• AMCAM

    Bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Ancak sonra ya bir şarkı, ya bir rüya ya da bir an, kısacık bir an sizin o yaranızı ilk günkü acısıyla ortaya çıkarır. Dün, telefonum çaldığında herhangi bir numaraya cevap verecekmiş gibi açmıştım. Bilmediğim bir numara aradı. Bana adımla hitap etti ve “abi” dedi. Yıllardır görüşmediğim amcaoğlu idi arayan. Şaşırdım. Sesi durgundu, mahcup bir ses tonu vardı. Onu son gördüğümde lise öğrencisiydi. “Babam son aylarında hasta idi, vefat etti. Cenazesini yarın öğlede kaldıracağız, sana da haber verelim istedik abi” dedi.

    Hiçbir şey diyemedim. Kapanan telefonun ekranına baktım uzun uzun. Sonra eşim geldi yanıma, ne olduğunu sordu. Canım sıkkındı.

    “Amcam vefat etmiş.” dedim. Ama ben ne yapmalıyım? Bundan on sene kadar önce olsa çılgınlar gibi ağlardım sanırım. Oysa şimdi… Hissettiğim tek şey kafa karışıklığı…

    Eşim, cenazeye gitmem gerektiğini söyledi. Onun etkisiyle yola çıktım zaten.

    Anne ve babamı hiç hatırlamıyorum. Ben daha yaşıma bile girmemişken bir trafik kazası geçirmişiz. Geçirmişiz diyorum çünkü ben de arabadaymışım. İkisi birden vefat etmişler. Bana, amcam babalık etti. Hani, “baba yarısıdır” denir ya, benim için tamamıydı amcam. Kendi evlatlarından ayrı koymadı beni. Maddi gücü vardı… İlçenin önde gelenlerinden biriydi. Sevilir, sayılırdı. Başı sıkışan, dara düşen, iş arayan hep onun kapısını çalardı. O da hemşerilik duygusuyla elinden geldiğince yardımcı olurdu o insanlara.

    Amcam benim arkamdaki dağ, sırtımı dayadığım duvar idi; onunla gurur duyardım. Bir yerde bahsi geçtiği zaman adını gururla söylerdim. “Evet, ben onun yeğeniyim” derdim. Soyadımızla da gurur duyardım. Ben, ona ağabeyinin emanetiydim. Ondan habersiz hiçbir şeyim olmazdı. Sadece sevdiğim kızı saklamıştım ondan… Şu an evli olduğum kişiyi yani…

    Liseyi bitirdikten sonra amcamla birlikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra ise askere gittim. Dönüşte evlenme planları yapıyordum. Amcama bunu söylediğim zaman beklemediğim bir tepki aldım. Meğer kızın babası ile amcamın arası yokmuş. Bir düşmanlık oluşmuş. “O kız olmaz” dedi ve kestirip attı.

    Ancak o ne kadar inatçıysa, ben de onun kadar inatçıydım. Sonuçta aynı kanı taşıyorduk. İkimizin inadı, nuh deyip peygamber dememesi yüzünden memleketimi terk ettim ve Ankara’ya yerleştim. Evlendim. On yıldan fazla bir zamandır, cep telefonu malzemeleri satan bir dükkận işletiyordum. Ne düğün ne bayram… Bir daha gitmedim memlekete.

    Şimdi ise yıllardır gitmediğim o ilçeden içeri giriş yapan o otobüsün içindeyim ve kafam karma karışık. O cenazeye gitmeli miyim? Ömrümün ilk yirmi beş yılı mı, son on yılı mı daha baskın olmalı? Otobüs, küçük otogara girmeden önce ilkokulu okuduğum okul binasını görünce kalbim öyle bir attı ki! Bahçesinde top oynadığımız o okul, işte birinci sınıfı okuduğum şubenin pencereleri, önünde bir 10 Kasım şiiri okuduğum Atatürk büstü de aynıyla duruyor… Öğretmenim hala burada mıdır acaba? Nedense aklıma o geldi. Onu görmeyi çok istedim.

