• "Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile.Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz , her yer boza dönüşecek. Işıklar yanmayacak bir süre. Ne çukurda ne düzde. Tepelerin aydınlığı , bir süre , yeter gibi görünecek herkese. Sonra tepeler de karanlıkta kalacak. Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak."
  • Ne çıktı, ne de çıkar sesiniz

    Diledikleri gibi yapsınlar, dersiniz.

    Olur mu devletin işine karışmak

    Siz oturun bekleyin o kadar

    Sanki bir dişçidir başucunuzda kader

    Sizin ödeviniz de ağzınızı açmak.



    Lâzım derler vergileri artırmak

    Güzel derler bir donanma yapsak

    Koskoca bir ordu daha da iyi

    İhracat ithalat gümrüğü derler

    Etek dolusu lâf ederler

    Ve öğretmişlerdir size susmayı.



    Derler arttı ekmeklerin fiyatı

    Hadi derler harbe, geldi işte vakti

    Gülerler arkanızdan sonra da

    Alavere dalavere ederler

    Oturturlar şapa, kazık atarlar

    Ne imiş? Politika!



    Öyle salaksınız ki dut yemiş bülbül

    Ensenizde boza pişer siz oralı değil

    Hep kendi havanızda.

    Para ister karınız, ağlar emzikteki

    Sizse yatak sevdasında, vaktiniz var mı ki

    Devletle uğraşmaya.



    Allah size göz vermiş, vermiş ama nerede?

    Bırakın kellenizi siz hâlâ büroda.

    Aldatırlar sizi böyle daha çooook

    Oturun kuzu kuzu

    Hükümet mi, hepsi bir, ha o, ha bu..

    Memnunsunuz, mesele yok!

    Politika Dışındakileri Kutlama - Erich Kaestner
  • Buradaki Türkler, gelen yabancıları nasıl ağırlayacaklarını, onlara ne gibi yiyecekler sunacaklarını bilmiyorlar! Kesip yemeleri için koyunlar ve atlar; içecek olarak da kımız tulumları gönderiyorlar! İkramları budur işte! Birkaç gün geçmişti, ikindi namazını sultanla beraber kıldık; ben çadırıma gitmek için kalktığımda derhal oturmamı emretti. Önce "dûkî"den yapılma meşrubat [=boza] sonra haşlama at ve koyun etinden oluşan bir yemek çıkarıldı. Ben o gün sultana bir tabak tatlı götürmüştüm; sadece parmağını tatlıya değdirip ağzına götürdü, hiç yemedi!
  • 480 syf.
    ·31 günde·Beğendi·10/10
    Yeni yılın kendi adıma ilk kitap incelemesi, geçen yıl okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok sarsan, en çok etkileyen, hüzünlendiren, tebessüm ettiren, sorgulatan, çeşitli duygular arasında oradan oraya sürükleyen bu ‘tuhaf’ kitaba kısmetmiş…

    Lise yıllarından beri, çeşitli zamanlarda kitaplarıyla hayatıma girmiş bir yazar Orhan Pamuk… Bazen büyük bir hayranlıkla bazen de hayal kırıklıkları ile ayrıldım bu buluşmalardan. Bu 8. buluşma ise açık söylemek gerekirse, benim için oldukça özel ve keyifli geçti… Pek çok kitabının ilk baskısına sahip bir okuru olarak, -ki çıktığı gün alıp bitirdiğim kitapları olmuştur, bu kitabı okumak için neden 5 yıl bekledim bilmiyorum… Yeri gelmişken, birkaç ay önce bir Orhan Pamuk etkinliği başlatan (muhtemelen bitmiştir etkinlik) ve bu kitabı okumama vesile olan sevgili NigRa ’ya da en içten teşekkürlerimi gönderiyorum…

    Yılın ilk kitap incelemesi dediğime bakmayın siz… Yaklaşık 470 sayfa süren bu yolculuğa bir inceleme yazmaya kalksam en az bir 70 sayfa da bana gerekirdi derdimi tam olarak ifade edebilmek için… O yüzden sıcağı sıcağına dilim döndüğünce paylaşmak istedim kitaptan bana kalan tuhaflıkları:)

    -----------------------

    Gündüz yoğurtçuluk gece de bozacılık yapan bir babanın peşinden 60’lı yılların sonunda, kendini ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’da bulan Mevlut’un hayatının 40 yıllık bir kesitine tanık oluyoruz… ‘Herkesin hayatı roman olabilir, yeter ki düzgün yazacak biri olsun’ tezini kanıtlarcasına, sıradan bir bozacının sıradan hayatı, Nobel’li bir yazarın elinde modern bir destana dönüşüveriyor…

