Gök Tanrı, Kutsal Ata, Doğaya Tapınım ve Yer-Su inançları. Bunlara da oldukça kısa değinip geçeceğim.
    Kurt Ata inancı tam da tahmin ettiğiniz gibi biz de Kutsal olan Kurtların yalnızca bir motif değil, bir Ata olarak tanınıp bilinmesidir. Gök Tanrı zaten herkesin malumudur ancak şunu demek mümkündür. Nasıl şimdi Müslümanız (genellikle) diyorsak, o zaman da varsa yoksa bu inanç vardır. Kutsal Ata’da tam tahmin ettiğiniz gibi öldükten sonra büyüklerin (baba, ata) ruhlarının yakınlarda olduğu ve saygı gösterilmesini gerektiren bir inanç. Hatta öyle ki Hun hanlarının bir deyişi vardır. Bizans Piskoposu, Aile mezarlarını soyduğunda Attila’nın 2. Balkan seferini düzenlediği söylenirmiş. Doğaya Tapınım ise Güneş ve Ay sevgi ve saygısını ifade ediyor. Yer-Su ise adının anlaşıldığı üzere dağlar, ırmaklar, göller vs tamamının canlı olduğuna ve bir ruh taşıdığına inanılan bir sistemdir. Genellikle Şamanizm esaslarından biri olmasının yanı sıra Çin kaynaklarında da geçer.
    Sabirler: Haklarında bilgi yoktur, günümüze ulaşan kelimeleri yoktur. Lâkin hem bir adları hem de isimleri vardır. Yaşadıkları dönem bilinir. Bu beni oldukça şaşırtır. Sadece bu devlet değil, bu şekilde yazılan devletlerimizin tamamı böyle hissettirir bana. Hun Birliği içerisinde yer aldıklarını eklemekte fayda var.
    Avarlar: Kuzey Karadeniz ve Balkanlarda, Hunlar sonrası egemen olmuş bir devletimiz var. Açık olmak gerekirse bu egemenliği bilmiyordum. Atlı bir Millet oldukları ve Çin kaynaklarında (nedense bana İspanyolca gibi geldi) Juan Juan olarak geçtikleri bilinmektedir. En önemli ayrıcalıkları nedir diye soracak olursanız da İstanbul’u kuşatan ilk Türk Devleti olduklarını belirtebiliriz.
    Peçenekler: Göçebe bir kavim olduğu, Oğuz soyundan geldikleri bilinir. Aslında tahmindir. Haklarında pek bilgi yoktur. Haklarındaki belgeler 745 yılına ait Tibetçe yazılmış belgeler olup Be-çe-nag boyu olarak Uygur, Karluk, ve Türkeşlerle birlikte anılırlar. Ayrıca 8 tanesinin uruğu bilinir. Bizans ile ilişkileri nedeniyle Hristiyan olmaları ve daha bilimdik bir soy olan Gagavuzlar yani Hristiyan Türklerin başlıca temsilcileri bunların torunlarıdır. https://i.hizliresim.com/kOl7Nv.png
    Bulgarlar: Hem Türk hem Müslüman oldukları sonradan bozuklukları görülür. Bozulmak derken burada eskiye göre değişmek anlamına gelir. İlk paragrafta bunu hac olayıyla görebiliriz. İkinci paragrafta da soy özelliklerine değinilmesi iyi olmuş. Hunların dağılması sonrası en iyi oymağın Bulgarlar olduğu söylenir. Tarihte de ilk kez 482 yılında geçerler. Bizans tarihçileri sayesinde. Zaten en iyi oymak olduğunu yazan da Bizans tarihçileridir. Büyük Bulgaristan adında hayatına devam edip 2 kola ayrılırlar. Tuna ve Volga Bulgarları. Köken, dil ve din özelliklerine değinilerek konu sonlanır.
    Bu devlette Kurum Han, Bizans’ı kuşatırken ve işler iyi giderken kuşatma sırasında ölür. (814) Ardından 852 yılına gelindiğinde tahta geçen Boris ise büyük bir değişiklik ile Bulgarların 864 yılında dinini değiştirip Hristiyan olduğunu belirtir. Trakya ve Makedonya da ele geçirilince diğer Hristiyanlarla kaynaşılır. Volga Bulgarları ise bugünkü Çuvaşların atası sayılırlar. İslâmî seçerler. Moğol darbesini hissedene kadar refah içinde yaşarlar. Dil özellikleri kısmı oldukça detaylı verilmiş. Yazara helal olsun. Bulgarlar bile bu kadar bilmiyordur eminim yani.
    Hazarlar: 626 yılında ortaya çıkmışlar. Kuranda da geçen Yecüc Mecüc efsanesi de burada geçiyor. Musevilik benimsenmiş. Ayrıca bunu benimseyen tek Türk Devleti de Hazarlar olmuştur.