    Ölüm, farklı bir şey... Düğünde, cenazede, bayramda dargınlık olmaz denilir. Olmaz mı sahiden? Olmamalı mı? Olamaz mı? Emin değilim. Bir yanımda güzel anılar birikiyor; amcamı delice sevdiğim o yılların tatlı hatıraları… Ama öbür yanımda, o büyük kırgınlığım… Her şeyi silip süpüren, bize kötü bir final yaptıran inadı… Belki de onun açısından bakınca inat eden bendim. Ama bu benim hayatım değil miydi? Onun küs olduğu birileri yüzünden ben niçin onun istediği bir kararı verecektim ki?

    Kafamı dışarı çevirdiğim zaman amcamın bana bayramlık ayakkabı aldığı o dükkậnı görüyorum. Beyaz, üzerinde kocaman bir amblemi olan bir spor ayakkabı, yanında ise karne hediyesi olarak bana vitesli bisiklet aldığı bir başka dükkận. Gözümde ne büyük adamdı amcam; onun o hallerini istesem de unutamam. Ancak diğer yanda, anlamsız bir inat uğruna bunca güzel şeyi silen bir adam… Vefa ile kırgınlık duygularım, tıpkı kumsalın dalgalarla buluşması gibi çarpışıyorlar ve ayrılıyorlardı… Hangisi benim amcamdı ve ben aslında hangisinin cenazesine gelmiştim?

    Üstelik o kadar yolu gelmişken halen daha o eve gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Yazın sıcağında, gözlerimde bir güneş gözlüğü, tam o sokağın girişindeydim. Biraz ileride bir cenaze ortamı vardı; evin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Görüyordum ama gitmekle gitmemek arasında kalakalmıştım.

    Git… Gitme… Gitmelisin… Durmalısın… Kafamın içinde bin türlü ses yankılanıyordu.

    Beş saat süren otobüs yolculuğunun ardından, beş dakika bile sürmeyecek olan o yürüme mesafesinde karar veremiyordum. Bir duvarın dibine çömelip kaldım. Kafamı kaldırıp göğe baktım. Masmavi gökyüzünde, birkaç bulut yer alıyordu. Gözlerim doldu. “Ne olurdu be amca, kuru inadından vaz geçseydin, ne olurdu?” diye mırıldandıktan sonra ağlamaya başladım. Neden sonu böyle olmuştu ki?

    Bir müddet sonra ağlamam dindi. Gözyaşlarımı ellerimle sildikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım…

    Dedim ya, bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Yürüyordum…

    Mehmet Y. - 09.12.2018
  • Özür dilerim içten geldiğine inandığım bütün özürlerini affedip kin tutmadığım için...
  • Şimdi buraya dökmüş olduğum sorular, duygu ve düşünceler Doktor Breuer ve Nietzsche'nin kurmuş olduğu satranç masasında bir seyirci olarak düşündüğüm hamleler. Ne kadar gidebildiyse gidebiliyorsa gidebilecekse bir insan ve ne kadar yüzleşebiliyorsa...

