“İşte aşk, ulaşılmazlıktan doğar. Aşk ulaşamayacağın birini abartarak, onu kafandaki ideal kişi olduğunu sanarak tutkuyla bağlanmaktır. Aradaki engeller ne kadar artarsa bu yanılsama o kadar tutkulu olacaktır.”
Hayır demek istedim karşımda ağlayan Aşmumikal’a. “Seni hala çılgınlar gibi, deliler gibi, umutsuzca, kederler içinde kıvranarak seviyorum.” demek istedim. Ama seni hiç iyileşmeyecek bir yara gibi, seni her türlü evine ulaşmayan bir yolcunun giderek acı veren hasreti gibi, seni özgürlük düşü kuran bir idam mahkumunun kararmayan umudu gibi hep yüreğimde taşıyacağım” demek istedim, diyemedim.
“Sen beni unutmuşsun Patasana, varlığım artık seni heyecanlandırmıyor. Bana bir tablete bakar gibi bakıyorsun. Sesim bu saraydaki herhangi bir kadınınkinden farksız senin için. Bir köylü nasıl istemediği bir fidanı köküyle birlikte söküp atarsa, sen de öylece koparmışsın beni yüreğinden.”
Aşkın nasıl yakıcı, nasıl vazgeçilmez, insanı mutluluktan çıldırtan bir duygu olduğunu bilmez değilim. Ama aşk kışın açan bir güneşe benzer ya da yazın sıcağında ansızın dökülüveren tatlı sağanağa. Ne kadar delice bir güzelliğe, yaşamı soluk soluğa yaşatan bir tutkuya sahip olsa da geçicidir. Nasıl ki kışın açan güneşin ömrü kısacıksa, nasıl ki yazın yağan sağanak toprağı bile doğru dürüst ıslatmadan kesiliverirse, aşk da birdenbire bitiverir.