• 480 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    “Fransız Teğmenin Kadını” Fowles’un okuduğum ilk kitabı. Yıllar önce tavsiye üzerine almış ama, isminin yarattığı olumsuz çağrışım ve bir “aşk” romanı olduğuna dair yüzeysel duyumlar nedeniyle hep ötelemiştim okumayı. Halbuki bu postmodern roman, gizemi, metinler arası göndermeleri, deneysel yazım tekniği ve çarpıcı diyalogları ile tam bir edebi şahesermiş. Bir yandan bana klasik bir aşk romanı olduğu yönünde yorumlar yapan arkadaşlarıma, diğer yandan Fowles gibi bir yazarı bunca yıldır merak edip okumayan kendime hayret ediyorum.

    Roman 1969 yılında yayınlanmış ve 2005 yılında Time dergisi tarafından “son 80 yılın en iyi 100 İngilizce romanı"ndan biri seçilmiş. Edebiyat çevrelerini heyecanlandıran ve hakkında tezler yazılan roman, 1981 yılında Harold Pinter tarafından sinemaya uyarlanmış ve Karel Reisz'in yönettiği, Meryl Streep ve Jeremy Irons’ın başrollerinde oynadığı bu film 5 dalda Oscar’a aday gösterilmiş.

    Dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, hem toplumsal hayatta, hem kadın-erkek ilişkilerinde, hem de sanatta sıkı kuralların hüküm sürdüğü 19. yüzyılın ikinci yarısında, Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçiyor roman. Bu tarihsel atmosferin detaylarını bilmek çok önemli; zira dönem bilimsel gelişmelerin hız kazandığı, ticaretin artışına paralel burjuvazinin hızla yükseldiği; Marx’ın aristokrasi ve burjuvazinin, Darwin’in ise kilisenin temellerini şiddetle sarsmaya başladığı dönem. Gelişen sanayi ve ticaret ile birlikte köylü sınıfının işçiliğe evrilip şehirlere yerleştiği, artan teknolojinin her geçen gün hayatı değiştirdiği, geniş halk yığınlarının sesini daha çok duyurmak istediği, aristokrasinin hükümranlığını korumanın tek yolunun katı kurallar arkasına sığınmak olduğunu düşündüğü bir dönem de aynı zamanda.

    Bir yanı ile toplum kurallarına uyan etkileyici ve çekici bir aristokrat, diğer yanı ile ise bilimsel gelişmeleri yakınen takip eden görmüş geçirmiş bir genç adam olan Charles hikayedeki iki ana kahramandan ilki. Ünvanından fayda sağlamak isteyen yeni zengin bir manifaturacının güzel kızı ile nişanlı olan, babasından gelen miras sayesinde hiç çalışmayan ve günlerini fosil toplayarak geçiren Charles’ın rutin yaşamı, kısa süreli bir ziyaret için gittikleri deniz kıyısındaki küçük Lyme Regis kasabasında karşılaştığı Sarah’nın etkisiyle alt üst olur. Başına buyruk davranışları ve geçmişte bir Fransız erkeği ile yaşadığı maceradan dolayı ayıplanan, damgalanan ve toplum dışına itilen Sarah, diğer kahramanımızdır. Özgürlüğe tutkusu, paraya tapan güruhun arasında maddiyatı hiç önemsememesi ve toplum kurallarını elinin tersi ile itmesi ile hemen gözümüze giriverir Sarah; Charles gibi bizim de gözümüzü kamaştırır. Evliliklerin bir iş sözleşmesi olarak görüldüğü, kadınların görevinin itaat etmek ve çocuk yapmakla sınırlı olduğu, tutku ve cinselliğin en büyük ayıp sayıldığı bu dönemde Sarah, adı konmamış feminizmin ilk temsilcilerinden biri gibidir. Onun bu kural tanımaz tavırları Charles’ı hem korkutur, hem de cezbeder; zira kurallara aykırı da olsa “aşk” her zaman en güçlü duygudur.

    Yazarın, eserinin “tanrı”sı olmaktan çıkıp kahramanlarını kontrol etmekte zorlandığı ve okuyucuyla sık sık dertleştiği tarzıyla eşsiz, alışık olmadığımız bir keyif veriyor roman; hikayenin öylesine içine giriyorsunuz ki sanki yazarla konuşup akışı değiştirebileceğinizi düşünüyorsunuz -anneannem televizyonda Brezilya dizileri seyrederken kızdığı ya da sevindiğinde yüksek sesle konuşurdu kahramanlarla; Fowles sayesinde gördüm ki o gen bana da geçmiş-. O ağır eşyaların, renkli duvar kağıtları ve mobilyaların, kabarık eteklerin, sert yakalıkların dönemini bir ressam titizliğinde betimlediğinden hikayenin içine girmeniz de kolay oluyor. Metinler arası göndermeler etkileyici; her bölüm içinde geçen olaylara esin kaynağı olan kısa metinler ile başlıyor; Darwin’den Marx’a, Thomas Hardy’den Charles Lyell’a dönemin düşünce dünyasında etkisi olmuş o “dönem kahramanları”nı da hikayeye dahil ediyor böylece. Zira yazarın kendi ifadesi ile:
    “Viktorya dönemi romancılarından birinin yazmayı unuttuğu bir şeyi değil büyük olasılıkla yazamadığı bir şeyi yazmaya çalışıyorsunuz. Ve kelimenin etimolojisini hatırlayın; “roman” yeni bir şeydir. Bu yüzden asla 1867'de yaşıyormuşsunuz gibi davranmayın veya okuyucunun bunu bildiğinden emin olun.”