    Ben bir kadınım ve ne kadar özfarkındalığa sahibim ? Bunu gizlemek için ne kadar bedel ödüyorum, hangi bedelleri ? Kendime ne kadar değer veriyorum ve bunun için ne kadar çabalayıp saygı duyuyorum? Bunu başaramadığım için kendimi yüceltilmiş batıl duygulara mı teslim ediyorum ? Bunu başkalarının çıkarına mı yoksa yine de kendi egom uğruna mı sarfediyorum ? Hayatımın ne kadarı bana ait ? Yaşam mücadelesinde kendimi başkalarına mı adıyorum ? Yoksa kendi mi adamaktan kıvanç mı duyuyorum ? Çevrem gerçekten beni ben olarak görebildi mi ? Varsa eşim çocuğum ve en başta tabi ki bana evrene geliş mucizeme vesile olan annem ve babam... Sahi en çok benliğime şahit olan kimdi ? Sevinçlerime şahit olan nesneler mi, üzüntüme şahit olan bir yıpranmış mendil mi endişelerime şahit olan karşı kaldırımdaki bir çocuk bakışı mı korkuma şahit olan arkamda duran köpek mi huzuruma şahit olan camda raks eden yağmur damlası mı ? , Sahi hangileri ? En yakın bildiklerim mi yoksa en çok hissetiklerim mi ? Peki ne önemliydi en başta hissetmek mi yakın bulmak mı ? Neden duyguların zirvesini gizleme gereği duydum ? Benim dışım bana ne kadar saygı duydu, duyardı? Ya da ben bu saygınlığı onlardan görebilmek için ne yaptım ? Bir sey yapmalı mıydım ? İçim neden yumusacıkken taş gibi sertleşme gereği duydu. Çevreme görüneni göstermemek için mi yoksa aynı döngüye onları da katmak için mi ?Bencil miydim ? Neden bir şeyleri gizleme gereği duydum ?ört pas ettiğim bazı şeyler ya başkasının ışığı idiyse ya da olsaydı ? Neden sert kayaların yerini sakin kumsala bıraktım ? Gün gelip deniz hoyratça sakin kumsalımda tuttuğum şeyleri alıp götürmedi mi ? Oysa sert kayalara çarpsaydı olabilir miydi ? Hayatın ne kadar anında kendimle çarpışmayı denedim.
    Karşıma kaç defa çıktığında özümle bir masaya oturabildim ? Hadi onu o masada öylece bırakıp gittim diyelim içimde bıraktığı sesin yankısından kurtulabildim mi ? O sesin yerini neden bazen mutluluğa bazen aileme bazen işime bazen mala mülke bazen hileye bazen bir dalgaya bazen bir acımaya ve en çokta egoma bıraktım ?
    Su gibi akıp giden zamanda zamana ayak uydurup çıkmaktan ziyade biraz olsun dalgalanmayı denemedim . Her dalgalanışta içimde büyüyen köpüklerden neden gün yüzüne çıkan baloncuklar üflemeyi bilemedim? Ve neden sonrasında o ferahlıkla akıp gidemedim. Sert kayalar zarar görmezdi sadece onlarla yüzleşirdim. Zamanında su gibi ileriye aktığını sanırdım. Fakat zaman geride bir şeyler bırakırsa ben hayata kapıldıkça beni kemirdiğini anladım ve ne zaman bunu anlasam sert kayalarlar yüzleşmenın kıymetini anladım. Benim dışımda her şey ayak uydurmuştu oysa zamana ve suya ve bende bu düzenin bir parçası değil ilk hamlesiydim.

    Ne zaman nereye gizlendim bilmiyorum. Bir bulsam vuracağım kendimi yeniden diriltmek için yaşama. Ne ailem ne malım mülküm ne de dış dünya beni gizlemedi ben onları oluşturup ardına gizlendim. Ama her gizlediğim yerden bir çuval yüklendim hayatıma. Konuşuyorum şimdi içimdeki sesle sırtımdaki çuvalları yere bıraka bıraka yanlız sahip olduğum şeylerden kaçarak değil acıya rağmen değil acıyla birlikte. Gözlerimi kapatıyorum yeniden başlamışcasına her yerde olabileceğimi keşfediyorum. Hayal edebildiğim için değil orada olabildiğim için ve anlıyorum ki içimdeki ses ; Hayat, git gidebildiğin kadar değil kendinle çarpışabildiğin kadar .

    Ben bir adamım. Keşke erkek mi doğmalıydı bir insan ? O zaman daha mı kolay olurdu her şey istediğin ilişki istediğin statü istediğin zaman ve istedigin güç ? Peki benim için kolay mı oldu sahiden ? Ben birini seviyorsam ya da ona karşı bişeyler hissediyorsam kıskançlıkla mı tutabilirim bu hisleri ? Baş ağrısında aldığın ilacın seni uyuşturması gibi, dozunda aldığıma rağmen niye kemiriyor bu duygu içimi niye merek ediyorum her an bu hislerinin sahibini ? Acaba aynı şeyi mi bekliyorum ondan hayır hayır olamaz bunu beklemiş olamam sanki . Bir gün güzel gelir ikinci gün iyi gelir üçüncü gün boğmaz mı bu doz beni? Neden güveni iliklerime kadar hissetiren huzur dolu bir yolu ardımda bırakıp ondan sıkılıp ya da onu görmezden gelip sarpa saran bir yolun peşinden gidiyorum? Gerçekten huzurlu yoldan sıkıldığım için mi cıkıyorum o yoldan yoksa o yolu bana sıkıcı yapan şeylerden mi kaçıyorum ? Bana bir yolda huzuru düşünmem de engel olan şey ne kim ? O yola girmeden o yola girdiğin anda içimin duvarlarla örüleceğini söyleyen kim ? O yola istediğim zaman mı girdim yoksa dinlenmek için mi o yolu seçmiştim ? Yoksa o yola adım attığım güvenin sahibiyle en yüce duyguları paylaşabilmek için mi seçtim ?
    Ben bir babaysam neden gün geçtikçe çocugumun gözündeki ışığı ona geri yansıtamıyorum ? Beni böyle taş duvara çeviren şey ne kim benden bunu bekliyor ya da buna en başta sebep oldu ? Yanlış bir kapıdan mı girdim yoksa yanlış kulaklara mı ses verdim ? Halbuki canını dişine takıp mücade eden tek insan ben değilim . O halde içimden gelen bu kaçıp gitme isteğini bana sunan ne kim ? Acaba bazı şeylere ait olmak yerine sahip olmayı mı seçtim ? Zamanında en güzel şeyin sevgi olduğunu düşünüp sevgime gösterdiğim şefkate ne oldu onu orada öylece bırakıp yoluma mı baktım ? Çevreme kendime olan vicdani motivasyonumu mu düşürdüm?

