• Karşınızda kendime olan tüm saygımı kaybediyorum, ama bu da umrumda değil.
  • Onun yüzü, bundan yirmi binle iki bin yüzyıl öncesinde Avrasya'da yaşayan ve'Proconsul Africanus, Rampithecus Punjabicus, Kenyapithecus Africanus’ gibi ilk insansılara göre daha adam gibi adam olan ‘Neandertal Adamı'nın yüzü kadar komik ve hırçın ve Avusturya-İtalya sınırındaki 'Öztal Alpleri'nde bulunan, bilimadamlarınca okla vurulup donarak mumyalaştığı saptanan beş bin üç yüz yıllık buz adamı Ötzi'nin yüzü kadar da donuk bence! Çeşit çeşit hayvanlar bakıyor gözlerinden sanki; kimi zaman ağzı kanlı bir sırtlan kimi zman leşe konmuş bir akbaba kimi zaman salyalı bir kuduz köpek. Engerek dememişler boşuna, gülümserken bile ısıracak sanki, bakışları öyle. Dersin ki her şeyden, ama her şeyden, kendinden bile midesi bulanıyor. Kim ne derse desin, ayrıksı bir kişilik olgusu bu; saldırgan ve arsız. Yüzü ve gözleri, çırpıntılı ve derin bir hastalığı kusuyor. Burnunun altında kir gibi bir şey var ki, daha da iğrençleştiriyor yüzünün görüntüsünü; bıyık. Ama bıyık değil de o, üst dudağına seyrek olarak yapıştırılmış gri bir kurtçuk yığını sanki. Belli, büyük savaşlar oluyor içinde, içinden büyük lağımlar geçiyor ve ne zaman konuşsa, büyük pislikler var sesinde. Nasıl oluyorsa, durup duruken birden, taş oluyor yüzü sanki; kasıla kasıla katılaşıyor, buzlanıyor belki de. Öyle bir yürüyüş yürüyor ki, yani bir intihara ya da darağacına doğru gider gibi yürüyor. Kim bu? Kim olabilir böyle? 'Ünüm dünyayı tutsun, tarihe adım yazılsın’ diye çırpınan ve sonunda bunun için dünyanın yedi olağanüstü yapıtından biri olan 'Diana Tapınağı'nı yakan bir Erostrat mı? Değil, hayır. Olsa olsa o, Corneille'nin 'Cid’ adlı oyununda, Horace'ın, 'Ailesinden iğrenen ülkesini lanetler’ dediği türden biri. Gerçekten oynamak mı istiyorsun bir ülkenin onuruyla, oraya başkan yap bu adamı; içtenlikli düşüncem bu. Kim ne derse desin, aradığımız tosböceğini bulmuş sayıyorum kendimizi.
  • "Senin en mutsuz saydığın zorba ruhlu adam, kendi hayatının yaşayacak yerde, kaderin sürüklenmesiyle bir topluluğun zorbası olursa, kendi içine söz geçiremeyen bu adam başkalarını yönetmeye kalkarsa böyle olur. Bir hasta, eli ayağı tutmayan bir hasta düşün ki, evinde yatacak yerde, ömrü boyunca atlet yarışlarına gitmek zorunda kalsın. (...) En büyük mutsuzluk budur işte, sevgili Glaukon; başa geçen zorba senin en mutsuz dediğinden daha mutsuz olmuyor mu böylece? (...) Demek ki kim ne derse desin, insanlar ne kadar zorbaysa o kadar da köledir. En kötü insanlara yaranmak isteyen, aşağının bayağısı, kötünün kötüsü olmaz mı? İsteklerini biraz olsun doyuramaz bu adam. Her zaman birçok eksiği vardır; içini toptan gören bir göz için aslında fakirin fakiridir, ömrü boyunca da korkular, kaygılar içinde kıvranır. Zorbanın hali böylece ezdiği insanların haline benzemiyor mu?"
    Platon
    Sayfa 314
  • Aşkım, Adriana Lima mı daha güzel ben mi?... Ama doğruyu söyle!
    Bu nasıl bir soru Allah aşkına? Adam ne desin buna? Sen güzelsin dese yalan. Adriana güzel dese talan olur.
  • 100 syf.