    Yan karakterler; Ernestina, Sam, Mary, vs… hepsi çok derinlikli ve sahici. Hele -çoğunlukla eleştirilen ama beni cezbeden- çoklu sonla bitirişi mükemmel, okuyucuyu yönetmen koltuğuna oturtuyor yazar; “haydi bakalım” diyor, “ben karar veremedim; eee tanrı da değilim ki mutlak gerçeği bileyim, geç koltuğa, sen olsan nasıl bitirirdin?”.

    Müthiş!

    “Kesinlikle okunmalı" derim.
  • Kofti Brezilya dizileri aklı başında hiç kimseyi ilgilendirmez. İlgilendirmemesi gerekiyorken ilgilendiriyorsa, o kişilerin akıllarının ne denli başlarında oldukları tartışılabilir.
  • Avrupalılar ılk defa şekeri 1099'da 1. Haçlı Seferi sırasında Suriye'de tanıdılar. Araplar, şekeri 1390'larda İspanya yarımadasına kadar götürdüler. 1493 yılında, Kristof Kolomb şeker kamışını alıp Karayip Adaları'ndan Santo Domingo'ya götürdü ve şeker kamışının burada çok iyi yetiştiğini tespit edip İspanya Krallığı'na bildirdi. Şeker kamışından kristal şeker yapımı 16. yüzyılda Portekizlilerin eliyle Brezilya'ya kadar ulaştırıldı. Şeker tanındıkça, talep hızla artmaya başladı ve şeker beyaz altına dönüştü, gittikçe değerli oldu. 1650-1750 yılları arasında ticari değeri altın kadar bile oldu. Başta Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiltere olmak üzere, birçok ülke uzun bir süre bu şeker kamışı ticaretinden büyük gelir elde ettiler.
    İsmail Tokalak
    Sayfa 161 - Ataç Yayınları
  • Bir sırrımı açıklayacağım. Onu mezara götüremem, bunu yapmak istemiyorum.

    1950'de neden Uruguay'ın dünya şampiyonu oldugunu biliyorum O kahramanlik destanı, Obdulia'nın cesareti, Schiaffino'nun kurnazlığı ve Ghiggia'nın sürati sayesinde yazıldı. Evet. Ama bir şey daha var. Ben o sırada dokuz yaşında, önce futbola sonra Tanrıya (evet bu sıralamayla) çok bağlı dindar bir çocuktum. O öğleden sonra, Carlos Sole'nin Maracana'dan yaptıgı anla timla maçı radyodan naklen dinlerken tırnaklarımı, hatta ellerimi yedim.
    Brezilya'nın golü.
    Aman
    Dizlerimin üzerinde yere kapaklandım ve aglayarak Tann'ya yalvardım, Tanrım, yüce Tanrım, bana bir iyilik yap, sana yalvarıyorum, bu mucizeyi bana çok göremezsin. Ve ona bir vaatte bulundum.
    Tanrı üzerine düşeni yaptı, Uruguay kazandı, ama ben ona ne söz verdiğimi bir türlü hatırlayamadım. Böylesi daha iyi. Belki de bu sayede, yıllar boyunca gece gündüz dua minda narak Montevideo sokaklarında yitik bir uyurgezer gibi dolaşmaktan kurtulmuşumdur.
  • “Bazıları der ki: “Falanca dine inananlar asla cennete giremeyecek.” Madem öyle, adil olan yaratıcı Allah neden hala Brezilya yağmur ormanında bir kabilede bebeklerin doğmasına izin veriyor? Haksızlık değil mi? Asla islam ile tanışmayacak. Taşa, güneşe inanıp ölecek. İşte buradaki haksızlık, senin cahil olman ve o insanlara karşı önyargılı olman.”
  • kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın yoksa
    nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır
    kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu insan
    nerde başlar belli değil ki
    istanbulsuz gibi yaşıyarak İstanbul'u
    vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında
    Hasan Hüseyin Korkmazgil
    Sayfa 16 - Kızılırmak