    Kitapta ilk dikkatimi çeken şey, Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki tezatlık oldu… Öyle ki, Pamuk İstanbul’un köklü bir ailesinde, her dönemin ‘elit’ semti Nişantaşı’nda dünyaya gelen, bu elit çevrede iyi bir eğitim alarak yetişen, din ile arasına mesafe koymuş, hayatı boyunca bir gün dahi geçim sıkıntısı yaşamamış, dünya çapında tanınan başarılı bir yazar… Mevlut ise Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gelip, okuma yazma bilmeyen babasının ardından para kazanmak için İstanbul’a göç eden, sadece köpeklerin yaşadığı çıplak tepelerde yeni kurulmaya başlayan bir gecekondu mahallesinde toprak tabanlı tek göz bir evde, derme çatma okullarda yetişen, oldukça muhafazakar, hayatı boyunca karnını doyurmak için gece gündüz hiç durmadan çalışan, küçücük bir çevrenin içinde hiçbir başarı hikayesi olmayan sıradan bir sokak satıcısı…

    Bu konuda çok daha fazla tezatlık örneği sıralayabilirim ama demek istediğimi anlatabilmek için bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum. Ben bu aşırı tezatlığı Orhan Pamuk’un edebiyat dünyasına sunduğu bir challenge/meydan okuma olarak görüyorum. Eğer böyleyse de hakkını sonuna kadar teslim ediyorum. Çünkü kitabın sonuna geldiğinizde tüm bu hayatı, bu hayata ait detayları, bu hayatın insanlarını, bu insanların dertlerini, mutluluklarını, aşklarını bu kadar gerçekçi ve detay atlamadan anlatabilmek için en azından bu hayata benzer bir hayat yaşamış olmak gerekir diye düşünüyorsunuz… Pamuk’a, hiç bilmediği sulara bu denli cesurca girebildiği ve taksiyle içinden geçerken dahi şöyle bir dönüp bakmadığımız ‘İstanbul’un karanlık yakası’nı okurlarına ev ev, sokak sokak gezdirip idrakimizde bir farkındalık yarattığı için ayrıca teşekkür etmek gerekiyor sanırım…

    ------------------------

    Kafamda Bir Tuhaflık’ı Türk edebiyatının sıra dışı romanlarından biri haline getiren pek çok neden saymak mümkün… Tüm bu nedenleri tek tek yazma imkanı olmadığı için şöyle bir özet yapabilirim belki; her şeyden önce bu kitabı düz bir roman gibi değil de, Türkiye’nin yakın tarihini kurgusal bir dille anlatan, sosyoloji, psikoloji, din, siyaset, ekonomi, kültür ve gelenek, sınıfsallaşma, devlet-toplum ilişkisi, aşk ve kadercilik gibi pek çok konu ve başlığın alanına hitap eden zengin bir metin gibi okumak gerekiyor… İsterseniz, ‘çıplak tepelerdeki çamurlu arazilerin birileri tarafından çevrilmesiyle ortaya çıkan gecekondular, 40 sene içerisinde nasıl plaza ve kulelere dönüştü’ sorusunun cevabını arayabilir ya da İstanbul’un taşındaki toprağındaki altının hangi koşullarda, hangi süreçlerden geçerek, hangi oranlarda kimlerin cebine girdiği sorunsalının izini sürebilirsiniz…

    Kitabın farklı yollardan dolaşarak sürekli ön plana çıkardığı merkez konularından bir tanesi de insanların düşünceleriyle dile getirdikleri arasındaki uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevlut, günlük yaşamda ‘şahsi görüş ile resmi görüş’ arasında sık sık bocalarken manevi dünyada bu durum ‘dilin niyeti ile kalbin niyeti’ olarak farklı bir terminolojide karşılığını buluyor…

    Bunun başka bir versiyonuna Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olduğu rivayet edilen ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ sözünde de rastlamak mümkün… Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkıyor… İnsanın söylemek istedikleriyle söyledikleri, yapmak istedikleriyle yaptıkları, olmak istedikleriyle oldukları arasındaki mesafe, onun bu hayattaki konumunu da ortaya koyuyor bir anlamda… Aradaki mesafe açıldıkça insanın özgüveni azalıyor, huzursuzluğu artıyor… Pek çoğumuzun içten içe yaşadığı gizli depresyonların altında da aslında bu ikiliğin, bu çift başlılığın serencamı yatıyor… İnsanın kendini araması, kendine gelmesi, ve nihayetinde kendini bulması, işte bu yaşam yolculuğunda uzayan mesafeleri kapatabilme başarısıyla mümkün oluyor ancak…

