• 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • 424 syf.
    ·26 günde·Puan vermedi
    Nasıl başlar öyküler? İlk cümleye ne yazarsanız yazın öncesi mutlaka vardır. Benim bu 21 farklı kalemden çıkan 20 farklı öykünün yer aldığı kitapla tanışmam gibi. Kim bilir hangi zamanda okuma listeme almış, zihnimin karanlık odalarından birine atıvermişim. Sonra da sayısız kitap, sayısız insan girmiş hayatıma. O hep o karanlık odada beklemiş. Ta ki dünya üzerinde Agatha Christie’den sonraki en iyi 2. Kadın Polisiye yazarı Ceyda Kiva ile karşılaşana kadar. :) Polisiye sevdiğimi ama hiç Türk polisiye okumadığımı söylediğimde çok haklı bir soruyla karşılaştım tabii bu arada Polisiye Yazarlar Birliği Teke Beylerbeyi Doruk Ateş tarafından “Neden?” diye. “Sahi,” dedim kendi kendime “neden okumadım ki hiç Türk polisiye?” Ve böylece elimde çift imzalı Kanlakarışık ile hemen bu soruya bir yanıt bulmaya giriştim. Tabiiki de ilk olarak canım Ceyda’nın öyküsü ile başladım ve yaşadığım şoku şuanda anlatabilmemin imkânı yok. Uzun zamandır bu kadar ‘vurulduğumu’ hatırlamıyorum. Öykünün etkisi hâlâ üzerimde ve ben bir kez daha okursam bu defa sonsuza dek etkisinden kurtulamayacağımı bildiğim için bir daha okuyamıyorum Rüzgâr’ı. Bazen keşke unutsam da en baştan o zevki yaşayabilmek için yeniden okusam diyorum ama mümkün gibi görünmüyor. Tabii o gece Rüzgâr’ın vurucu etkisinden kurtulamadığım için diğer imzalı öyküm, kitaba ismini de veren Kanlakarışık ertesi güne kaldı. Ki çok doğru bir karar almışım çünkü aynı günde kaldıramazmışım sahiden de. Eğer ben o gün Doruk’la tanışmamış olsaydım ve o öyküyü yine de okusaydım kesinlikle tanışmanın bir yolunu bulurdum; sırf “Gerçekten bu kadar ince düşünüyor musun? Yani nasıl bu kadar hassas olabildin?” diye sormak için. Gerçek bir haberden yola çıkan bir öykü bu. Hani hepimiz mutlaka hatırlarız, kartopu oynarken öldürülen kardeşimizi. Hepimiz duyduk o haberi, üzerine ne kadar düşündük bilmiyorum ama Doruk o kadar ‘hassas’ bir öykü yazmış ki bunun üzerine. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sonra onunla öykü hakkında konuşurken gözlerimin dolu dolu olduğunu söyledi, öyküdeki o naif melankoli havadan bir türlü kurtulamamış olmamdan kaynaklıydı bu da, gizleyemedim.

    İşte benim için bu kadar vurucu iki öyküyle başlayınca kitaba beklentim de bir hayli yükseldi. Tabiiki de en sevdiğiniz yazarın bile 20 farklı öyküsünü aynı oranda sevemezsiniz hatta belki bazılarını hiç sevemezsiniz. Haliyle 21 farklı kalemden çıkınca bu öyküler her birini, okuyan her kişinin çok beğenmesinin imkânı yok. Ben de bazı öykülerin anlatımını çok sevmişken bazılarının konularından etkilenip anlatımları yetersiz buldum. Tek tek tüm öyküleri değerlendirmem mümkün olmasa da olumlu/olumsuz söylemek istediğim bazı şeyleri de içimde tutamayacağım. Ben yine de severim bu arada seçkileri okumayı, farklı yazarlarla tanışmamı sağlar en önemlisi. Mesela Günay Gafur ismini hiç duymamıştım. İtiraf edeyim ki, kitaptaki öyküsü Ölüm Manifestosu’ndan pek hoşlanmadım ama anlatım olarak öyküden çok roman yazarı olarak başarılı olabileceğini düşündüm ki aldığım duyumlarda da roman konusunda gerçekten başarılı olduğunu öğrendim. Ben de ekledim bile listeme iki romanını. Benim için ne güzel bir kazanç oldu, okunacak iki Türk polisiye romanı daha buldum kendime. :)

    Bazı öyküler beni derin derin düşündürdü. Özellikle işin içine giren ‘intikam’ olunca. Kime hak vereceğini şaşırıyor insan. Mağdurla zalim aynı potada eriyor ve birine hak verse diğerinin hakkını yediğini düşündürüyor insana. Ne çok üzdü beni bu durumlar ve düşünceden düşünceye savurdu. “Ben olsam ne yapardım?” düşüncesi de çok yıpratıyor insanı. Empati gücü yüksek bir insan olarak, kimin yerine koyarsa kendini yine de bir yıkımla karşılaşıyor insan. Ama biliyorum ki bunlar kurgu değil. Gerçeğin kendisi. Bu yüzden özellikle de Sibel Köklü ‘nün Beyaz Kelebeklerin Sırrı ve Çağan Dikenelli ‘nin Baykuş: Gözyaşı Yanığı öykülerinden konu olarak çok etkilendim.