    Dış dünya öyle ya da böyle her seye ulaşmama yardımcı oldu . Gün geçti aracım amacım oldu. Ama samimiyetim neden azaldı? Çocuğum annesindeki şefkati neden bende bulamaz oldu. Ben zamanın bir yerinde görüneni gördüğümden daha mı önde tuttum. Dış dünya bana bazı şeyleri istediğim için degil de gerekli olduğu için mi peşinden gitme mi öğretti ? Eşim o neden bir gün olsun gözlerinden bıkkınlık sezdirmedi çaresiz bakışlar savururken ben neden duyguları mı gizlercesine gözleri mi ondan kaçırma gereği duydum ? Ona gerçekten sadece kendi dünyamla sarılabilmeyi başarabildim mi ? Yanlış zaman yanlış tercihler yanlış duygularla dolu bir serüvenin yerini doğru zaman doğru yer ve doğru duygularla doldurabilir miyim ?
    Ve şimdi ne isem o olacağım !
    Asıl mücade dışımda değil içimdekiymiş meğer. Ben ne zaman bu sessizliğe gömmüşüm kendimi. Şimdi kendime aileme ve zamana sahip değilim sadece ait.


    Ben bir insanım hakikati arıyorum kendime ve kendimden ötesine... Aradığım şey aynı zamanda beni arıyor geç bulma pahasına da olsa ona gidiyorum bazen geride bir şeyler unutuyorum düşünceler ayaklarıma takılıyor, dönüyorum dolaşıyorum iniyorum çıkıyorum başka bir yola çıkıyorum ve bir bakıyorum gözlerimin göğünde kalbimin derinlerinde derin bir ağırlık buluyorum sevgi sadakat şefkat emek huzur ve umut dolu bir hazine bir gram olsa bile belki ona tutunuyorum..

    Hakikat onunla yüzleşmek belki bir nefes kadar uzak belki bir ölüm kadar yakın... Keşfet, anla , bul, yaşa ve sonra özgürlüğün serin sularında gün ışığının, gece gökyüzünde yıldızları seyredebilmenin ihtişamını ve yaşamın tadını çıkar....

    Her ne kadar bir incelemeden uzak olsada bazen kitaplar sadece hissettirir. Keyifli okumalar dilerim.
  • Ve manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

    " Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

    Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

    Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

    Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.

    Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

    Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

    Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

    Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.

    O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

    Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağındaBir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

    O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

    Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

    Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

    Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

    Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

    Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

    Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

    Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

    Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…

    Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

    Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

    Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.

    Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

    Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.

    Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

    Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

    Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

    En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

    Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

    Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

    Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

    Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

    Değişik bir insandı..Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.

    Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

    En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

    Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

    Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

    Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

    Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

    Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

    Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.

    Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

    İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.

    Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

    Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

    Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

    Rektör:-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

    -Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.Sevgili Atatürk,Bırakıp gittin bizi.Sen’i unuttuk sanma.Zaman alışmayı öğretir belki; ama Unutmayı asla! "

    Hazırlayanlar: Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri 9/B’den Hüma D Ahmet G Ege D
  • Sevgili okur, kitabın ön sözünde de söylendiği gibi, bu metin acı bir kadere sahip insanlara sırtını dönme kolaycılığını seçenlere göre değil.