    ·2 günde·10/10
    Uzun süredir bu kadar etkileyici bir kitap karşıma çıkmamıştı. Belki varoluşçuluğu, ölümü, yalnızlığı çok fazla sorgulayan biri olduğum içindir bu kadar etkilenme sebebim. Çünkü bu konular kitabı oluşturuyor ve hepsini İvan İlyiç'in gözünden izleyebiliyoruz.
    Ben de incelememde bu konulara yer vermek istedim.

    1.ÖLÜM:
    Daha kitabın ilk sayfalarından itibaren ölümün soğuk yüzüyle burun buruna geliyoruz zaten. Ölümü iyice hissettikten sonra (bence çok daha acı olan) geride kalanların hayatlarına nasıl umursamazca devam ettiğini görüyoruz . Burada ben kendimi ölen kişi yerine koymuştum ve hissettiğim şey şu oldu:
    Belki hayatımda bu insanları mutlu etmek için, onlar benim hakkımda yanlış düşünmesin, bana kötü bir şey söylemesin diye kendi hayatımdan vermişimdir. Ne bileyim belki kötü düşünmesinler diye çok istediğim şeyi yapmamışımdır. Ancak o hayatın sonuna geldiğimde o kişi için hiç olduğumu, bunca emeğime değmediğini ve beni eleştirmesin diye kendimi soktuğum sıkıntı için üzüldüm.Hani "insanlar ne derse desin boş ver" denir ya. Gerçekten öyle "boş ver". Öldükten sonra geriye bir şey kalmayacak. Hala zamanın varken istediğin her şeyi yap.

    İvan İlyiç'in yakın dostu cenazedeyken kumar planı yapması sırasında bütün bunlar aklıma üşüştü. Ölümümüz bile insanlar için yeterli olmayabilir. Neyse ilerleyen bölümlerde bu arkadaşın gözünden de aslında ölüm korkumuzu nasıl "bastırdığımızı" görüyoruz. Kitaptaki herkeste "onun başına geldi benim değil, benim başıma gelmez" düşüncesi olduğunu görüyoruz. Aslında hatalı bir "biriciklik" algımız var. Herkes ölecek. Ama sanki onlar ölür ama ben ölmeyeceğim. Ben ölemem yanılgısına da çokça değiniliyor.

    2.EVLİLİK:
    Eveet bu belki o döneme göre normal sayılabilir ama buna da değinmek istiyorum. Evlendikten sonra İvan İlyiç'in eşi huysuzlaşıyor. "Dırdır" ettiğinden bahsediliyor kitapta ve bu durumdan rahatsız olan adam kendine "evlilik dışında bir dünya" kurmaya çalışmakta fayda buluyor. Arkadaşlar neden eşinizle konuşmuyorsunuz anlamıyorum. Belki bir sıkıntısı var ve konuşmak yetecek. Kadınlar ne zaman insan gibi algılanacak merakla bekliyorum.

    3. YALNIZLIK:
    Yalnızlık kitabın çok büyük bir kısmıydı ve muhteşem bir şekilde anlatılmıştı. Şöyle bir cümle paylaşmak isterim sizinle "Durumu kötüydü ve onun durumunun kötü olması doktorunda, başka herhangi birinin de umurunda değildi; çünkü durumu kötü olan oydu." Bence bu da yalnızlık için çok güzel bir tanım olabilir.
    İlerleyen bölümlerde yalnızlıkla ağırlaşan hastalığın nasıl ölüme götürdüğünü anlatıyor.

    Aslında insan olmaya dair harika bir kitap. Çok çok beğendim şiddetle okumanızı ve üstüne düşünmenizi tavsiye ederim.
  • Sevgili Dost,
    Nasıl bir şeydir bilir misin?
    Tek başına doğada kalmak. Yıldızları izlerken keyif alıp gece şiddetli esen fırtına ve sağanak yağmurda uyanıp çadırda korunma ve ıslanmama koşturmacasını yaşamak. Keyifte var unutma rezillikte. Doğa hep uslu durmuyor yaramazlık yapıyor bazen…
    Sonra yorulursun rüzgarın en azametli hali bile yorgunluğun nedeniyle ninni olur uyursun. Güneş sabahın ilk ışıklarında uyandırır sizi. Daha saat aslında sabahın beşi belki de iki veya üç saat uyumuşsundur ama dinlenerek ve zihinde uyanırsın. Doğa seni misafir etmiş o mis temiz havasıyla sarhoş etmiş sızdırıp unutturmuştur tüm sıkıntılarınızı..