    Eski Türkler
    Göktürkler: Harika bir devlet. Muhteşem bir isim. Tarihe kazınan bir birleşim. Gök Türk. Batının kutsal üçlüsüne (baba, oğul, kutsal ruh) karşı daha büyük bir üçlü. Tanrı, Devlet, İnsan. Daha iyisi ne olabilir ki? Hele o devirde. Ünlüdür Göktürkler. İlk defa Türk adı bir devletin resmi adı olmuştur. Nasıl karşı gelinir zaten. Kitapta da Tu-Kiu’lar (Çin kaynaklarından alınmış olsa gerek) ve Kutluk Devleti olarak iki kısımda incelenmiş. İlk olarak Türk Adı, Anayurt ve Bölünüş işlenirken; Kutluk Devleti kısmında ise Yaşam, Din (Gök Tanrı, Şamanlık, Doğaya Tapıncı, Ata Tapıncı ve Ölüm Töreni şeklinde inanışlar), Yazıtlar, İçerik ve Örnek başlığıyla konular açılmış. Kartal Tibet’in yıllarca oynadığı ve yanlış anımsamıyorsam 5 seriden oluşan Tarkan filminde Tarkan isminin ne anlama geldiğini hep merak etmiştim aslında ama normal günde aklıma gelip de bakmamıştım. Şimdi gördüm bunu da eklemek istedim. Çünkü bazen yazdığım incelemelere sonradan merak ettiğim bir şey olursa bakıyorum özellikle Tarih konulu olanlarda. Tarkan kelimesi de; halktan olup sonradan soyluluk sanı verilenlere deniliyormuş. Burada bulunsun lazım olur.
    Uygurlar: Kitabımız ağırlıklı olarak Dil özelliklerine öncelik verdiğinden bunun yanında Uygurlar için Göç ve Türeyiş Destanları en bilinen özellikleridir. Onların özellikleri bir dönüm noktasıdır. Kağıt ve Matbaanın ilki olmak, yerleşik hayata geçen ilk Türkler olabilmek ve Yazılı hukuk kurallarını oluşturan ilk Türk devleti olmak. Mani dininin kabul edilmesi, yerleşik hayat ve tarım faaliyetlerinin yanı sıra kalıcı mimari eserler de yapılmıştır.
    Türkeşler: Araplarla yapılan savaşlar ile İslamiyet’in yayılmasını engelleyip, Türkçülüğün korunmasını sağlamışlardır. Baga Tarkan burada ön plana çıkar. Ayrıca kendi adına para bastırmıştır. Aynı dönemde Emevi etkilerinin silinip Abbasi etkilerinin gelmesiyle Türklük ve İslamiyet aynı çizgide yürür. Bunun da yaklaşık 300 yıl süren 3 maddede özetlenebilir bir geçiş dönemi vardır ki bunu link olarak paylaştım.
    https://i.hizliresim.com/G9lakV.png

    Orta Dönem
    Karahanlılar: İlk Müslüman Türk devleti olduklarını biliyoruz. Satuk Buğra Han döneminde İslamiyet kabul ediliyor ancak bizim Türklerde bir salgın gibi yayılan Arapçanın devlet yazı diline girmesi ve Türkçe’nin unutulması, sadece bu değil -birazdan Gaznelilere bakarken de yazacağım onlarda da Farsça var- sürekli olarak bir yazı ve dil kültürünün değişmesi, tabiri caizse bir melezlik görülüyor. Benim bildiğim farklı türler melezlenmez ama biyolojiciler çok daha iyi bilirler. Bimarhane adı verilen hastaneleri kurmuşlardır. Bu dönemde halen daha bilinen 4 önemli eser vardır. Asıl bilmemiz gerekenlerden biri de bunlardır.
    Yusuf Has Hacip – Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmut – Divanı Lügat’it Türk, Hoca Ahmet Yesevi – Divanı Hikmet, Edip Ahmet Yükneki – Atabetül Hakayık eserleri dönemin ve günümüzün en bilinen eserleridir. Sizlerden haddim olmadan bir konuda da isteğim olacak. Kaşgarlı Mahmut’un eseri nasıl bulunup gün yüzüne çıkarılmış biraz araştırın. Hayran kalırsınız.
    Gazneliler: Bilindiği üzere Gazneli Mahmut, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır. Hindistan üzerine düzenlenen seferlerle şimdiki Hint Müslümanlarının temelini atmışlardır. Dile kolay tam 17 sefer. Abbasi halifesinin koruyuculuğu üstlenilmiş; tarihte ilk kez bir Türk, Sultan unvanını kullanmıştır. Firdevsi-Şehname, Utbi-Tarihi Yemin ve en çok bilinen İbni Sina’dan Tıbbın Kanunları eseri verilmiştir. Özellikle son eser Avrupa’da uzun yıllar hatta yüzyıllar okutulan, Dante’nin kitaplarına konu olan, Avrupa üniversitelerinde ve Osmanlı döneminde kullanılan tüm tıbbın ana unsuru olmuştur.

    YAZARI EN ÇOK ELEŞTİRDİĞİM KISIMA GELELİM:
    Yazarın sayfa 109’da ‘‘Örnekleme’’ kısmında ‘Alp’ örneğini verirken Alp Er Tunga’dan bahsetmesi ve böyle bir Türk bilimcisinin, hem de Türk dili bilimcisinin İran dilinde konuşması ve Türk Oğlu Türk (ALP ER TUNGA) için ‘Afrasiyab’ demesi son derece canımı sıktı. Kitabı bırakıp atasım geldi. O derece sinirlendim. Sen İranlı değilsin. Sen Türk’sün. Bir Türk’ten bahsederken Türkçe konuşacaksın. Normal cümlelerinde ne dersen de önemi yok.