    Bu Asya yine hangi mangayı hangi edebi değeri düşük karalamayı okuyor diye düşünen takipçilerim olmuş olabilir, Aya Kito diye bir yazar, bin damla gözyaşı gibi saçma iç bunaltan klişe kokan kitap ismi...

    Asya, nereden buluyorsun gerçekten böyle şeyleri okuma isteğini...ciddi olamazsın tarzı şeylerle eleştirilmiş de olabilirim, çokça alıntı yaptığım bu kitap sayesinde.

    Öncelikle incelemesini okuduğunuz bu 'şey', Bin Damla Gözyaşı, on beş yaşında ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kızın eli kalem tutamayacak duruma gelene kadar inatla yaşama tutunduğunu kanıtlar şekilde kimi zaman savaşçı kimi zaman yenilgiye hazırlık yapan kimi zaman büyük bir sevgiyle tekrar ayaklanan çığlıklarıyla dolu günlüğü.

    Bu bir kitap değil, hayır çirkin bir iftira olur bu.

    Aya'nın kalbindeki -hâlâ inanamadığım ve anlam veremediğim- kocaman sevginin -dünya, insan, hayvan, bitki...sevgisi- tüm acısına tüm yıkılışlarına rağmen eksilmeden son anına kadar, kemikleri kendini ayakta tutamazken parmakları itaat etmeyip oynamazken, dudakları aralanmazken çevresine yansımaya devam eden sımsıcak SEVGİ'sinin soluğunu yüreğinizde hissedeceğiniz CANLI hatta sizden daha CANLI bir şey.

    Tamam tamam öyledir, kesin öyledir dediğinizi duyar gibiyim.

    'Sıkıyosa git oku gör gününü' diyerek çirkefleşirdim ama hayır, seni anlıyorum.

    Gerçekten anlıyorum.

    Şu isme bak: Bin Damla Gözyaşı...

    Kitap kapağı zaten oldukça itici duruyor.

    Portakal Kitap Yayınları mı, peh...

    Bu kadar yeter, gel seni pişman edeceğim ;)

    ~

    Aya Kito.
    Spino-serebellar ataksi.
    Aya, Aya-chan, Aya-san.

    Asya ve Aya, bir 's' harfiyle ayırmış annem bizi, gülümsüyorum.

    Aya, on beş yaşında sevimli uysal ve çalışkan bir kız çocuğu olarak çıktı karşıma.

    Çiçeklerden, gökyüzünün mavisinden, kitaplardan, müzikten, düşlerden hoşlanan çevresine duyarlı tombul yanaklı bir Japon kız.

    Bu cimcime kız bir gün yolda yürürken düşer ve çenesini yere çarpar, kötü bir düşüş olur bu.

    Şimdi dengenizin bozulduğunu ve düştüğünüzü düşünelim, yüz üstü düşerken refleks olarak kollarınızla yüzünüzü saklarsınız ya da kafanızı yana çevirirsiniz; çene üstüne düşmek fiziksel anlamda sağlıklı bir insanın kolay kolay başına gelecek şey değil.

    Aya çenesinin üstüne sertçe düşüp eve geldiğinde annesi, kendisi hemşire, kızı hakkında bazı endişelere kapılmıştı.

    Bir şeylerin habercisi olmuştu bu düşüş.

    Aya günden güne zayıflamaya başladı.
    Hareketleri ağırlaştıkça bir şeylerden geri kalmaya ve çevresinden uyarılar almaya başladı.

    Bu durum biraz daha ilerlediğinde yürüyüş bozuklukları, sırtta kambur, titremeler baş gösterdi.

    Annesiyle birlikte gittiği hastanede tanıştığı doktor, son anına kadar saygı ve sevgiyle anacağı ve hastalığını iyileştiremediği için küçücük bir sitem bile etmeyeceği kadın, Aya'yı ilk kez gördüğünde zeki ve başarılı bir çocuk olduğunu anlamıştı.

    Hastalığın getirdiği fiziksel engeller yüzünden, bu zamana kadar aldığı yüksek notlarıyla iyi bir geleceğe sahip olur gözüyle bakılan Aya, okulunu bırakıp fiziksel engelliler için kurulmuş başarı oranı düşük okula gittiğinde hayallerinin bir bir suya düşüşünü de büyük bir öfkeyle kabulleniyorsunuz...

