Roman okurken başka birinin kafasının içinde olma deneyimine gömülüyorsunuz. Sosyal bir ortamdaymış gibi yapıyorsunuz. Diğer insanları, yaşadıkları deneyimleri derinlemesine, karmaşık bir şekilde tahayyül ediyorsunuz. O yüzden çok sayıda roman okuduğunuzda, kağıt üstünde olmayan insanları da daha iyi anlayabilir hale geliyor olabilirsiniz demiş Profesör Oatley.
Seksenli yaşlarının sonlarındaydı, muhtemelen hayatının sonuna yaklaşıyordu. Ama gözleri parlayarak şöyle dedi: "Geri dönüp bakınca hayatımda yaşadığım en iyi deneyimlerin dağlarda tırmanış yaptığım... sahiden zor, tehlikeli ama elimden gelen bir şeyle meşgul olduğum zamanlara ait olduğunu görüyorum." Ölüme yaklaşırken pekiştirmeleri -beğenileri ve retweetleri- düşünmüyor insan, diye düşündüm kendi kendime; akış anlarını düşünüyor.
Kaya tırmanışının albenisi tırmanışta yatıyor, bir kayanın tepesine ulaşıp seviniyorsunuz ama aslında tırmanış hiç bitmesin istiyorsunuz. Tırmanışın gerekçesi tırmanış, şiirin gerekçesinin yazmak olması gibi tıpkı. Olsa olsa kendi içinizdeki bir şeyleri fethediyorsunuz. Yazma edimi şiirin gerekçesini oluşturuyor, tırmanış da aynı: Bir akış olduğunuzun farkına varmak. Akışın amacı, akışı devam ettirmek, bir doruk veya ütopya aramak değil, akışın içinde kalmak. Yukarı çıkmak değil, devamlı akış halinde olmak. Akışa devam etmek için yukarı çıkıyorsunuz.