    Harzemşahlar: Zengin ve iyi komutanlardan meydana gelen bir devlet. Bu devletin sorununu ve tamamına yakınını alıntı olarak vermiştim. Bunun haricinde ekleyebileceğim; Nehcü’l-Feradis var. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya 40 Hadis kitabının açıklaması şeklinde ya da hadisleri toplu olarak açıklıyordu ama sanırım 40 hadis üzerineydi yanlış olmasın da.
    Muinü’l-Mürid var. Adından da anlaşılır. Tasavvufi eserdir. 900 beyittir. Dörtlük şeklinde yazılmıştır. Mukaddemetü’l-Edeb vardır. Bunu en kısa haliyle Arapça bilmeyenlere Arapça öğretmek için yazılmıştır desek doğru olur. Bunların yanında maalesef detaylarını anımsayamadığım; Muhabbetname, Kısse-i Yusuf, Hüsrevü Şirin, Revnakü’l İslam adlı eserler de mevcuttur.
    Çağataylar; Cengiz Han’ın oğlu Çağatay tarafından kurulduğu bilinmektedir. Aslında neden söz edilmez anlamam. Osmanlı Dönemi zamanında haritalarda da vardır ve Türk’tür. Şaşırıyorum.
    Bu dönemde; Muhakemetü'l-Lugateyn - Ali Şîr Nevaî, Bedayiül Luğat - Nevayi Sözlügü, Abuşka Lügati, Baburnâme - Reşit Rahmeti Arat, Şecere-i Terakime- Türklerin Soykütüğü ( Harezmli Arab Muhammed Han oğlu Ebu’l-Gazi Bahadır Han tarafından yazılmıştır.) , Senglâh Lügati ve Fethali Kaçar Lügati eserleri verilmiş. Oldukça zengin bir dönem aslında. Birçok yazar da bahsetmiş bundan. Ancak çoğu kitapta uygun bir tanım dahi yapılmadan geçilmesini aklım almıyor.
    Kullanılan dilin özelliklerinin incelenmesi kısmı çok ağır. Biraz birikim istiyor arkadaşlar haberiniz olsun. Yoksa kafa beyin patlatacak cinsten.
    Kıpçaklar: Türklerin arasında en geniş alanlara yayılmış olup aynı zamanda kalıcı devlet kuramayan belki de tek toplum Kıpçaklardır. Oğuz mücadeleleri ile Dede Korkut Destanı ortaya çıkmıştır. Ruslarla mücadeleleri İgor Destanına konu olmuştur. En önemlisi de Codex Cumanicus adlı eserde Türkçe gramer esasları Türkçe, Farsça, Latince lügat yazmışlardır. Bu eser İtalya’da San Marko Kütüphanesindedir.
    Aynı ırkta Kölemenler var. Memlük de diyorlar. Acayip garipsedim çünkü ayrı sanıyordum. Eserlerinden Gülistan Çevirisi neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş. Dil özellikleri üzerinde de fazlaca durulmuş.
    Altınordu: Kültür bakımından Doğu ve Batı arasında bir geçit olup, İslam Kültür Merkezi durumundadır. Harezm ili ise Altınordu'nun en zengin ve en uygar bölümüdür. 12. yüzyıl başlarında gelişiminin doruklarındadır. Ürgenç kenti merkezidir. Türk dili ve kültürü açısından çok önemli işlevi olacak bu ülke Türkoloji çalışmalarının ayrı bir bölümünü oluşturur. Böylece Altınordu ulusunun temelini oluşturan ülkeler değişik yapıları kapsar. Dil ve kültürün değişik alanlarda gelişimi ayrı ayrı olur.
    Oğuzlar: 6. yüzyılda ilk kez ortaya çıkarlar. 552 yılında Göktürklerle beraber ortaya çıktıkları bilinir. Öncesi var mı? Yazılı tarihimiz o kadar kısıtlı ki, neden olmasın diyorum. Bu Soy Türklerin en bilindik soyudur aslında. Anadolu’nun fethine kadar vardır, sonrasında vardır, bu zamanda? Mümkün. Sadece bu mu? Konuştukları dil hem Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin temelidir. Karamanoğulları, Osmanlı Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Çandaroğulları, Eşrefoğulları gibi beylikler hep Oğuz soyundan kabul edilmiştir. Burada özellikle Osmanlı dışında en çok beğendiğim Karamanoğulları olup Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir sözünü ‘Alıntı’ olarak eklemiştim. Çok beğeneceğinize inanıyorum. Özellikle oluşan Arap-Fars etkisine karşı.
    Oğuzların öyle güzel eserleri var ki aslında imkan olacak da hepsini tek tek okuyacaksın. Öyle değerli şeyler var. Dil özellikleri de çok kafa karıştırıcı gelse de mecbur dikkatle okumak durumundayız. Eski dilimiz sonuçta bu. Ama eserler, gerçekten de dediğim gibi. Çok heves ettim bazılarına.