    Bazı öyküleri ise fazla ‘Sherlockvari’ bulduğumu söylemeliyim. Hiç yerinden kalkmadan olayı çözen dedektif gibi… Dediğim gibi bazı öyküleri konu olarak, bazılarını anlatım olarak beğendim. Ancak bir öykü geldi ki karşıma; sinirlerime hâkim olamadım. Öyle çok sinirlendim ki devam etmeyecektim oradan sonra. Neyse ki doğru bir karar ile devam etmişim. Böylece özellikle sonunda şok olduğum ve inanılmaz etkilendiğim Gonca Çiftçioğulları ‘nın Şok Ölüm’ünü ve iki yazarın (Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan ) elinden çıkmasının öyküye apayrı bir hava kattığını ve beni çok üzse de anlatımını çok sevdiğim Pandora’yı okumuş oldum. Bir de tabii bilimkurgu tutkunu olarak yüzümü gülümseten (son sahneler hariç) Ercan Akbay ‘ın Dehlizler Kebapçısı’nı okumuş oldum.

    Şimdi gelelim beni sinirlendiren ve inanılmaz rahatsız eden öyküye. ÖNEMLİ NOT: YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI OĞUZHAN ASLAN’IN YAZDIĞI ÇARPIK SEVDA İSİMLİ ÖYKÜ HAKKINDA YOĞUN SPOİLER İÇERİR. Ama derdimi anlatmak için başka şansım yok. Öncelikle bu öykümüzün ana kahramanı ya da mağduru (?) mu diyeyim; bir kadın. Öykünün başında öldürüldüğü sanılan (ama aslında yaralıymış) ve mağdur gibi görünen ama olayın iç yüzü ortaya çıktıkça mağdurlukla uzaktan yakından alakası olmayan bir karakter. Kendinden çok yaşlı biriyle evlenmiş, aynı zamanda lezbiyen ve zoofili olan bir kadın karakter bu. Bütün bu özelliklerin aynı insanda bulunması mümkün mü; bilmiyorum bile. Ancak yazınca olmuş işte. Bu kadın karakter evdeki hizmetçisini ‘birlikte olmak için zorluyor’ ve tehdit ediyor. Neden tecavüz ediyor demiyor da zorluyor diyorum; çünkü yazarımız öyle uygun görmüş. Bu kelime seçimlerinin karakteri erkek değil de kadın seçmesiyle ilgisi var mı bilemiyorum tabii ama öyküde hizmetçiden barınaktaki köpeklere kadar defalarca TECAVÜZ olayı olmasına rağmen tecavüz lafı hiç geçmiyor. Bu kadın, zoofili olduğunu ve barınaktaki köpeklerin her biriyle tek tek ‘ilişkiye girdiğini’ de itiraf ediyor öykünün sonunda kendine gelince. Ama bilin bakalım ne oluyor? Polisler bu olayı birbirlerine KAHKAHALARLA anlatıyorlar. Ve birinin bile aklına ceza vermek ya da gerekeni yapmak gelmiyor. Yahu yazarken bile ellerim titriyor. Bunun ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir tek ben mi görüyorum? Ülkemizde her gün duyduğumuz hayvanlara tecavüz olayları, şiddet olayları çok mu komik gerçekten? Eğer gerçekten öyleyse ben bu dünyada daha fazla nefes almak istemiyorum. Avukat bir arkadaşıma sordum bu meseleyi bu incelemeyi yazmadan önce. Dedi ki hayvanların statüsü hâlâ belli olmadığı için kanunda böyle açıklar var ve evet ceza almayabilir ama bunu aşmak için uğraşan çok güzel insanlar var. Sonra yazarı biraz araştırdım ve avukat olduğunu öğrendim. Şimdi, bir avukattan böyle bir konuyu seçmişken ne beklersiniz? Ben, anayasadaki bu açığın kesinlikle kapatılması gerektiğini, bunun ne kadar önemli bir konu olduğunu vurgulamasını ve belki de buna çözüm önerileri getirmesini beklemiştim. Ama ne oldu sonunda öykünün? O barınaktaki her köpeğe tecavüz eden kadın, hiçbir ceza almadığı gibi son tecavüz ettiği köpek kendisini ısırdığı için onu satan adam hakkında dava açıyor. Evet, hikâyedeki mantık hatalarını bulmak benim görevim değil (en baştan vajinaya delici bir alet girdiğini söylemeleri ama sonunda aslında köpeğin ısırdığının ortaya çıkması gibi gibi) ama sahiden hizmetçi kadının bu kadının beyanıyla ya da kendi itiraflarıyla nasıl bu kadın hakkında dava açılmaz da bütün bunlar KAHKAHALARLA karşılanır aklım almıyor. Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir diyor. Tutun ki gerçekte öyle oldu öyküde bunun saçmalığına vurgu yapılıp aksi olması için mücadele edilemez miydi? Çünkü bu gülünecek bir mesele değildir. O köpekler canlı değil mi ya? Yani bunu yapan bir erkek değil de kadın olması sonucu değiştirir mi? Neden sadece komik bir olay gibi lanse ediliyor? O zaman haberlerde gördüğümüz bütün o hayvana/kadına şiddet haberlerine gülelim geçelim öyle mi? Yok öyle şey. Biz sonuna kadar bunun karşısında durmaya devam edeceğiz. Gerçekte ya da kurguda. Hiç kimsenin de bunları normalleştirmeye çalışmasına izin vermeyeceğiz.

    Bu dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini görün artık. Dili olmayanların da dili olun lütfen. Eli kalem tutan, birilerinin hayatına dokunmaya gücü olan insanlarsınız; lütfen siz ortak olmayın buna. Algıları değiştirerek dünyayı değiştirebiliriz ve bu bizim elimizde.


    Evet, kafam gerçekten karmakarışık oldu bu öykülerden sonra. Sürç-i lisan ettiysem affola; emeği geçen herkesin kalemine sağlık.