    Mevlut’un kafasındaki tuhaflığın kaynağını araken bir okur olarak biraz da bu sularda yüzmek gerekiyor… Çünkü o tuhaflık aslında sadece Mevlut’un kafasında varolan, sadece onun tarafından hissedilen bir tuhaflık değil. O tuhaflık, her birimizin iç dünyasının bir köşesinde saklıyor kendini… Hayatımızın belli dönemlerinde ortaya çıktığında ise sorgulamaya başlıyoruz kendimizi, hayatımızı, hayatımızın ne kadarının kendimize ait olduğunu…

    Ve bu noktaya geldiğimizde Orhan Pamuk bir kelime atıveriyor önümüze…

    KISMET…

    Öyle sihirli bir kelime ki bu, yeri geldiğinde tüm hayatınızı tek başına bu kelimenin sırtına yükleyip, yanına ikinci bir kelime dahi koymadan yolunuza devam edebilirsiniz… Belki hiçbir soruya cevap vermez ama her sorunun da cevabı olabilecek kadar güçlüdür… Eğer dilinizin niyetiyle kalbinizin niyetini bir türlü denkleştirememiş, olmayı hayal ettikleriniz bir türlü kapınızı çalmamış, tüm bu karmaşık denklemden size kalanlar bir tuhaflığa dönüşmeye başlamışsa, kimbilir belki de ‘kısmet’ anahtarını takıp kilidi açmaktır tek çıkar yolunuz…

    Yavaş yavaş toparlamam gerektiğinin farkındayım :) Ancak başta da dedim ya, bu kitap benim için zihnimde birkaç ışık daha yakan, bazı silik düşüncelerime bir anlam veren, kendi hayatımı sorgularken transit geçtiğim bazı duraklara tekrar dönmemi sağlayan etkili bir kitaptı… O yüzden ben yazdıkça zihnimde yenileri beliren kelime yığınlarını tutmakta zorlanıyorum açıkçası:)

    Kitabın zengin kurgusu neden oluyor biraz da bu duruma… İstanbul’un yakın göç tarihi, detaylı bir şekilde işlenen konuların başında geliyor… Kitabı bitirdiğimde bu olaya kendi penceremden baktığımda bazı gerçeklerle yüzleştim. Neydi bu gerçekler?

    Öncelikle, kendi hayatımın da bu göç tarihinin bir parçası, bir uzantısı olduğunu net bir şekilde kabul ettim. Neticede ben de 20 sene önce kalkıp göç ettim bu şehre… Evet, belki benim göç etme nedenim daha fiyakalıydı Mevlut’ten… Çünkü ben üniversite okumak için geldim bu şehre! Bugüne kadar da kimse çıkıp ‘ulan ne farkı var, aynı bokun laciverti işte’ demedi… Böyle böyle idare ettik birbirimizi 20 yıl boyunca…
    Ancak 20 yılın sonunda fark ettim ki, buraya üniversite okumaya gelen adam, nohut-pilav satmaya gelen adamdan daha fazla İstanbullu olmuyor!

    Ama bir plazanın bilmem kaçıncı katında, ama bir gecekondu mahallesinde… Kimi beyaz yakalı, kimi önlüklü, kimi kendi arabasında, kimi metrobüs koltuğunda… Kimi prömiyerde galada, kimi halk gününde belediye meydanında… Neticede yolu dışarıdan bu şehre düşen her birimiz buğday rengi bir ekmeğin peşinde bir araya gelip İstanbul olmadık mı? Bir esnaf lokantası açan adam, marketten aldığı ucuz fasülyeyi Çayeli fasülyesi diye yedirdi, benim gibi bir gazeteci de incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dünyanın en önemli olayıymış gibi allayıp pullayıp okura sundu… Lokantacının yaptığına namussuzluk, benim yaptığıma ise kapitalizm dedik…