    Çağdaş Türkler
    Türkiye Türkleri diye açılan ilk konumuzda aslında dil özelliklerimiz o kadar güzel verilmiş ki; üniversite giriş sınavlarında, lise sınavlarında, KPSS gibi tüm sınavlarda Dil Bilgisi alanında ders çalışmalarımız için resmen hem kısa hem öğretici ve çok fazla detaya girip kafa karıştırmayan bir anlatım mevcut. Hatta bir tanesini alıntı da yapmıştım. Ne çok alıntı yapmışım gerçi.
    Balkan Türkleri ise detaylı olarak verilmiş. Ben de kitaba göre gittiğimden detaylandırıyorum. Eksik veya yanlış gördüğünüz varsa lütfen bildirin ki ben de yanlış ezberlemeyeyim. Bu grubu 2 kısma ayırdık. Bunu da burada eklemeyi uygun gördüm. Müslüman Türkler (Osmanlı, Gacal, Tozluk, Gerlova, Kızılbaş, Yürük, Konyar); Hristiyan Türkler (Karamanlı, Makedonya Gagavuzlu, Surguç).
    Gagavuzlar: Gene Oğuz bağlantılı bir millet. Söylüyorum bu Oğuz olmak, Türk olmaktır diye. Orta Asya kökenli varlığını sürdüren bir millettir. Hristiyanlığı (Ortodoks) kabul etmişlerdir. Kendilerini 3 katmanda incelemek çok daha kolay ve akılda kalıcı olacaktır. En eski tabaka, kuzeyli Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci katman, Osmanlılar Balkanlara gelmeden, güneyden gelen Türk topluluktur. Son katman, Osmanlı döneminde yerleşen Türk göçmenlerin katmanıdır.
    Ayrıca Gagavuzlar için Z harfinin dil özelliklerinde sonda S olduğunu da incelememizden görmüş olduğumuz için Herkes yerine Herkez yazmalarına dikkat çektim. En azından halen özürlü gibi bunu yanlış yazıp, üstüne sırf gurur yaparak düzeltmeden devam edenler için biraz umut olur. Tabi sene olmuş 2018, halen V yerine W kullananlara diyecek hiçbir lafım yok.
    Azeriler: Azerbaycan adı İÖ 328 yılında bu topraklara egemen olan Büyük İskender'in generali "Atrapates" in adından gelir. Bu ad önce "Atropatene" biçiminde bu bölgenin adı olur. 3. yüzyıldan sonra "Azurbazagaan" diye anılmaya başlar. Sonraları bu adı Araplar "Azerbaycan" biçiminde kullanırlar, şeklinde kitabımızda tanım var. Buyurun siz karar verin. Milattan önce İskit ve Sakaların akınları bu bölgeye başlar. Türkleşen bölge milattan hemen sonradan itibaren Türk olarak kalmaya devam edecektir. Kuzey ve Güney Azerbaycan olarak devam eden Azeri Kandaşlarımız için çok uzun bir yer ayıran yazarımıza ayrıca tebrik ve teşekkür etmek gerek kanımca.
    Afşarlar: Dede Korkut kitabında Oğuzeli diye geçerler. Günümüzde 500000 kişilik bir nüfus ile hayatını devam ettiren nadir topluluklardandır.
    Horasanlılar: Türkmen veya Azerice dili olduğu yönünde yapılan yanlış anlaşılmalar yerini daha yeni dönemde bir Oğuz dili kullandıklarına bırakan bu boy, özellikle İran ve Türkmenistan’da yoğundur. Üstelik yaklaşık 2000000 kişi de bu dili konuşuyormuş. Şii Müslümanlığa inanırlar.
    Türkmenler: Nurmuhammed Garip Andabilli tarafından yazılan Leyla ile Mecnun eseri ile ünlüdür. Ülkelerinde ortalama 5.5 milyon kişi yaşar ve bunun 4.5 milyonu Türk ve toplamda dünyada 6000000 Türkmen vardır. Başkenti Aşkabat olup 1992’de bağımsızlığına kavuşmuştur.
    Salarlar: Uygurlar, Kıpçaklar, Türkmenler derken en sonunda kendi hakları tanınır. Salur adından gelirler. Dede Korkut da geçerler. Kendi dilleri olmadığından Uygurca kullanılır. Ayrıca yazarımız 30000 kişi için ne araştırmayla dil özelliği vermiş. Yerlerinde olsam topluca gelir yazara teşekkür ederdim. Küçümsemek için demiyorum. Nüfusu az ve kendine Türk diyenin, bölgesini bile gösteremeyeceği bu insanların dil özelliklerini bu kadar detaylı anlatabilmesi bile çok harika geldi gözüme.
    Özbekler: Türkiye Türkçesi sonrası en önemli dil budur. Bizden sonra en çok konuşulan dildir. Gene oğuz etkileri. Oğuz + Beg den ileri gelir. Yazar dil bilgisine öyle girmiş ki en çok bu var diye. Sonlara doğru bir baktım kendim okuyorum Günümüz Türkçesine bakmadan. Karluk, Oğuz ve Kıpçak Türklerinin karışımından oluşurlar.
    Yeni Uygurlar: Çin eyaletinde yaşadıkları, Çinin hatta Kızıl Çinin 20 milyonluk Uygur yani TÜRK halkına yaptığı soykırımla bu sayının 5 milyona indiği görülmekte aynı zamanda birileri de hiç alakasızca Çin patronunu arayıp telefon görüşmeleri yapmakta. DOSTLUK demekte. Dünyada en son dost denilecek insan bir Türk için Çinlidir. Dil özellikleri de oldukça sağlam. Artık iyice düşünüyorum bunlar kendileri de biliyor mu bu kadar önemli olduklarını dillerinin acaba diye. Çünkü yazar gerçekten de dil özelliklerine öyle bir giriyor ki dinlene dinlene okudum o kısımları.
    Tarançiler: Uygurların alt başlığında verilmiş. Adlarını ilk defa duydum yalan olmasın. Özellikleri de garip geldi bana. Haklarında sadece Dilleri de Yeni Uygurcanın bir ağzıdır, yazı dilleri yoktur diyebiliyorum.
    Sarı Uygurlar: Dilleri Çincedir. Güney Kansu'daki bozkır ve dağlık alanda yaşarlar. 13. yüzyıldan beridir aynı bölgede yaşarlar. Kimliklerini koruyamadıkları, orjinal dillerini sadece yaşlılarının konuştuğunu ve İslamla tanışmayıp yavaş yavaş yok olduklarını söyleyebiliriz. Yazarımız çok net konuşmuş. Cümlesi aynen bu; Efsaneleri yoktur, masal nedir bilmezler, kendi dillerinde türkü bile söyleyemezler.
    Kazaklar: Büyük Türk uluslarından biridir. Kıpçak koluna bağlıdırlar. Günümüzde varlığı devam eder ve geniş alana yayılmıştır. Zengin yeraltı kaynakları vardır ve son dönemde ülkece gelişmeye başlamışlardır. Önce Arapça sonra Latince sonra da Kiril alfabesi kullanmışlar ki bu garibime gitti.
    Karakalpaklar: Kazakistan’dan ayrılıp Özbekistan’a bağlanan bir yer. Sayıları 650 bin civarında verilmiş. Bunlarda da Arap, Latin ve en son Kiril alfabesi görülür. Bu alfabeler içinde Türkçe neden yok diye biraz garipsedim tabi.
    Kırgızlar: 1992'de dağılan Sovyetler sonrası bu bölgede kurulan Kırgızistan Cumhuriyetinde yaşarlar. 5 milyona yakın bir nüfusu vardır. Vezir Tonyukuk Anıtında onlardan Çık ve Az boyları diye bahsedildiği düşünülmektedir. Ezgi ile iç içe girmiş bir şiir geleneği, ölüm törenlerinde okunan Koşok, övgülere Moktoo, taşlamalara Kordoo denilirmiş. Tüm bunlar da ekstra olarak karşımıza çıkıyor. Bol bol zaman eki kullanımı vardır. Öbür Türk dillerinden farkı budur. Dil özelliklerinde "Gerek" anlamına gelen Arapça kökenli Kacet, "Hacet" sözü de var. Halen var. Demek ki aslında ‘Hacet’ derken bile kibarcasını kullanıyoruz. Ya da sadece ‘TESADÜF’ (!) bilemeyiz.
