• "sûkut-un heybetini, ucuz söz ile satma"
  • 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Daha önce hiç aşık oldunuz mu? Muhtemelen olmuşsunuzdur. Aşk bu sonuçta. Dünyanın en güzel duygusu. Kadının erkeğe, erkeğin kadına Tanrıymışçasına kapılmasına sebep olan karşı konulmaz ihtiras. Çok fazla kadınla ve çok fazla erkekle tanışmış olabilirsiniz. Bunların arasından çok azı size o ilahisel hissi yaşatır. Ve bu hissi ancak bir kere yaşayabilirsiniz. Kısacık ömrünüzde yalnızca bir kere. Bu duyguyu bir kere yaşadınız mı bir daha asla yaşayamazsınız. Aşk zannedersiniz ancak değildir. Yalnızca bir zandır. Bir kadın düşünün ki bu kadın, türünün en güzel evrimleşmişi en güzel yaratılmışı; ne fark eder! Kadın gören gözlerin en güzeli, en ateşlisi, en ulaşılmazı. Bu kadın seni almış başka diyarlara götürmüş, uğruna şiirler yazdırmış. Aşkı sana o kadın öğretmiş. Bu kadını hemcinsleriyle nasıl bir tutabilir bir erkek? Hayalini kurup da hayallerinde dahi soyamadığın, teninin sıcaklığını hissedemediğin, bedensel birleşmeyle ruhuna dokunamadığın bir kadın! Ama gülün adı vardır ya dikeni batar! Bu kadın evli bir kadın! Evli bir kadın! Nasıl öpüp koklarsın, nasıl avuçlarını sımsıkı sıkar da ateşimle yan dersin? Ama aşk budur işte, itiraf etmek ve dudaklarından çıkan kelimelerin onun kalbine gitmesini izlerken o daha ne olduğunu anlamadan beline sarılıp dudaklarını alev alev yakarken gözlerinden öpmek onu. Aşk budur! Kendinden başka kimseyi düşünmediğin bir zaman dahi onun için kendini feda edebilmektir. Onunla konuşabilmek en zorudur. Keşke dersin o benimle konuşsa, keşke... Ne derse desin, ne anlatırsa anlatsın istediği kadar dinlersin onu. Önemli olan ne anlattığı değildir, yanında olduğudur. En zoru nedir bilir misiniz? Ona seni seviyorum diyebilmektir. Gözler söyler, söyler de sen diyemezsin! Gözlerin sen değilsindir. Gözlerin ruhundur, ruhunun kelimeleridir gözlerinden akan yaşlar. Sen bir desen , gel diye; o zaman her yer gidecek bir yerdir. Yok, ama sen beceremezsin, diyemezsin gel diye. Evli bir tanrıçaya aşık olmak... Sen toplumun gözünde en aşağılık insanoğlusundur. Cezaların en ahlaksızına, sözlerin en şerefsizine layık görür toplum seni. Evli bir kadını sevdiğin için. Bir kadın ki sevilmek için yaratılmış. Bir kadın ki eli tutulasıca ve bırakılmayasıca. Tanrı, biz erkekleri biraz farklı yaratmış. Bir kadından istediklerimiz farklıdır, bir kadından beklediklerimiz farklıdır. Ancak her zaman bir kadının bize sunamayacaklarını, sunmakta zorlanacaklarını bekleriz. Kadının bizden beklediğinin tam tersini arzulamaya meyilliyizdir. Bir kadının bedenini sunması için ona olağanüstü bir bağlılık gösterir ve kadın onu sunamamakta direndiği ölçüde de tüm çılgınlığımızla aşk sarhoşluğu içerisinde bir meczup gibi dolanır dururuz. O kadın ki bedenini bize olanca kolaylığıyla sunar, işte o zaman o kadına dair hissedilen tüm aşk ve ihtiras sona erer, bir anda salt bir cinsel açlığa dönüşür. Bu bize Tanrı’nın bir laneti gibi dursa da aslında bir lütuftur. İşte bu lütuf erkekle kadın arasındaki bu tensel doyum, bir yerde ruhsal uyuma da dönüşebilmektedir. Tenlerin birleşmesi iki cins arasındaki aşkı bir anda alevlendirebilir. İşte Tanrı’nın insanlara vermiş olduğu irade budur. Sen insan türü, bu iradenle ya tensel bir hayvan olacak ya da ruhsal bir hazza ulaşacaksın. Bir kadın ki güzelliğiyle dillere destan olmuş, geçtiği sokağı arkasında bıraktığı halde gözler peşinden