    Kitabın sonunda doktorun dilinden Aya ile kurduğu bağı, Aya'nın iri pırıl pırıl gözlerine gözlerini dikerek hastalığının iyileşmeyeceğini, gittikçe daha ağırlaşıp yatalak olacağını açıklamasını okurken bin damla çarpı bin damla gözyaşı akıtabilirsiniz dikkat edin de kitap ıslanmasın, benim telefonumun ekranında tsunami yarattım da konuşuyorum...

    Bir dizi tetkik ardından Aya'nın serebellar ataksi hastalığının başlangıç evresinde olduğu anlaşıldı.

    Bu hastalık beyindeki sinir hücre gruplarının yavaş yavaş ölmesiyle birlikte, yürüme, konuşma, yutkunma ve nefes almaya kadar pek çok hayati şeyin yapılmasını engelliyor.

    Aya'nın beden egzersizleri, konuşma antrenmanları, yemek çubuklarıyla savaşı...diren Aya başaracaksın diyebilmek o kadar zordu ki annesi onu öyle canla başla sertleşmiş kaslarını hareket ettirerek zar zor ayağa kalkmasını, mızıkaya üfleyerek nefesini güçlendirmeye çalışmasını izleyemiyordu.

    Kızına günlük tutmasını söyleyen annesiydi diye hatırlıyorum, iyi ki de Aya kalem tutamaz kadar kötü duruma gelene kadar yazmış diyebiliyorum yalnızca.

    Yaşamak için yazmak istiyorum! demişti Aya annesine ve zar zor kalemi tutarak okunaksız bir yazıyla devam etmişti yazmaya.

    Tükürüğünü bile zar zor yutkunan ve bir gece genzine kaçan tükürükle ölümden dönen Aya, dilini döndüremeyen ve yemekleri ağzının kenarlarından dökülen, yürümeyi tamamen unutup yerde emekleyen, ben evlenebilecek miyim diyerek doktoruna azap veren soruyu soran genç kız.

    Aya-chan, kendisinden büyükler bile ona Aya-chan diye sesleniyordu yatılı kaldığı hastanede.
    (Chan eki küçük kızlar için kullanılıyor, kadınlar için -san eki)

    Bir hastalıkla mücadele veriyorsunuz ve yenileceğinizi biliyorsunuz, nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl!

    Bin kere nasıl diye sormak istiyorum işte.

    Aya nasıl ileride engelli bedenimle topluma yararlı bir birey olabilirim, aileme yük olmam, dünyayı güzelleştirebilmek için neler yapabilirim gibi nahoş şeyler düşünebilirsin küçüğüm?

    Dünyasını da toplumunu da güzelliğini de diye başlayıp 260 sayfa (kitap 260 sayfa) sövebilirdim, eğer böyle bir hastalığa sahip olsaydım.

    Nereden buldun bu yüceliği?

    Yaklaşık 46 defterden ayrıştırılıp alınmış cümlelerle Aya'nın ölümünden iki yıl önce basılan bu günlük Aya'nın tamamen yatalak olduğunu anladığınız anda Doktor ve anne tarafından eklenmiş yazılarla sona eriyor.

    Diyorsunuz ki işte bitti Aya, bir kelime bile veremiyorsun artık.

    Bitti kızım, sesini duyamıyorum işte.

    Toplum, insanlık, dünya; sağ baştan...demek istiyorum, bunu yalnızca benim gibi sığ ruhlar yapabilir.

    Eğer Aya, son ana kadar direnmeseydi şu an ben, Türkiye'den Asya, Japonya'dan Aya'nın gözyaşlarını akıta akıta yazdığı satırlarıyla gözyaşları akıtmayacaktım.

    Ben senden bir harf fazlasıysam sen benden bin insan bin duygu bin yaşam fazlasısın Aya-chan.

    Seni böyle kötü bir olay, kötü bir son yüzünden tanımak başıma gelebilecek en güzel şey oldu.

    Özür dilerim.
  • "Sence ben de başarabilir miyim?"
    "Neyi? Yurtta kalmayı mı?"
    "Hı hı."
    "Sanırım bakış açına bağlı. İnsan ararsa her zaman bazı olumsuzluklar bulabilir. Kurallar, kendini bir şey sanan aptallar, altı buçukta radyo jimnastiği yapan oda arkadaşı... Ama hemen hemen gittiğin her yerde böyle, bir şekilde uyum sağlıyorsun."