    Tatarlar: 3 başlık altında ve geniş olarak işlenmiş. İlk kez Orhun Yazıtlarında geçerler. 6 milyondan fazla Tatar vardır. Moğolca olduğunu belirten ve bu ikisini bir değerlendiren bilim adamları vardır. Tatarlar genel olarak Arapça, sonra Latince ve son dönemde de Rusça kullanmıştır. Kendi dillerini yeni yeni kullanmaya başlamışlardır. Rusya’daki ulusal akımlar başladığında ilk Türkçü görüşler Tatarlara aittir. (KAZAN TATARLARI) , Muhammet Giray ile başlayan yükseliş, Kerim Giray sonrası gelen beceriksizlerle beraber 1783 Küçük Kaynarca Antlaşması ile bitmiştir. Kırım artık Rusların elindedir. (Kırım Tatarları) Kırım Türkleri 1928'e kadar Arap yazısı, 1938'e kadar Latince ve son döneme kadar da Kiril yazısını kullanmıştır. Tümen, Tobolsk, Tara, Baraba yöresinde yaşarlar. Çulum çayı yatağı ile Tomsk ilinde yaşayan milletimizdir diyerek de Batı Sibirya Tatarlarını tanımlamış. Bu devlette bir de Küçüm Han var, adam İslamiyeti yaymayı amaç edinmiş. Nedense bunu da eklemeyi uygun gördüm.
    Başkurtlar: İsimleri çok hoşuma giden bu milletimiz de Tatarların doğusunda, dağlık alanlarda ve vadilerde yaşarlar. Hayvancılık ve tarımla uğraşırlar. Başkentleri Ufa'dır. 14. yüzyılda İslam’ı seçtiklerini biliyoruz. Detaylı bilgiyi de alıntı da verdim.
    Karaylar: Üstünde en uzun durulması gereken millettir. Yazarımız günümüzde anılara karışmak üzere olduğu belirtilmiş. Kırım-Litvanya arası en geniş alana yayılmışlardır. İstanbul, Rusya, Kırım, Polonya-Litvanya Karayları olarak çeşitlenmişlerdir. İstanbul’un Karaköy ilçesinin adının Karay-Köy olduğu ve buradan geldiği belirtilmiş.
    Nogaylar: Denetim altında tutulmaları Kırım Hanlığını en çok zorlayan boy Nogaylar olmuştur. Volga Irmağı doğusunda asıl Nogaylar yaşarlar. Bir özellikleri çok dikkatimi çekti. Et ve Süt ürünlerini çok fazla tüketirken Ekmek asla yemezler ve korkarlar. Ekmeğin kalplerine yapışıp onları öldüreceğine inanırlar. Garipsedim ama hoş da geldi.
    Karaçay-Balkarlar: Dillerinin benzerliğini -hatta ortaklığını- belirtmek için yazarımız ikisini aynı yerde vermeyi uygun bulmuş. Gene adını duymadığım bir soydur. Yuvarlama olarak Karaçay 131000, Balkarlar 66000 kişidir. Karaçay için günümüz kızlarının hayal ettiği erkek demek mümkündür. Tek evlilik yaparlar, başka kadınlarla ilgilenmezler veya konuşmazlar, eşlerine sevgi gösterirler ve ayrıca kadın, erkeğin hizmetçisi değildir. Maşallah.
    Kumuklar: Özerk Dağıstan da yaşarlar. 1989 sayımına göre 282.178 Kumuk vardır. Kökenleriyle ilgili neredeyse her tarihçi bir görüş ortaya koymuştur. İlk yazılı eserleri (Muhammed Osmanzade) 1883'de Nogay ve Kumuk Şiirleri Antolojisidir. 1918 Kuzey Kafkasya Halkları Ulusal Kurultayı kararınca tüm Kuzey Kafkasya’nın birleştirici ortak dili kabul edilmiştir, ilginç.
    Tuvinler: Moğol Cumhuriyetinin kuzeyindeki Tuvin Cumhuriyeti, 1999 sayımlarına göre yuvarlama 400000 kişinin yaşadığı bir bölgedir. Çin kaynaklarında ottan yapılmış kulübelerde yaşadıkları ve hayvancılık ile tarımın geçim kaynakları olduğu belirtilir. Tuvinler, Türkiye sonrası en uzu yaşayan Türk devletidir. Çin kaynaklarında 3. yüzyıldan beri isimleri geçer.
    Hakaslar: Güney Sibirya Türklerinin bir kısmı için bu isim kullanılır. 17. ve 18. yüzyıllar arasında Abakan vadisine yerleşmişlerdir. 500.000 nüfusu vardır ve günümüzde başkentleri de Abakan'dır. Hristiyan sayılır ama Şamanlığa inanırlar. Tas Tayı adı verilen dinsel bayramları vardır. Haziran ayında kutlarlar. Ayrıca bu konunun başlığı altında Şorlar, Kaçlar, Koyballar, Kızıllar, Beltirler, Sagaylar ve Çulımlar da işlenmiştir.
    Altaylılar: En geniş işlenen konulardan birisidir. Devlet, soy, boy derken en iyisi hepsini ayrı başlıkta incelemek ama o notlarımı da buraya eklemeyi düşünmüyorum. Şimdiden 11 sayfa dolmuş, ne ara oldu hiç bilmiyorum. :)
    - Altay Türklerinin ilk yurtları Türklerin anayurdu olarak da gösterilen Altay Dağlarıdır. Altay Türklerinin Kıpçakların uzantısı oldukları sanılır. Altay boy adlarının çoğu eski Türk boy adlarıdır. Biraz Moğollarla karışmış olmalarına karşın en saf kalmış Türk soyu sayılırlar. Yakın zamana değin küçük öbekler biçiminde dışa kapalı bir yaşam sürerler. İslam din ve kültüründen etkilenmezler. Şaman inançlarına bağlı kalırlar. 19. yüzyıl başlarında Rus din adamları aralarında Hristiyanlığı yaymaya başlar. Günümüzde Hıristiyan dininde sayılırlar.
    - Altayları şu şekilde ayırmak en kısa ve öğretici yol olacaktır. Güney Altaylılar; Altay Kiji, Televütler, Telegitler. Kuzey Altaylılar; Tubalar, Kumandılar, Lebetler. Bunların dışında Karagaslar ve Balabalar olarak 4 kola ayrılmışlardır. Zaten elimden geldiğince alıntı yaparak da bunları paylaşmıştım.
    Halaçlar: 30.000 kişilik bir Türk düşünün. 57 köye ayrılmışlar ancak birleştirici yazı dilleri olmadığından hiçbiri birbiriyle anlaşamaz. İşte bunlar adını ilk kez duyduğumuz Halaçlar. İslam tarihçileri onlardan 9-10. Yüzyılda ilk kez bahseder.
    Yakutlar: Türk milletleri arasında beni en çok Yakutlar hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu kadar uzun dönem var olup Rusları benimseyen ve yazarın dediği gibi ‘Türk Tarihinde Önemli İşlevi Görülmez’ dediği bu Millet, beni hayal kırıklığına uğrattı. Yaşam olarak farkları vardır. Sibirya halkları arasında sadece bunlar At ve Sığır beslerler. At eti ve Kımız vazgeçilmezleridir. Son dönemde Rus ve Dünya Edebiyatı yazıları, Yakutça yayınlanır. Öğretim dili olarak da Yakutça orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulanır.
    Çuvaşlar: Moskova’nın doğusunda özerk Çuvaşeli Cumhuriyetinde yaşarlar. 17. yüzyılda Hristiyan olsalar da (Ortodoks) halen Eski Türk inançlarını yaşatırlar. Töreler (bir kısmı) korunur ve Tanrılara kurban adama geleneği sürer.
    Böylelikle kitabımızı bitirdik. Biraz uzun sürse de bu tarz Tarih ‘Kitaplarımızda’ uzun süre okumak, anlamak ve neyin ne olduğunu bilmek önemlidir. Bu kitaplar konusunda sizlere en iyi tavsiyem önce bir kere okuyup bu tarz hem bir özet hem de kısaca kaynak niteliğinde yazı çıkarmanız, daha sonra merak ettiğinizde bu kitaplarda geçen Milletleri bir kaynak olarak kullanmanız en faydalı seçim olacaktır.
    Bir süre Tarih alanında kitap okumayacağım. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde Polisiye tarzı birkaç kitap okuduktan sonra Tarihi kitaplara döneceğim. Böylelikle aslında kafa dağıtmış da oluyorum. Sabrınız için teşekkürler. İyi tatiller. Kitapla kalın efendim..
  • MUHAMMED KURAN’I BİLGİNLERDEN ÖĞRENDİKLERİYLE Mİ OLUŞTURDU? (Bilinç Sizsiniz•27 Ağustos 2016)