    Hemen çadırından çıkarsınız.Gecedeki o şiddetli rüzgarın doğada ne kadar çalı çırpı, odun ve metal parça varsa misafir olarak oraya getirdiğini göreceksiniz.. Ama doğa öyle kendi halinde sakin ki kendince sessiz sessiz takılıyor gece sanki seni uyutmayan o değilmiş gibi.
    Sende olanlara takılmıyor Doğa bu ne yapsa yeridir diyip hemen çadırını kurduğun derenin sularına kendini atıyorsun… Yüzünü yıkamadan o mis gibi dağlardan gelen suya kendini atıp yüzmenin keyfini yaşıyorsun…
    Sudan kafanı çıkardığında derin bir nefes alıp , doğada HAYAT var kardeşim diyorsun ve vav diye bağırıyorsun….Duyanlara duymayanlara…
    Bütün stresini sıkıntılarını su alıyor.. akıp gidiyor.. çocuk oluyorsun oynuyorsun suyla…
    Kim der seni böyle görse suda çocuk gibi oynayan bu adam 37 yaşında… bana ne… kim ne derse desin. içimdeki çocuk bugün suyla doyasıya oynamak yüzmek istiyor…
    Kayaya çıkıyor öylesine atlıyorsun kı üç metre yükseklikten atlamanın korkusu ve heyecanını yaşıyorsun…
    Unutuyorsun tüm gece yaşadığın rezilliği sıkıntıyı… ne güzel kamp yapmak diyorsun öyle sanki yanında bir arkadaşın varmışçasına sohbet ediyorsun suda…kimse kendinle konuşuyorsun diye deli diyemez…doğa yaramazdır ama sır saklar..gizemleri içinde barındırır…güveniyorum ben doğama….
    Öyle dalmış oluyorsun ki suya bir an acıktığını hissediyorsun…
    Evet yine bir koşturma ateş yak.. çay suyu koy.. ve hadi bugün nevalede ne var… oo sucuk ve yumurta var..şanslıyız bugün…sucuklu yumurta ve peynir domates salatalık zeytin menümüz…
    Keyifle hazırlıyorsun…
    Ve keyifle yeyip, sonrasında olmazsa olmazı kahve yapıyorsun kendine, hamağa geçiyorsun ..biraz önce oyunlar oynadığın dereye bakarak hamakta kahve ve kitap keyfi..
    Kitap okuyorken dalıp gidiyor ve bu arada kahven soğumuş oluyor kendine geldiğinde sonra kalan soğuk kahveyi bir yudumda içiyorsun…
    Sonra yaa hadi bugün yaşadıklarımı 1k da paylaşayım…. Bugün tarihte yazılı olarak kalsın..22/08/2020 cumartesi sabahı… mavidüş …
  • 172 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Öyle bir kitap düşünün ki, okurken edebi niteliğiyle sizi etkisinde bırakırken bir yandan da bir geç kalınmışlık peyda etsin, daha önce bu satırlarla buluşamamanın eksikliğini hissederken erteleme davranışının çok doğru planlanması gerektiğini göstersin.
    Türk edebiyatının en önemli ustalarından biri olan Sabahattin Ali'nin kalemiyle ilk defa olarak buluştuğum bir kitaptı Kürk mantolu Madonna, ancak içimizdeki şeytan, yeni dünya, sırça köşk, Kuyucaklı Yusuf gibi önemli eserlerini yazarın muhayyliesini daha iyi anlamak, naifliğiyle birleştirdiği yetkin kalemiyle tekrar buluşmak için en kısa zamanda okuyacağım.