    Kartlar böyle dağıtılsa da oyun öyle oynanmıyor sevgili kitap dostlarım… Plazanın 35. katıyla sokaktaki bozacıyı hizaya getiren göremediğimiz bir denge var aslında… Plazadaki adamı 35 kat aşağı çeken, sokaktaki bozacıyı 35 kat yükselten tuhaf bir denge… Sokaklarımız, arabalarımız, yaşadığımız evler, sosyalleşme mekanlarımız, çocuklarımızın oynadığı parklar, süpermarkette uğradığımız reyonlar birbirinden farklı olsa da; yolda karşılaşınca birbirimize selam verecek kadar yakın, geldiğimiz yeri bilecek, neden burada olduğumuzu anlayacak kadar sırdaşız aslında…

    Nihayetinde,

    Kimseye yar olmayan İstanbul’un platonik aşıklarıyız biz…

    Hepinize keyifli okumalar dilerim…

    PS: Kitap boyunca 10-12 litre kadar boza bitirdim:) O bozalı seanslardan bir kare;

    https://i.hizliresim.com/v65Q3O.jpg

    Kitabı okumayı düşünen arkadaşlar hazırlıklarını önceden yapsın…
  • "Melek bilmez ki yaza, şeytan bilmez ki boza, insan da farketmez ki Rabbine onunla nazlana.." 
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    1997 yılının kışı. Liseye gidiyoruz. Çocukluk arkadaşım canım kardeşim Emrah’la Sakarya caddesinde yürüyoruz. Ankaralılar bilir; Sakarya caddesi yaz kış canlıdır. Bizde iki liseli cebimizde üç kuruş parayla buz gibi havada sadece yürüyoruz, zira cebimizdeki para sadece Akman’da birer boza içip gerisin geri otobüse binip eve dönecek kadar. O zamanlar Dost kitabevinin karşısında bir müzikevi vardı, şimdi kapanmış incik cincik satan bir yer olmuş. Herneyse; Ankara’nın ayazı yüzümüzü bıçak gibi kesiyor ama mutluyuz. Yoksulluğun içinde vitrinlere tezgahlara bakmak bile özgürlük. Ayazda hayal kurmak bile büyük lüks bizim için. Merdivenlerden çıkıyoruz, uzaktan bir müzik sesi geliyor. Bayılırız sokakta müzik dinlemeye. Eksi on derece havada içimiz ısınıyor. O zaman internet yok, değil mp3 çalar, akıllı telefon, cep telefonu bile yok, walkmanda kaset dinliyoruz, ki bizim walkmanımız bile yok, müziğe nasıl açız varın siz düşünün. Yürüdükçe müzik sarıyor etrafımızı. Adamın biri tatlı tatlı söylüyor: “Sanaaaa gitmeeeee demiyeceğim...” Büyüleniyoruz, daha da yanaşıyoruz müziğim yayıldığı dükkana. Feridun Düzağaç bu. “Amaaaaa gitme lavinyaaaa...” diyor. Şiir diyorum Emrah’a. Şiir bu, ama kimin şiiri bilmiyorum. Dükkanın önünde züğürt iki liseli dikiliyoruz, şarkıyı sonuna kadar dinliyoruz. Gözlerimiz yaşarıyor, soğuktan değil ama o duygu patlamasından üşüyoruz. Sonra Akman’da bozamızı içip eve dönüyoruz. Birkaç gün sonra okula gider gitmez canım öğretmenim Yasemin hocama gidiyorum. Edebiyat öğretmenimiz. O bilmezse kim bilecek. Soruyorum kimin şiir diye. Özdemir Asaf diyor. Ertesi gün kitabını getiriyor bana, okuyorum, okuyorum...Özdemir Asaf’la böyle tanışıyorum. İşte o Özdemir Asaf ne zaman aşık olsam başvurulacak bilge adam olarak giriyor hayatıma. O gün bugündür de hayatımda.
  • İstimalet sayesinde dil, din farkı gözetmeden iş ve kazanç temin edebilen reaya yönetime karşı da itaatkâr ve üretken olabiliyordu. Bu uygulama sayesinde cami ile kilise yanyana inşa edilebiliyor; koyun eti satan kasap ile domuz eti satanın dükkânları kapı komşusu olabiliyor; meyhane ile boza ve şıra dükkânı aynı sokak içinde yer alabiliyordu.
    Bütün bunlar Osmanlı'nın İslâm çatısı altında herkesle ortak havayı solumayı, kişilerin inançlarına bakmadan birlikte yaşamayı, herkese karşı hoşgörülü olmayı ön plâna çıkardığını gösteriyor. Sosyal adalet bu olsa gerektir.