    Nahl 103

    Muhammed henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekke’nin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, “Hayır, bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah’la ilgisi yoktur” gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi’nin 103.ayeti ortaya çıkıyor.
    Nahl-103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: “Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.
    Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:

    1-Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
    “Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, “Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah’ı ise işini sağlama almak için kullanıyor” demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi’nin 103.ayeti cevap olarak indi.”
    2-Carullah Zamahşeri’nin “el-Keşşaf….” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, “Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi’nin 103.ayeti indi.

    3- İmam Suyuti, Lübabü’n-Nükul adlı eserinde, Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle diyor:
    “Mekke’de Bel’am adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, “Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah’tan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor” demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl Suresi 103.ayeti indi.”

    4- Kadı Beydavi, Envarü’t Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor:
    “Mekke’de Amr bin Hadremi’nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, “Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah’ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor” şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Sures’nin 103.ayeti indi.”

    5- Nesefi, “Medark …” adlı tefsirinde şöyle diyor:
    “Huveytıb’ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammed’in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.”

    6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde ‘Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar. Kimileri de, ‘Aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed’e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed’i öne çıkarıyor, yani Kuran’ın baş aktörü Hatice’dir’ diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.

    7- Bazı kaynaklar da, “Nahl Suresi’nin 103.ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammed’i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini” yazıyorlar.
    Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran’ı ortaya çıkarabilecek bilgi birikimi var mıydı ya da Muhammed’e aktardıkları bilgiler Muhammed’in bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur’an’ı oluşturmuştu? Yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:
    Selman-ı Farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iran’da Zerdüştilik’te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini “din”ler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyet’e geçmişti.
    Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medine’de meydana gelen Hendek savaşı’nda; “Medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım” fikrini ortaya atarak, müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı.
    Hz.Ali, onun hakkında “Selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi” demiştir. Selman’ın arkadaşları da kendisi için, “Selman lokman hekim gibiydi” diyorlardı. Ebu Hüreyre, “Selman, hem Kuran’da hem de İncil’de uzman bir insandı” demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın’a vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, “Selman’ın kavradığı bilgiler için en az ikiyüzelli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır, halbuki Selman 70-80 yıl yaşamıştır” diyor. Muhammed de onun hakkında, “Selman-ı Farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır” demiştir.
    Muhammed’in sık sık Selman’la geceleri uzun saatler bir arada kaldığı ve Selman’ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
    Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.

    8- İlhan Arsel’in Şeriat’tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed’in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm’ın adları geçer.
    Muhammed, katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
    Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa’s gibi kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı bir “Mecusî” iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e başvurup da onun tarafından satın alınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede’e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.

    Abdullah İbn-i Selam’a gelince, Tevrat’ı en iyi bilen yahudilerden birisiydi. Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Hz. Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Hz. Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, “Cennetlik olan on kişinin onuncusu” olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari … c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)

    Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
    Bu yolla Tevrat’tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata yapmış, Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin İsa’nın annesi Meryem’le, Musa’nın kızkardeşi Meryem’i karıştırmış, İbrahim’in babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer birçok konuda yaptığı hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere bölge halklarının büyük çoğunluğu peygamber olduğuna inanmamıştır.

    Muhammed’in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde bir hazırlık safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik sıkıntılar yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla evlenme isteğinin reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene karşı bir pozisyona getirmiştir. Bu dönemde Mekke’de putperestlerden sonra güçlü olarak hanifler bulunmaktaydı.

    Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim peygambere inanıyorlardı. Muhammed de haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla birlikte olmuştu. O dönemde bizzat hanif olarak zikredilen pek çok kişinin isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr b. Nüfeyl , Umeyye b. Ebi’s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr el-Müstalaki, Ebu Kerb Es’ad el-Himyeri, Veki’ b. Seleme el-İyadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni, Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb el-Udvani, Abdüttabiha b. Sa’leb, İlaf b. Şihab et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras el-Esedi, Ka’b b. Lüey gibi zatlardır.
    Cahiliye döneminin kayda değer hanif şahsiyetlerden ve Kureyşin hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O günün içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir. Varaka b. Nevfel eski kitapları okuyan alim bir kimseydi.