    Eser, bir bankadaki işinden henüz çıkartılmış olan birinin tanışıklığı olan bir adam sayesinde çalışmaya başladığı işyerinde çalıştığı odayı, önemli evrakları Türkçe'ye tercüme eden romanın iki önemli kahramanından biri olan mütercim Raif Efendi ile paylaşır. Bu adamda bir hususilik fark eder. Onunla konuşmaya çalışsa da, pek bir yakınlık bulamaz ki Raif Efendi'nin eşi, çocukları dahil olmak üzere böyle bir tutumu vardır. Tek başına bir insandır, olması gerekenden bir hayli az konuşur, neredeyse herhangi bir eylem göstermemesine rağmen büyük bir çığlık Raif Efendi'nin kalbinde gömülüdür ve o çığlığı hiçbir zaman kitabımızın anlatıcısı hariç kimse duyamayacaktır. Raif Efendi'ye kim ne derse desin, hatta kendinden yaşça küçük olanlar dahi azarlayıp bağırıp çağırabiliyor, herkes onu alaya alıyor, sanki onu tabii olarak yok sayıyor işin garibi sanki öyle olması gerekiyormuş gibisinden acısı onu lüzumsuz bir mahluk gibi görüyorlardır. Ne yazıktır daha sonradan okuyacağımız gibi kendi dahi kendini lüzumsuz olarak tabir etmektedir. Şöyle bir durum var ki; bir insan hayatını kendisine güvenilmeyen ve kimseye güvenmeyen biri olarak geçirmişse, yalınız biri olmuşsa hangi rolde olursa olsun bir insan onun hayatına dahil olduğunda hayatını o kişiye adayabilir. İşte Raif Efendi'nin yapısını, düşüncelerini ve romanın diğer baş kişisi olan Maria Puder yani kürk mantolu Madonna'ya kendini adayışını buna bağlayabiliriz.
    Yine de Raif Efendi'ye karşı duyduğu bir hissiyattan ötürü onun evine gidip gelmeye başlar, yine bir gün Raif Efendi hayatını kaybedeceği bir hastalığa yakalandıktan sonra kara kaplı bir defteri ondan alır ve okumaya başlar. İşte biz okurlar da bu defterin içeriğini okumaktayız, iyi ki de okumaktayız. Ve bu defter Raif Efendi'nin sabunculuk işini öğrenmek için gittiği Almanya'da, Maria Puder ile tanışması, varsaydıkları arkadaşlıkları, aşkları ancak yaşanan birtakım hadiselerden sonra tekrar buluşmak üzere ayrılmalarının ardından hazin bir kopuştan sonra Raif Efendi de oluşan çarpık bir mantık hatasıyla tüm insanlara karşı hatta kendine karşı bir içine kapanıklık "o bana böyle yaptıysa herkes yapar" düşüncesiyle insanlardan filli ve mental olarak ayrı bir tavırdadır. İşte eserde en çok beğendiğim yönelerden biri mükemmel bir " kişi portresi" oluşturulmasıydı.
    Maria Puder namı diğer kürk mantolu Madonna ile ilgili kitabımı okuduktan sonra bende bazı şeyler uyandı. Büyük Rus yazar Dostoyevski'yi hepimiz biliyoruz ve Dostoyevski'nin kitaplarında çok önemli kadın karakterleri vardır. Belki de en unutulmazları Nastasya Flipovna, Gruşenka idi. Ve bu karakterlerin ortak özellikleri feminist, erkeklere karşı bir alay, güvensizlik, kendi ayakları üzerinde durarak erkeklere muhtaç olmayı kattiyetle reddeden, hoppa diye tabir edebileceğim noktada buluşmaktadır. İşte Maria Puder de bende bu fikri uyandırdı. Sizler de karakterler üzerinde düşünüp kendinizce tahlil yapacak olursanız fark edeceksinizdir diye düşünüyorum.
    Kitap ciddiyetle gerçekten okunmalı, bizim büyük milli değerlerimize sahip çıkmamız gerekiyor. Çünkü böyle önemli yapıtlar bizim asıl hüviyetimizi yansıtıyor ve temel inşamızı oluşturuyor bunlara mukavemet duyalım ki sağlam katlar çıkabilelim.
    Eğer Sinop'a geleceksiniz mutlaka tarihi cezaevini ziyaret edin. Orda Sabahattin Ali'nin yattığı koğuşu görebilirsiniz.
    Sağlıkla kalın kitapla kalın. ~Aldırma Gönül~