takip eder olmuş... Bu kadın yıllar geçer ve gençliğinin ona sunduğu güzellikle erkekleri kendine hayran ederken bir anda güzelliği ona ihanet eder. Erkekler artık ona ilgi göstermek yerine her jenerasyonun arzusu olan genç ve güzel kızlara ilgi duymaya başlar. Gençliğin masumiyetiyle bezenmiş, taze bir beden ve ihtiraslara açık, tutkuya muhtaç bir ruhtur genç kızın sahip oldukları. Güzel bir kadının ensesine yakın olup da duyulan o eşsiz kokunun verdiği tahrik ediciliğe benzer bir histir bu. Bizim hikayemizde ise yıllar yılları kovalasa da böyle bir kadına duyulan o ihtiras ve arzu hiçbir zaman sönmedi. Ludwig, genç adam, bu kadına daha eve ilk geldiği anlarda sahip olsaydı, onun bedeninin sıcaklığı ile yanıp kavrulurken ruhunun kutsallığında serinleseydi, acaba yılların verdiği azap ve araya giren savaşın hükmettiği bir ızdırap karşısında yine de aynı tutku ve istekle bu kadının hayaliyle yanıp, alev alev yanan bu cehennem çukuruna yürür müydü? Onu bu denli kadının arzusuyla yandıran, bu kadının teninin her bir santimetre karesini ezberlememiş olması mıydı? Yoksa başka bir şey mi vardı bizim bilmediğimiz? Stefan Zweig’a kulak verelim mi;
    “Geçmişlerini arayan, artık gerçekte var olmayan geçmişe boğuk sorular yönelten bu gölgeler onların kendisi değil miydi? Gölgeler, canlanmak isteyen ama artık bunu başaramayan gölgeler... Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam... Ama tıpkı ayaklarının dibindeki bu kara hayaletler gibi kendilerin bulmak için boş yere didiniyor, cansız ve güçsüz çabalarla kendilerinden kaçıp, kendilerini yakalamaya çalışıyorlardı.
    İçinin daha derinlerine kulak verip geçmişe döndü; acaba o ses, anımsayarak gerçekleri söyleyen o ses ona dönüp, geçmişle birlikte bugünün üzerindeki örtüyü de kaldıracak mıydı?” Her şeye rağmen aşklarından vazgeçmeyen, zaman ve mekan fark etmeksizin aşkın gölgesinde, hayat denen güneşin kavuruculuğuna direnenlere selam olsun!
  • 424 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Genelde kitaplar hakkında çok fazla inceleme yazan biri değilim. Ama bu kitap kendisi hakkında bir inceleme yapılmayı fazlasıyla hak ediyor.
    Kitabı bu yorumu yazmadan yaklaşık 5-6 ay önce okudum. Ve içindeki olaylar hala aklımda. Hala içindeki olayları detaylı bir şekilde hatırlayabilmem bana kalırsa bir yazarın başarısını gösterir. Kitabı ilk aldığımda biraz endişeliydim. Çünkü kitabın depresif bir kitap olduğunu duymuştum. O yüzden kitaba tam girememekten korkuyordum açıkçası. Ama Büşra Yılmaz öyle bir kitap yazmış ki bu korkumun tamamen yersiz olduğunu anlamam yalnızca 2 sayfa sürdü.
    Kitabın konusuna değinecek olursak. Yosun sürekli intihara meyilli olan bir kız. Ama bir türlü intihar etmeyi başaramıyor. Gene bir gün tam intihar edecekken kapısı çalıyor. Yosun başta kapıyı açmamak ve ölmek için dirense de kapıyı açıyor. Karşısında gördüğü kişi bir dolandırıcı ve peşindeki adamlardan kaçıyor. ÖZGÜR GENCAY. Yosun Özgür'e yardım etmek için evine alıyor ve daha sonra Yosun'un evine Özgür'ü kovalayan adamlar gelmesin mi. Macera başlıyor. Yosun bu işe bir kere bulaştığı için Özgür'ün kendisine söylediği bir takım görevleri yerine getirdikten sonra çok istediği için Özgür'ün evine taşınıyor. Ama şöyle bir kural var. Yanlış hatırlamıyorsam eve taşındıktan 3 ay sonra mı ne intihar edecek. Bu 3 ay içinde Yosun ve Özgür birbirine iyice ısınıyor. Hem Yosun'un hem de Özgür' ün geçmişini öğreniyoruz.