    Bu dönem haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek mümkündür: Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtarmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmektir. Tarihçiler, haniflerin bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur’u okuduklarını, bir çoğunun İbrahim’in dini üzere yaşadığını, bir kısmının da onun kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara çıktıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini, İbrahim’ın dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.

    Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil ailesine giren dillerde görülmekteydi. Ancak Kur’an’da kast edilen mananın dışında bir anlam taşımaktaydı. Kur’an’da müspet bir anlam yüklenen Hanif kelimesi, söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup, İslam literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk düşmektedir. Mesela; ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı vs…anlamları da verilmiştir. Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız, dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında kullanılmıştır. Hanif kelimesine yalancı, iki yüzlü ve müşrik manaları da verilmiştir. Hristiyan Süryaniler, “hanif” kelimesini ayrılıkçı Hristiyan mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise sapıklıktan doğru yolu bulmak anlamında olan “hanefe” den türediği söylenmektedir. Açıkçası putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse demektir. (Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997- Sa.99, dipnot 31)

    Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, hristiyanlık birbirine karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hakimiyetlerini muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten alınma zıt unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların ifadesinden de anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan Sâbîîlik ve onun istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle karşı karşıya gelmiştir.

    Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat yaşamışlardır. Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan kabilelerin hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline geçmesi, savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır. Hatta aynı ırktan olan kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan geri kalmamışlar ve bundan zevk alır hale gelmişlerdir.

    Bütün Arap yarımadası cehalet ve anarşi kabusları altında eziliyordu. Şiir, edebiyat ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten ileri olan Araplar, iman, fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır. Hatta bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir:
    “Ey insanlar!
    “Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
    Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var.
    Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü.
    Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
    Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
    Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.”
    diyerek tabiri caizse İsa’ya yol açan Yahya rolü üstlenmiştir. Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi de ayrı bir anlam taşımaktadır.

    Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri, bu halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur. Hristiyanlar, Yahudiler ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları beklenen ıslah edici bir peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır. Bundan sonra Arapların o zeminde karşılaşacakları peygamber Muhammed ve din de İslamiyet olacaktır.

    Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:

    Muhammed’in gençlik dönemindeki Kureyş’de düzen çok bozulmuş, başıbozuk bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması günah kabul edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi kabileler arasında savaşlar oluyordu. Bu kuralı çiğneyenlerden biri de Muhammed’in amcası Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip idi ve 18-20 yaşlarında iken Muhammed’de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar savaşı ile birlikte Mekke’de karışıklık iyice arttı.

    Haksızlıklar, hırsızlıklar, gasp, despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had safhaya varmıştı.
    Öyle ki Mekke’ye hacca veye ticarete gelenler dahi soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu. Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen’li bir tacirin mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke’de mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.

    Bu durumdan etkilenenler Mekke’li zenginlerden Abdullah b. Cudan’ın evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed de vardı.

    Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; araplar arasında bu isimle anılan birçok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. Bunlardan en meşhuru; Curhum kabilesinin Kureyş’ten önce böyle bir antlaşma ve dayanışma yapmasıydı. Bunlar; Fadıl b. Fudale, Fadıl b. Vedea ve Fadıl b. Haris isimli Curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu kişilerin isimleri fadıl olduğundan bu harekete de Fadılların ittifakı anlamında hılfılfudul adı verilmiştir.

    Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
    “Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129)

    Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail’e giderek Yemenli’nin malını ondan almak ve Yemenli’ye teslim etmek oldu. O günlerde, Has’am kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke’ye gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac’ın, kızını zorla elinden alması üzerine tacir, Hilfu’l Fudul’a gitti. Hilf mensupları hemen Nubeyh’in evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
    Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil, parasını ödemedi. Muhammed’le birlikte Ebu Cehil’e gidildi ve hiç bir itiraz olmadan parası alındı.
    Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke’nin ileri gelenlerinden Übey b. Halef’e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz kalan tacir Hilfu’l-Fudûl’a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy’e gidip parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat alacaklarını bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen ödedi. Bu sivil insiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında takdirle karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
    Bu örgütün, Muhammed’in kişiliğinin oluşturmasında, çevresiyle ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük olmuştur. Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful Fudul’dan övgüyle söz etmiş ve “Yine çağrılsam gider katılırım.” demiştir. (Müsned, I, 190, 317)

    Hatice ve Varaka:

    Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir. O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası Huveylid, annesi Fâtıma’dır.
    Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice ilk önce Varaka ibn-i Nevfel’e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikahlanır. Ebu Hale’nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik’in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O’nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
    Ebu Hale’den Hind isimli oğlan çocuğu.
    Atik’den yine Hind isimli kız çocuğu
    Sayfi’den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
    Hatice’nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur. Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam’a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed’le tanıştı ve ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir ticaret kervanını Şam’a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere’yi de onunla beraber gönderdi. Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti. Hatice, Muhammed hakkında Meysere’yi de dinleyince, ona olan itimadı ve sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve Muhammed ‘e evlenme teklifinde bulundu. Hatice, Muhammed ile 4. evliliğini yaptığında 40 yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
    Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah dördü de vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima. 40 yaştan sonra 8 çocuk..! (Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun lakabları olarak belirtilir.)
    Hatice, Muhammed’i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile tanıştırdı. Varaka Hıristiyandı ve bilimle ilgiliydi..! Aynı zamanda Nasturi rahibi olan Varaka Mekkenin de rahibi ve vaiziydi..! Tevrat ile İncil’i de iyiden iyiye incelemiş ve arapçaya tercüme etmişti. Çok fazla bilgili ve filozof bir adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu..! O araştırmaları sonucunda puta tapıcılığı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmişti.
    Varaka Bin Nevfel Muhammed’i sevdi. Onun dini konulara olan ilgisi hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Muhammed’de ona saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka’yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona Tevrat’ı baştan başa okuyup açıkladı. Adem’den İsmail’e kadar bütün Peygamberlerin menkıbelerini en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Musa’nın dinini nasıl kurduğunu..! İsa’nın Hıristiyanlığını da izah etti..! Vahdaniyet-i ilahiye’yi derinden derine anlattı, fikir ve halvet yollarını gösterdi.

    Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo’ya göre, Muhammed 15 sene boyunca Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil’de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir. Kaynak: İbni Hişam, Sîre: 1/254; İbni Kesîr, Sîre: 1/404
    Yemen’li Rahman- Müseylimetül Kezzab
    Muhammed zamanında Yemen’de çok önemli bir kabile reisi vardır ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman’i’dir. Bu Yemame Rahman’i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir kişidir. Araplar arasında oldukça nüfuzludur, Muhammed’in bu kişiyle diyalogları olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar, “Bize ulaşan bilgiye göre, Yemame’deki şu adam, Rahman denen kişi öğretiyor sana müslümanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz hiçbir zaman Rahman’a inanmayız.” demişlerdir. Kaynak: (Siratu Ibn Ishak,Muhammed Hamidullah 180/254)

    Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir ki, Arab dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bolgesi diline aittir..! Mekkeli Araplar, Muhammed’in islam kelimesini bile Bu Rahman denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı..!

    Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar bir diğer adı da “Müslim” di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da Muslim..! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı olunca, müslümanlar alay etmek için “Müseylime” ve “çok yalancı” anlamında “Kezzab” ismini de eklerler. Daha sonra da İslamın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye..! Yine de elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi açıklayabilmektedir.

    Yemen, o zamanlarda Mısır dahil ortadoğu ve Hindistan’a kadar ki uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda din olarak da musevilik, hristiyanlık ve müslümanlığın temeli olan sabiilik vardı. Bunun yanında musevilik ve hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı Medine’de yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari olduğu gibi bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.

    Rahman denen kişi Yemen’in Ezd kabilesinden, bilgelik ve nüfuzuyla saygı gören bir başkandı. Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafından ticari amaçlı olarak Yemen’e de gönderilmişti. Yemen’de o zamanlar çok önemli olan Hubase mesiresine katılmıştı. Zaten Rahman’la da burada tanışmıştı. (Kaynak: Muhammed Hamidullah, Islam Peygamberi 1/61)

    Muhammed’in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o zaman ki Arap kabileler topluluğundan bir çoğunu içine alan Ve Rahman isimli kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.

    Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak da olsalar sonuçta akrabaydılar. Yemen kökenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi. Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktarayım size: “Emanet Ezd’dedir.” -Tirmizi, Sunen, no 3936-

    “Ezd kabilesinden olanlar, Allah’ın yeryüzündeki arslanlarıdırlar. İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. Öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep ‘keşke babam bir Ezd’li olsaydı, keşke anam bir Ezd’li olsaydı’diyecek” -Tirmizi, no:3937

    İşte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden Muhammed, “İman Yemenlidir, hikmet de Yemen’lidir” demiştir. Sadece sevgisinden değil tabii, Yemen’in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin kaynağı olan sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed’e göre iman dolayısıyla dini oluşturan herşey, ibadetlere kadar Yemenlidir, Sabiilik kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir Muhammed için. Nitekim, peygamberliği Muhammed’e kaptırmak istemeyecek, kendisi de peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında olmasına rağmen Muhammed’e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir. Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama olmayacak birşey de değil, neler olmuyor ki şu dinlerin içinde..

    Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed’den 20 yıl önce peygamberliğini ilan etmiş.
    Hicret’in 10. yılında Muhammed’e şu satırlarla ortaklık teklif ettiği rivayet edilir;
    “Tanrı elçisi Müseylime’den,Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim.
    Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler.”

    Peygamber’in,Yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu. Ve Tanrı’nın Müseylimeyi, Muhammed’e ortak ettiğine tanıklık ediyordu. Margoliuth’a göre ise Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman’ı taklit etmişti.

    Rahman’dan Örnek Ayetler:
    “Allah yüklü deveye in’am etti. Ondan koşan bir yavru çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasindan.”
    “Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler, gündüzleri de gökteki bulutların ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç tutarlar.”
    “Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı geldiğinde, acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir. İnsanlar bu yüzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar.”
    “Renkleri kara olduğu halde sütleri beyaz olan koyunlar üzerine and içerim ki.”
    “Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız.”
    Kaynak: (Bahriye Üçok’un “Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler” kitabından)

    Yemameli Rahman Müslim’den birkaç ayet daha;
    Tohum ekerek, Ekin yetiştirenlere, Ekinleri biçenlere, Buğdayları savuranlara, Sonra öğütenlere, Onlardan ekmek yapanlara, Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlara, Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenlere, Şerefine and içerek temin ederim ki; Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan, Daha meziyetlisiniz.
    Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
    Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki; Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş olduklarını teyit ederim.
  • Bir inşaatın alt katında yığılmış tuğlaları, üst kata taşımak için üçer beşer metre ara ile dizilmiş işçilerin birbirlerine tuğla attıklarına baktım ve şunu anladım: eline geçeni verirsen, cimrilik etmezsen, yenisi gelir. cömert olmayı böyle öğrendim. Elinizi vermeye alıştırın, bir gün can vereceksiniz. beden almakla doyar, ruh vermekle. hikmet şairlerinin en üstünü olan Nâbî merhum şöyle diyor:

    ‘olsa halkın rızkı hâsıl verzîş-î tedbîrden
    kudekân-ı bî-zebân mahrûm olurdu şîrden’

    Türkçeyi türkçeye tercüme edecek olursak diyor ki; ‘insanların rızkı eğer çalışmaya bağlı olsaydı, ağzı dili söylemez bebekler ana sütünden mahrum olurdu.’ Tevazûu öğütlerken de der ki:

    'zillet erbâbı olur nezd-î îlâhîde azîz
    halk câmî'de el üzre götürür pâ-bûsun’

    “Alçalmadan yükselmek olmaz!” Anam derdi ki; Oğlum! Rezil olmadan vezir olunmaz. Nitekim bak ayakkabıya, akşama kadar ayakaltında çiğniyorsun, oysa camide baş üzerinde taşıyorsun. Zilletten sonraki izzete bak, Allah evinde taç gibi baş üstünde taşınıyor.
    Hayati İnanç
    Sayfa 163 - Babıali Kültür Yayıncılığı