    Çoğunlukla wattpat kitaplarına karşı bir ön yargı var. Bence o ön yargınızı bir kenara atıp bu kitabı ön yargısız bir şekilde okumanıza fazlasıyla değer. Bana kalırsa wattpat den çıkmış en iyi kitaptır.
    Kitabın sonu bence biraz saçmaydı. DİKKAT SPOİLER
    Özgür'ün vurulması. Özgür o haldeyken eve sonra gelinlikçiye daha sonra da lunaparka gitmeleri... Yani bu çocuk ölmesinde ne yapsın? Orada Yosun'a çok sinir oldum. Hani tamam en son sayfada öğreniyoruz aslında ölmediğini ama ya ÖLSEYDİ? Tamamen Yosun'un suçu olurdu. İnsan alır bir hastaneye götürür. O ne kadar götürme derse desin. Ama her ne olursa olsun en sondaki mektup çok güzeldi be... "Güçlüydü. Cesurdu. Benim için yaşamayı göze alacak kadar... " mektubun bu kısmına gözümden yaşlar akmaya başladı. Şu kısımda yüzümde ufak bir gülümseme oluştu ve kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. "Ama atladığı bir şey vardı. O balıksa bile, ben okyanustum. Ve okyanusun dalgaları ne kadar uzağa gitse de, mutlaka geri dönerdi."
    Allah aşkına lütfen yalvarıyorum KİBRİT ÇÖPÜ MEZARLIĞI çıksın artık yaaa.
  • İslam düşmanları, Resulullah’ın bir anda dokuz hanımla evli olmasına fırsat bilerek ithama ve sataşmaya yelteniyorlar. Hangi şartlarda, hangi sebeplere mebni evlenmiş, derinlemesine araştırmadan, sormadan şöyle bir bakıyorlar ve sebep diye bula bula, şehveti ve nefsani arzuyu buluyorlar. Bence onların bu sataşmaları, savurdukları bu şüpheler, kör taassuplarının, İslam’a ve İslam peygamber’ine karşı besledikleri kinlerinin peşine takılmalarından kaynaklanıyor. Hatta onların bu dine karşı düşmanları çok çok eski ve köklü!... Haçlı Seferi ile başladı nesil nesil, birbirlerine miras bıraktılar.
    Bütün bunlara rağmen, gayrimüslimler içinde bencil arzularından taassuplarından kurtularak aklıbaşında ve insaflı hareket edenler, mantıklı ve gerçekçi konuşanlar ve Resulullah’ın çok Evlenmesi’nin hakiki vechesini keşfedenler elbette olacaktır. Bunlardan biri olan Thomas Karlil şu onları söyler:
    Düşmanlık ve zülüm eseri bütün ithamlara rağmen muhammet hiçte şehvet düş günü olmamıştır.Onu, zevklerini tatmin etmekten başka bir düşüncesi olmayan, şehvet düşkünü bir adam sanmaktan daha büyük bir haksızlık ve hatta yapamayız. Hayır asla! Kim ne derse desin oh, zevklerinden çok çok uzak almışlar! (el ebtal (kahramanlar) isimli kitap..)
  • Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
    Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
    Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
    - Hişt, dedi.
    Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
    - Hişt hişt, dedi.
    Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
    Hişt! dedi yine.
    Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
    Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
    - Hişt hişt hişt, dedi.
    Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
    Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
    Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
    Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
    İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
    Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
    Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
    - Merhaba hemşerim, dedi.
    - Ooo! Merhaba! Dedim.
    Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
    - Buyur beğim, dedi.
    - Bir şey söylemedim, dedim.
    Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
    - Hişt hişt, dedim.
    Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
    - Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
    - İyi değil, dedi.
    - Baklayı ne zaman keseceksin?
    - Daha ister, dedi.
    Nefes alır gibi hişt dedim.
    Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
    - Kuşlar olmalı, dedim.
    - Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
    - Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
    - Yıkattın mı?
    - Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
    - Çocuklar nasıl? diye sordum.
    - İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
    - Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah'aısmarladık!
    - Haydi güle güle.
    Biraz uzaklaşınca:
    - Hişt hişt.
    Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
    - Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
    - Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
    - Sen değil misin hişt hişt diyen?
    - Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
    Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!
    SAİT FAİK ABASIYANIK